Bölüm 4 - Kesik Teller
"Bir memleket bazen top sesinden önce, haberin kimden gelip kimden saklandığıyla düşer."
Dağdan döndükleri günün gecesi, kasabanın üstüne erkenden kapandı.
Akşam ezanı çoktan okunmuş, dükkânların son kepenkleri indirilmiş, zeytinliklerin üstündeki alacakaranlık taş damların üstüne ağır ağır çökmüştü. Fakat gecenin erkenden gelmesi yalnız mevsimle ilgili değildi. İnsanlar lambalarını kısmış, kapılarını daha çabuk kapatmış, seslerini kendiliklerinden alçaltmışlardı; sanki karanlık dışarıdan inmemiş de evlerin içinden, sandıkların altından, yastıkların altına saklanan korkulardan sızmıştı. Kasaba artık yalnız düşmandan değil, kendi yankısından da korkuyordu.
Cemil Arif, eve uğrayıp yalnız yüzünü yıkadı. Kör Salih'le dağ yolunda taşınan toz hâlâ yakasında, dizlerinde ve ayakkabısının kenarına yapışmıştı. Aynaya bakmadı. Aynaya bakmak insanı kendine yaklaştırır; oysa o gece kendine değil hatta yaklaşmak gerekiyordu. Zeytin deposundaki eksik fişek kutusu, dağda kurulan soğuk mecburiyet bağı, Derviş Ali'nin kâğıdı Leyla'ya uzatışı ve Emine Bacı'nın akşamüstü verdiği yeni haberler, tek bir yerde birleşiyordu: telgrafhanede.
Çünkü haberin bozulduğu yerde yalnız haber bozulmaz. İnsanlar, niyetler, sadakatler ve korkular da oradan çözülmeye başlar.
Sokağa çıktığında taşların üstünde akşamın ince nemi vardı. Gündüzün tozu henüz tam yatışmamış, ama gece ayazı onu yere bastırmaya başlamıştı. Evinin önündeki dut ağacından birkaç kuru yaprak kımıldadı. Rüzgâr yoktu; yine de yaprakların birbirine sürtünmesinden çıkan ses, telin uzağındaki cızırtıyı andırıyordu. Cemil istemeden başını kaldırdı. Böyle zamanlarda insan dışarıda gördüğü her şeyi kendi içindeki korkunun diline tercüme eder. Yaprak tel olur, gölge pusucu, kapı aralığı ihanet, sessizlik emir bekleyen bir karargâh.
Telgrafhane gece vakti başka türlü kokardı. Gündüzleri kâğıt, mürekkep, toz ve sıcak metal kokan küçük bina, gece olunca insanın sinirine sinen bir makine yağı, sönük lamba, tütün ve bekleyiş kokusuna bürünürdü. Dışarıdan bakınca iki pencereli, sade, sıkıcı bir idare odası gibi görünürdü; ama Cemil'e göre kasabanın gerçek kalbi burasıydı. Yavaş, kesik ve bazen yalan atan bir kalp.
Kapıyı itip içeri girdiğinde, yaşlı memur Şevket başını kaldırdı. Adamın göz altları daha da çökmüş, yüzü sararmıştı. Sakalının akları lambanın altında olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Elindeki ince telgraf kâğıdını bırakmadan, "Döndün mü?" dedi.
"Döndüm. Hat?"
Şevket ağzını büktü. "Açık. Ama insan hasta adamın yüzüne bakınca nasıl 'yaşıyor' demeye dili varmıyor, öyle."
Cemil, bu tarifin doğruluğu karşısında kısa bir an sustu. Şevket'in dili eski usuldü; kaba teknik tarifler yerine insan benzetmesi kullanırdı. Ama bazı adamlar yaşlandıkça mecazla değil, yalnız daha temiz doğruyla konuşur. Hat yaşıyordu; fakat yaşamakla haber taşımak arasında, bazen bir memleketin kaderi kadar mesafe olurdu.
Makinenin başına geçti. Tıkırtı düzensizdi. İki satır hızlı, sonra uzun sessizlik; sonra aceleci, birbirine çarpan kısa bir seri; sonra aniden kesilen bir ritim. Sanki karşı tarafta mesajı çeken el, yazdığı kelimeye bile tam inanmıyor ya da her cümleyi kurarken kapıya bakıyordu. Telgraf aleti, normal günlerde masanın üstünde çalışan mekanik bir nesneydi; bu geceyse bir insanın boğazına yerleşmiş, söylemek isteyip de söyleyemediği kelimelerin hastalıklı sesi olmuştu.
Cemil kâğıtları önüne çekti. Gün içindeki gelenler üst üste dizilmişti. Bir kısmı vilayetten, bir kısmı çevre kazalardan, bir kısmı askerî birlik hareketleriyle ilgiliydi. Fakat hepsinde ortak bir bozulma vardı. Öznenin kayboluşu. Kararın ertelenişi. Sorumluluğun havaya bırakılışı. Devlet cesur olduğunda isim verir; korktuğunda fiilin arkasına saklanır.
"Gerekli tedbirler alınacaktır," diye mırıldandı. "Kim alacak? Nerede alacak? Neye karşı alacak?"
Şevket, pirinç kola dokunmadan önce ellerini dizlerinin üstünde ovuşturdu. Parmak uçları yorgunluktan sızlıyor olmalıydı. "Her satır aynı duaya benziyor," dedi. "Ama dua eden belli değil."
Dışarıda rüzgâr yoktu. Buna rağmen pencere pervazından ince bir sürtünme sesi geliyordu. Eski binalar, içlerinde çok bekleyen olduğu zaman insan gibi kıpırdar. Telgrafhanenin tavanından sarkan lamba, her tıkırtıda göz kırpar gibi titriyor, duvara uzun gölgeler atıyordu. Şevket'in gölgesi bir ara makinenin üstüne düşüyor, sonra çekiliyordu; sanki yaşlı adamın kendi yorgunluğu bile hattın çalışmasına engel olacakmış gibi.
Cemil gecenin ilk saatini, gelen satırları yeniden tasnif ederek geçirdi. Aynı haber başka kalıpla nerede tekrarlanmıştı? Hangi mesaj yarım gelmişti? Hangi kazadan gelen satır vilayet üzerinden fazla gecikmişti? Hangi memur aynı bürokratik ifadeyi farklı bir elin korkusuyla aktarmıştı? Her biri küçük ayrıntıydı. Ama Cemil artık küçük ayrıntılardan büyük çürüme toplamayı öğrenmişti.
Selanik'te bir akşam, henüz genç bir muhabere subayıyken, üst üste düşen üç kısa mesajdan şehrin iki gün içinde boşalacağını anlamıştı. O gün de kimse açıkça "çöküyoruz" dememişti. Herkes "muvakkat tertibat", "tedbir", "düzenli intikal" gibi kelimelerin arkasına saklanmıştı. Sonra limandaki hamallar yükleri aceleyle indirmeyi bırakmış, memurlar evrak yakmış, istasyonda normalden fazla kadın ağlamıştı. Resmî emir iki gün sonra gelmişti; ama şehir, emir gelmeden önce çoktan kendini terk etmeye başlamıştı.
Felaket her zaman resmî ilanla gelmez. Önce dilde eğrilik yapar.
Şimdi telgraf kâğıtlarının üstünde aynı soğuk eğrilik geziniyordu. Cümleler ayakta duruyor, ama içleri boşalıyordu. Bir insanın yüzünden kan çekildiğinde yüz yine yüzdür; fakat artık onu gören herkes ölümün yaklaştığını anlar. Bu kâğıtlar da öyleydi. Şekil devletindi; renk gitmişti.
"Bu yalnız korku değil," dedi Cemil, kâğıtlardan başını kaldırmadan. "Birileri birilerinin neyi ne kadar bileceğini seçiyor."
Şevket makinenin küçük vidasını sıkıştırdı. "Vilayet mi?"
"Vilayet olabilir." Cemil bir satırı gösterdi. "Ama yalnız orası değil. Bak. Aynı saatlerde gelen iki haber var. Biri Söke yolunda bir birliğin görüldüğünü söylüyor. Öteki, aynı yolun güvenli olduğunu ima ediyor. İkisinden biri yalan ya da biri geciktirilmiş."
"Geciktirilmiş haber de yalan kadar kötüdür."
"Bazen daha da kötüdür," dedi Cemil.
Bu cümle, o istemese de onu geçmişe götürdü.
Balkan bozgununda asıl öldüren çoğu zaman yanlış haber değil, geç gelen doğru haberdi. İnsan düşmanın nerede olduğunu geç öğrenirse, doğru bilgi bile mezar olur. Kırkkilise tarafında yağmurun hiç kesilmediği o sonbaharı, telgrafhanenin rutubetli gecesinde birden açık seçik hatırladı. Çamur, çizmelerin altına değil insanın aklına yapışıyordu. Haritaların üstündeki düzgün çizgiler, sahada suyla dolmuş hendeklere, yıkılmış köprülere ve hiçbir raporda görünmeyen paniğe dönüşüyordu. Sol kanadın tuttuğu sanılan hat, aslında akşama doğru boşalmıştı; fakat haber doğru yere yarım saat geç varmıştı.
Yarım saat.
Bazen savaş dediğin, bir ömür boyu insanın boğazına takılan iki kelimedir.
Cemil o gün Harbiye'den beri tanıdığı Yüzbaşı Kemal Rıfat'a, "Biraz daha bekleyelim," demişti. Gelen haberin doğrulanmasını istemişti. Nizamın gereği buydu. Acele kararla birliği boşluğa sürmemek gerekiyordu. Kâğıt üstünde doğruydu. Masada doğruydu. Muhabere defterinde doğruydu. Fakat sahada yağmur vardı, çamur vardı, korku vardı, geri çekilen birliklerin geride bıraktığı görünmez boşluk vardı. Bir saat sonra gelen haber, Kemal Rıfat'ın mevzisinin çoktan sarıldığını bildirmişti. İki saat sonra sağ kalan bir çavuş, yüzbaşının son görüldüğü yeri tarif etmişti. Ertesi gün o yer, artık yalnız çamurdu.
Cemil o günden beri eksik bilgiden nefret ederdi. Ama eksik bilgi kadar, fazla düzgün gelen bilgiden de korkmayı öğrenmişti. Çünkü karargâh masasında kusursuz görünen çizgiler, bazen sahada bir insanın gırtlağını kesen bıçağa dönüşürdü.
Telgraf makinesi yeniden tıkladı. Cemil geçmişten çekilip odaya döndü. Pirinç kolun sesi, insanı anıdan çıkarmaya yeten tek şeydi. Çünkü telgrafın sesi kişisel acıyı tanımaz; o yalnız gönderilmiş olanı ister. Şevket kâğıdı çekti. Kısa bir satır geldi, sonra kesildi. Bir kazadan iaşe durumuna dair önemsiz gibi görünen bir bilgi. Ardından vilayetten geçen kısa, şişkin bir cümle: "Mahallî sükûnetin muhafazası için müessir zevatın yardımı lazımdır."
Cemil bu satırı uzun süre okudu. Müessir zevat. Etkili kimseler. Yani merkez artık hakikati değil, hakikatin yerine geçecek yerel yüzleri arıyordu. Bir memleket, halka doğru haberi veremediği zaman, halkı iyi görünen adamlara teslim eder. İşte tehlike orada başlar.
Kapı hafifçe açıldı.
Raif Efendi içeri girdi.
Üstünde yine temiz ceket, elinde ince deri eldivenler, yüzünde yorgun ama düzenli bir ifade vardı. Bu adam ne zaman içeri girse, bulunduğu yerin dağınıklığı kendiliğinden toparlanmak isterdi. Telgrafhanenin rutubetli havasına bile, sanki dışarıdan ütülü bir oda getirmiş gibi giriyordu. Tam da bu yüzden bazı insanlar ona içgüdüsel olarak yaslanıyordu.
"Rahatsız etmiyorum inşallah."
"İçeri girdin bile," dedi Cemil. Sesinde kabalık yoktu; ama sıcaklık da yoktu.
Raif bu tür kısa cevaplara alınganlık göstermeyen adamlardandı. Bu da onu tehlikeli yapardı. Alıngan insan kendini belli eder; fakat alınganlığını bile ölçen insanın nereye kadar dürüst, nereden sonra hesaplı olduğunu anlamak güçtür.
"Kasabada dedikodu büyüyor," dedi. "Aşağı mahallede bazı dükkânlar yarın hiç açılmayacak deniyor. Eşraf telaş içinde. Belki vilayete net bir soru geçmek gerekir."
Cemil ona baktı. "Şimdiye kadar geçenler neydi?"
Raif hafifçe gülümsedi. "Ben de senin gibi öfkeleniyorum. Ama öfke, satıra dönüşmediği sürece cevap getirmiyor."
Masaya yaklaşarak kâğıtlardan birini aldı. Fazla rahat davranıyordu. Ya insan her yere böyle rahat dokunan biriyse, ya da dokunacağı yerleri önceden seçmiş biri. Kâğıdı okurken dudakları çok az kımıldadı. Kelimeleri içinden değil, başkasının önünde tartarak okuyan adamlara özgü bir haldi bu.
"Dil bozulmuş," dedi yine. "Belli."
Cemil, bu adamın her defasında doğru teşhisi koyup hep yanlış rahatlığı sunmasından rahatsız oluyordu. Raif, yangının kokusunu inkâr etmiyordu; yalnız pencereleri açmayalım, içerisi cereyan yapar diyordu. Bu tür makullük, açık ihanet kadar kolay görünmez; ama insanın adımını ağırlaştırır.
"Kasabayı çok dolaştın bugün," dedi Cemil.
"Gerekliydi."
"Kimler ne halde?"
Raif, sanki bunun için gelmiş gibi sıralamaya başladı. Fırıncı un saklıyordu. Hristo depodaki tütününü yarı fiyatına elden çıkarmaya niyetlenmişti. Değirmenci Bekir iki oğlunu köye göndermeyi düşünüyordu. Leyla Hanım'ın amcası dükkânın arka duvarını sağlamlaştırmıştı. Aşağı mahallede bazı evlerin erkekleri akşam erken içeri çekilmişti. Rum kasabın çırağı sabah iki kez hükümet konağı tarafına gidip gelmişti. Zeytinyağı tüccarı Mehmet Ağa ise gündüzden iki tenekeyi görünmeden başka bir depoya taşıtmıştı.
Bunların hepsi doğru da olabilirdi. Tam da bu yüzden zehirliydi. Çünkü bilgi, yanlış olduğu için değil, doğruyu ne zaman ve kime verdiği için manipülasyona dönüşür. Raif'in getirdiği her küçük parça, kasabanın nabzını tutuyor gibiydi; fakat nabzı tutan el, hastanın neyi duymasını istediğine de karar verebilir.
"Senin gözün her yerde," dedi Cemil.
Raif bunu övgü saymadı; ama reddetmedi de. "Küçük kasabada yaşamanın bir faydası da budur. Kim nefesini hızlı alıyorsa onu duyarsın."
"Bazen de," dedi Cemil, "çok duyan adam başkalarının da neyi duymasını istediğine karar verir."
Bu kez Raif birkaç saniye sustu. Sessizlik kısa sürdü ama içindeki ölçü uzundu. Sonra omzunu çok hafif oynattı. "Öyle bir niyetim olsa bu kadar açık dolaşmazdım."
Bu akıllıca bir cevaptı. Fazla dürüst görünüyordu. İnsan suçlamaya karşı savunmayı ne kadar yumuşak kurarsa, masumiyet o kadar doğal görünür. Raif de bunu biliyordu. Belki bilmeden yapıyordu. Belki de bilmediği hiçbir şey yoktu.
Şevket araya girmeye çalışır gibi öksürdü. "Vilayete ne geçelim?"
Raif, kâğıdı masaya bıraktı. "Açık ve sade. Halkta telaş var. İşgal kuvvetlerinin civar hareketleri ve yerel idareyle ilgili net talimat istiyoruz. Ayrıca mühürleme ve dükkân kapatma söylentileri için resmî açıklama talep ediyoruz."
Şevket, bu düzenli cümleler karşısında rahatlar gibi oldu. Zaten sorun buydu. Bazı adamların varlığı, yalnız mevcut korkuyu değil, insanın korkuya duyduğu mahcubiyeti de yatıştırır. Onlara bu yüzden meyledilir. Raif, insanlara korkak olmadıklarını; yalnız akıllı olduklarını hissettirmeyi başarırdı. Bu, küçük kasabalarda altın değerinde bir beceriydi.
Cemil, masaya eğildi. "Net talimat istemek iyi. Ama cevap gelirse, cevabın kendisine de cevap kadar dikkat edeceğiz."
"Yani?"
"Bazen emir, ne yapılacağını söylemez. Kimin öne çıkarılacağını söyler."
Raif başını hafifçe eğdi. "Şüphe iyidir Cemil Bey. Ama fazla şüphe de insanı yalnız bırakır."
"Yanlış güven de kalabalığın ortasında boğar."
Bu defa ikisi de sustu. Şevket, odada iki ayrı düzenin birbirine baktığını hissetti. Biri kâğıt ve hat düzeniydi; diğeri insan yüzü ve söz düzeni. Hangisinin daha tehlikeli olduğu henüz belli değildi.
Raif bir süre daha içeride kaldı. Halkı sakin tutmak için resmî bir duyuru metni hazırlanması gerektiğini söyledi. Kahvehanede gereksiz tartışmaların engellenmesini, esnafa dükkânlarını kapatmamaları yönünde telkin verilmesini, gece dolaşan gençlerin evlerine gönderilmesini önerdi. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildi. Zaten Raif'in gücü tam da buradaydı: cümlelerinin tek başına yanlış olmamasında.
Çıkarken eldivenlerini tekrar giydi. Kapıda durup geriye baktı. "Hepimiz aynı kasabada yaşıyoruz," dedi. "Bunu unutmazsak, yanlış yapmayız."
Cemil içinden, "Hangi kasaba?" diye sordu. Çünkü artık kasaba tek bir şey değildi. Türk mahallesi başka korkuyor, Rum mahallesi başka bekliyor, eşraf başka hesap yapıyor, kadınlar başka haber taşıyor, telgraf başka konuşuyor, dağ başka susuyordu. Aynı kasabada yaşamak, aynı hakikati paylaşmak anlamına gelmiyordu.
Raif çıktıktan sonra, Şevket derin bir nefes aldı. "Aklı başında adam," dedi.
Cemil hemen cevap vermedi. Çünkü "aklı başında adam" lafı, küçük kasabalarda bazen felaketin anahtarıdır. Aşırı öfkeli adamdan herkes çekinir. Ama makul adam, herkesi kendine yaklaştırır.
"Belki," dedi yalnızca.
Gece ilerledi.
Bir ara hat tamamen sustu. Bu tür sessizlikler telgrafhanede normal kabul edilmezdi. Hatların da uykusu olur, ama bu başka bir şeydi. Sağlam hat, çalışmasa bile diri bir gerginlik taşır; kesilmiş ya da bastırılmış hat ise odanın havasını bile gevşetir. Şevket dışarı çıkıp bağlantı tarafını kontrol etti. Cemil yalnız kaldı.
Küçük odanın içindeki lamba, duvarda uzun, sabırsız bir gölge bırakıyordu. Masadaki kâğıtların kenarları kıvrılmış, mürekkep yer yer yayılmıştı. Pirinç kolun yanında duran tornavida, bir cerrah aleti gibi parlıyordu. İnsan böyle gecelerde devletin aslında kâğıttan, telden, bekleyişten ve korkudan ibaret olabileceğini düşünür. İmparatorluk denilen şey, bir odanın içinde gece yarısı çalışmayan bir makineye, yorgun bir memurun göz kapağına ve gelmeyen bir cevaba kadar küçülebilir.
Kapı bir kez daha açıldı.
Bu kez gelen Emine Bacı'ydı.
Gece vakti telgrafhaneye yaşlı bir kadının gelmesi, tek başına haber demekti. Kadın içeri girince sepeti yere bırakmadı. Bu da onun durmaya değil, yalnız geçmeye geldiğini gösteriyordu. Başındaki koyu örtünün kenarı nemlenmişti; demek ki dar sokaklardan hızlı gelmişti. Nefesi kesik değildi. Emine Bacı, aceleyi bile düzgün taşırdı.
"Bir şey var," dedi.
"Ne?"
"Kadınların dili değişti."
Cemil bunun açılmasını bekledi. Şevket ise anlayamadığı bir odada fazla kalmış gibi bakıyordu. Emine Bacı, yaşlı memura değil, doğrudan Cemil'e yöneldi.
"Bugün düğünlük türkü, yas evinde söylendi," dedi. "Bunu bilerek yaptılar."
Şevket kaşlarını çattı. "O ne demek?"
Emine Bacı ona acımadı; ama sabır gösterdi. "Dışarıdan bakana kadınların şaşkınlığı gibi görünür. 'Zavallılar korkudan ne söylediğini bilmiyor' derler. Ama şaşkınlık değil. Belli evlere 'hazırlık var' demek. Düğün türküleri sevinç için değil, kalabalığın içine söz saklamak için söylendi. Yas evinde kimse sözün manasına kulak vermez sanılır. Oysa en iyi söz orada geçer."
Cemil'in zihninde bir kapı daha açıldı. Resmî istihbarat defterlerinde böyle bir şey yoktu. Haritada yoktu. Mors alfabesinde yoktu. Askerî talimnamede yoktu. Ama işte çalışıyordu. Devletin telleri kesilirken, kadınlar görünmez ipliklerle başka bir hat örüyordu. Bu hattın direği yoktu, kod kitabı yoktu, mühürü yoktu. Ama haber taşıyordu.
"Hangi evler?" diye sordu.
Emine Bacı iki isim verdi. Biri kasabanın un tüccarlarından birinin hanesiydi. Diğeri aşağı mahallede kendi halinde yaşadığı bilinen, kimsenin siyasi tarafını açıkça bilmediği manifaturacı Sâmi Efendi'nin eviydi.
"Bir de," dedi Emine Bacı, "ekmek kuyruğunda aynı kadın iki kez 'kırmızı iplik kalmadı' dedi. Halbuki kasabada kırmızı iplik çok."
Cemil bunu hemen aldı. "Kırmızı iplik" açıkça iplik değildi. Söz, hem işaret hem örtüydü. Kırmızı, kanı da, tehlikeyi de, düğün bohçasındaki bağı da taşıyabilirdi. Kadınlar malın adını değil, niyetin gölgesini dolaştırıyordu.
"Kime duyurdu?" diye sordu.
"İki kişiye duyurdu gibi yaptı. Asıl duyması gereken üçüncü kişi arkadaydı."
"Kim?"
"Sâmi'nin yengesi. Duymamazlıktan geldi. Fazla iyi duymamazlıktan geldi."
Şevket, bu konuşmayı takip etmeye çalışıyordu. "Yani Sâmi? O ürkek adamın biri. Kimseden hayır gelmez ona."
Emine Bacı başını çevirdi. "Ürkek adamdan hayır gelmeyebilir. Ama zarar da gelir. Korkak insanı bazen satın almaya gerek yoktur; yalnız korkusunu doğru yerinden tutmak yeter."
Cemil, yaşlı kadına baktı. Bu cümle, bir telgraf raporunun bütün satırlarından daha netti.
"Bu Sâmi ne zamandır dikkatinde?" diye sordu.
"Benim dikkatime bugün girmedi," dedi Emine Bacı. "Kasabanın dikkatine bugün girdi. Aradaki farkı unutma. Biz bazı şeyleri görürüz, ama adını herkes aynı gün öğrenir. Geçen hafta Raif Efendi onun dükkânına iki kere uğramış. Birinde kumaş bakmış gibi yapmış, birinde içeri girmeden konuşmuş. Sâmi'nin karısı o gün komşuya şeker istemeye gitmiş, ama eli boş dönmüş. Şeker bahane, yüz ölçmek asıl."
Cemil'in içinde hem şaşkınlık hem saygı vardı. Yıllarca muhabere, evrak, kod, hat, şifre ve kaynakla çalışmıştı. Bir bilginin güvenilir olması için kaynağın kimliği, zamanın doğruluğu, tekrar eden işaretin sağlamlığı gerekir diye düşünürdü. Emine Bacı'nın anlattıkları bunların başka bir biçimiydi. Kaynak kadınların yüzüydü. Zaman, ekmek kuyruğuydu. Tekrar eden işaret, aynı cümlenin farklı kapılardan duyulmasıydı.
Devletin istihbaratı telden geçer. Halkınki davranıştan.
Bu farkı o gece ilk kez tam ağırlığıyla hissetti.
"Başka?" dedi.
Emine Bacı sepetin sapını bileğinde döndürdü. "Aşağı mahallede yarın gece iki dükkân açılmadan önce mühürlenecek diye laf dolaşıyor. Bunu kadınlar asker ağzından duymadı. Bir çocukla eve taşınan kaba ekmek sayısından çıkardı. Bir ev, normalde üç ekmek alırken o gün altı alıyorsa, ya misafir bekliyordur ya dışarı çıkamamayı. Misafir görünmüyor. Demek dışarı çıkamayacaklar."
Şevket, involuntary bir saygıyla kadına baktı. "Bunu ekmekten mi anladınız?"
Emine Bacı'nın yüzünde hafif bir küçümseme dolaştı. "Siz tellerden anlamıyor musunuz? Biz de ekmekten anlarız."
Bu cümle odaya başka bir hava verdi. Cemil, telgraf makinesine baktı. Pirinç kol, sabit ve sessiz duruyordu. Devletin teli susmuşken, ekmek kuyruğu konuşuyordu. Kırmızı iplik, yas evindeki türkü, çeyiz sandığı, fazla alınmış kaba ekmek, kapıdan erken çekilen perde... Bunlar gülünç görünen işaretlerdi belki. Ama savaş da çoğu zaman gülünç görünen şeyleri ciddiye almayanların elinden kayar.
"Leyla?" diye sordu Cemil.
"Evden çıkmıyor," dedi Emine Bacı. "Ama evin içine kulak salıyor. Amcası bugün birine gizlice mektup yazdırmış. Kendi eliyle değil. Kendi eliyle yazsa, karakteri ele verir. Yazdırmış."
"Kime?"
"Henüz bilmiyoruz. Ama mektubu götüren çocuk, Sâmi'nin yeğeniyle görüldü."
Aynı isim yine dönmüştü. Sâmi Efendi. Manifaturacı. Ürkek. Kimsenin ciddiye almadığı bir küçük esnaf. Belki masum. Belki tam da bu yüzden uygun.
Emine Bacı sepetini kaldırdı. "Bir de şunu bil," dedi. "Bugün bazı kadınlar, erkeklerin yanında fazla susmaya başladı. Bu kötü işarettir. Kadın evde susuyorsa ya korkmuştur ya da erkeğinin bilmemesi gereken bir şeyi biliyordur."
"Hangisi?"
"İkisi de olabilir. Zaten felaketin en kötü yanı budur. Bir cümle iki kapıyı da açar."
Kadın çıktıktan sonra telgrafhane daha dar geldi. Cemil, kâğıtların üstüne eğildi. Bir yanda bozulmuş telgraf ritmi, öte yanda kadınlar arasında dolaşan tuhaf işaretler; bir yanda Raif'in fazla makul dolaşması, bir yanda küçük esnafların garip telaşı; bir yanda Nikolaos'un henüz açıkça görünmeyen ama gittikçe düzenli hale gelen baskısı. Bunların hepsi bir merkez gösteriyor gibiydi. Fakat o merkez hâlâ tam görünmüyordu.
Hat gece yarısına doğru yeniden çalıştı.
Bu kez vilayetten gelen kısa bir emir vardı: "Halk arasında asılsız söylentilerin yayılmaması için mahallî ileri gelenlerce sükûnet temin oluna."
Cemil bu cümleyi görünce soğukça güldü. Çünkü devlet, artık haber vermek yerine halkı susturma işiyle meşguldü. Hatta bunu yerel ileri gelenlere bırakıyordu. Yani merkez, korkuyu bastırma görevini taşraya devrediyor; ama taşraya hakikat vermiyordu.
"Bu," dedi Şevket, "bizi birbirimize bırakmak demek."
"Hayır," dedi Cemil. "Bu bizi, doğru adam zannedilen yanlış adamlara bırakmak demek."
Sabaha doğru telgrafhaneden çıktığında kasaba uykusuz bir sersemliğin içindeydi. Sokaklar boştu ama uyku kokmuyordu. Uyuyan evle korkan evin kokusu farklıdır. Uyuyan evde ekmek, kül, ten ve yorgunluk kokar. Korkan evde kapalı sandık, nemli bez, fazla bekletilmiş yemek ve insan nefesi ağır basar. O sabah kasabanın dar sokaklarında ikinci koku vardı.
Cemil eve gitmeden çarşı tarafına yürüdü. Henüz güneş doğmamıştı. Fırının önünde iki adam, konuşmadan bekliyordu. Bir kadın, ekmek kuyruğunda yerini tutmak için çocuğunu göndermiş, kendisi uzaktan bakıyordu. Balıkçı Mustafa'nın tezgâhı kapalıydı. Normalde en erken onun sesi duyulurdu; denizin hâlâ kasabaya bir hayat verdiğini hatırlatırdı. Bu sabah deniz yoktu. Yalnız tuzun uzak bir hatırası ve kapalı tahta tezgâhın sessizliği vardı.
Bir evin penceresinde kırmızı bir iplik yumağı gördü. Kasten mi oradaydı, yoksa yalnız unutulmuş bir eşya mı? Cemil bunu bilemedi. Fakat artık hiçbir eşya yalnız eşya değildi. Zeytin deposunda fişek kutusu yalnız fişek kutusu olmaktan çıkmıştı. Şimdi iplik de, ekmek de, türkü de, mühür de başka anlamlar taşıyordu.
İnsanın dünyası böyle zamanlarda dayanılmaz biçimde kalabalıklaşır. Çünkü her şey işaret olmaya başlar.
Ertesi gün Nikolaos ilk açık hamlesini yaptı.
Korkulan şey büyük bir baskın, tutuklama ya da doğrudan infaz değildi. Daha kötüsü oldu. Çarşının orta yerinde iki dükkân kapısına resmî mühür vuruldu. Biri vergi borcu bahanesiyle, öteki "huzuru bozucu faaliyet şüphesiyle." Kasaba halkı bunun ne olduğunu hemen anladı: adam öldürmeden adam öldürmenin yolu buydu. Bir dükkânı kapatır, üç gün açtırmaz, müşteriyi korkutur, aileyi utandırır, komşuya "sıra sana da gelebilir" duygusu verirsin. Böylece kasaba, sopadan önce kendi korkusuyla hizaya girer.
Nikolaos, kaba bir işgalci değildi. Cemil bunu o gün net biçimde gördü.
Öğleye doğru hükümet konağının alt yanındaki taş döşeli küçük meydana indiğinde, uzaktan onu gördü. Yüzbaşı Nikolaos'un üstünde temiz ütülü üniforma vardı. Güneş, omuz işaretlerinin metaline vuruyor, gözleri rahatsız eden kısa parıltılar çıkarıyordu. Belindeki kılıç süs gibi durmuyordu; ama kılıcı kullanmaya ihtiyacı olmadığını bilen bir adamın rahatlığıyla taşıyordu. Yanında bir Rum aile büyüğü, yerel tercüman ve iki asker vardı. Bir de elinde küçük defter taşıyan, ince bıyıklı, genç bir yazıcı.
Nikolaos ne bağırıyor ne tehdit savuruyor ne de kılıcını gösteriyordu. O, dükkân kapısına vurulan mühürleri bir idare memuru edasıyla denetliyor, sonra insanlarla neredeyse kibar konuşuyordu. Asıl korkutucu olan buydu. Kurşunla gelen düşman, bedeni hedef alır. Defterle, mühürle, ölçülü sesle gelen düşman ise insanın davranışını, alışkanlığını ve utancını hedef alır.
İlk mühür balıkçı Mustafa'nın karşısındaki küçük kahveci çırağına ait dükkânın bitişiğindeki tütün tezgâhına vuruldu. Sahibi ihtiyar değildi, ama o an ihtiyarladı. Adam kapının önünde dururken, iki asker yanlardan sessizce yer tuttu. Yazıcı, defterden bir satır okudu. Tercüman bunu Türkçeye çevirdi. Kelimeler basitti: borç, düzen, geçici kapatma, inceleme. Oysa oradaki herkes bunun kelime olmadığını biliyordu. Bu bir işaretti.
Mühür mumu küçük bir metal kaşığın içinde eritildi. Mum önce donuk kırmızıydı; sonra ısıyla yumuşadı, parladı, ağırlaştı. Cemil, o an garip biçimde zeytin deposundaki yağlı bezleri hatırladı. Bazı maddeler, insan eline geçince başka bir ahlak kazanır. Mum, normalde mektubu kapatır, sırrı korur. Bu meydanda ise bir dükkânın nefesini kesmek için eriyordu.
Yazıcı, kapının iki kanadı arasına ince bir kâğıt şerit yerleştirdi. Nikolaos, mühür aletini tercümanın elinden bizzat aldı. Bunu özellikle yaptı. Askerine yaptırmadı. Yerel memura bırakmadı. Mührü kendi eliyle vurdu. Tok, kısa, derine oturan bir ses çıktı.
O ses, meydandaki herkesin içine girdi.
Kapı kapanmıştı ama aslında kapanan yalnız bir dükkân değildi. Herkes, kendi dükkânının kapısında aynı kırmızı lekeyi gördü. Manifaturacı kumaşını, fırıncı ununu, değirmenci taşını, kasap tezgâhını, kadınlar evdeki erzak sandığını düşündü. Bir mührün gücü, vurulduğu yerde değil, vurulmadığı yerlerde doğurduğu korkudadır.
Nikolaos ikinci dükkâna geçti. Bu kez gerekçe "huzuru bozucu faaliyet şüphesi" idi. Söz daha da bulanıktı. Bulanık söz, geniş ağ atar. Herkes huzuru bozmuş sayılabilir. Herkes şüpheli olabilir. Herkes bir gün defterde adı geçen satıra dönüşebilir.
Kalabalıkta kimse yüksek sesle itiraz etmedi. Bir çocuk ağlayacak gibi oldu, annesi ağzını eliyle kapattı. Bekir değirmenci uzakta, yumruklarını sıkarak duruyordu. Hristo'nun yüzü okunmuyordu; fakat sağ eli ceketinin kenarını fazla sıkmıştı. Sâmi Efendi, kendi dükkânının gölgesinden meydana bakıyor, sonra içeri dönüyordu. Raif Efendi ise kalabalığın biraz önünde, ne Nikolaos'a çok yakın ne halka çok karışmış bir yerde duruyordu. Bu mesafe, onun bütün karakteri gibiydi: kimsenin tam yanında değil, herkesin işine yarayacak kadar yakın.
Cemil, kalabalığın gerisinden Nikolaos'u izledi. Yüzbaşının üniformasındaki temizlik kışkırtıcıydı. Savaş ve işgal içinde böyle temiz kalmak, yalnız düzen değil meydan okumaydı. "Sizin tozunuz bana bulaşmaz," der gibiydi. Nikolaos bir noktada başını kaldırdı. Kalabalığın içinden kimi gözlerin kendisine dikildiğini biliyor gibiydi. Hatta bir an için Cemil'in bulunduğu tarafa doğru baktı. Arada epey mesafe vardı; yine de Cemil, bu adamın kaba kuvvet kadar bakışı da silah gibi kullandığını hissetti.
Yanında duran yaşlı Rum, ona bir şey söyledi. Nikolaos kısa bir cevap verdi. Sonra eliyle mühürlenen dükkânların ötesini, yani çarşının kalanını gösterdi. Bu işaretin anlamı açıktı: Bugün iki dükkân. Yarın kim bilir?
Meydandaki hava dağıldığında insanlar eskisi gibi yürümedi. Herkes bir başka kapının önünden geçerken ayağını hafifçe yavaşlatıyor, sonra bunu fark ettirmemek için hızlanıyordu. Dükkan sahipleri mallarını toparlıyor gibi değil, malın kendilerinden uzaklaşmasını engellemeye çalışıyor gibi davranıyordu. Bir kadın, mühürlü kapıya gereğinden uzun baktı. Yanındaki adam kolundan çekti. Bakmak bile şüpheli hale gelmişti.
Nikolaos'un asıl başarısı buydu. Kurşun atmadan, insanın bakışını bile disipline etmek.
O gün öğleden sonra kasaba daha da sessizleşti. İnsanlar yalnız düşmandan korkmuyor, yanlış anlaşılmaktan da korkuyordu. Bir dükkâna fazla girsen şüphe, az çıksan korkaklık, yüksek sesle konuşsan taşkınlık, sustuğunda suç ortaklığı... Nikolaos meydanda iki mühür vurmuştu; ama asıl mühür, herkesin ağzına ve göz kapaklarına basılmıştı.
Böyle zamanlarda haber ağı daha da önem kazanır. Emine Bacı, kadınlar arasında dolaşan sözlerden bunun kokusunu almıştı çoktan. Leyla da ev içlerinden gelen yeni kırıntılarla tabloyu genişletiyordu. Amcasının yazdırdığı mektubun kime gittiğini henüz bilmiyordu; ama mektup yazılırken odadaki hava değişmiş, sonra herkes fazla normal görünmeye çalışmıştı. Büyük evlerde suçun kokusu bazen mürekkebin kokusuna karışır.
Leyla o günü kendi evinde, dışarı çıkmadan geçirdi. Dışarı çıkmamak, onun için beklemek demek değildi. Evler de sokak kadar haber taşır. Hatta kimi zaman daha fazlasını. Çünkü sokakta insan kendini tutar; evde gevşer, öfkelenir, ağzından kaçırır, kapıyı fazla sert kapatır, parayı yanlış çekmeceye koyar, mektubu gereğinden hızlı katlar.
Amcası sabah kahvesini içerken eli fincana iki kez vurmuştu. Bu, onun öfkesinden değil, karar verdiği zaman beliren eski alışkanlığından gelirdi. Hala bunu fark etmişti. Leyla da. Fakat masada kimse konuşmadı. Bir evde herkes aynı şeyi fark edip susarsa, o suskunluk artık sır değildir; yalnız açıklanmamış bir bilgidir.
Öğleye doğru amca, odasına genç bir kâtibi çağırdı. Çocuk, kasabanın ara işlerinde kullanılan, yazısı düzgün ama aklı kimseyi korkutmayacak kadar sıradan görünen biriydi. Leyla, sofadan geçerken kapının aralığından yalnız birkaç kelime duyabildi: "tedbir", "emanet", "sükûnet", "görüşme". Bu kelimeler tek başına suç değildi. Ama bir araya gelişleri, tıpkı telgrafhanedeki bürokratik cümleler gibi, fazla temizdi.
Kâtibin çıkışını gördü. Çocuğun elinde kapalı bir zarf yoktu. Demek mektup ya iç cebe sokulmuştu ya da başka bir eşyanın içine saklanmıştı. Leyla, hizmetçi kızın arkasından mutfağa geçti. Mutfağın kapısında eski bakır taslar diziliydi. Kız, ellerini unlu önlüğüne silerken, "Hanım," dedi fısıltıyla, "çocuk giderken ayakkabısını yanlış kapı önünde bağladı."
Leyla hemen anladı. Doğrudan ana kapıdan çıkmamış, avlunun yan kapısına yönelmişti. Yan kapıdan çıkan, görülmemek ister. Görülmemek isteyen ya suç taşır ya korku. Bazen ikisi aynı keseye konur.
Akşamüstü Leyla, Cemil'i kendi evine değil, arka sokakta, yaşlı bir terzinin kapalı dükkânının yanındaki dar geçide çağırdı. Bu, ev içi konuşmaların artık duvarlardan çekinir hale geldiğini gösteriyordu. Dar geçitte güneş doğrudan vurmazdı. Duvarların arası serindi; yerde eski kumaş kırpıntıları, kuru yapraklar ve rüzgârın taşıdığı ince saman parçaları vardı. Terzinin tabelası eğilmişti. Kapalı dükkânın içinde zaman durmuş gibiydi; ama dışarıda zaman hızlanıyordu.
Leyla selamlaşmadan konuştu. "Amcam mektubu Raif Efendi'ye vermemiş."
"Bunu nereden çıkardın?"
"Raif bizim eve zaten rahat girip çıkıyor. Ona gidecek bir mektubu saklama ihtiyacı hissetmezdi. Bu gizlilik, mektubun Raif'e değil, Raif'in açıkça görünmek istemediği bir yere gittiğini düşündürüyor."
Cemil, Leyla'nın cümlesindeki soğukkanlılığa dikkat etti. Artık yalnız sezgiyle konuşmuyordu. Ev içi davranıştan mantık kuruyor, ihtimal eliyordu. Bu, Emine Bacı'nın ağıyla birleşince resmî istihbarattan daha diri bir şeye dönüşüyordu.
"Peki kime?"
"Manifaturacı Sâmi'nin yeğeni götürmüş."
Cemil'in zihni anında gerildi. Aynı isim bir günde çok kez dönmeye başlamıştı. "Sâmi Efendi."
Leyla başını salladı. "Bugün kadınlardan da adı geçti. Emine Bacı sana söyledi mi?"
"Söyledi."
"Benim amcam korkaktan yana akıl alır," dedi Leyla. "Eğer birine gizli iş görülecekse, gözüne fazla bakılmayan adamı seçer. Sâmi öyle biri. İnsanlar onun yanından geçerken yüzünü hatırlamadan geçer. Bu, bir adam için bazen en büyük örtüdür."
Cemil içinden yükselen soğuk sezgiyi bastırmaya çalıştı. Eksik veri, fazla hız. Eski uçurum. Yine de bir ağın düğümleri bazen tek ismin etrafında toplanmaya başlar.
"O zaman," dedi, "Sâmi'yi izlememiz gerekecek."
Leyla hemen cevap vermedi. Dar geçidin ucunda bir kadın görünüp kayboldu. Sonra alçak sesle, "İzleyelim," dedi. "Ama acele hüküm vermeyelim."
Cemil buna içerlediğini hissetti. Çünkü aynı uyarıyı kendi kendine sürekli yapıyor, yine de içten içe karar vermeye kayıyordu. Leyla bunu fark etmişti.
"Ben hüküm vermiyorum," dedi sertleşmeden.
Leyla ona baktı. "Hayır. Ama hükme yaklaşıyorsun."
Bu cümle canını sıktı, çünkü doğruydu. İnsan bazen hakikati bulmak istediği için değil, belirsizlikten kurtulmak istediği için bir isme sarılır. Cemil bunun tehlikesini biliyordu. Fakat tehlikeyi bilmek, ona düşmeyi her zaman engellemez.
"Sâmi suçluysa?" diye sordu.
"O zaman yakalanır."
"Suçlu değilse?"
Leyla'nın yüzü sertleşti. "O zaman biri bizi ona bakmaya zorluyor demektir."
Bu, gecenin en açık cümlesiydi. Cemil bir an cevap veremedi. Çünkü tam da kendi içinde dolaşan ama adını koymak istemediği şey buydu. Biri, belki Nikolaos, belki Raif, belki vilayetin içindeki bir el, belki hepsi birden, kasabanın şüphesini belirli bir yere itiyor olabilirdi. Hakikati gizlemenin en iyi yolu, insanlara bakacak bir şey vermektir.
O gece bir plan kuruldu.
Kör Salih, Sâmi Efendi'nin dükkânının arka sokağını tutacaktı. Emine Bacı, kadınlar arasındaki hareketi izleyecek; özellikle dükkâna giden gelen bohçaları, çocukları, erken kapanan pencereleri ve gereğinden fazla doğal davranan kadınları kollayacaktı. Leyla, aile hattından gelecek yeni işareti tutacaktı. Cemil ise bir yandan telgrafhaneyi bırakmayacak, bir yandan da Sâmi'nin dışarı çıkış düzenini gözleyecekti.
Plan, askerî bir plan gibi çizilmedi. Masaya harita yayılmadı. Kimse görevleri kalemle yazmadı. Çünkü yazılı plan, yakalandığında insana ait olur. Sözlü plan ise doğru hafızalarda parça parça taşınır. Cemil bu yönteme eskiden itiraz ederdi. Şimdi edemedi. Çünkü telin kimin elinde olduğu belirsizse, kâğıt da düşmanın kulağı olabilir.
Ertesi gün Sâmi Efendi gerçekten tuhaf davrandı.
Dükkânını normalden geç açtı. Kepengi kaldırırken iki kez durdu; birinde belini doğrultur gibi yaptı, ama asıl yaptığı sokağı dinlemekti. Müşteriyle konuşurken sesi iki kez çatladı. Kırmızı kumaş isteyen bir kadına yeşil topu gösterdi, sonra telaşla düzeltti. Bir çocuğu sebepsiz yere kovdu. Öğleye doğru dükkânın önüne Raif Efendi geldi, çok kısa konuştu, içeri girmedi, ama giderken Sâmi'nin elleri titriyordu. Bunun üstüne bir de akşam olmadan dükkânını kapatmaya niyetlenince, Cemil'in zihninde şüphe iyice sıkıştı.
"Bu adam bir şey taşıyor," dedi Kör Salih'e.
Salih kapı karşısındaki gölgede çömelmişti. Tek gözü akşamı ölçüyordu. "Belki."
"Belki değil."
Salih cevap vermedi. Bu sessizlik, Cemil'i daha da sinirlendirdi. Çünkü insan karar vermeye yaklaşırken, kendine zıt gelen soğukkanlılık onu öfkelendirir.
"Ne bekliyorsun?"
Salih yine aynı sükûnetle konuştu. "Yanlış adamın arkasından gidersen, doğru adam seni izler."
Cemil bunun ihtiyat olduğunu biliyor, ama aynı zamanda zaman kaybı gibi hissediyordu. Ve tam da bu his, onun en büyük zaafıydı. Kırkkilise'de fazla beklemek bir adamı öldürmüştü. Şimdi fazla beklemek belki kasabayı tehlikeye atacaktı. Fakat acele etmek de bir masumu yakabilir, gerçek eli görünmez kılabilirdi. İki hata arasındaki mesafe, bir insanın sinirini koparacak kadar dardı.
Gün boyunca Sâmi'yi izlemek, beklenenden daha yorucu oldu. Kaba suçlu insan kendini ele verir; ama korkak ya da sıkışmış insan, sürekli küçük değişikliklerle bakanı yorar. Sâmi bazen gerçekten yalnız telaşlı bir esnaf gibi görünüyordu. Bir müşteriyle pazarlık yaparken alnının terini sildi; bunu suçtan değil, sıcaklıktan da yapabilirdi. Raif'le konuşurken sesi alçaldı; belki herkes Raif'le konuşurken sesini alçaltıyordu. Arka odaya fazla girdi çıktı; manifaturacı dükkânında arka oda zaten işin parçasıydı. Şüphe, her davranışı kendine delil yapmak ister. Cemil bunun farkındaydı; ama farkında olmak, şüphenin açlığını doyurmuyordu.
Öğleden sonra Emine Bacı'dan ilk işaret geldi. Bir kız çocuğu, Sâmi'nin dükkânının önünden geçerken eteğinin ucunu sol eliyle iki kez çekti. Bu, kadın hattında "içeride misafir var" demekti. Fakat içeride görünen kimse yoktu. Ya işaret yanlış anlaşılmıştı ya da misafir görünmeden girmişti.
Bir saat sonra Leyla'dan haber geldi. Amcası, öğle uykusundan sonra ilk kez depolardan söz etmemiş, yalnız "sükûnet" kelimesini tekrar etmişti. Bu kelime, Cemil'in kulağına artık telgraf kalıbı gibi geliyordu. Sükûnet, Raif'in dilinde akıl; vilayetin dilinde susturma; Nikolaos'un dilinde teslimiyet; korkan esnafın dilinde malı koruma demekti. Aynı kelime, kimin ağzına girerse başka renge boyanıyordu.
Akşam çöktüğünde Sâmi dükkânı kapatıp arka sokaktan çıktı. Üstünde sıradan ceket, elinde kumaş bağlamaya yarayan ipler ve küçük bir kese vardı. Hızlı değil, ama gereğinden kontrollü yürüyordu. Bir adam kendini normal göstermeye fazla uğraşıyorsa, o normallik zaten bozulmuş demektir.
Cemil onu uzaktan izledi. Sâmi önce çeşme başına uğradı. Çeşmenin başında su içmedi. Yalnız elini ıslattı, sonra mendiliyle fazla uzun sildi. Bu bir işaret miydi, yoksa sinir miydi? Sonra iki sokak aşağı inip eski değirmen yoluna saptı. Bu, eve giden yol değildi.
Kör Salih geriden, daha geniş halka çiziyordu. Salih'in izleme biçimi başka türlüydü. Cemil adamı gözle takip etmeye çalışıyor, Salih ise sokağın kendisini dinliyordu. Bir kapı erken mi kapanmış, köpek yanlış yerde mi havlamış, pencerede bekleyen gölge hareket etmiş mi, bunu tartıyordu. Kör Salih'in tek gözü, Cemil'in iki gözünden farklı bir yere bakıyordu.
Sâmi, değirmen yolunun sonundaki boş ambarların yanına geldiğinde durdu. Değirmen artık tam çalışmıyordu; taşları eski günlerdeki gibi dönmüyor, su yolu çoğu vakit kuru kalıyordu. Fakat civarı hâlâ eski un, nem, fare ve taş kokardı. Böyle yerler gizli buluşmalar için uygundur; çünkü terk edilmişlik, insanın dikkatini de gevşetir.
Sâmi etrafına bakındı. Sonra gölgelerden biri ayrıldı.
Cemil'in kalbi o an bir vuruş fazla attı. İşte, diye düşündü. Bağ kuruluyor.
Ama gölgeden çıkan Raif Efendi değildi. Nikolaos'un adamlarından biri de değildi. Eski papuç ustası Hasan'dı. Hasan, savaş yıllarında işini kaybetmiş, sonra ara sıra taşıma ve tamir işleriyle geçinmeye başlamış, kimsenin tam güvenmediği ama kimsenin de açıkça suçlamadığı, arada kalmış adamlardandı. Sâmi ona küçük keseyi verdi. Hasan da ona bir tomar kâğıt uzattı.
Karanlıkta tam seçilmiyordu. Yine de bu sahne, suç görüntüsü taşımaya yeterdi. Küçük adam, küçük yerde, küçük kese ve tomar değiştiriyordu. İhanet çoğu zaman böyle görünür.
Cemil bir an öne atılacak gibi oldu. Boğazındaki damar sertleşti. Bütün günün işaretleri bu noktaya toplanmıştı. Raif'in uğrayışı, kadınların şifresi, Leyla'nın mektubu, Sâmi'nin titreyen elleri, değirmen yolundaki gizli değiş tokuş... Her şey aynı cümleyi kuruyordu.
Fakat tam o anda, içindeki başka bir ses sordu: Bu cümleyi kim kuruyor?
Sâmi mi?
Yoksa onu izleyenlerin zihninde biri önceden mi kurdu?
Cemil kararsız kaldı. Bu kararsızlık bir nefeslikti; ama insan bazen bir nefes içinde yıllar kadar yaşlanır.
Tam o sırada telgrafhanenin olduğu taraftan bir çocuk koşarak geldi. Nefesi kesik, yüzü bembeyazdı. Çocuğun ayak sesleri taş sokakta gereğinden fazla yüksek çıktı. O da korkmuştu; yalnız haberi taşımaktan değil, kimi bulacağını ve haberi nasıl vereceğini bilmekten korkmuştu.
"Cemil Bey!" diye fısıltıyla bağırdı. "Şevket Efendi çağırıyor. Vilayetten acil hat düştü."
Bir an bölündü.
Sâmi'yi burada yakalamak mı? Yoksa hattı kaçırmamak mı?
İki tarafa aynı anda yetişemezdi.
Cemil'in göğsünde eski bir çarpıntı başladı. Bu çarpıntıyı tanıyordu. Karargâhın çağırdığı, hattın ses verdiği, bir telin diğer bütün sahadan daha önemli göründüğü anlardaki çarpıntıydı. Bir muhabere adamının bedeni, yıllar sonra bile böyle çağrılara koşmak ister. Telgraf sesi yalnız kulağa değil, sinire işlenir.
Kırkkilise çamuru zihninin altından tekrar yükseldi. O gün de bir haber beklemişti. Sahada gözünün önündeki tehlikeyle, hatta düşecek bilginin vaadi arasında kalmıştı. Beklemişti. Sonra geç kalmıştı. Şimdi tersini yaparsa, belki bu kez sahadaki bağı kaçıracak; telgrafı seçerse, belki yine birinin kurduğu tuzağın içine koşacaktı.
Kör Salih, karanlığın içinden çok kısa, ama sert bir fısıltı attı: "Hat."
Bu tek kelime, Cemil'i yerinden çevirdi. Çünkü ne olursa olsun, gecikmiş doğru haberin neye mal olabileceğini o Salih'ten iyi bilirdi. Salih, Sâmi'nin izini bırakmayacaktı. Cemil, bunu o anda anladı. Bazen bir insanın yanında bulunması, karar vermeyi kolaylaştırmaz; ama kararın bedelini paylaşılabilir kılar.
Döndü, telgrafhaneye koştu.
Koşarken sokaklar kısaldı mı, uzadı mı anlayamadı. Dar geçitlerden geçerken duvarlara omzu değdi. Bir köpek havladı. Bir pencere aralandı, sonra hemen kapandı. Nefesinin sesi kendi kulağına fazla gür geldi. Ayakkabısının taşta çıkardığı tok sesler, ona Balkan yollarındaki topçu arabalarını hatırlattı. İnsan hangi yaşta olursa olsun, bazı sesler onu kendi geçmişine zorla götürür.
Telgrafhanenin kapısını sertçe açtı. İçeride hava daha ağırdı. Şevket ayaktaydı. Kâğıdı iki eliyle tutuyordu; sanki elindeki ince kâğıt değil de ateşten çıkarılmış bir metaldi.
"Ne düştü?"
Şevket kâğıdı uzattı. Yüzü daha da çökmüştü.
Mesaj kısa ama ölüm kadar soğuktu:
"Mahallî düzende bozucu faaliyeti tespit olunan bazı isimler hakkında gizli gözlem istenir. Mani olacak unsurların merkeze bildirilmesi."
Altında iki isim vardı.
Biri, değirmenci Bekir.
Öteki, manifaturacı Sâmi Efendi.
Cemil kâğıda baktı. Sonra bir kez daha baktı.
İçinden geçen ilk his zafer değildi. Tersine, bir tür donukluktu. Çünkü bu tam fazla düzgün geldi. Sâmi'yi yeni yeni şüphe listesine almışken, şimdi vilayet hattı da aynı ismi gönderiyordu. Bu, hakikatin doğrulanması da olabilirdi; bilerek önüne atılmış bir yem de.
Şevket konuştu: "Demek doğru adam bu."
Cemil hemen "evet" diyemedi.
Çünkü geceden beri her şey bir örüntü kuruyordu; ama örüntüler de kurulabilir. İnsan yalnız gerçeği değil, kendisine gösterilen gerçeği de görür bazen. Bir telgraf satırı, insanın eline delil gibi bırakıldığında, hele o delil sahadaki şüpheyle kusursuz biçimde uyuşuyorsa, akıl sevinmek ister. Belirsizlikten kurtulmak ister. "İşte bu," demek ister. Oysa hakikat çoğu zaman bu kadar temiz gelmez. Çamurlu gelir, gecikir, çelişir, insanın hoşuna gitmeyen ayrıntılar taşır.
Bu kâğıt çok temizdi.
Kör Salih içeri girdi. Sessiz gelmişti. Tek gözü önce Cemil'e, sonra kâğıda kaydı. "Ne var?"
Cemil kâğıdı uzattı.
Salih okudu, ama yüzünde tatmin yoktu. "Çok çabuk geldi," dedi.
Şevket ona kızar gibi baktı. "Kâğıtta yazıyor işte."
Salih'in cevabı kısa oldu: "Kâğıt da tuzak taşır."
Cemil tam bu sözle kendi içine düştü.
Bir yanda Emine Bacı'nın kadın hattı, Leyla'nın aile kırıntısı, Raif'in Sâmi'ye uğrayışı, akşamki gölge değiş tokuşu ve şimdi vilayetten gelen bu isim... Hepsi tek bir yönde birleşiyordu. Ama tam da bu yüzden, içinde ince bir şüphe dönüyordu. Gerçek bazen dağınık gelir. Kusursuza yakın gelen desen, çoğu zaman insanı acele ettirmek için kurulmuştur.
Şevket sabırsızdı. "Ne yapacağız?"
Cemil kâğıdı katladı. Masaya koydu. Elinin altında kâğıdın hafifliği vardı. Bu hafiflik onu rahatsız etti. Bir insanın adı bu kadar hafif bir şeye yazılıp bu kadar ağır bir sonuca bağlanabilir miydi? Bir isim, bir satır, bir mühür, bir tavsiye... Sonra o insanın dükkânı kapanır, evi aranır, çocukları korkar, adı mahallede dolaşır, suçlu olmasa bile artık eskisi gibi yaşayamaz. Kâğıdın ağırlığı, üstündeki mürekkebin değil, ona inanacak insanların ağırlığıdır.
"Takibe devam," dedi sonunda. "Ama kimseyi henüz almıyoruz."
"Niye?" diye sordu Şevket.
Cemil, mesaj kâğıdına bir kez daha baktı. "Çünkü biri bize doğru adamı göstermek için fazla hevesli."
Bu cümleyi söylerken bile Sâmi Efendi'nin suçsuz olduğuna tam inanmıyordu. Mesele tam da buydu. Elindeki deliller onu aynı yöne itiyor, ama içinde bir yer hızın kendisini suç sayıyordu.
Kör Salih duvarın dibine yaslandı. "Değirmen yolunda Hasan'la değiş tokuş yaptı," dedi. "Kese onda kaldı. Kâğıt Sâmi'ye geçti. Hasan sonra aşağı yola inmedi. Eski harmanlığa saptı. Ben adam bıraktım."
"Ne kâğıdı?" diye sordu Cemil.
"Görmedim."
"Sâmi?"
"Eve gitmedi. Dükkânın arkasından tekrar içeri girdi. Lamba yakmadı."
Bu yeni bilgi, şüpheyi azaltmadı; artırdı. Fakat artık Cemil bunun da tuzağın parçası olabileceğini düşünmek zorundaydı. Sâmi gerçekten bir şey saklıyor olabilir. Ama sakladığı şey ihanet mi, korku mu, bir başkasının tehdidi mi, yoksa kendisini hain gösterecek bir yük mü? Değirmen yolunda yapılan her değiş tokuş düşmana hizmet etmez. Bazı insanlar yasak kâğıt taşır, bazıları para saklar, bazıları ailesini kaçırmak için belge arar, bazıları ise kendisini kurtarmaya çalışırken başkasını yakar.
Leyla kısa süre sonra geldi. Telgrafhaneye kadınların sık girmesi hâlâ alışılmış değildi; ama artık gecenin kuralları değişmişti. Yüzünde telaş yoktu. Bu, haberin ağırlığını azaltmıyordu; aksine artırıyordu. Telaş insanı görünür kılar. Leyla artık görünür olmadan acele etmeyi öğreniyordu.
Cemil kâğıdı ona gösterdi. Leyla okudu. Bekir adını görünce kaşları hafifçe çatıldı. Sâmi adında durdu. Sonra kâğıdı masaya bıraktı.
"Fazla temiz," dedi.
Şevket bu kez dayanamadı. "Hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz. Temiz gelmese bu defa da dağınık diyeceksiniz."
Leyla yaşlı adama yumuşak baktı. "Biz kâğıdı değil, kâğıdın geliş vaktini tartıyoruz."
Cemil onun sözünü tamamladı. "Sâmi'yi izlemeye başladığımız gün, vilayetten adı düşüyor. Bekir de yanında. Bekir herkesin öfkesini bildiği bir adam. Onu isme eklemek, listeyi inandırıcı kılar. Sâmi görünmeyen şüphe; Bekir görünen öfke. İkisi birlikte verilince kâğıt daha hakiki durur."
"Yani sahte mi?" diye sordu Şevket.
"Hayır," dedi Cemil. "Belki doğru. Ama doğru olması, tuzak olmasına engel değil."
Bu cümle telgrafhanenin içinde ağırlaştı. Çünkü oradaki herkes, artık savaşın basit bir doğru-yanlış meselesi olmadığını anlıyordu. Düşman, yalan söyleyerek değil; bazen doğru parçalarını doğru zamanda bir araya getirerek de insanı yanlış yere götürebilirdi.
Emine Bacı da kapıda göründü. Gelir gelmez içeri girmedi. Önce dışarıyı dinledi. Sonra içeri adım attı. "Sâmi'nin karısı bu gece ağlamadı," dedi.
Şevket şaşırdı. "Ağlamaması da mı haber?"
"Elbette," dedi Emine Bacı. "Korkak adamın karısı, kocası gece dükkânda kalacaksa ağlar. Ağlamadıysa ya biliyor ya da bilmediğini göstermek istiyor. İkisi de haber."
Cemil, kadına baktı. "Sen ne düşünüyorsun?"
"Sâmi bir şeyin içinde. Ama ip onun elinde değil gibi."
"Kimin elinde?"
Emine Bacı'nın yüzünde karanlık bir sabır belirdi. "İp demişken... Kırmızı iplik lafını bugün ortaya atan kadın, yarın pazara çıkmayacak. Bunu az önce öğrendim. Onun yerine kızı çıkacak. Eğer kızı aynı lafı başka sırada söylerse, Sâmi'nin işi kadın hattında da büyüyor demektir. Ama söylemezse, biri ilk işareti kasten yaymış olabilir."
Cemil ilk kez o gece kendi yorgunluğunun ne kadar derin olduğunu hissetti. Karşısındaki ağ öyle bir ağdı ki, her düğüm başka bir düğüme bağlanıyor, ama hiçbirini çekince bütün şekil ortaya çıkmıyordu. Tel kesik, iplik çoktu. Resmî hat bozulmuş, sivil hat çoğalmıştı. Bir yanda devletin emir dili, öte yanda kadınların gündelik şifresi. İkisi de hakikat taşıyabilir, ikisi de yanıltılabilirdi.
"Peki," dedi. "Sâmi'yi almayacağız. Bekir'i de almayacağız. Ama ikisini de gözden kaçırmayacağız. Hasan bulunacak. Raif'in bugün kimlerle konuştuğu çıkarılacak. Leyla Hanım, amcanızın mektubunun izini sürmeye devam edecek. Emine Bacı, kırmızı ipliğin ikinci kez dolaşıp dolaşmadığını görecek. Salih, Sâmi'nin dükkân arkasını bırakmayacak. Şevket, bu telgrafın geliş saatini, ara kesintileri ve kimden geçtiğini kayda alacak."
Şevket başını salladı. "Ya vilayet tekrar sorarsa?"
Cemil'in sesi sertleşti. "Biz de cevap veririz. Gizli gözlem sürüyor deriz. Gözlem bitmeden hüküm yok."
Bu, küçük bir itaatsizlikti belki. Ya da küçük bir akıl. Cemil artık ikisini birbirinden tamamen ayıramıyordu. Eski hayatında emir, doğru yerden geliyorsa emir sayılırdı. Şimdi doğru yer diye bir şey kalmamıştı. Yerler karışmıştı. Vilayet hattı düşmanın kulağına yakın olabilir, yerel eşraf korkunun eline düşmüş olabilir, kadınların ağı da yanıltılabilir, dağ kendi hırsıyla körleşebilirdi. Böyle bir dünyada sadakat artık bir makama değil, hakikati aceleyle öldürmemeye gösterilmeliydi.
Gece uzun sürdü.
Hat bir daha kısa kısa çalıştı. Önemsiz gibi görünen iki iaşe mesajı, bir kayıp telgraf, bir de başka bir kazadan gelen belirsiz bir güvenlik notu düştü. Cemil hepsini ayrı ayrı okudu. Artık her satırda yalnız yazılanı değil, yazılmayanı da arıyordu. Şevket'in gözleri kapanır gibi oldu, sonra adam kendini toparladı. Emine Bacı bir ara sessizce çıktı, yeniden geldi. Leyla, pencere kenarında durdu; sokağın karanlığını dinledi. Kör Salih ise kapının yanında öyle hareketsiz bekledi ki, bir an için odadaki gölgelerden biri sanılabilirdi.
Cemil, o gece telgrafhanenin bir karargâhtan çok daha fazlasına dönüştüğünü fark etti. Burası artık yalnız telin ucundan gelen haberin okunduğu yer değildi. Kadınların şifresi, dağın kuşkusu, eşrafın korkusu, düşmanın psikolojik baskısı, vilayetin belirsiz emirleri ve Cemil'in kendi eski yarası aynı masada toplanmıştı. Küçük oda büyümüştü; ama büyüdükçe daha boğucu olmuştu.
Bir ara dışarı çıktı. Gece iyice ağırlaşmıştı. Çarşı çoktan uyumuş görünüyordu; ama kasabalar böyle gecelerde gerçekten uyumaz. Yalnız korkularını perde arkasına çeker. Gökyüzü bulutsuzdu. Bu da yıldızları daha sert yapıyordu. Uzakta, aşağı mahalle tarafından bir köpek iki kez havladı. Sonra sustu. Mühürlü dükkânların kapıları meydanın karanlığında görünmüyor, ama varlıkları hissediliyordu. Kapatılmış kapılar da bazen bağırır.
Cemil cebindeki kâğıda dokundu. İnce telgraf kâğıdı, parmaklarının altında neredeyse yok gibiydi. Fakat üstündeki isimler, geceyi ağırlaştırmaya yetiyordu. Bekir. Sâmi. İki isim. Biri öfkesiyle görünür, biri ürkekliğiyle görünmez. Belki ikisi de suçluydu. Belki biri. Belki hiçbiri. Belki de birisi, kasabanın dikkatini bu iki ismin arasında sıkıştırıp asıl geçidi arkadan açıyordu.
Kendisinden hoşlanmadığı bir duyguyla yürüyordu şimdi: kuşku ile acele arasındaki o kirli dengeyle.
Bir adım daha atsa bir masumu suçlayabilir, bir adım geri dursa gerçek haini kaçırabilirdi.
İnsan en çok, ikisinin de mümkün olduğu gecelerde yaşlanır.
Sabaha yakın, telgrafhane yeniden sessizleşti. Şevket uyumamak için yüzünü yıkamaya çıktı. Leyla eve dönmek zorundaydı; çünkü evde yokluğunun kendisi de artık haber olabilirdi. Emine Bacı pazara çıkacak kadınların ilk sırasını tutmak üzere ayrıldı. Kör Salih, Sâmi'nin arka sokağına doğru kayboldu. Her biri başka bir yöne dağıldı; ama ilk kez dağılışları da bir düzen taşıyordu.
Cemil odada yalnız kaldı.
Masadaki kâğıtları yeniden dizdi. Vilayetten gelen temiz mesaj en üste koydu. Altına kadın hattından gelen işaretleri kendi belleğinden kısa notlar halinde yazdı: yas evinde düğün türküsü; kırmızı iplik; Sâmi'nin yeğeni; Raif'in iki ziyareti; Nikolaos'un mühürleri; Hasan'la değirmen yolunda değiş tokuş; Bekir'in öfkesi; amcanın mektubu. Sonra bu notlara baktı.
Bir desen vardı.
Ama desenin sahibi görünmüyordu.
Cemil kalemi bıraktı. İçinde yıllardır taşıdığı eski yemin kıpırdadı. Bir daha eksik bilgiyle adam harcamayacaktı. Bir daha karargâhın düzgün görünen cümlesine kapılıp sahadaki çamuru unutmayacaktı. Bir daha acele ettiği için de, beklediği için de bir insanın mezarını kendi eliyle kazmayacaktı.
Fakat savaş insanın yeminlerini tek tek sınar. Bazen onları bozdurmaz; daha kötüsünü yapar, yutturur. Cemil o gece kendi yeminini yutmak zorunda kalmadı belki. Ama ağzında onun acı tadını hissetti.
Dışarıda ilk horoz sesi duyuldu. Sabah, kasabanın üstüne yine bir açıklık getirecekmiş gibi doğacaktı. Dükkânlar açılacak, çocuklar su taşıyacak, kadınlar ekmek kuyruğuna girecek, Nikolaos'un mühürleri meydanda duracak, Raif Efendi yine birilerine akıl verecek, Sâmi Efendi belki dükkânında kumaş ölçecek, Bekir belki değirmen taşının başında homurdanacaktı. Her şey normal görünmeye çalışacaktı.
Ama Cemil artık biliyordu: normal görünen şey, bazen en fazla takip edilmesi gereken şeydir.
Telgraf makinesi bir kez daha kısa bir tıkırtı çıkardı. Sonra sustu. Cemil başını kaldırdı. Bu, tam mesaj değildi; belki hatta kalan küçük bir gerilim, belki uzak bir elin yarım denemesi, belki de yalnız makinenin gece yorgunluğu. Ama o sese bakarken şunu düşündü: kesik teller yalnız telin kopması değildir. Bazen insanın neye inanacağını belirleyen bağ da kesilir. Ve o bağ kesildiğinde, her söz bir pusuya, her sessizlik bir suç ortaklığına, her isim bir yeme dönüşür.
Cemil Arif, telgrafhanenin dar penceresinden solgun sabaha baktı.
Kasaba henüz uyanmamıştı.
Ama tuzak çoktan uyanmıştı.