Bölüm 3 - Efe'nin Postası Kapak

Bölüm 3 - Efe'nin Postası

21 dk okuma 3 okunma

“Dağ, kendine yaklaşanı önce yoluyla tartar; insanıyla değil.”

Sabah henüz tam ağarmamışken kasabanın üstünde kurşunî bir serinlik vardı. Gece boyu çöken sis, zeytinliklerin arasında ağır ağır sürünmüş, alçak damların kiremitlerine, çeşme başlarındaki yosunlu taşlara ve avlu duvarlarının üstüne ince, ıslak bir sabır gibi yerleşmişti. Güneş doğmaya hazırlanıyordu ama doğan şey ışık değil, daha çok rengin geri gelmesiydi; çünkü bazı sabahlar aydınlık birden değil, eşyanın yüzünü yavaş yavaş hatırlamasıyla gelir. O saatlerde taşın taşı, ağacın ağacı, insan yüzünün de yüz olduğunu anlaması vakit alır. Her şey yerindedir; fakat hiçbir şey kendine tam dönmemiştir. Kasaba da o sabah böyleydi. Bir önceki gecenin ağırlığını omuzlarından atamamış, kapılarını kapatmış ama kapı içlerinden sızan korkuyu saklayamamıştı.

Zeytin deposunda açılan sandığın kapağı sanki yalnız o rutubetli mahzende kalmamış, gece boyunca bütün evlerin üstüne yarı açık bir kapak gibi çökmüştü. Herkes içinden bir şey saymıştı: kimi fişeği, kimi altını, kimi akrabasını, kimi kendini kurtaracak bahaneyi. Bir kasabanın ortak korkusu bile herkeste başka biçimde çoğalır. Aynı haber, bir evde dua olur, bir evde hesap, bir evde öfke, bir evde de suskun bir ihanet hazırlığı. Cemil bunu eskiden kâğıt üstünde anlamaya çalışırdı; şimdi ise kapı aralıklarında, ışığı erken sönen odalarda, sabah suyu taşırken elleri titreyen kadınlarda görüyordu.

O gecenin sabahında kasaba, resmi bir emrin yokluğundan çok, kendi içinden çıkacak kararın belirsizliğiyle ağırlaşmıştı. Düşman uzakta değildi artık; fakat daha yakında olan başka bir şey vardı: insanların ne zaman ve ne uğruna birbirinden ayrılacağı. Bu ayrılık, çoğu zaman yüksek sözlerle başlamaz. Önce bir adam bir başka adama selamını yarım verir. Sonra bir kadın komşusunun gözünün içine eskisi kadar uzun bakmaz. Sonra bir dükkân sahibi malını tezgâha değil arkadaki karanlık odaya dizer. Sonra herkes aynı sokakta yürür ama kimse aynı yöne gitmez. Cemil, sabahın bu dağınık belirtilerini görünce, zeytin deposundaki eksik kutunun yalnız bir sandıktan eksilmediğini düşündü. Bir şey, kasabanın ortak inancından da eksilmişti.

Zeytin deposundaki toplantıdan çıkanlar farklı evlere dağılmış, farklı yataklara girmiş, ama aynı geceyi uyuyamamışlardı. Kimi karısına hiçbir şey söylemeden uzanmış, gözünü kararmış tavana dikmişti. Kimi avluda sabaha kadar volta atmış, her dönüşünde aynı taşın üstüne basıp kendi sabrını ölçmüştü. Kimi odasında sandık kapağı açmış, para kesesini, tapu kâğıdını, fişek kutusunu, altın bilezikleri ve çocuklarının küçük ayakkabılarını aynı gözle saymıştı. İnsanların korkuları birbirine benzemez. Biri kapıyı sağlamlaştırır, biri dua eder, biri kaçmak için bohça bağlar, biri saldırmak için bıçak biler, biri de hiçbir şey olmamış gibi davranarak kendi içindeki depremi aldatmaya çalışır. Kasabada o gece bunların hepsi olmuştu; ama hiçbirinin üstüne sabahın serinliği merhem olmamıştı.

Cemil Arif, o sabah korkunun en kötü türüyle uyandı: kararsızlıkla. Uyandığı demek de doğru değildi aslında; çünkü geceyi bütünüyle uykuya vermemişti. Yatakta sırtüstü yatmış, bazen kalkıp pencereye gitmiş, bazen masanın üstündeki küçük lambayı yakıp söndürmüş, bazen de zeytin deposundan getirdiği o görünmez ağırlığı avucunun içinde tutar gibi kendi parmaklarına bakmıştı. Eksik fişek kutusu, gece boyunca gözünün önünden gitmemişti. Kimi zaman mesele bir merminin kaybı değildir; o mermiye uzanan elin, neyi ne zamandır saydığını bilememektir. Bir el o sandığa dokunmuşsa, o el yalnız mühimmatın yerini değil, kasabadaki korkunun yönünü de biliyordu. Cemil’i asıl tedirgin eden bu idi.

Zihninde toplantıya gelenlerin yüzlerini tek tek çevirdi. Değirmenci Bekir’in öfkesi fazla açıktı; açık öfke bazen zararsızdır, çünkü saklanacak yer aramaz. Genç manifaturacının dili hızlıydı; hızlı dil, bazen cesaretten çok görülme ihtiyacından doğar. Yaşlı tüccarın korkusu malın kokusunu taşıyordu; onu gizlemeye çalışıyor, ama parmaklarının masaya vuruşu kendini ele veriyordu. Nuri Efendi’nin sesi kitap düzeni arıyordu; fakat kitapların dışındaki bozulmayı kaldırmakta zorlanıyordu. Hristo’nun sabırlı susuşunda başka türden bir ağırlık vardı. Raif Efendi ise hepsinin arasında en tehlikeli yerde duruyordu: herkesin korkusunu anlıyor, kimsenin korkusunu doğrudan sahiplenmiyor, makul olanın gölgesinde kendi alanını genişletiyordu.

Cemil, erkenden hüküm vermek istiyor, sonra kendine kızıyordu. Eksik bilgiyle karar vermek onun eski günahıydı. Bunun bedelini bir kez ödemişti; ikinci kez aynı uçuruma yürümeyi kendine yasaklamıştı. Yine de bir şeyin vakti gelmişti. Kasaba artık yalnız içini yoklayarak ayakta kalamazdı. Zeytin deposunda bir çekirdek oluşmuştu ama çekirdeğin filizlenmesi için yalnız konuşma yetmezdi. Dağa gitmek, dağ hattının nabzını tutmak, Derviş Ali’nin ne kadar adam, ne kadar yol, ne kadar hırs ve ne kadar kuşku taşıdığını görmek gerekiyordu. Şehirdeki silah sandığı tek başına savaş başlatmazdı; dağdaki irade de şehirden kopuk kalırsa, en fazla bir öfke yangınına dönüşürdü. İkisinin arasında bir yol bulunmalıydı.

Masanın üstünde akşamdan kalan soğuk çay duruyordu. Çayın yüzeyinde ince bir zar bağlamıştı. Cemil bir an o bardağa baktı. Bir şeyin sıcaklığını kaybedip yalnız rengini koruması, ona her zaman devlet evraklarını hatırlatırdı. Şekil durur, hayat gider. Telgraf metinlerinde de böyle olurdu: kelimeler hâlâ resmî görünür, mühür hâlâ kâğıdın üstünde durur, ama o metni taşıyan irade ölmüş olurdu. Cemil bardağı kaldırıp dökmedi. Nedense, o soğumuş çayın orada kalması ona o sabah gereken sertliği veriyordu. Sonra hırkasını aldı, beline küçük tabancasını yerleştirdi, çıkmadan önce telgraf kâğıdının durduğu çekmeceye baktı. Kâğıdı yanına almadı. Bugün kâğıdın değil, yolun günüydü.

Kasabanın sokağı erken uyanmıştı; fakat bu uyanış, çalışkan bir sabahın uyanışı değildi. İnsanlar daha gün tam ağarmadan dışarı çıkmıştı; çünkü evde oturmak onları düşünceyle baş başa bırakıyordu. Oysa sokak, korkuyu hiç değilse paylaştırır. Çeşme başında iki kadın su dolduruyor ama birbirine bakmadan konuşuyordu. Bir bakkal kepengini yarıya kadar açmış, dükkânın içine girmeden dışarıyı dinliyordu. Fırının önünde bekleyen adamlar, ekmek için mi yoksa haber için mi orada durduklarını kendileri de bilmiyor gibiydi. Bir çocuk elindeki tahta arabayı kaldırıma sürmemiş, annesinin eteğine yapışmıştı. Çocukların oyun iştahının kırılması, kasabalarda felaketin en çıplak işaretidir.

Cemil, mezarlık yoluna doğru yürürken evlerin kapılarına baktı. İki evin penceresi normalden erken açılmıştı. Bir başka evde perde aralığından iki parmaklık bir açıklık bırakılmış, içeriden sokağa göz konmuştu. Dünkü çeyiz sandığı sözünü düşündü. Emine Bacı’nın “Sen hâlâ erkek yerden düşünüyorsun” deyişi kulağında kaldı. O zamana kadar Cemil bilgi dediği şeyin, kâğıttan, telgraftan, emirden, rapordan ve açıkça duyulmuş sözden ibaret olmadığını biliyordu elbette; fakat kadınların ev içlerinden topladığı işaretin, harita kadar sahici, hatta bazı yerlerde haritadan daha hızlı olduğunu yeni yeni kabul ediyordu. Bir sandığın erken açılması, bir bohçanın fazla sıkı bağlanması, bir komşunun gözünü kaçırması, bir hizmetçi kızın suyu fazla hızlı taşıması… Bunlar telgraf dili değildi ama memleketin başka bir morsuydu.

Eski mezarlığın yanındaki kuru çeşmeye vardığında Kör Salih çoktan gelmişti. Adam, çeşmenin yıkık kitâbesine sırtını vermiş, tek gözüyle yolun gelişini değil, sanki yolun kendisini dinliyordu. Onu ilk kez gören biri, suskunluğunu tembellik sanabilirdi. Oysa Salih’in sessizliği beklemekten değil, gereksiz hiçbir şeyi yanında taşımamaktan gelirdi. Bir gözünü yıllar önce, kiminin eşkıya, kiminin redif, kiminin de unutulmuş bir ara çatışma dediği bir hengâmede kaybetmişti. Kayıp gözün üstündeki çizik kabuk artık etten çok anıya benziyordu. Sağ kalan gözü ise tek başına iki kişilik bakıyordu.

“Erken gelmişsin,” dedi Cemil.

Kör Salih başını kaldırmadan, “Yol geç kalan adamı sevmez,” dedi.

Bundan fazlasını söylemedi. Üstünde koyu renk, dizlerinden aşınmış bir aba vardı. Belindeki kuşak gevşek duruyor, ama o gevşekliğin içinde bıçak da, tütün de, küçük bir su matrası da kayboluyordu. Adamın hali, dağın dibine, dere yatağına, taş ocağına, köy yoluna aynı rahatlıkla karışabilecek türdendi. Onda şehirli adamları rahatsız eden bir şey vardı: taşıdığı bilginin gösterişi yoktu. Bilmekten dolayı ağırlık kazanmıyor, sadece daha az konuşuyordu. Cemil, onun yanında her defasında kendi cümlelerinin fazla düzgün kaldığını hissederdi. Düzgünlük de bazen insanı ele verir.

“Yol nasıl?” diye sordu Cemil.

Salih, mezar taşlarının arkasından zeytinliklere doğru uzanan patikaya baktı. “Yol konuşmaz. Dinleyenin kulağı varsa söyler.”

“Ben açık cevap sordum.”

“Ben de açık cevap verdim.”

Cemil bu tür sözlere sabırsızlanırdı. Ama o sabah sabırsızlığını yutmak zorundaydı. Çünkü Kör Salih’in bilmediği bir şeyi öğretmeye kalkarsa, daha ilk adımda yanlış yere basacağını sezmişti. Mezarlığın taşları, sabah sisi içinde eğri büğrü duruyordu. Bazı kitabeler okunmaz hale gelmiş, bazı mezarların başındaki taşlar yamulmuş, aralarından otlar çıkmıştı. Cemil bir an düşündü: Kasabalarda ölüler bile bazen yaşayanlardan daha sağlam durur. Yaşayanlar yön değiştirir, söz değiştirir, yüz değiştirir; taş ise yalnız eğilir.

“Leyla Hanım?” diye sordu.

Salih, çınar gölgesine düşen dar patikayı çenesiyle işaret etti. “Geliyor.”

Gerçekten de biraz sonra Leyla göründü. Üstünde yürümeye uygun koyu renk bir ferace, başında sıkıca bağlanmış bir örtü vardı. Evden bir ziyaret ya da hayır işi için çıkmış gibi görünüyordu; ama adımlarındaki tereddütsüzlük bunun sıradan bir dışarı çıkış olmadığını belli ediyordu. Büyük evlerde büyüyen kadınların yürüyüşü ile taşradaki yol kadınlarının yürüyüşü birbirinden farklıdır. Leyla’nınkinde terbiye vardı; fakat o sabah o terbiyenin içine başka bir şey, insanın kendi yerini seçmeye başlamasından gelen sertlik de karışmıştı.

Yanlarına geldiğinde ilk sözü “geciktim mi?” olmadı.

“Evde benim çıkışımı sayan iki çift göz vardı,” dedi. “Biri korkudan, biri meraktan.”

“Şüphe ettiler mi?” diye sordu Cemil.

“Kadınlar çoğu zaman nereye gittiğini değil, neden döndüğünü merak eder. Erkekler daha sonra anlar.”

Kör Salih bu söz üzerine hafifçe başını eğdi. Gülümsedi mi, yoksa yalnız sabah ayazı yüzüne başka bir çizgi mi düşürdü, ayırt etmek zordu. Leyla’nın elinde küçük bir çıkın vardı. İçinde su, biraz kuru ekmek, ince bir tülbent ve kimsenin ilk bakışta fark etmeyeceği kadar küçük bir iğne-iplik kesesi bulunuyordu.

O çıkını hazırlarken evin içinde yaşanan sessizliği Cemil bilmiyordu; ama Leyla’nın yüzünde onun izi vardı. Sabah, odasının kapısını kapatmadan önce uzun süre dolabın önünde durmuştu. Yola uygun olanla görünmemesi gereken arasında ince bir tercih yapmak zorunda kalmıştı. Çok kalın giyinse dikkat çekerdi; fazla zarif çıksa yolda yük olurdu. Feracesinin eteğini bir parça yukarı kıvırıp içten iğnelemiş, başörtüsünü rüzgârda açılmayacak biçimde bağlamış, çıkının içine suyu koyarken hizmetçi kızın gözlerini üstünde hissetmişti. Kız hiçbir şey sormamıştı. Zaten bazı soruların sorulmaması, sorulmasından daha çok şey anlatır.

Halasının odasına uğradığında yaşlı kadın uyanıktı. Yatağında doğrulmuş, bastonunu dizlerinin yanına koymuş, gözlerini kapının aralığına dikmişti. 'Nereye?' diye sormamıştı. Onun yerine, 'Dönünce yüzün değişmiş olacak,' demişti. Leyla cevap vermeyince, yaşlı kadın eliyle küçük bir işaret yapmış, 'Yüzün değişsin ama sözün değişmesin,' diye eklemişti. Leyla bu cümleyi cebine konmuş bir tılsım gibi almıştı. Evden çıkarken amcasının çalışma odasının kapısı aralıktı. İçerden kâğıt hışırtısı geliyordu. Defter sayfası çeviren adam sesi. Leyla, o hışırtının savaş korkusundan daha eski bir sese, malı elde tutma telaşına benzediğini düşündü. Kapıdan çıkarken arkasına dönmedi. Çünkü bazı kapılar, insan arkasına bakarsa onu geri çağırır. Cemil bunu görünce şaşırmadı ama zihnine yazdı. Erkekler yola çıkarken silahını, tütününü, haritasını düşünürdü; kadınlar yırtılan kumaşı, kanayan eli, başın sarılacağı bezi de düşünürdü. Bu ayrıntılar küçümsendiği için savaşların yarısı yollarda kaybedilirdi.

“Evden nasıl çıktınız?” dedi Cemil.

“Halama Emine Bacı’ya uğrayacağımı söyledim. Bu, yalandan çok eksik hakikat sayılır.”

“Amcanız?”

Leyla’nın yüzünde ince bir gölge geçti. “Amcam bu sabah ticaret defterlerine normalden uzun baktı. İnsan bazen nereye gideceğini değil, nerede kalmayı istediğini o defterlerden anlar. Benim çıkışımı fark etti, ama sormadı. Çünkü sorduğu sorunun cevabını duymaktan korktu.”

Bu cümleyle birlikte yola dair sessizlik daha başlamadan kurulmuş oldu. Üçü, mezarlığın yanından zeytinliklere doğru ilerledi. Arkalarında kasaba, sabahın silik renkleri içinde yavaşça küçüldü. Uzakta bir horoz sesi, daha uzakta bir köpeğin kısa havlaması kaldı. Yol üç kişiyi beklemiyordu. Yolun kimseyi beklediği yoktu zaten. Yalnız yürüyenle birlikte kendi şeklini değiştirir, ağır adım atanı oyalayıp çabuk hüküm vereni uçuruma götürürdü.

İlk bir saat, zeytinlikler arasında, alçak taş duvarların, incir ağaçlarının ve kuru otların arasından süzülen patikalarda geçti. Güneş yükseldikçe sis çözülüyor, ağaçların altındaki gölgeler yer değiştiriyor, taşlar ısınmaya başlıyordu. Toprak ilk bakışta cömert görünürdü bu bölgede; fakat biraz yürüyünce insan anlar ki Ege’nin bereketi yumuşaklıktan değil, sertliğin uzun sabrından doğar. Zeytin ağacı da insana benzer biraz: iyi meyve vermesi için epeyce yalnızlığa, rüzgâra ve taşla didişmeye dayanması gerekir. Gövdesi yamuktur, kabuğu çatlak çatlak, dalı inatçı, yaprağı iki renklidir. Bir yüzü gümüş gibi parlar, öteki yüzü koyu ve tozludur. Cemil, o sabah zeytin yapraklarına bakınca, kasabanın da böyle iki yüzlü bir sabaha uyandığını düşündü: bir yüzü direniş, bir yüzü hesap.

Zeytin ağacı toprağa yalnız köküyle değil, hafızasıyla da tutunur gibidir. Onun gövdesinde yalnız mevsimlerin değil, insanların da izi vardır; kıtlık yılında az veren dal, yangın yılında kararan kabuk, bir çocuğun bıçakla çizdiği küçük harf, bir askerin gölgesinde uyuduğu eğri gövde... Bu ağaçlar nice devleti, nice vergi memurunu, nice asker geçişini ve nice düğün alayını görmüş de yine aynı sessizliği seçmişlerdi. Cemil yürürken onların bu suskunluğunu ürkütücü buldu. İnsan gürültülü felaketten korkar; ama asıl ağır olan, her şeyi görüp yine de susan tabiatın önünden geçmektir. Çünkü tabiat insanı teselli etmez. Sadece onun küçüklüğünü büyüterek geri verir.

Rüzgâr yaprakların arasından geçince, gümüş yüzler bir an parlar, sonra koyu yüzler dönerdi. Bu değişim, yürüyen üç kişiye de ayrı ayrı dokundu. Kör Salih için bu, yönün ve havanın işaretiydi. Leyla için, evlerde saklanan çift yüzlü korkuların tabiatta bile karşılığı varmış gibi bir duyguydu. Cemil içinse, devletin ve memleketin iki ayrı yüzünü hatırlatan acı bir benzetmeydi: biri kâğıtta parlayan, diğeri sahada toza bulanan.

Ağaçların arasından geçerken Cemil, çocukluğunda zeytin toplamaya çıkan kadınların seslerini hatırladı. O seslerde yorgunluk vardı ama acele yoktu. Zeytin toplamak, insanı sabra mecbur eden işlerdendir; dalı hırpalarsan gelecek yılın bereketini de incitirsin. Şimdi memleketin de böyle bir dala benzediğini düşündü. Fazla sert çekilirse kırılacak, fazla gevşek bırakılırsa başkasının eline düşecekti. Direnişin bile bir toplama usulü olmalıydı: ne korkakça beklemek ne de öfkeyle dalı koparmak. Bu düşünce, ona Derviş Ali’yle konuşurken lazım olacak cümlenin daha şimdiden toprakta hazırlanması gibiydi.

Kör Salih önde yürüyordu. Bastığı yere bakıyor görünmüyor, ama hiçbir taşı boşa basmıyordu. Bazen patika genişlediği halde kenara kayıyor, bazen herkesin doğal olarak döneceği kıvrımı bırakıp daha çalılı, daha zahmetli bir eğime yöneliyordu. Cemil birkaç kez konuşmak istedi, sonra vazgeçti. Çünkü Salih’in yürüyüşünde “sus” diyen bir ritim vardı. Adam yolu yalnız önünden gitmiyor, dinliyordu. Bazen bir taşın başında yarım nefes duruyor, bazen sanki hiçbir şey görmüyormuş gibi dümdüz devam ediyor, bazen de sağa sola bakmadan yön değiştiriyordu. İlk başta bu, Cemil’e ölçüsüz gelmişti. Çünkü harita ona daha güvenli bir düşünce verirdi. Yol çizgidir; çizgi de hesaptır. Oysa Salih’in gidişi çizgiyi tanımıyordu.

Bir yerde dayanamadı. “Bu patika doğrudan dereye inmiyor,” dedi. “Haritaya göre daha kısa bir hat var.”

Salih durmadı. “Harita hangi mevsimin haritası?”

“Geçen seneki.”

“Geçen sene yağmur bu sene kadar yağdı mı?”

“Hayır.”

“Öyleyse harita kısa yolu bilir. Yol ise bugünü.”

Cemil buna hemen cevap vermedi. İçinden geçen ilk şey eski kurmay refleksiydi: haritasız gidilmez. Harita, aklın araziye attığı bir ağ gibidir; insan o ağı yeterince iyi örerse karanlıkta bile yönünü bulacağını sanır. Fakat Kör Salih’in söylediğinde kaba bir doğruluk vardı. Harita, sabit olanı sever. Oysa Anadolu’da yol sabit değildir. Yağmura, hayvana, korkuya, pusucuya, dere taşkınına, köylünün dün açtığı yeni patikaya göre değişir. Harita bir yerin şeklini gösterir; yol ise o gün kimin oradan geçtiğini, nerede iz bıraktığını, nerede izini sakladığını söyler.

Leyla bu küçük gerilimi sezmişti. İki erkeğin aynı şeyi başka dilden bilmesi, yolun başında bile güç savaşına dönüşebilirdi. O yüzden araya yumuşak ama yön verici bir söz bıraktı.

“Harita, yolun ne olduğunu hatırlar,” dedi. “Kör Salih ise bugün ne olacağını.”

Cemil ona baktı. Leyla sözünü sürdürmedi. Ama bu kısa cümle bile, onun bu yolculukta yalnız eşlik eden biri değil, erkek akıllarının sürtünmesinde denge kuran üçüncü göz olacağını bir kez daha gösteriyordu. Kör Salih de hiçbir şey demedi. Sadece sağ eliyle, bir çalının üzerinden eğilmiş dikenli dalı kaldırıp Leyla’nın geçmesini bekledi. Bu küçük hareket, dağ adamlarının uzun saygı cümlelerinden daha açıktı.

Sabah ilerledikçe yer yükselmeye başladı. Zeytinlikler seyrekleşti, taş çoğaldı. Kuru otların yerini bodur çalılar, dikenli fundalıklar, rüzgâra daha açık ve daha sert bir arazi aldı. Uzakta tepelerin sırtı beliriyor, aralarında maviye çalan ince duman çizgileri köy ocaklarını haber veriyordu. Dağ, kasabadan bakıldığında sırtını güneşe vermiş büyük bir sessizlik gibi görünür; içine girildiğinde ise o sessizliğin ne kadar çok sesten oluştuğu anlaşılır. Taşın altından kaçan küçük kertenkele, bir çalıdan havalanan kuş, uzak bir keçi çıngırağı, yukarıdan aşağı inen serin hava, insanın kendi nefesi… Dağ konuşmaz denir; ama aslında durmadan konuşur. Yalnız kelime kullanmaz.

Kör Salih bu konuşmayı, bir imamın ezanı tanıması gibi tanırdı. Uzakta taş yuvarlanırsa bunun keçi mi, insan mı, gevşeyen yamaç mı olduğunu sesin sonunda kalan boşluktan ayırırdı. Bir çalının kuşsuz ürpermesiyle kuş ürkmesi arasındaki farkı görürdü. Rüzgârın tepenin üstünden mi, boğazın içinden mi indiğini yüzünün bir yanına vuran serinlikten anlardı. Cemil bütün bunları izlerken, dağ bilgisinin yalnız cesaret ya da alışkanlık olmadığını kavramaya başladı. Bu da bir ilimdi; fakat mektebi yoktu, defteri yoktu, diploması yoktu. Onun imtihanı, yanlış basılan bir taşta, fazla erken yakılan bir ateşte, gereğinden uzun süren bir bakışta verilirdi.

Cemil içinden istemsizce eski eğitimini düşündü. Onlar yönleri pusuladan, mesafeyi ölçekten, kuvveti rakamdan, zaafı rapordan öğrenmişlerdi. Oysa Salih’in ölçüsü bedendeydi: kulağında, ayak tabanında, burnunda, tek gözünün karanlıkla kurduğu anlaşmada. Bu bilgi, yazılmadığı için hafife alınmıştı. Belki de merkezlerin en büyük kibrinden biri buydu: yazıya geçmeyen bilgiyi eksik saymak. Cemil artık bu kibrin yalnız kişisel değil, memleketi kıran bir körlük olduğunu daha açık görüyordu.

Leyla, yokuş sertleştiğinde adımlarını kısalttı ama geri kalmadı. Feracesinin eteği dikenlere takıldığında durup çekiştirmedi, yürüyüşünü ona göre ayarladı. Cemil bunu fark etti. Ona yardım teklif etmek geçti içinden; sonra vazgeçti. Çünkü bazı yardımlar, yardım edilen kişiden çok yardım edenin kendini rahatlatması içindir. Leyla’nın o gün, yük değil yol arkadaşı olarak kabul edilmeye ihtiyacı vardı. Kör Salih de bunu anlamış olmalıydı; yalnız çok dar geçitlerde eliyle kısa işaretler yapıyor, nerede basılacağını gösteriyor, bunun dışında kadının gücünü yok sayan bir ihtimam göstermiyordu. Bu, kaba gibi görünse de incelikti.

Bir tepe kıvrımına vardıklarında Salih eliyle işaret etti. Konuşmadan yere çömeldiler. Cemil, önce hiçbir şey görmedi. Aşağıda dar bir yol vardı; yolun iki yanında bodur çalılar, daha ileride toprağı yararak inen kuru bir dere yatağı uzanıyordu. Sonra iki atlı belirdi. Yunan devriyesi olduklarını önce kıyafetlerinden değil, yürüyüşlerinden anlamak mümkündü. Bu toprakta doğmuş atlı başka türlü gider. Yabancı olan, dizginin üzerinde bile ihtiyat taşır. Biri atının başını fazla sıkı tutuyor, öteki etrafı güvenle değil, sahiplik duygusuyla seyrediyordu. Güneş, birinin tüfeğinin namlusuna vurdu. Ötekinin başındaki kepin rengi, kasabanın zaptiyesine benzemiyordu.

Cemil’in içindeki eski asker bir anda uyandı. Çevreyi gözleriyle taradı. Sağda dik bir kayalık vardı. Kayalığın arkasına geçerlerse atlıların çizgisinden çıkabilirlerdi. Solda seyrek çalılı bir yamaç, aşağıda ise kuru dere yatağı uzanıyordu. Haritasız çıkılan yolda en büyük korkusu pusuydu; fakat bazen pusunun gelmesi gerekmez, insan pusuyu kendi zihninde kurar. Düşmanın nereden bakacağını düşünmeden yalnız kendi saklanma arzusuna göre seçilen yer, insanı ele verir.

“Sağdan dolaşabiliriz,” diye fısıldadı. “Kayalığın ardı korur.”

Salih başını olumsuz salladı.

“Neden?”

“Çünkü onlar da kayalığı koruyucu yer sanır. Göz ilk oraya gider.”

“Öyleyse?”

Salih, çalıların arasından aşağı kıvrılan kuru dere yatağını gösterdi. İlk bakışta daha açık ve daha riskli görünüyordu. Cemil’in aklı buna karşı çıktı. Askerî terbiyesi, gözün açık gördüğü yerden kaçmayı emrederdi. Fakat eğitimli bir devriyenin araziyi nasıl tarayacağını düşündüğünde, Salih’in sezgisinin arkasında bir taktik aklı belirdi: pusudan korkan göz önce yüksek sütreleri, taş arkalarını, yamaç kıvrımlarını, insanın tüfek dayayabileceği sert hatları arar. Aşağıda düz görünen kuru dere, özellikle otlar rüzgârla aynı yönde yatıyorsa, bakışın üstünden çabuk geçtiği bir ölü bölgeye dönüşebilir. Cemil bunu biliyordu; ama yolun üstünde, kendi hayatı söz konusuyken bu bilgiyi Salih kadar rahat kullanamıyordu.

Leyla ikisinin arasında kısacık bir an durdu. Sonra dere yatağına baktı. Yukarıdan düz ve açık görünen otlar, içine girilince bel hizasına çıkacak kadar sık görünüyordu. “Orası saklar,” dedi.

Cemil yine de tam ikna olmadı. “Aşağıdan görünürüz.”

Salih ilk kez yüzünü ona çevirdi. Tek gözü, bir adamı değil, onun içindeki aceleyi tartıyor gibiydi. “Şehirli adam,” dedi, “saklanmayı taşın arkasında sanır. Oysa insan çoğu zaman gözün baktığı yerde değil, gözün çabuk geçtiği yerde kaybolur.”

Bu cümle, Cemil’in canını sıkacak kadar doğruydu. Ama o an tartışacak vakit yoktu. Üçü eğilerek dere yatağına indi. Kuru otlar gerçekten de içeri girince farklı bir dünya kuruyordu. Yukarıdan açık görünen yer, içeriden bükülen sarı bir tünel gibiydi. Rüzgâr otların uçlarını oynatıyor, taşların arasındaki serinlik ayak bileklerinden yukarı sızıyordu. Cemil, Leyla’nın feracesinin kuru otlara takılmaması için kolunu uzatacak oldu; Leyla, bakmadan elini kaldırıp gerek olmadığını belirtti. Bu küçük hareket bile, o anki gerilimin içinde ona güç verdi.

Atların ayak sesleri yaklaştı. İlk önce toprağın altından geliyor gibi duyuldular; sonra taşların üstünde sertleştiler. Cemil yere eğildi. Kuru otların arasında yüzünü çizen ince saplar, terle karışınca yanmaya başladı. Bir karınca bileğinin üstünden geçti. Normal bir zamanda insan böyle küçük bir teması fark edip silker; fakat şimdi kımıldamak, bütün ağırlıklarıyla üstüne kapanmış görünen dünyayı kırmak demekti. Nefesini tuttuğunu ancak göğsü sızlayınca anladı. Leyla hemen yanındaydı. Örtüsünün kenarı çenesine yapışmış, gözleri otların arasından yukarıdaki yol çizgisine kilitlenmişti. Kör Salih ise öyle sakindi ki, sanki yıllardır aynı dere yatağında yatıyor, atların geçmesini değil de akşam ezanını bekliyordu.

Atlılar yol üstüne geldi. Birinin çizmesi eyerden hafifçe sarktı. Cemil, otların arasından deri kayışın ucunu, atın terli böğrünü ve tüfek kabzasına değen bir eli gördü. Yunanca kısa bir söz duyuldu. Sözcüklerin tamamını anlamadı; fakat tonunu anladı. Sabırsız, alaycı ve rahat. Burada kendini misafir değil sahip sanan insanların rahatlığı. Diğer atlı cevap verdi; sesinde gülmeye benzer bir sertlik vardı. Sonra biri atını durdurdu. Bu duruş, Cemil’in kanını bir anda soğuttu. Gözler dere yatağına mı çevrilmişti? Yoksa yalnız üzengiyi mi düzeltiyordu? İnsan saklanırken zaman ölçüsünü kaybeder. Bir saniye bir dakika olur; bir nefes, bir gece.

Atlardan biri burnunu aşağı çevirdi. Hayvan, insanların sakladığı şeyi bazen insandan önce sezer. Cemil’in sağ eli istemsizce tabancasına doğru kaydı; ama Salih’in parmakları çok hafifçe toprağa bastı. Bu, “kımıldama” demekti. Cemil elini durdurdu. At birkaç kez burun deliklerini açıp kapadı. Sonra başını çevirdi. Atlı, hayvanın bu küçük tereddüdünü önemsemedi. Belki acelesi vardı, belki bu toprağı henüz okuyamıyordu, belki de kendini fazla güvende sanıyordu. Dizgini çekti, at yürüdü. İkinci at onu izledi. Ayak sesleri önce taşta, sonra toprakta, sonra uzaklığın içinde yumuşadı.

Yine de Salih hemen kalkmadı. Bekledi. Cemil bu bekleyişe itiraz etmek istedi ama ağzını açmadı. Atlı geçtikten sonra insanın ilk arzusu ayağa kalkıp rahatlamaktır; oysa ikinci göz, birinciden daha tehlikelidir. Bazı devriyeler arkada kalan sessizliği dinler. Bazıları geçerken değil, geçtikten sonra döner. Salih bunu biliyordu. Cemil de biliyordu; fakat yine, bilgi ile o bilginin vücutta sabra dönüşmesi arasındaki farkı hissetti. Bir süre sonra Salih başını kaldırdı. “Şimdi,” dedi.

Yukarı çıktıklarında Cemil nefesini bıraktı. Bunu fark edince kendi kendine kızdı. Çünkü nefesini tuttuğunu yeni anlamıştı. Güneş bir anda daha sert gelmeye başladı. Leyla, eteğine yapışan kuru otları silkeledi. Elinin üstünde ince bir çizik vardı. Cemil fark etti.

“Kanıyor,” dedi.

Leyla baktı. “Yolun yazısıdır. Kalsın.”

Kör Salih hafifçe başını çevirdi. “Bu yazı çabuk okunur,” dedi. “Derin kesmesin yeter.”

Cemil, hâlâ az önceki tercihin etkisindeydi. “Her şeyi toprak söylemiyor,” dedi, sesini alabildiğince düz tutarak. “Bazen düşman da yanıltma kurar.”

Salih omzunu hafifçe oynattı. “Toprak da yanıltır. O yüzden tek başına hiçbir şeye güvenmem.”

Bu cevap Cemil’i susturdu. Çünkü adam aslında haritaya değil, yalnız haritaya güvenmeye itiraz ediyordu. Aralarındaki fark küçüktü ama mühimdi. Cemil, önceki günlerde merkezden gelen kelimelerin de böyle olduğunu düşündü. Kelimelerin kendisi yalan olmayabilir; fakat yalnız kelimeye güvenmek insanı kör eder. Harita yanlış değildir; ama yalnız haritaya iman etmek yanlıştır. Devlet yanlış olmayabilir; fakat yalnız devletten gelecek cümleyi beklemek, insanın kendi evini yangına vermesi demektir.

Öğleye doğru yol daha sertleşti. Güneş yükselmiş, sabahın nemli serinliği çekilmiş, taşların üstünde ince bir ısı dalgalanması başlamıştı. Fundalıklar bazen insanın dizini çizer, bazen eteğe takılır, bazen de hiç beklenmedik yerde keskin bir koku salardı. Kekik, toz, ter ve ısınmış taş birbirine karıştı. Bir yerde, çalılıkların ardında kısa mola verdiler. Salih suyu önce Leyla’ya uzattı, sonra Cemil’e. Kendisi en son içti. Bu davranışta gösteriş yoktu; yalnız yol terbiyesi vardı.

Leyla su içerken, Cemil onun ellerine baktı. Büyük ev kadınlarının elleriyle yol kadınlarının elleri ayrıdır; ama Leyla’nın ellerinde o gün, ilk kez gündelik zarafetten başka bir şey, bir işin içine girmiş olmanın sertliği görünüyordu. Tırnağının kenarında toprak vardı. Bileğinde küçük çizikler. Yüzünde yorgunluk değil, kendine kızmayan bir dikkat.

“Yoruldunuz mu?” diye sordu Cemil.

Leyla şişeyi geri uzattı. “Bu yol bana yorulmayı değil, ne kadar az şey bildiğimi gösteriyor.”

“Dağ yolunu bilmek zorunda değilsiniz.”

“Belki de şimdiye kadar tam da bunu sandığınız için kaybettiniz.”

Bu söz sertti. Fakat Leyla bunu öfkeyle değil, insanın uzun süre içinde taşıdığı bir kanaati nihayet dile getirmesi gibi söyledi. Cemil başını ona çevirdi.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Leyla doğrudan baktı. “Merkezde yetişmiş erkekler hep yolun kendilerine açılacağını sanıyor. Harita varsa yol vardır, emir varsa karşılığı vardır, haber geldiyse anlamı bellidir. Oysa burada her şey insanlar arasında, yüzlerde, korkularda, susuşlarda bozuluyor. Dün evde de bunu gördüm. Bugün yolda da aynı şeyi görüyorum. Bir dağın içinden geçerken bile hâlâ kâğıdın haklı çıkmasını bekliyorsunuz.”

Cemil, bu cümlelerin içindeki haklılığı inkâr edemediği için sertleşmedi. Sadece susup ufka baktı. Uzakta, güneşin altında yatan çıplak sırtlar, yan yana gömülmüş büyük hayvanlar gibi duruyordu. Rüzgâr, dağın üstünden değil sanki çok eski bir mezarın içinden gelir gibi kuru ve tozluydu. Kırkkilise’nin çamur kokusu, o kuru rüzgârın içinden beklenmedik bir biçimde yükseldi.

“Ben,” dedi sonunda, “yolu kaybetmenin ne olduğunu bilirim.”

Leyla, onun ses tonundaki değişikliği fark etti. Burada artık tartışma değil, hafıza vardı. Cemil devam etmedi; ama zihin onu istemediği yere götürdü.

Balkan bozgunundan sonraki o sonbahar birden, sebebi belirsiz bir açıklıkla geri geldi. Yağmurun hiç kesilmediği, toprağın insan ayağını değil sanki bütün bedeni içine çektiği günlerden biri. Çizmelerin tabanına yapışan çamur, yürüyeni yalnız yavaşlatmaz; aklını da ağırlaştırır. Çadır bezlerinden damlayan su, haritaların kenarını kabartmış, mürekkebi dağıtmış, kırmızı ve mavi çizgileri birbirine karıştırmıştı. Masanın üstünde üç ayrı rapor vardı. Birincisi sol kanadın tuttuğunu söylüyordu. İkincisi geri çekilmenin başladığını ama düzenli olduğunu yazıyordu. Üçüncüsü, bir ara bağlantının kaybolduğunu bildiriyordu. Üç rapor da resmîydi. Üçü de bir mühür, bir imza, bir telgraf saatine dayanıyordu. Ama üçü aynı anda doğru olamazdı.

O zaman Cemil daha gençti. Yüzündeki çizgiler bu kadar derin değildi; fakat aklına fazla güvenmenin parıltısı gözlerinde vardı. Harbiye’den beri tanıdığı Yüzbaşı Rıza da yanındaydı. Rıza, sakin adamdı. Korktuğunda bile sesi yükselmez, yalnız bıyığının ucunu dişleriyle hafifçe tutardı. O gün de öyle yapmıştı.

“Birliğimi geri alayım,” demişti. “Hat yırtıldıysa orada kalmak mezara girmek olur.”

Cemil, haritanın üstüne eğilmişti. Çamurlu parmağıyla kırmızı çizginin bir yerini göstermişti. “Bir saat daha bekle. Bağlantı doğrulanmadan çekilirsen sağ taraf açılır.”

Rıza ona bakmıştı. O bakışta itirazdan çok güven vardı. İnsan bazen emre değil, emri veren adamın kendisini kandırmayacağına inanır. Rıza da Cemil’e inanmıştı. “Bir saat,” demişti. “Daha fazla değil.”

O bir saat hiç bitmemişti.

Yağmurun içinden önce top sesleri gelmiş, sonra haberci gelmemişti. Telgraf hattı kesilmişti. Sağ kanattan bilgi alınamamıştı. Sonra bir yaralı çavuş, yüzü çamur ve kan içinde, çadırın kapısında belirmişti. Rıza’nın birliği yanlış yerde kalmış, geri çekilmesi gereken yol düşman ateşine açılmış, beklenen bağlantı hiç kurulmamıştı. Cemil’in “bir saat daha” dediği yerde, zaman Rıza’nın üstüne kapanmıştı. O gün Cemil, yalnız bir arkadaşını değil, resmî bilginin ahlakına duyduğu kör güvenin bir parçasını da kaybetmişti. Fakat insanın kırılması hemen tamamlanmaz. Bazen bir hatayı anlar, ama onun kendini yeniden kurmasına izin vermemek için yıllarca aynı yöntemin içine saklanır.

Şimdi dağın sıcağında, kuru otların ve taşların arasında yürürken, Rıza’nın yüzü gözünün önüne geldi. Bıyığının ucunu dişleriyle tutuşu. Çadır bezinden damlayan su. Haritanın kenarından aşağı akan mürekkep. Ve kendi ağzından çıkmış o lanetli cümle: “Bir saat daha bekle.”

Cemil farkında olmadan durdu. Leyla da durdu. Kör Salih birkaç adım sonra geri baktı ama bir şey sormadı.

“Ben de,” dedi Cemil kısık sesle, “fazla emin olmanın neye mal olduğunu bilirim.”

Leyla bu cevabın arkasında daha büyük bir hikâye olduğunu sezdi; ama soru sormadı. Bazen insanın geçmişine dokunmak için o geçmişin kendi ağırlığıyla yanına oturmasını beklemek gerekir. Salih ise yalnız uzak sırtlara baktı. Belki o da bir zamanlar yanlış yerde bekleyen, yanlış zamanda yürüyen, yanlış adama güvenen insanların seslerini duymuştu. Dağda yaşlanan adamların çoğu, hikâyelerini anlatmadıkları için değil; onları anlatmanın hiçbir şeyi geri getirmeyeceğini bildikleri için susar.

Bir süre sonra Salih ayağa kalktı. “Az kaldı,” dedi.

“Efe’nin yerine mi?” diye sordu Cemil.

“Yer dediğin, gidince varılan şey değildir. Varınca hâlâ yolun üstündeysen, vardım sanma.”

Bu, Salih’in sözüydü işte: basit bir bilgiyi, insanın sabrını yoklayacak kadar dolambaçlı ama doğru biçimde söylemek. Cemil içinden hafifçe homurdandıysa da dışarı vurmadı. Çünkü artık adamın cümlelerini çözmeye çalışmak yerine, onların içinden geçmeyi öğreniyordu.

İkindiye doğru çalılıkların ve kayalıkların içinden dar bir boğaza girdiler. İki yan yükseliyor, ses daralıyor, rüzgârın geliş yönü değişiyordu. Böyle yerler, insanı yürüyüşünden tanır. Bir yabancı ne kadar dikkat etse de ayağının yere basma biçiminden, kısa bakışından, omzunu tutuşundan kendini ele verir. Cemil, boğaza girer girmez buranın karargâh olmadığını ama karargâha götüren eşiğin burası olduğunu anladı. Dağ adamı, kendisine geleni doğrudan ocağına almaz; önce gölgesinin nasıl düştüğüne bakar.

Kör Salih’in adımı yavaşladı. Sonra bir taşın yanında durdu. Elini hafifçe kaldırdı. Cemil ve Leyla da durdu. Görünürde kimse yoktu. Fakat görünürde kimse olmaması, dağda çoğu zaman birilerinin çok iyi saklandığı anlamına gelir. Cemil sağdaki kayalığın üstünde güneşin kırıldığı küçük bir noktayı gördü. Metal. Bir tüfek namlusunun anlık parıltısıydı bu. Sol tarafta çalılığın içinde bir gölge, insan şekline dönüşmeden yer değiştirdi. Yukarıda bir kuş kalktı; ama kuşun kalkışı bile doğal değildi, bir insanın taş oynatmasıyla ürkmüş gibiydi.

Tam boğazın kıvrıldığı yerde, görünürde kimse yokken, soldaki kayanın ardından bir ses geldi:

“Olduğunuz yerde durun.”

Ses bağırmıyordu. Bu yüzden daha tehlikeliydi.

Cemil durdu. Leyla da. Kör Salih ise sanki zaten orada durması gerektiğini biliyormuş gibi kımıldamadı. Bir gölge kayadan ayrıldı. Sonra ikinci. Sonra üstteki sırt çizgisinde bir tüfek namlusu daha parladı. Ardından üçüncü adam, daha rahat bir yürüyüşle öne çıktı.

Efe Derviş Ali buydu.

İlk bakışta insanı heybetiyle değil, eksikliğiyle çarpar bazı adamlar. Derviş Ali’de de öyle bir şey vardı. Üstünde gereksiz hiçbir şey taşımıyordu. Ne süs, ne fazla söz, ne de kendini anlatma ihtiyacı. Güneş yanığıyla sertleşmiş bir yüz, göz kenarlarında hem gülmemekten hem de çok görmekten çizilmiş çizgiler, kalın ama özenle taranmamış bir bıyık, omzundan aşağı dökülen koyu cepken, bele sıkıca sarılmış kuşak… Duruşunda meydan kabadayılığı değil, hayatta kalmayı uzun zamandır meslek edinmiş adamların enerjisi vardı. Onun yanında duranlar da araziye ait görünüyordu: renkleri toprakla karışmış cepkenler, güneşte solmuş başlıklar, sessiz eller, tüfeğe fazla yakın ama telaşa uzak parmaklar.

Derviş Ali bakışını önce Salih’e çevirdi. Başını çok az eğdi. Bu selam, iki adam arasındaki eski bir yol hukukunun işaretiydi. Sonra Leyla’ya baktı. Bir anlık tereddüt, ya da daha doğrusu hesap, yüzünden geçti. En son Cemil’de durdu.

“Şehir seni fazla temiz bırakmış,” dedi.

Cemil bu tür selamlamalara alışık değildi. “Dağ da seni fazla yormamış görünmüyor.”

Derviş Ali’nin sol kaşında çok hafif bir kıpırtı oldu. Bu öfke de olabilirdi, hoşnutluk da.

“Diliniz keskinmiş,” dedi. “İnşallah eliniz de öyledir.”

Cemil cevap verecekti ki, Efe’nin arkasındaki adamlardan biri Leyla’ya tekrar baktı. “Kadın getirmişler,” diye homurdandı. “Dağ yolu zifaf yolu mu oldu?”

Kör Salih o anda ilk kez sertleşti. “Diline sahip ol.”

Derviş Ali elini kaldırdı. Arkadaki adam sustu. Sonra Leyla’ya dönerek ölçer gibi baktı. “Niye geldiniz?” diye sordu.

Bu soruyu Cemil’e değil, doğrudan Leyla’ya sorması mühimdi. Belki onu sınamak, belki zayıf halka sanmak, belki de asıl kimde akıl olduğunu anlamak için. Leyla başını eğmedi. Sesinde ne meydan okuma ne de ricacı bir yumuşaklık vardı.

“Çünkü şehirde ne bozuluyorsa önce kadınların yüzüne vuruyor,” dedi. “Çünkü sizin dağda duyduğunuz haberin yarısı, ev içlerinden geçince tamam oluyor. Çünkü erkekler birbirine güvenmezken birilerinin aklı soğuk kalmak zorunda. Ve çünkü korunacak şey yalnız evler değilse, evlerin içinden gelen bilgi de işin dışında bırakılamaz.”

Bu cevap, dağ adamlarını kısa bir sessizliğe itti. Arkadaki adamlardan biri, az önce laf atan kişi olmasa da, “Kadın kısmı haber taşıyacaksa…” diye başlayacak oldu. Derviş Ali bakmadan elini indirdi. Adam sustu. Efe’nin yüzü değişmedi ama bakışı sertliğini başka türlü topladı.

“Büyük laf ediyorsunuz,” dedi.

Leyla’nın sesi yine aynı kaldı. “Büyük laf değil. Büyük mecburiyet.”

Cemil o anda, Derviş Ali’nin bu kadını artık yalnız yük ya da risk olarak görmeyeceğini anladı. Tam saygı doğmamıştı. Dağın güveni bir cümleyle verilmezdi. Ama küçümsemenin ilk kabuğu kırılmıştı. Leyla bunu fark etmiş gibi görünmedi. Belki de fark etti, ama bunu yüzüne koymadı. Asıl güç de buydu.

Efe gözünü Cemil’e çevirdi. “Peki sen? Dağa niye geldin? Şehirde masan mı kalmadı?”

Bu laf kasıtlıydı. Cemil’i masa başı aklıyla küçümsüyordu. Cemil bir adım ileri çıkmadı.

“Masa kaldıysa da artık üstünde başka kâğıtlar var,” dedi. “Kasabada silah sandığı açıldı. İçinde eksik var. İçeride el var. Ve siz olmadan şehir, şehir olmadan siz fazla yaşamazsınız.”

Derviş Ali’nin arkasındaki adamlardan biri güldü. “Bak hele. Daha iki gün evvel bizi başıbozuk sayanlar şimdi ‘siz olmadan olmaz’ demeye başlamış.”

Cemil o sözü yemedi. “Ben sizi başıbozuk sanmıyorum,” dedi. “Siz de bizi korkak sanmayı bırakırsanız konuşuruz.”

Bu cümle havayı bıçak gibi kesti. Yukarıdaki tüfek namlularından biri hafifçe oynadı. Leyla’nın gözleri kısa bir an oraya kaydı; sonra yeniden Derviş Ali’de durdu. Kör Salih’in eli kuşağına inmedi ama parmakları gevşeklikten çıktı. Derviş Ali birkaç saniye hiç konuşmadı. Etraflarındaki rüzgârın sesi daha net duyulur oldu. Boğazın dar taşları sıcaklık biriktirmeye başlamıştı. Yukarıda bir kuş çığlığı kısa bir yay çizip sustu.

Sonra Efe yavaşça konuştu: “Şehir adamının derdi çoktur. Malı, evi, hesabı, sözü… Dağ adamının derdi bir tanedir: sabahı görmek. O yüzden ben şehre çabuk güvenmem.”

“Ben de,” dedi Cemil, “eksik haber getiren dosta güvenmem.”

Bu cevap, ikisi arasında görünmez bir kapı açtı. Çünkü iki adam da aslında başka dilde aynı şeyi söylüyordu: Ben adam kaybetmiş biriyim. Derviş Ali bunu sezdi. Baştan aşağı inceledi onu. Sonra sanki görünmeyen bir ölçüyü tamamlamış gibi omzunu gevşetti.

“Kör Salih,” dedi, “sen bunları buraya ölmeden getirdiysen, demek ki daha dinlemeye değerler.”

Salih yalnız “Yol izin verdi” dedi.

Efe, yanındakilere işaret etti. Tüfek namluları aşağı indi ama ortadan kalkmadı. Bu, güvenin değil geçici kabulün işaretiydi. “Tam güven yok,” dedi Derviş Ali. “Olmaz da. Ama söz taşıyacak kadar nefesiniz varsa, dinleriz.”

Onları boğazın öte yüzündeki küçük, taş dipli bir açıklığa götürdüler. Orası tam karargâh değil, karargâha yaklaşan insanı tartmak için seçilmiş bir ara yer gibiydi. Birkaç keçi postu, taş dibine yaslanmış iki su kırbası, ateşi yakın zamanda söndürülmüş kara bir ocak, duvara yaslanmış tüfekler, dallarla üstü kabaca örtülmüş küçük bir erzak yığını… Dağda düzen, şehirdeki gibi gözükerek değil, dağınık görünen şeylerin yerini yalnız bilenler tarafından korunur. Bir yabancı baksa, burada savrukluk görürdü. Cemil baktığında, her eşyanın kaçış yönüne, ateşin duman vermeyecek biçimde söndürülmesine, silahların tek noktada ama tek kişinin erişemeyeceği mesafede durmasına dikkat etti. Dağın da kendi nizâmı vardı; yalnız cetvelle çizilmemişti.

Konuşma burada yeniden başladı. Derviş Ali bir taşın üstüne oturdu. Oturuşu bile sınır çiziyordu: ne misafirperver, ne düşmanca. Cemil ayakta kalmak istedi ama Salih’in bakışıyla bir kütüğe oturdu. Leyla ise ikisinin arasında, ışığı yüzüne doğrudan vurmayan bir yere geçti. Bu yer seçimi tesadüf değildi. Yüzünü saklamıyor, ama kendini hedef de etmiyordu. Dağ adamlarından ikisi ona hâlâ kuşkuyla bakıyordu. Biri merakla, biri de açıkça rahatsızlıkla. Derviş Ali hepsini görüyor ama müdahale etmiyordu. Liderler bazen adamlarının önyargısını hemen bastırmaz; önce o önyargının konuşacağı yeri görürler.

Cemil, kasabadaki havayı anlattı. İzmir’den gelen haberin parçalı dilini, telgrafhanedeki kesintileri, zeytin deposundaki toplantıyı, eşrafın bölünmesini, Raif Efendi’nin makul cümlelerle korkuyu yönlendirişini, eksik fişek meselesini ve Nikolaos’un baskısının giderek daha düzenli hale geldiğini söyledi. Fazla süs kullanmadı. Çünkü dağ adamı, kelimenin ağırlığını cümle süsünden değil, doğrudanlıktan tartar. Arada durduğunda yalnız rüzgâr duyuldu. Derviş Ali’nin bakışı bir kez bile dağılmadı.

Efe dinlerken başını çok az yana eğiyordu. Bu hareket, karşısındakinin sözüne teslim olmak değil, sözün içinde gizlenen çatlağı aramak gibiydi. Bir ara parmağıyla yerdeki tozu çizdi; çizginin sonunu bitirmeden bıraktı. Cemil bunun alelade bir oyalanma olmadığını sezdi. Derviş Ali de kendi haritasını yere, toza, işarete ve susuşa çiziyordu. Belki de her liderin haritası kendi malzemesinden yapılırdı: Cemil’inki kâğıt, Derviş Ali’ninki taş ve adam yüzü, Leyla’nınki ev içi sessizliği, Emine Bacı’nınki kapı aralıkları.

Arkadaki efe adamları ise konuşmayı aynı dikkatle dinlemiyordu. Biri Cemil’in çizmesine bakıyordu; şehirli çizmesi dağda daima ele verir. Biri Leyla’nın çıkınına gözünü dikmiş, onda silah mı haber mi taşıdığını anlamaya çalışıyordu. En genç olanı, bıyığı henüz yüzünde tam yerini bulmamış bir delikanlı, her 'şehir' sözü geçtiğinde dudaklarını sıkıyordu. Belki kasabada bir alacağı vardı, belki bir aşağılanmışlığı, belki de yalnız dağın kendisine verdiği üstünlüğün eksilmesinden korkuyordu. Derviş Ali bu küçük kıpırtıların hepsini görüyordu; ama adamlarının huzursuzluğunu hemen susturmuyordu. Çünkü o da biliyordu: bastırılan kuşku, karar anında daha tehlikeli çıkar.

“Sandığı kaç kişi biliyordu?” diye sordu Efe.

“Bildiğini bildiklerimiz var, bildiğini bilmediklerimiz de olabilir.”

“Bu cevap şehir cevabı,” dedi Derviş Ali.

“Doğru cevap,” dedi Cemil. “Bilmediğimi biliyorum.”

Efe hafifçe başını salladı. “İyi. Bilmediğini bilmeyen adam, en önce adam öldürür.”

Sonra ikinci soruyu sordu: “Raif Efendi’yi herkes niye bu kadar dinliyor?”

Bu soru, Cemil’in zihninde zaten dolaşan şüpheyi başka dilden geri getirdi. Demek ki Efe de insan yüzünden okuma yapıyordu. Kaba kuvvet dediği şeyin içinde de aslında ayrı bir siyaset gözü vardı. Cemil cevap vermeden önce Raif’in yüzünü düşündü: temiz ceket, ölçülü ses, herkese aynı mesafede duran o güven verici ağırlık. “Çünkü korkak görünmeden korkmayı öğretiyor,” dedi sonunda. “İnsanlara teslimiyet demiyor. Tedbir diyor. Susmak demiyor. Akıllı olmak diyor. Böylece adamlar başlarını eğdiklerinde bile kendilerini ayakta sanıyor.”

Derviş Ali’nin yüzünde ilk kez açık bir dikkat belirdi. “Böyle adam dağdaki düşmandan beter olabilir.”

“Olabilir,” dedi Cemil. “Ama delil yok.”

“Dağ delil beklerse mezar büyür.”

“Şehir delilsiz hüküm verirse içeriden çöker.”

Bu kez tartışma daha keskinleşmedi; çünkü iki söz de kendi yerinde doğruydu. Leyla, konuşmanın burada körlenebileceğini gördü. Araya girdi.

“Delil her zaman erkeklerin aradığı yerde durmaz,” dedi. “Raif Efendi’nin kimle konuştuğunu erkekler kahvede, depoda, sokakta görür. Ama hangi eve girdiğinde hangi kadının suskunlaştığını, hangi hizmetçinin yüzünü çevirdiğini, hangi çeyiz sandığının akşam değil sabah açıldığını biz görürüz. Bir adamın niyeti bazen sözünde değil, sözünden sonra kadınların odada neyi sakladığında ortaya çıkar.”

Derviş Ali ona döndü. “Kadınlardan gelen haber, erkeklerin getirip götürdüğünden daha mı sağlamdır?”

Leyla doğrudan cevap verdi. “Daha hızlıdır. Ve daha az övünür. O yüzden çoğu zaman daha doğrudur.”

Arkadaki adamlardan biri bu kez gülmedi. Bir başkası başını yere eğdi. Belki kendi evinde, annesinin ya da karısının bir şeyleri ondan önce anladığı günleri hatırlamıştı. Derviş Ali’nin sert yüzünde, bir taşın altından su sızması kadar ince bir memnuniyet geçti. Belki ilk kez, şehirde kurdukları hattın yalnız dükkân ve eşraf değil, başka bir damarı da olduğunu anlıyordu.

“Kadın hattı kurarsanız,” dedi Efe, “adını erkeklere söylemeyin.”

Leyla’nın gözleri kısacık parladı. “Zaten söylemeyiz.”

Kör Salih ilk kez hafifçe güldü. Bu gülüş öyle kısaydı ki rüzgâr mı oynadı, yoksa adam mı güldü, ayırt etmek zordu. Derviş Ali bunu duydu ama görmezden geldi.

Konuşma uzadıkça, tam bir ittifak doğmadığı daha iyi anlaşıldı. Böyle bir şey zaten gerçekçi olmazdı.

Aralarında bir ara para meselesi de açıldı. Bu, kimsenin açıkça sevmediği ama herkesin düşündüğü meseleydi. Erzak nereden gelecekti? Dağdaki adamın karnı şehirdeki vatan sözüyle doymazdı. Şehirdeki kadın, çocuğunun rızkını dağa gönderirken yalnız kahramanlıkla avunamazdı. Derviş Ali bunu kaba bir açıklıkla söyledi: 'Aç adam kurşunu da yanlış yere sıkar.' Cemil bunun doğru olduğunu kabul etti, ama eşrafın daha ilk günden mal sakladığını, fazlasını vermek bir yana, elindekini eksik göstermeye başladığını anlattı. Leyla, bu noktada kadınların erzak hattına dair başka bir ihtimalden söz etti: pazarda alınanla evde pişenin arasındaki küçük farklardan, düğün ve mevlit bahanesiyle taşınabilecek un ve yağdan, bohçaya konduğunda erkeklerin mal saymadığı şeylerin bir ay sonra direnişin nefesi olabileceğinden bahsetti.

Bu fikir, dağ adamlarını tüfekten daha fazla şaşırttı. Çünkü erkekler savaşta büyük sevkiyat düşünür; kadınlar küçük sürekliliği. Büyük sevkiyat bir kez yakalanırsa biter. Küçük süreklilik ise su gibi sızar. Derviş Ali, Leyla konuşurken ilk kez tamamen sessiz kaldı. Cemil de onu dinlerken, zeytin deposundaki eksik kutunun karşısına başka bir düşünce koydu: ihanet küçük eksiltmelerle çalışıyorsa, direniş de küçük eklemelerle kurulabilirdi. Dağ bir akşamda güvenmez. Şehir de bir yürüyüşle kendini teslim etmez. Derviş Ali’nin istediği şey açık ve sertti: kasaba, dağ hattına haber, erzak, güvenilir geçiş ve gerektiğinde saklanma yerleri sağlayacaktı. Cemil’in istediği şey ise daha karmaşıktı: dağ adamları, kasabayı öfkenin rastgele ateşine atmayacak; hareketlerini şehirdeki hassas dengeleri gözeterek kuracaktı. Bu iki istek birbirine hem gerekli hem de aykırıydı. Çünkü dağın sabrı kısa, şehrin korkusu uzundu.

“Ben adamımı boşa indirmem,” dedi Derviş Ali. “Dağda bir tüfek, şehirde on korkaktan değerlidir.”

Cemil bu sözü hazmetmek için bir an bekledi. “Şehirde de bir güvenilir kapı, dağdaki on tüfeğin yolunu açar.”

“Güvenilir kapı kaldı mı?”

Leyla cevap verdi. “Kalmadıysa yapacağız.”

Efe ona baktı. “Kapı yapılmaz, bulunur.”

“Evler için öyle,” dedi Leyla. “İnsanlar için değil.”

Bu karşılık, Derviş Ali’nin hoşuna gitti mi gitmedi mi belli olmadı. Ama adamın Leyla’ya bakışı değişti. Kadını artık yalnız haber kaynağı değil, irade sahibi bir taraf olarak tartıyordu.

Bir süre sonra Efe, küçük bir deri kese çıkardı. İçinden kıvrılmış, yağlı kâğıda sarılı küçük bir not aldı. Yazı düzgün değildi, ama belli ki şifreli kısa bir işaret taşıyordu. Kâğıdın üstünde birkaç kelime, birkaç sayı ve dışarıdan bakan birine sıradan görünen bir işaret vardı. Dağ yazısı böyle olurdu; fazla söze güvenmez, yakalanırsa kendini hemen ele vermeyecek kadar eksik kalırdı.

“Bu, bizim ilk sözümüz olsun,” dedi. “Açık yol bulursanız geri dönerken Kör Salih’le gönderirsiniz. Yol kapalıysa, dere yatağındaki söğüde iki bez bağlayın. Biri beyaz, biri kirli. Ben anlarım.”

Cemil elini uzatmadı. “Niye bana vermiyorsun?”

Derviş Ali cevap vermekte acele etmedi. Sonra dedi ki: “Çünkü sen hâlâ kâğıda fazla güveniyorsun. İlk sözü önce yolla tanışana veririm.”

Ve notu Leyla’ya uzattı.

Bu beklenmedik tercihti. Ama tam da bu yüzden derindi. Derviş Ali, kadının varlığını artık yük değil, taşıyıcı olarak kabul ettiğini böyle ilan ediyordu. Arkadaki adamlardan biri rahatsızlıkla kıpırdandı; Efe’nin bakışı onu yerine çiviledi. Leyla kâğıdı aldı. Katlayıp saklarken yüzünde zafer yoktu; yalnız sorumluluk ağırlaşmıştı. Cemil de bu hareketin kendisine yapılmış bir güvensizlikten ibaret olmadığını anladı. Bu, şehir aklının tek taşıyıcı olamayacağına dair açık bir işaretti.

Gün dönmeye yüz tuttuğunda, onları geldikleri kadar sessiz biçimde geri yolladılar. Derviş Ali açıkça dostça davranmadı. El sıkışmadı. Büyük söz söylemedi. Yalnız boğazın çıkışında son kez dönüp Cemil’e baktı.

“Şehirli,” dedi, “sözünü eksik getirirsen bir daha dağa çıkma. Ama doğru getirirsen, ben de şehri yalnız korkaklar yeri sanmam.”

Cemil başını salladı. “Sen de adamlarını sözden önce kurşuna alıştırırsan, şehir seni yalnız öfkeli sanır.”

Bu, barışmış iki dostun lafı değildi. Ama birbirini ilk kez gerçek sayan iki adamın cümlesiydi. Kör Salih yürümeye başladı. Leyla, kâğıdın durduğu yere eliyle bir kez dokundu; sonra o da arkasını döndü.

Dönüş yolunda hava değişmişti. Akşam serinliği yavaş yavaş çalılıkların arasına sızıyor, gün boyu ısınan taşlar içlerinde kalan sıcağı geri veriyordu. Günün ışığı dağın yüzünden çekilirken arazi bir anda büyür. Gündüz insanın geçtiği taşlar, akşam onun arkasından bakmaya başlar. Çalıların gölgeleri uzar, dere yatakları koyulaşır, zeytinliklerin yaprakları gümüşten kurşuna döner. Yol, sabahki yol değildir artık. Aynı yerden dönülse bile, insan aynı kişi olmadığı için yol da değişmiş görünür.

Bir süre kimse konuşmadı. Bu sessizlik, sabahki gergin suskunluk değildi.

Yolda aşağı inerken Cemil, Derviş Ali’nin verdiği notun Leyla’da olmasını yeniden düşündü. İçinde küçük bir rahatsızlık vardı; bunu inkâr etmedi. Eski memur aklı, haberin kendisine teslim edilmesini beklerdi. Eski asker aklı, sorumluluğun kumanda zincirinde olmasını isterdi. Fakat dağ başka bir şey yapmıştı: ilk haberi, ne şehirli erkeğe ne de yalnız araziyi bilen Salih’e, ikisinin arasında yeni bir hat açan Leyla’ya vermişti. Bu, Cemil’in gururuna hafifçe dokundu. Ama daha derinde başka bir duygu da vardı: rahatlama. Belki de bütün yükün onun omzunda olmaması, yenilgi değil, direnişin büyümesi demekti.

Leyla da bu yükü hissediyordu. Yağlı kâğıt küçüktü; fakat içinde bir kapının anahtarı, bir yanlış adımın felaketi, bir doğru işaretin hayatı vardı. Onu sakladığı yeri her yoklayışında, çocukken sakladığı sırları değil, artık bir başkasının hayatını taşıdığını düşünüyordu. Kadınlar sır saklamaya alışıktır; ama bu sır başka idi. Bu sır, bir evliliği, bir aile utancını, bir komşu çekişmesini değil; dağın şehirle ilk bağını saklıyordu. Kâğıt sanki tenine değmiyor, doğrudan vicdanına dokunuyordu. İçinde yorgunluk, düşünce ve henüz adı konmamış bir ortaklık vardı. Leyla, elindeki küçük yağlı kâğıda dokunarak, “Tam güvenmedi,” dedi.

Kör Salih önden yürürken, “Dağ güvenmez. Yalnız yoklar,” dedi.

“Peki biz?” diye sordu Leyla.

Bu kez cevap Cemil’den geldi. “Biz de güvenmedik.”

Leyla hafifçe başını çevirdi. “Ama mecbur kaldık.”

Cemil yüzünü kızaran ufka çevirdi. “Memleket bazen güvenle değil, aynı korkuya ayrı ayrı bakıp yine de aynı yöne yürüyen insanlarla tutulur.”

Bu cümleyi söylerken kendi sesi bile ona yeni gelmişti. Çünkü sabah yola çıktığında hâlâ dağla şehir arasında ölçü biçen bir adamdı. Akşam dönerken ise, ikisinin birbirini küçümseyerek ayakta kalamayacağını daha berrak görüyordu. Dağ ona güven vermemişti. Ama dağın kuşkusu dürüsttü. Kasabadaki bazı sakin yüzler kadar rahatlatıcı değildi; fakat daha temizdi. Şehirdeki korku, kendini akıl diye giydiriyordu. Dağdaki kuşku ise çıplaktı. İnsan bazen çıplak kuşkuyla daha iyi iş yapabilir.

Dere yatağının yanına geldiklerinde Salih durdu. Sabah saklandıkları yer, akşam daha koyu görünüyordu. Kuru otlar rüzgârla yavaşça eğiliyor, geçtikleri izi çoktan yutmuş gibi duruyordu. Cemil aşağı baktı. Sabah orada nefesini tutmuş, bir atın burnundan çıkan sıcak havayı, Yunanca bir kelimenin sertliğini, Leyla’nın elindeki çizikten akan ince kanı görmüştü. Şimdi aynı yerde yalnız ot vardı. Yolun hafızası insanınkinden farklıdır: bazı şeyleri hemen örter, bazı şeyleri yıllarca taşın altında saklar.

“Buraya bez bağlanacaksa,” dedi Salih, “göz görmeden bağlanacak. Gören göz, gören göze haber olur.”

Leyla başını salladı. “Söğüdü gördüm.”

“Görmek yetmez,” dedi Salih. “Söğüt seni görmesin.”

Leyla bu kez itiraz etmedi. Yalnız bu garip cümleyi içine aldı. Çünkü artık Salih’in sözlerinde masal değil, iş vardı. Cemil de bunu fark etti. Sabah olsa belki alay edeceği cümle, akşam ona yol bilgisi gibi geldi.

Kasabaya yaklaştıklarında ilk karanlık çökmüştü. Uzakta kandiller yanıyor, köpek sesleri çoğalıyordu. Zeytinliklerin arası akşam olunca bambaşka görünür; gündüz tanıdık olan patikalar, gece bir başkasının belleğiymiş gibi yabancılaşır. Fakat bu kez Cemil’in içindeki yabancılık, geldiğinden daha hafifti. Dağdan dönen insan, yanında yalnız haber değil, kendi eksikliğinin ölçüsünü de getirir. Cemil o gün, kendi eksikliğini daha açık görmüştü. Bu ağır bir bilgiydi ama işe yarardı.

Mezarlık yoluna vardıklarında Emine Bacı çoktan bekliyordu. Kadın yine sepetiyle, yine sanki sıradan bir evden sıradan bir eve gidermiş gibi duruyordu. Fakat gözleri, gün boyu hiç boş durmadığını anlatıyordu. Onları görünce “Nasıl geçti?” diye sormadı. Önce Leyla’nın eline baktı. Kâğıdı orada görür gibi oldu; oysa kâğıt görünmüyordu. Belki hareketten, belki yüzün ağırlığından, belki de yalnız kadınların bildiği o sessiz işaretten anladı. Başını azıcık eğdi.

“Kasabada bugün iki yeni söz dolaştı,” dedi. “Biri, aşağı mahallede bazı adamlar geceyi evlerinde geçirmeyecekmiş. İkincisi, Raif Efendi yine üç eve girmiş.”

Cemil’in içinde sabahkinden daha sert bir dikkat kıpırdadı. “Kimlerin evi?”

Emine Bacı isimleri verdi. Biri zeytin deposundaki toplantıya katılan tüccardı. Biri kahvedeki Hristo’ydu. Sonuncusu da Leyla’nın akraba çevresinden bir kapıydı. Leyla’nın yüzü karardı ama şaşırmadı. Şaşırmamak bazen en acı cevaptır; insan beklediği kötülüğü duyunca sarsılmaz, yalnız içindeki son tereddüt düşer.

“Demek evler artık yalnız ev değil,” dedi Leyla.

“Değil,” dedi Emine Bacı. “Kiminin kapısı içerden, kimininki dışardan açılıyor.”

Kör Salih mezarlık taşlarına doğru bakıyordu. Sonunda çok düşük sesle, sanki kendine konuşuyormuş gibi söyledi: “Yol bize yalnız dağın yerini söylemedi. Kimin hangi tarafa baktığını da gösterdi.”

Emine Bacı, Leyla’nın elindeki küçük çiziği gördü.

Kadının kendi günü de boş geçmemişti. Sabah onları uğurladıktan sonra önce çeşmeye gitmiş, su dolduran kadınların konuşmayan ağızlarına bakmıştı. Sonra bir eve hasta ziyareti bahanesiyle girmiş, yatak odasında açılmış bir sandığın kapağını görmüştü. Bir başka evde, normalde misafire çıkarılan gümüş tepsinin ortadan kaldırıldığını fark etmişti. Üçüncü evde hizmetçi kız, 'Un bitti,' demiş ama un küpünün kapağı yeni kapatılmıştı. Bunların hiçbiri tek başına haber sayılmazdı. Ama Emine Bacı’nın işi zaten tek haberi taşımak değil, küçük işaretlerin birbirine ne zaman benzediğini anlamaktı. O gün işaretler birbirine benzemişti. Her ev, kendi korkusunu saklamak için başka bir kumaş kullanıyordu; fakat kumaşın altındaki şekil aynıydı.

Raif Efendi’nin girdiği evlerin ardından da kadınların yüzünde benzer bir donukluk kalmıştı. Bu, telkin edilmiş huzurun değil, satın alınmış suskunluğun donukluğuydu. Emine Bacı bunu adıyla söylemedi; çünkü henüz ad koymak tehlikeliydi. Ama Cemil’in yüzüne bakınca, onun da aynı yere vardığını gördü. İkisi arasında açıkça kurulmamış bir anlaşma vardı: acele hüküm verilmeyecek, fakat hiçbir küçük işaret de boşa bırakılmayacaktı. Sepetinden ince bir bez çıkardı. “Bunu sar,” dedi.

Leyla “Gerek yok” diyecekti; fakat kadın onun elini tuttu. “Kan küçükse daha çabuk iz bırakır. Çünkü insan onu önemsemez.”

Bu cümle yalnız elindeki çizik için söylenmemişti. Cemil bunu hemen anladı. Eksik fişek de küçüktü. Raif’in üç eve girmesi de belki sıradan görünecek kadar makuldü. Hristo’nun geceyi evinde geçirmeyecek olması da tek başına hüküm sayılmazdı. Ama küçük izler birleştiğinde bir yol olurdu. Ve o yol, bazen insanı doğrudan ihanetin kapısına götürürdü.

Gece tam çökmüştü. Kasabanın üstünde, görünmez ama elle yoklanır kadar yoğun bir gerilim asılıydı. Bir yanda dağın soğuk mecburiyeti, öte yanda şehrin içten kaynayan korkusu. Ve ikisinin arasında, henüz adı tam konmamış bir direniş. Cemil, o akşam ilk kez şunu açık biçimde düşündü: Asıl mesele Yunan’ın ne zaman geleceği değildi. Asıl mesele, geldiğinde bu kasabanın kimlerden oluşacağıydı. Aynı sokakta oturanlar aynı tarafta mı kalacaktı? Aynı sofraya oturanlar aynı bedeli mi göze alacaktı? Aynı dükkânın önünden geçenler aynı sabahı mı yaşayacaktı?

Cevapların hiçbiri hazır değildi. Ama dağdan dönen yol, ona bir şeyi öğretmişti: memleket, haritada çizilen sınırdan önce insanların hangi korkunun önünde eğildiğiyle başlar. Ve şimdi, o korku herkesin yüzünde başka bir renk alıyordu. Derviş Ali onlara tam güvenmemişti. Onlar da Derviş Ali’ye. Ama üçü de aynı şeyi biliyordu artık: birbirlerine inanmasalar bile, ayrı ayrı kalırlarsa sırayla ezileceklerdi.

Leyla, yağlı kâğıdın durduğu yeri bir kez daha yokladı. Emine Bacı ona baktı ama sormadı. Kör Salih, mezarlığın yanındaki dar yoldan kasabaya inmeden önce arkasına, karanlık zeytinliklere baktı. Cemil, o bakışın içinde hem yolu hem de yolu bekleyen tehlikeyi gördü. Dağ artık yalnız uzak bir sırt değildi. Kasabanın kaderine bağlanmış başka bir damar olmuştu.

Bir süre sonra üçü kasabaya doğru yürüdü. Ayak sesleri akşam taşlarının üstünde ayrı ayrı yankılandı. Salih’in adımı kuru ve ölçülüydü; Leyla’nınki yorgun ama kararlı; Cemil’inki ise sabahkinden daha yavaştı, fakat daha ağır basıyordu. Her biri başka ritimdeydi. Ama o ritimler ilk kez bir yere varıyormuş gibi geliyordu.

Bu, güvenin sesi değildi henüz.

Mecburiyetin sesiydi.

Ve bazen, bir memleketi tutan ilk harç tam da budur.