Bölüm 2 - Zeytin Deposu
"Bazen bir memleketin ilk ihaneti, düşmana açılan kapıda değil; aynı masada oturup aynı korkuya başka adlar veren adamlarda başlar."
İzmir'den gelen o parçalı, kanlı haber kasabanın üstüne düştükten sonra gece, hiçbir eve tam olarak girmedi.
İnsanlar kapılarını kapattılar, lambalarını kıstılar, çocuklarını içeri çağırdılar, avluların taşlarına serili sergileri aceleyle topladılar; ama gecenin ağırlığı yine de eşiklerden, pencere aralıklarından, duvar çatlaklarından sızdı. O saatten sonra kasabada kimse, kendi yatağına bütünüyle aitmiş gibi yatmadı. Uyuyanlar, uykuya değil de yaklaşan başka bir hayatın karanlık eşiğine düşmüş gibiydi. Uyanık kalanlar ise yorganlarının altında dönüp dururken, dışarıdaki sessizliğin gerçekte ne kadar kalabalık olduğunu ilk defa anladı.
Böyle gecelerde evler nefes alır. Kiremitlerin arasından soğuk sızar, bacaların içinde rüzgar dönmeden de bir uğultu dolaşır, çıt diye kırılan bir tahta parçası bile insanın içine koca bir haber gibi düşer. Bir kadının odasından usulca kalkıp çocukların üstünü örtmesi, bir erkeğin karanlıkta sandığının kapağını açıp yeniden kapaması, yaşlı birinin yan odadan gelen her kıpırtıyı ölüm haberi sanması... Bütün bunlar, kasabanın o geceki gizli ayinleriydi.
Cemil Arif de uyumadı.
Telgrafhaneden eve döndüğünde cebindeki kağıt, sanki kağıt olmaktan çıkmış, ceketinin astarına dikilmiş bir ağırlığa dönüşmüştü. Kapıyı usulca açmış, eve girerken kimseyi uyandırmamak için değil, evin içindeki eski düzeni ürkütmemek için yavaş davranmıştı. Masasına oturmuş, kağıdı çıkarıp bir kez daha okumuştu. Sonra bir daha. Sonra, okumakla haberin değişmeyeceğini bildiği halde, gözleri satırlara yeniden dönmüştü.
İzmir'e asker çıkıyor.
Mukavemet kırıldı.
Halk panik.
Kordon.
Süngü.
Merkezden emir bekleniyor.
Bazı kelimeler vardır, insan onları okuduktan sonra yalnız anlamaz, vücuduyla taşır. Cemil o gece bu kelimeleri alnının içinde taşıdı. Gözlerini kapattığında tıkırtı devam ediyordu; Mors makinesinin ritmi değil, artık daha derinden gelen, devlet denilen büyük gövdenin içinde bozulmuş bir kalbin takırtısı. Yıllarca hattın öbür ucundaki sesi beklemiş, gecenin en karanlık saatlerinde bile bir merkezin, bir düzenin, bir nihai cümlenin var olduğuna inanmıştı. Şimdi o nihai cümle gelmemişti. Daha kötüsü, gelmiş olan cümle yokluk kadar soğuktu.
Bir ara kalkıp pencereye yürüdü. Sokağın taşları ay ışığında soluk ve ıslak görünüyordu. Karşı evin penceresinde bir gölge kıpırdadı, sonra kayboldu. Demek yalnız kendisi uyanık değildi. Kasaba uyumuyordu; yalnız uyuyormuş gibi yapıyordu. Bir toplumun korkusu bazen meydanda bağırarak değil, pencereler ardında aynı anda dönüp duran gözlerle anlaşılır.
Masanın üstünde akşamdan kalma bir bardak çay vardı. Çayın yüzeyinde ince bir zar bağlamıştı. Cemil bardağa uzun süre baktı. Bir şeyin sıcaklığını kaybedip yalnız rengini koruması ona hep devlet evraklarını hatırlatırdı. Şekil durur, hayat giderdi. İmza kalır, irade çekilirdi. Mühür yerinde olur, fakat mühürlenen şey çoktan boşalmış bulunurdu.
Sabaha karşı, evin içindeki karanlık hafifçe seyrelirken, Cemil sandalyede dik oturur halde buldu kendini. Uyumamıştı, ama gecenin bir yerinde gözleri açıkken bile içinden başka bir yere düşmüştü. Selanik'e. O eski sabahlardan birine.
O zaman gençti. Yüzünde henüz bugünkü çizgiler yoktu. Telgrafhanenin temiz masalarında kopya defterlerini düzgün tutar, gelen evrakın kenarına tarih ve saat düşerken, tarihle saatin insan hayatında ne kadar büyük olduğunu bilmenin gizli gururunu yaşardı. Bir emrin hangi dakika gönderildiği, bir kuvvetin hangi saat yola çıktığı, bir valinin hangi cümlede geri çekildiği... Bunlar onun dünyasında düzenin harfleriydi. Sonra bir gün, harflerin aynı kaldığını ama düzenin içinden çıktığını görmüştü. Masalar duruyordu, memurlar duruyordu, resmi yazı dili duruyordu. Fakat cümlelerin içinde kimse kalmamıştı. Herkes, daha yıkılmamış bir binanın içinde çoktan dışarı kaçmış gibiydi.
O gün Selanik'te de şehir ilk önce sesini kaybetmişti. Limanda işçiler bağırmamış, gazete satan çocuk haberi bağırırken sesini yarıda kısmış, memurlar koridorda karşılaştıklarında artık birbirine soru sormaz olmuştu. Çünkü soru sormak, cevabın gelmeyebileceğini kabul etmek demekti. Cemil o zamandan beri felaketi telgraf kağıdından önce insanların susma biçiminden okumayı öğrenmişti.
Şimdi aynı susma, daha küçük ama daha yakın bir kasabada, kendi kapısının önündeydi.
Güneş doğmadan hemen önce zeytinliklerin üzerinde ince, kirli bir sis vardı. Kasabanın dışındaki yamaçlar griye kesmiş, alçak tepelerin çizgileri sanki geceyle gündüz arasında karar verememişti. Zeytin ağaçları o renksiz saatte insanı yanıltır; biraz uzaktan bakınca her biri yol üstünde bekleyen suskun bir adama benzer. Gövdeleri bükülmüş, kabukları yarılmış, dalları bin yıl boyunca ne gördüyse onu gizlemeyi öğrenmiş ihtiyarlar gibi dururdu.
Cemil çocukluğunda zeytin ağaçlarının ölümsüz olduğunu sanırdı. Sonra onların da öldüğünü, fakat insanlardan daha yavaş ve daha inatçı öldüğünü öğrenmişti. Bir zeytin ağacı, gövdesinin yarısı yanmış olsa bile başka bir yerinden yeniden sürgün verebilir; kökü toprağı bırakmadıkça dalları zamanın üstüne doğru uzanırdı. İnsanlar da memleketlerini biraz böyle sanırdı. Gövde yarılır, dal kırılır, ocak söner, şehir düşer; ama kök durduğu için bir gün yeniden sürgün vereceğine inanılırdı. O sabah Cemil, bu inancın güzel olduğu kadar tehlikeli de olduğunu düşündü. Çünkü köke güvenen insan, bazen gövdenin ne kadar oyulduğunu geç fark eder.
Zeytin yaprakları rüzgar olmadan bile hışırdar gibi görünüyordu. İnce, gümüşi yüzleri sabahın zayıf ışığını tutuyor, sonra bırakıyordu. O hışırtıda barış günlerinin bereketi değil, metalik, keskin, tedirgin bir ses vardı. Sanki ağaçlar, yakında demirin ve barutun çıkarmaya başlayacağı sese önceden alıştırıyordu kasabayı. Toprak, gecenin nemini saklıyor; taş duvarlar, insanların uykusuzluğunu emmiş gibi soğuk duruyordu.
Cemil evden erken çıktı.
Hırkasını omzuna aldı, kapıyı arkasından sessizce çekti. Dışarıda sabahın o ilk boğuk ışığı vardı. İnsan, böyle bir saatte yürürken kendi ayak sesini bile yabancı bulur. Sokağın başındaki evlerin kapıları yarı aralıktı. Bir kadın bakraçla su taşıyor, ama her sabah yaptığı gibi kapı önüne su serpmiyor, suyu doğrudan içeri götürüyordu. Bu küçük değişiklik, Cemil'in zihninde bir işaret gibi parladı. İnsanlar toprağı yatıştırmak için değil, evi hazırlamak için su taşıyordu artık.
Fırının önünde üç adam bekliyordu. Normalde sabahın bu saatinde fırın önleri, aç karınların sabırsız ama gündelik telaşıyla dolu olurdu. Birisi ekmeğin kabuğunu beğenmez, birisi çocuğuna sıcak pide ayırır, fırıncı çırağı iki küfür işitir, sonra herkes yoluna giderdi. Oysa bu sabah üç adamın elleri boştu. Ekmek almak için değil, haber almak için bekliyorlardı. Fırının içinden hamurun ve odunun kokusu geliyor, ama bu koku bile insanların yüzüne sıcaklık vermiyordu.
Çeşme başındaki iki küçük kız, normalde birbirlerini dirsekleyerek sıraya girmeye çalışır, bakır tasın kimin olacağına dair küçük kavgalar çıkarırdı. Şimdi annelerinin etek dibinde sessiz duruyorlardı. Çocukların oyun iştahının kırılması, Cemil'e göre felaketin en açık işaretlerinden biriydi. Büyükler korkuya isim bulabilir; çocuklar yalnız atmosferi içer. Bir çocuğun oynamayı bırakması, henüz söylenmemiş haberlerin eve çoktan girdiğini gösterir.
O sabah yolunu doğrudan çarşıya çevirmedi. İçinde, gece telgrafhanede aldığı haber kadar Emine Bacı'nın önceki gün söylediği cümle de dönüp duruyordu: "Sabahı çarşıda değil, kadınların sustuğu yerde ara." Emine Bacı lafı uzatan kadınlardan değildi. Sözünü gerektiği yerde keser, gerisini karşısındakinin aklına bırakırdı. Cemil eksik bırakılan cümlelerin değerini bilirdi; telgrafçılık ona, bazen yarım kelimenin tam rapordan daha fazla şey söylediğini öğretmişti.
Aşağı sokak, kasabanın işlek yerlerinden biri değildi. İki yanı alçak taş duvarlarla ve arkasında küçük avluları olan evlerle örülüydü. Duvar diplerinde yabani otlar büyür, yağmur yağınca taşların arasından koyu bir toprak kokusu yükselir, yazın da aynı duvarlar güneşi öyle emerdi ki akşam bile sıcak kalırlardı. Şimdi ise duvarlardan nem sızıyor, taşların üstünde gece ayazının bıraktığı ince parlaklık duruyordu.
Sokağın kıvrıldığı yerde Emine Bacı'yı gördü.
Kadın sırtında eski, koyu renk yün şalı, elinde ağzı bezle örtülmüş sepetiyle kapı önlerinden geçiyordu. Yürüyüşü sıradan görünüyordu; ama Cemil, onda sıradanlığın bile bir iş gibi taşındığını fark etmişti çoktan. Emine Bacı yürürken yalnız nereye baktığını değil, nereye bakmadığını da seçerdi. Bir pencereye bakmaması bile, oradaki ev sahibine baktığını belli etmemek içindi.
"Kime gidiyorsun?" diye sordu Cemil, yanına yaklaşınca.
Emine Bacı doğrudan yüzüne bakmadı. "Ölüye," dedi.
"Kasabada ölüm mü oldu?"
"Henüz kimse gömülmedi. Ama bazı evlerde umut gece öldü."
Bu cümle, Cemil'in istediği cevabı da, ondan kaçan cevabı da içinde taşıyordu. Kadın, felaketin adını büyütmeden söylemişti. Biraz daha yürüdüler. Sokağın iki yanında birkaç perde kıpırdadı. Perdenin arkasındaki gözleri görmediler, fakat görmedikleri için varlıklarından daha emin oldular.
"Leyla Hanım mı?" diye sordu Cemil.
Emine Bacı başını azıcık salladı. "Evde akşam büyüklerin dili geceye kaldı. Senin gelmen iyi olur. Ama önce şunu bil: bugün yalnız erkekler değil, kadınlar da saf tutmaya başladı."
"Nasıl?"
Kadın bu kez durdu. Sokağın boş olduğundan emin olmak ister gibi bir an etrafa baktı. Sonra sepetinin üstündeki bezi düzeltti. Sepetin içinde ne olduğunu göstermedi; Cemil de sormadı. Bazı insanlar yanlarında eşya değil, bahane taşırdı. Emine Bacı'nın sepeti de öyleydi. Bir evin kapısını çalmak için ekmek, zeytin, ot, ilaç, sabun, kumaş parçası... ne gerekirse o gün sepetin içinde o olurdu. Ama asıl taşıdığı şey haberdi.
"Sabah iki evde birden çeyiz sandıkları açıldı," dedi.
Cemil ilk anda anlamadı. "E ne olmuş?"
Emine Bacı'nın yüzündeki çizgiler derinleşti. "Sen hâlâ erkek yerden düşünüyorsun. Çeyiz sandığı düğün vakti açılır, felaket vakti değil. Bir ev kızının çeyizini erkenden ortaya çıkarıyorsa iki sebepten yapar: ya kaçmaya hazırlanır ya da birileriyle yeni bağ kurmaya."
Cemil susarak bu cümleyi tarttı. Bir asker yahut haberleşme memuru için sandık, malzeme demekti; içinde bez, giysi, ev eşyası, belki biraz para... Oysa kadınların dünyasında sandık bir hafıza, bir söz, bir bağ, hatta bazen sessiz bir anlaşmaydı. Bir sandığın kapağının açılması, dışarıdaki dünyanın evin içindeki sıraya dokunduğunu gösterirdi.
"Kimlerin evi?" diye sordu.
Emine Bacı iki isim verdi. Birincisi, çarşının kuzeyindeki varlıklı bir esnaf ailesinin eviydi. İkincisi ise Leyla'nın halasının komşusu; yıllardır o aileyle düğünde, cenazede, bayramda yan yana durmuş bir haneydi. İkinci isim Cemil'in kaşlarını çattı.
"Bu kadar erken mi?"
"Felaket, haberi herkese aynı vakitte vermez oğul," dedi Emine Bacı. "Bazı evlere önce niyet gelir, sonra korku."
Cemil eski mesleğinin alışkanlığıyla, kadının verdiği isimleri zihninde bir çizgiye yerleştirdi. Evlerin konumunu düşündü. Kimin kiminle akrabalığı vardı? Kimin dükkânı Rum mahallesine yakındı? Kimin alacağı, kimin borcu, kimin saklayacak malı vardı? Fakat bunlar yetmiyordu. Çünkü kadınların bildiği bağlar, erkeklerin defterine geçmeyen bağlardı. Bir gelinlik sandığı, bir doğumda verilen altın, yıllar önce gönderilmiş bir bohça, bayram sabahı kapıya bırakılan bir tepsi baklava... Bunların hepsi başka bir harita kurardı.
Cemil, ilk defa bu haritanın ne kadar eksik olduğunu hissetti. Telgraf hatlarının, resmi defterlerin, asker sayımlarının, ambar listelerinin dışında başka bir istihbarat ağı vardı ve o ağın ipleri, çoğu zaman taşradaki kadınların ellerindeydi. Kim kimin evine hangi saatte girdi, kim ekmeği iki yerine üç aldı, kim sabah çamaşır asmadı, kim kızının sandığını açtı, kim komşusuna tuz istemeye gitmedi... Bunlar küçük şeyler değildi. Bunlar, toplumun sinir uçlarıydı.
"Sen bunları nasıl bu kadar çabuk duyuyorsun?" diye sordu Cemil.
Emine Bacı hafifçe baktı. "Siz erkekler haberi konuşarak ararsınız. Biz konuşmayan yerden alırız."
Bu cevapta ne övünme ne de kırgınlık vardı. Yalnız çıplak bir gerçek vardı. Cemil bu gerçeğin karşısında kendini tuhaf biçimde yavan hissetti. Yıllarca telgraf dilindeki eksik harften korku okumuştu; ama bir kadının sabah erkenden sandık açmasındaki manayı gözden kaçırabilirdi. Kendi yöntemleri keskin fakat dar bir bıçak gibiydi. Emine Bacı'nın bilgisi ise evlerin altından geçen su gibi yayılıyordu.
Sokağın devamında bir kapı aralandı. İçeriden yaşlı bir kadın başını uzatıp Emine Bacı'ya baktı, sonra Cemil'i görünce geri çekildi. Kapı hemen kapanmadı; aralık kaldı. Emine Bacı, kadına doğru yürümek yerine yavaşladı ve Cemil'e alçak sesle konuştu.
"Bugün zeytin deposunda toplanacaklar," dedi. "Akşam değil. İkindiyle akşam arası. Bu da hayra yorulmaz."
Cemil başını kaldırdı. "Kim çağırdı?"
"Çağrıyı kimin yaptığını herkes bilse, gizli toplantı olmazdı."
"Kimler gelecek?"
"Eşraftan gelen olacak. Esnaftan gelen olacak. Öfkeli gençlerden de iki üç kişi sokulmak isteyecek. Raif Efendi sabah erkenden kapıları dolaştı."
İşte asıl haber buydu.
Raif'in bu kadar hızlı davranması, ya korkunun büyüdüğünü ya da korkunun yönlendirilmek istendiğini gösterirdi. İkisi de aynı derecede tehlikeliydi. Cemil, Raif'in yüzünü düşündü: düzgün fes, temiz ceket, sakin ses, insanı aynı anda hem yatıştıran hem biraz eksilten o ölçülü bakış. Bir adamın asıl kudreti, insanları neye ikna ettiğinde değil, onları ikna edilirken utanmaktan kurtardığında anlaşılırdı. Raif bunu biliyordu.
"Depo kimin kontrolünde?" diye sordu Cemil.
"Kağıt üstünde ortak. Anahtarlar ayrı ellerde. Ama anahtar kadar kapının ne zaman açıldığını gören göz de önemlidir."
"Senin gözün var mı?"
Emine Bacı ilk kez hafifçe gülümsedi. "Göz bazen pencerede durur, bazen tandır başında. Yeter ki neye bakacağını bilsin."
Sonra yürümeye başladı. Cemil onun ardına düşmedi; çünkü Emine Bacı'nın gücü biraz da yalnız yürümesindeydi. O bir eve Cemil'le girerse, getirdiği haber erkeklerin gölgesine düşerdi. Tek başına giderse, kadınların dilinde daha rahat dolaşırdı. Cemil bunu artık anlıyordu.
Leyla'nın evine doğru yürürken sokakların her biri ona başka bir işaret verdi. Bir evin penceresinde sabah serilecek çamaşırlar serilmemişti. Başka bir evin önünde, normalde kapı yanında duran küçük bakır leğen içeri alınmıştı. Bir yerde, kapının eşiğine bırakılan ayakkabılar içeri çekilmiş, sanki ev kendi sınırlarını birkaç karış daraltmıştı. Cemil, Emine Bacı'nın sözüyle yürüdüğü için bu küçük değişiklikleri daha açık görüyordu. Her kapalı kapının ardında bir sandık açılıyor olabilir miydi? Her sandık, başka bir tercihin, başka bir korkunun, başka bir ihanete hazırlığın kapağı mıydı?
Leyla'nın evinde sabahın başka bir tür gerginliği vardı.
Kapıdan içeri girer girmez, evin düzenli görünmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Büyük evlerde telaş, dağınıklıkla değil, dağınıklığın fazla hızlı toparlanışıyla ortaya çıkar. Sofa silinmiş, perde düzeltilmiş, bakır sininin üstü parlatılmıştı. Bu, eve düzen gelmesinden değil; düzenin dağılmasından korkulduğu için yapılmış bir temizlikti. Bir ev kendini normal göstermek için ne kadar uğraşırsa, içindeki bozulma o kadar duyulur.
Kapıyı açan genç hizmetçi kız gözlerini yerden kaldırmadı. Oysa Cemil bu kızı daha önce birkaç defa görmüştü; meraklı bakışlarını saklamakta pek başarılı değildi. Şimdi sanki gözleri ona değil, Cemil'in arkasından içeri girebilecek habere takılıydı. Ellerini önlüğüne kuruluyor, fakat önlük zaten kuruydu. Telaşın boşa çalışan hali buydu.
Leyla sofada bekliyordu. Üzerinde sade, koyu renkli bir elbise vardı. Saçlarını her zamankinden daha sıkı toplamıştı. Gözlerinin altında uykusuzluğun ince morluğu duruyor, ama yüzünde dağınık bir telaş görünmüyordu. Herkesin uykusuzluğu farklıdır; Leyla'da yorgunluk bile disiplinliydi. Sanki gece boyunca ağlamaya değil, insanları saymaya, cümleleri tartmaya, bakışlardan niyet toplamaya vakit ayırmıştı.
"Biliyorum," dedi, Cemil konuşmadan. "Emine Bacı sana gelmiştir."
"Evet."
"O halde içeri buyur. Zaten artık aile arasında kalacak bir şey kalmadı."
Bu cümleyi söylerken sesinde kırgınlık değil, karar vardı. Cemil sofaya geçti. Bu kez içeride önceki akşamki kalabalık yoktu. Leyla'nın halası, yaşlı ama zihni diri kadın, minderin üstünde dimdik oturuyordu. Sırtını yastığa dayamış, bastonunu dizlerinin yanına koymuştu. Yüzünde, yalnız bir gecelik uykusuzluğun değil, yıllar boyunca benzer korkuların defalarca geri gelişini görmüş bir insanın yorgun öfkesi vardı.
Amca da oradaydı. Dün geceki hesaplı sakinliği yerini sinirli bir yorgunluğa bırakmıştı. Gömleğinin yakası düzgün, kuşağı yerinde, yüzü tıraşlıydı; ama insan bazen en düzgün halinde en fazla çözülmüş görünür. Önündeki ekmeği koparırken parmaklarının ucunda küçük bir titreme vardı. O titreme, açlıktan değildi. Ekmek parçası avucunda gereğinden uzun süre kaldı; ağzına götürmeden önce sanki ekmeğin bile hesabını yapıyordu.
Sofrada çay, peynir, birkaç zeytin, ince kesilmiş ekmek ve dünden kalma gibi duran bir tabak reçel vardı. Normalde bu evin sabah sofrasında ses olurdu: kaşığın çay bardağına değmesi, hizmetçinin girip çıkması, Leyla'nın halasının bir şeyi beğenmeyip söylenmesi, amcanın ticarete dair yarım bir cümle kurması... Şimdi her ses fazla duyuluyordu. Çay kaşığının bardağa vurması, odanın içinde gereksiz büyüyerek dolaştı.
"Hoş geldin evladım," dedi hala. "Şimdi söyle bakalım. Telgraf ne dedi?"
Cemil yalan söylemedi; ama her şeyi de bir anda dökmedi. İki şey arasında fark vardı: insanları korumak için gerçeği tartarak vermek başka, korkuyu yönetmek için gerçeği gizlemek başkaydı. Cemil birincisini meşru bulur, ikincisinden tiksinirdi.
"İzmir'de iş ciddidir," dedi. "Dün gece düşen haberler parçalı ama ağır. Merkezin dili bozuktur. Açık emir yok. Sükunet tavsiyesi var, fakat sükunetin neyi koruyacağı belli değil. Ortalık sakin kalacak diye beklemenin manası kalmadı."
Amca dudaklarını birbirine bastı. "Yani?"
"Yani herkes elindekini, kim olduğunu ve neyi göze alacağını şimdiden hesap etsin."
Amca çay bardağına uzandı. Parmakları camın ince beline değdiğinde bardak tabağın içinde hafifçe tıkırdadı. Adam bunu fark etti, elini daha sıkı tuttu. "Göze almak kolay söz," dedi.
Leyla ilk kez amcasına bu kadar soğuk baktı. "Peki ya göze almamak? Onun hesabını da tutuyor musunuz?"
Adam bu sorudan hoşlanmadı. "Ben evin, toprağın, malın hesabını tutuyorum. Bunun nesi ayıp? Bir evin başında olan adam, evindekilerin karnını, güvenini, yarınını düşünmek zorundadır. Siz gençler kelimeleri kolay büyütürsünüz. Haysiyet dersiniz, vatan dersiniz. Fakat kapı kırıldığında o kapının ardında ağlayan çocukları kim susturacak?"
"Çocukların susması için önce insanın kendi sesini mi kaybetmesi gerekir?" diye sordu Leyla.
Amca sertçe nefes aldı. "Ben sesimi kaybetmekten değil, evimi kaybetmekten söz ediyorum."
"Siz memleketi değil evi korumak istiyorsunuz," dedi Leyla. "Bunu ayıp bulmuyorum. Yalnız adını doğru koymanızı istiyorum."
"Ev dediğin memleketin küçüğüdür," diye homurdandı adam. "İnsan evini koruyamazsa memleketi nasıl korur?"
Hala kısa bir ses çıkardı; ne gülüştü ne öksürük, ama içinde küçümseme vardı. "Ev, memleketin küçüğü değil. İnsanların ilk yalan söylediği yerdir."
Odanın havası bir anda daha da ağırlaştı. Bu yaşlı kadının cümleleri, evdeki herkesi huzursuz ediyordu; çünkü yaşlılık bazen insana cümleleri kısaltma cesareti verir. Halanın yüzünde öfkenin gençlere özgü alevi yoktu. Daha yavaş, daha inatçı, daha köklü bir şey vardı. O, imparatorlukların haritalarda değil, önce sofralarda çözüldüğünü görmüş kadınların bakışına sahipti. Bir kuşak, Balkanlardan göçen akrabaların ağıtlarını dinlemiş; bir kuşak, Yemen'e gidip dönmeyen oğulların adını saklamış; bir kuşak, her felakette erkeklerin önce mantık, sonra menfaat, en son da ahlak konuştuğunu öğrenmişti.
Amca ekmeği tabağa bıraktı. "Beni yalanla suçluyorsunuz."
"Seni korkuyla suçlamıyorum," dedi hala. "Korku insana yakışır. Yalan ise korkunun kılık değiştirmiş halidir. Sen korkuyorsan korkuyorum de. Malım var, çocuklarım var, başıma iş açılmasın de. Ama buna akıl, tedbir, itidal deyip de kendi yüzünü benden saklama."
Cemil bu tartışmayı dikkatle dinledi. Çünkü küçük ev içi konuşmalar, toplumun büyük fikir ayrılıklarının en çıplak halidir. Burada da aynıydı. Dışarıdaki felaket her evin içinde başka adla konuşuluyordu. Kimi "çocuklar" diyordu, kimi "ticaret", kimi "haysiyet", kimi "devlet gelir." Ama her kelimenin altında aynı soru yatıyordu: Ne kadar eğileceğiz?
Leyla'nın bakışları sofrada dolaşıyordu. O yalnız kimin ne söylediğini değil, hangi kelimede elin titrediğini, kimin çayı erken içtiğini, kimin tabağa bakarken aslında başka bir kapıyı düşündüğünü okuyordu. Cemil onu izlerken, önceki günkü sezgisinin doğru olduğunu bir kez daha anladı. Leyla bundan sonra yalnız bir hanım, bir akraba, bir duygusal gölge olmayacaktı. Ev içlerinin nabzını, kadınların sessiz bilgisini ve çözülmenin ilk yüz ifadelerini okuyan asıl gözlerden biri olacaktı.
"Bugün zeytin deposunda toplanacaklarını duydunuz mu?" diye sordu Leyla.
"Duydum," dedi Cemil.
"Amcam gitmek istemiyor."
Adam hemen atıldı. "Gitmek istemiyorum değil. Giderim. Ama orada bir avuç öfkeli adam çıkıp da 'silahlanalım, basalım, keselim' derse, o taşkınlığın sonu olmaz. Kasaba, bir günlük öfkeyle idare edilmez."
"Taşkınlık başka," dedi Leyla, "teslimiyet başka."
"Teslimiyet diyen de sensin," dedi amca. "Ben yalnız ölçü diyorum. Ölçü bilmeyen cesaret, evi de yakar, çarşıyı da."
Cemil, amcanın sözlerinde bütünüyle yanlış bir şey olmadığını kabul etmek zorunda kaldı. Tehlike de buradaydı. Düşman kapıya dayanmadan önce içerideki en çetin kavga, doğru cümlelerin hangi niyetle söylendiği üzerine başlardı. Ölçü gerekirdi. Evet. Akıl gerekirdi. Evet. Aileyi korumak gerekirdi. Evet. Ama bütün bu doğru cümleler, korkaklığı yıkayıp temiz bir gömlek gibi giydirmek için de kullanılabilirdi.
Hala bastonunun ucuyla yere hafifçe vurdu. "Gideceksin," dedi kardeşine. "Orada ne konuşulursa konuşulsun, adamların yüzünü görmeden eve dönmeyeceksin. İnsan bazen sözden değil, söz söylenirken yüzün aldığı biçimden haber alır."
Amca istemedi. Belli oluyordu. Fakat yaşlı kadınların bazı evlerde erkeklerin akıl yürütmesinden daha ağır basan bir otoritesi vardır. Bu otorite bağırmaz; evin eski duvarları gibi durur. Sonunda adam başını eğdi.
"Giderim," dedi. "Ama ben orada kan sözü verenin karşısında dururum."
"Kan sözü verenin de, kan korkusuyla ruhunu satanın da karşısında dur," dedi hala. "İkisi de aynı felakete başka kapı açar."
Kahvaltı denilen şey o anda bitmiş sayıldı. Kimse doymamıştı, ama herkesin ağzında sözlerin acılığı kalmıştı. Hizmetçi kız tabakları toplamaya geldiğinde elleri hızlıydı; fakat kulağı hâlâ odadaydı. Leyla bunu fark etti ve kıza bakmadan, "Ayşe, avludaki tasları da yıka," dedi. Kız başını eğip çıktı. Cemil, Leyla'nın bu basit cümleyle kızı odadan uzaklaştırdığını anladı. Ev içindeki bilgi de tıpkı telgraf hattı gibi, doğru yerde kesilmeli ve doğru yerde açılmalıydı.
Leyla, Cemil'e kapıya kadar eşlik etti. Sofadan avluya bakan dar geçitte bir an durdular. Avluda güneş henüz tam düşmemişti. Taş zeminin bir tarafı aydınlık, bir tarafı gölgeydi. Bir bakır tas, kuyunun yanında ters çevrilmiş duruyor, üstünde sabah ışığı donuk bir leke gibi parlıyordu.
"Bugün evde yalnız benim korkum yok," dedi Leyla, sesi çok alçaktı. "Ama herkes korkusunu başka yere bağlamak istiyor."
"Sen nereye bağlıyorsun?"
Leyla doğrudan cevap vermedi. Avluya baktı. "Ben," dedi sonunda, "kimin daha önce bozulduğunu anlamaya çalışıyorum."
"Kim bozuluyor?"
"Bazı insanlar felaket gelmeden önce kendini kurtarmaya hazırlanır. Kimisi parasını saklar. Kimisi kızını saklar. Kimisi adını saklar. Kimisi dün söylediğini unutmaya hazırlanır. Ben bunu yüzlerinden anlıyorum. Ama daha ad koyamadım."
"Ad koymak bazen erken olur."
"Erken olan ad değil," dedi Leyla. "Geç kalan şüphedir."
Cemil bu sözü zihnine yazdı. Leyla'nın yüzünde artık yalnız ev içi kaygı yoktu. Bir kararın soğukluğu vardı. Kendi ailesine bile bütünüyle güvenemeyen bir kadın, kasabayı çok daha doğru okuyabilirdi. Çünkü sadakati önce kan bağıyla sınanmıştı.
"Raif Efendi bu sabah da kapıları dolaşmış," dedi Leyla. "Bizim eve gelmedi. Belki amcamla dışarıda konuşmuştur. Ama iki komşuya uğradığını biliyorum."
"Ne demiş?"
"Panik etmeyin. Akıllı olun. Herkes yerini bilsin. Böyle günlerde itidal en büyük kuvvettir."
Cemil'in dudaklarının kenarı sertleşti. "Yanlış cümleler değil."
"Ben de bundan korkuyorum. Yanlış olsa kolay olurdu."
Bir süre sustular. Dışarıdan seyyar satıcının sesi gelmesi gerekirdi bu saatte. Gelmedi. Sessizlik, evin içindeki konuşmadan daha fazla şey söylüyordu.
"Bugün depoda bulunacağım," dedi Cemil. "Ama içeride söylenen kadar, dışarıda bekleyen sözlere de ihtiyacım var."
Leyla, onun ne demek istediğini hemen anladı. "Emine Bacı avluda olur. Ben de kapının dışında kalacağım. Erkeklerin konuşmasına girmek için değil. Onların konuşmadığı şeyi görmek için."
"Tehlikeli olabilir."
"Tehlike zaten evin içine girdi Cemil Bey," dedi Leyla. "Kapının dışında durmak artık daha tehlikeli sayılmaz."
Cemil cevap vermedi. Bu kadının cesareti, genç manifaturacıların bağıran cesaretinden farklıydı. İçinde gösteri yoktu. Daha sessiz, daha kalıcı ve bu yüzden daha korkutucuydu.
Öğleye doğru kasaba, önceki sabaha göre daha kalabalık ama daha sessizdi. Çarşıda dükkânlar açıktı, fakat alışverişin ritmi bozulmuştu. İnsanlar yalnız ihtiyaç aldıkları için değil, başkalarının ne aldığını görmek için dükkânlara giriyordu. Bir adam bir okka un isteyince arkasındaki kadın onun yüzüne baktı; adam utandı ve "evde çocuk çok" diye açıklama yaptı. Bu açıklamayı kimse istememişti, ama korku insanı kendini savunmaya zorlar.
Bakkal Hakkı, pirinç çuvalının ağzını eskisi gibi açık bırakmamış, üstüne fazladan bir bez örtmüştü. Cemil dükkânın önünden geçerken Hakkı'nın gözleriyle çuval arasında gidip geldiğini gördü. İçeri girip bir şey sormadı. Bazı sorular, cevabı değiştirmez; yalnız karşıdakine yalan söyleme fırsatı verir.
Balıkçı Mustafa'nın tezgahı yine boştu. Denizden balık gelmemiş değildi; balıkçı denizin haberini satmaya utanıyor gibiydi. Tezgahın kenarına oturmuş, bıçağı elinde döndürüyordu. Cemil'i görünce, "Bu sabah martılar bile kıyıya yakın uçmadı," dedi. Sonra kendi söylediğine güler gibi yaptı, fakat gülüş ağzında kırıldı. İnsan korkunca doğanın her hareketine anlam yükler; fakat bazen doğa gerçekten de daha önce fark etmediğimiz anlamlarla doludur.
Kahvehanede kalabalık vardı. Fakat Cemil içeri girmedi. Kapıdan bakması yetti. Bekir'in omuzları gergindi. Genç manifaturacı iki adamla alçak sesle konuşuyor, ellerini fazla kullanıyordu. Nuri Efendi, önündeki çaya dokunmadan oturmuş, gözlerini yerde bir noktaya dikmişti. Hristo da kahvenin arka tarafındaydı. Dudaklarında dün sabahki bastırılmış kıpırtı yoktu; daha solgun, daha dikkatli görünüyordu. Kasabadaki Rumların ne düşündüğü, ne beklediği, neye sevindiği ya da neden korktuğu şimdi herkesin kafasında ayrı bir yer açmıştı. Fakat Cemil, Hristo'nun yüzünde açık bir sevinç değil, daha tehlikeli bir belirsizlik gördü. İşgal, aynı sokakta yaşayan insanların birbirini bir gecede düşman etmez. Önce onları birbirinin ihtimaline çevirir.
Öğleden sonra güneş yükseldi ama hava ısınmadı. Zeytinliklerden gelen rüzgar kuru ve hafifti. Toz, sokakların köşelerinde ince şeritler halinde dönüyor, sonra yine yere yatıyordu. Kasabanın üstünde görünmez bir bekleyiş vardı. İnsanlar normal işlerini yapıyor, ama her normal hareket kendi içinden oyulmuş görünüyordu.
İkindi vakti yaklaşırken Cemil zeytin deposuna giden yolu tuttu.
Depo, çarşının biraz dışında, eski sıkma atölyelerinin ve taş ambarların bulunduğu kıyı tarafında, yarı terk edilmiş bir sırada yer alıyordu. Eskiden kasabanın bereketi oradan akardı. Zeytin, sabır isteyen ağaçtır; yağı da öyle. Bir yıl rüzgarını ister, bir yıl yağmurunu, bir yıl budamasını, bir yıl beklemeyi. İnsan zeytinlik sahibi oldu mu, yalnız o yılın değil, torununun bile hesabını yapar. Bu yüzden zeytin deposu, kasabanın geçmişindeki uzun zaman duygusunun mekânıydı. Fakat savaş ve bozgun zamanlarında bereket kokan yerler en çabuk rutubet alır. Çünkü bereket, korunamadığında yağ gibi değil, küf gibi kokmaya başlar.
Depoya çıkan dar yolun iki yanında taş duvarlar vardı. Duvarların üstünden zeytin dalları sarkıyor, yaprakları güneşin son ışığında solgun gümüş gibi parlıyordu. Her ağacın dibinde gölge koyulaşmıştı. Cemil yürürken taşların üstündeki eski tekerlek izlerini gördü. Bir zamanlar bu yoldan zeytin yüklü arabalar geçerdi; sepetler dolu, hayvanlar ağır, adamlar terli ama yüzleri işin yorgunluğuyla rahat olurdu. Şimdi aynı yol, başka yükler taşıyacaktı: korku, silah, karar, şüphe.
Cemil depoya bilerek erken gitti.
Büyük toplantılarda söylenen söz kadar, söz söylenmeden önce insanların mekâna nasıl girdiği de önemlidir. Kimin omzu düşük, kimin bakışı kaçak, kimin adımı fazla sert, kim kapıdan girerken geriye bakıyor, kim içeride oturacağı yeri önceden seçiyor... hepsi bir cümledir. Cemil yıllarca telgrafın nokta ve çizgilerini okumuştu; şimdi insanların yürüyüşünü okuyacaktı.
Kapı kalın ahşaptandı. Demir menteşeleri paslı ama sağlamdı. Üstünde zeytinyağı lekeleri, eski el izleri, yağmurun kararttığı çatlaklar vardı. Cemil kapıyı itince içeriden ağır, serin bir hava yüzüne vurdu. Rutubet, yıllanmış zeytinyağı, küf, ahşap ve taş kokusu birbirine sinmişti. Bu koku yalnız mekânın değil, birikmiş zamanın kokusuydu. İçeride konuşulacak sözler de daha şimdiden o kokuya bulanacak gibiydi.
Depo genişti ama ferah değildi. Yüksek tavanın kirişleri karanlıkta kayboluyor, duvar diplerinde büyük fıçılar, boş sandıklar, kırık sepetler ve eski baskı taşlarının gölgeleri birbirine karışıyordu. Zemindeki yağ lekeleri yılların izini taşıyordu. Bazı yerlerde taşın üstü o kadar cilalanmış görünüyordu ki sanki oradan bir zamanlar yalnız zeytin değil, zamanın kendisi de sıkılıp akmıştı.
Pencereler dar ve yüksekti. İçeri giren ışık, gün ışığı olmaktan çıkıp tozlu bir şerit haline gelmişti. Toz taneleri o şeritlerin içinde ağır ağır dönüyor, yer değiştiren her gölgeyi belli ediyordu. Böyle yerlerde insan yalan söylerken bile sesini biraz alçaltır. Çünkü taş duvarlar, yalanı da doğruyu da aynı serinlikle saklar.
İçeri ilk gelenlerden biri Raif Efendi oldu.
Böyle bir toplantıya geç gelmesi beklenebilirdi; çünkü önemli insanlar bazen kendilerini bekletmeyi sever. Oysa Raif erkenden gelmişti. Üzerindeki açık renk ceket yine temizdi. Fesinin kenarı düzgündü. Ayakkabılarında yola ait toz vardı ama toz bile sanki ölçülü duruyordu. Cemil onun kapıdan girerken önce depoya değil, içerdeki boşluklara baktığını fark etti. Nereye oturulacak, kim nerede duracak, kapı hangi aralıkta kalacak... Raif, mekânın havasını insanlardan önce yokluyordu.
"Erken davranmışsın," dedi Cemil.
Raif kısa bir tebessüm etti. "Böyle vakitlerde geç kalan adam, başkasının korkusunu dinlemek zorunda kalır. Ben kendi kulağımla duymayı severim."
Bu, hem doğru hem rahatsız edici bir cümleydi.
"Korkuyu duymakla onu yönetmek aynı şey değildir," dedi Cemil.
Raif, sanki iltifat işitmiş gibi başını hafifçe eğdi. "Yönetilmeyen korku, en önce korkanın evini yakar."
"Bazen yönetilen korku da aynı işi daha temiz yapar."
İki adam bir an birbirine baktı. Aralarında açık bir düşmanlık yoktu. Zaten henüz olması gerekmezdi. Fakat sözlerin altında ince bir sınama başladı. Cemil, Raif'in düşman olup olmadığını bilmiyordu; ama onun yalnız teskin eden biri olmadığını biliyordu. Raif de Cemil'in yalnız eski bir telgrafçı olmadığını sezmiş olmalıydı. İkisi de birbirinin etrafında kelimelerle dolaşıyordu.
Birer ikişer başka adamlar geldi.
Zeytinyağı tüccarı Sadık Ağa kapıdan girerken önce ceketinin düğmesini ilikledi, sonra kimlerin geldiğine baktı. İnsanın ilk refleksi, kime görünmek istediğini ele verir. Değirmenci Bekir ağır adımlarla girdi; elleri iri, yüzü kırmızı, çenesi sertti. Öfkesini saklayamayan adamlardandı, fakat onun öfkesi bütünüyle boş değildi. Mektep hocası Nuri Efendi, koltuğunun altında eski bir defterle geldi. Böyle zamanlarda defter taşımak çaresiz bir düzen arayışıydı. Manifaturacı Rıza, genç ve zayıf bedenine fazla gelen bir hiddetle içeri süzüldü. Gözleri sandıklara, duvar diplerine, sonra Cemil'e gitti. Kasabanın ileri gelenlerinden sayılan Halit Bey, arkasından iki adamla girdi; asıl itibarı borç alacak ilişkilerinden, yani insanların hayatına görünmez iplerle bağlanmış olmasından gelirdi.
Cemil gelenleri tek tek zihninde yerleştirdi. Kim erken, kim geç? Kim kimin arkasından? Kim içeri girer girmez Raif'e baktı, kim Cemil'e, kim kimseye bakmadı? Bu küçük sıranın bile anlamı vardı. Bir toplum kırılma anına geldiğinde, herkes farkında olmadan yanındaki adamı seçer.
Leyla toplantıya doğrudan oturmak için gelmedi. Depo yanındaki dar avlu üzerinden içeriyi yokladı. Başında koyu renk bir örtü vardı. Kadınların böyle bir yere gelişi erkeklerin aklına tuhaf görünebilirdi; ama kasaba gibi yerlerde asıl haber çoğu zaman kapı aralığında kurulur. Yanında Emine Bacı da vardı. Emine Bacı'nın içeri girip oturmasına gerek yoktu; hatta girmemesi daha faydalıydı. O dışarıda kalan sözleri toplardı.
Leyla, kapının gölgesinde dururken Cemil'le göz göze geldi. Aralarında tek kelime geçmedi. Gerek de yoktu. Leyla'nın bakışı, "Ben buradayım ve dinliyorum" diyordu. Cemil'in hafif baş hareketi de "Dışarıdaki gölgeyi kaçırma" anlamına geldi.
Toplantı başladığında kapı içeriden sürüldü. Sürgünün metal sesi taş duvarda yankılandı. O küçük ses bile, içeridekilerin yüzünde değişik bir etki yaptı. Kapı kapanınca herkesin sözü biraz daha ağırlaştı. Çünkü artık konuşulanlar sokak sözü değil, kapalı yer sözü olacaktı. Kapalı yer sözü insanın boynuna borç gibi asılır.
Ortada eski bir tahta masa vardı. Etrafında düzgün sandalyeler değil; tabureler, sandıklar, ters çevrilmiş fıçı kapakları, kimi yerde doğrudan taş zemin vardı. Bu bile depoyu bir meşveret odası değil, geçici bir mahzen yapıyordu. Burada alınan kararlar resmi kararlar olmayacaktı; ama insanların hayatını resmi kararlardan daha fazla değiştirebilirdi.
İlk konuşan, en çok öfkesi olan değil, en çok kendini tutmaya çalışan adam oldu. Nuri Efendi boğazını temizledi. Sesi, sınıfta çocuklara ders anlatırken kullandığı sesten daha kısık çıkıyordu.
"Vaziyetin ağırlığını hepimiz biliyoruz," dedi. "Lakin ne yapacağımızı bilmediğimiz için toplandık. Haberin kendisi kadar, haberin etrafta alacağı şekil de mühimdir. Şu anda kasabada her ev başka bir şey söylüyor. Eğer biz burada bir ölçü bulamazsak, yarın sokak kendi ölçüsünü bulur."
"Ben biliyorum ne yapılacağını," dedi Rıza. "Silah neyse ortaya dökülecek. Gelenle çarpışılacak. Bekleye bekleye İzmir'in halini gördük."
Bekir başını ona çevirdi. "Dil kolay. Silahın nerede? Adamın nerede? Gece dağa çıkacak yolunu biliyor musun?"
Rıza'nın yüzü kızardı. "Yoksa bekleyelim mi? Gavur gelsin, dükkânları saysın, sonra bize merhamet mi etsin?"
Halit Bey burun kıvırdı. "Çocuk aklıyla memleket kurtarılmaz."
"Ya sizin aklınızla ne kurtuldu şimdiye kadar?" diye atıldı Rıza. "Defteriniz mi? Alacak listeniz mi?"
Masa bir anda gerildi. Rıza'nın cümlesi yalnız Halit Bey'e değil, masadaki mal mülk sahiplerinin hepsine değmişti. Sadık Ağa omuzlarını kaldırdı. "Malı küçümseyen adamın ya malı yoktur ya da başkasının malını yakmaya hazırdır. Ben bu depoya, bu yağ küplerine, bu zeytinliklere kırk yıl verdim. Bir gecede ateşe atın diye mi?"
Bekir, iri ellerini dizlerine bastırdı. "Biz de değirmeni taşın altından mı çıkardık sanıyorsun? Herkesin emeği var. Ama düşman kapıya dayanınca malı hangi yüzle koruyacaksın?"
"Aç onur mu yenir?" dedi Sadık Ağa.
Bu cümle depoda bir taş gibi düştü. Çünkü çirkin olduğu kadar gerçekti. Aç onur yenmezdi. Ama onursuz ekmek de insanın boğazında kalırdı. İşte bütün mesele, bu iki acı gerçeğin arasında insanın nerede duracağıydı.
Raif Efendi tam o sırada konuşmadı. Bekledi. Bu bekleyiş, onun sözünden daha etkiliydi. İnsanlar birbirini ısırırken, o ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, gözlerini sırayla konuşanlara çeviriyordu. Herkese hak verir gibi bakıyor, hiç kimsenin tarafına tam geçmiyordu. Bu tutum, onu masanın ortasında bir hakem gibi gösterdi. Cemil bunu gördü ve rahatsız oldu. Raif, daha konuşmadan toplantının şeklini almaya başlamıştı.
Nuri Efendi tekrar araya girdi. "Mesele yalnız cesaret meselesi değildir. Haberleşme zayıf. Merkezden emir yok. Civardaki köylerin ne yapacağı belli değil. Silah varsa bile sayısı belli değil."
"Varsa bile?" dedi Rıza. "Hepimiz biliyoruz burada bir şeyler saklandığını."
Bu cümleyle birlikte birkaç adam başını çevirdi. Depodaki büyük küplerin, sandıkların, duvar diplerinin gölgeleri bir anda daha anlamlı göründü. Soyut konuşmaların içinde saklı olan madde, kendini hissettirdi. Silah. Mühimmat. Birkaç tüfek belki, birkaç tabanca, birkaç kutu fişek. İnsan "direniş" kelimesini ağzında çevirebilir; ama tüfeğin soğuk namlusu görülmeden o kelimenin ağırlığı tam anlaşılmaz.
Raif Efendi nihayet konuştu.
"Efendiler," dedi. Sesi ne fazla yüksek ne fazla alçaktı. "Mesele korku ile cesaret arasında çocukça bir tercih değildir. Hepimiz korkuyoruz. Korkmayan varsa ya meseleyi anlamamıştır ya da Allah akıl versin. Fakat korkuyu nereye koyacağımızı bilmezsek, düşman gelmeden birbirimizi yakarız. Burada çoluk çocuk var, dükkân var, değirmen var, mahsul var, ev var. Düşmana karşı çıkacağız diye kendi kasabamızı kendi elimizle ateşe atmayalım."
Bu cümle, masanın yarısına merhem gibi geldi. Cemil bunu adamların yüzünden gördü. Halit Bey'in omuzları azıcık gevşedi. Sadık Ağa'nın bakışı, "işte makul söz" der gibi Raif'e kaydı. Nuri Efendi bile rahatlamak ister gibi nefes aldı. İnsan, korktuğu zaman korkusuna akıl diyen birini sever. Çünkü o kişi, utancı biraz hafifletir.
Rıza hemen itiraz etti. "Sizin bu dediğiniz, baş eğmenin kibarcası."
Raif ona kızmadı bile. Kızsaydı Rıza güçlenirdi. Onun yerine yüzüne acımayla karışık bir ciddiyet verdi. "Baş eğmek ile akılsızca baş vermek arasında fark vardır evladım. Senin dükkânın küçük. Belki kaybedecek fazla malın yok. Ama annen var mı? Kız kardeşin var mı? Evde seni bekleyen var mı? Onları da senin hiddetinle aynı ateşe mi koyacağız?"
Rıza'nın yüzündeki öfke bir an çatladı. İşte Raif'in gücü buydu. Karşısındakinin zayıf yerini buluyor, oraya sert değil, yumuşak bir parmakla dokunuyordu. Rıza "evet, koyacağız" diyemedi. Diyemeyince de öfkesi kendi içinde bir yere takıldı.
Bekir bunu gördü ve sertçe araya girdi. "Çocukların arkasına saklanmayalım Raif Efendi. Hepimizin evi var. Ama ev bahanesiyle kapıyı açarsak, yarın o çocuklara ne anlatacağız?"
Raif, Bekir'e döndü. "Senin değirmenin, kasabanın ununu tutar Bekir. Sen bilirsin, bir taş fazla hızlı dönerse buğdayı öğütmez, yakar. Benim dediğim bu. Direnç olacaksa bile ölçülü olacak. Önce haber, önce tertip, önce güvenilir adam."
Bekir susmadı ama sesinin sertliği azıcık değişti. Çünkü Raif ona kendi mesleğinin diliyle cevap vermişti. Değirmenciye değirmen, tüccara mal, gence anne, hocaya düzen... Raif herkesin iç kapısını biliyor gibiydi. Cemil, bunun tesadüf olmadığını düşündü. Bir insan, uzun yıllar kasabanın işlerini, borçlarını, yazılarını, evliliklerini, mahkemelerini, vergi meselelerini tutarsa, insanların zayıf yerlerini de tutar.
"Söylediklerinizin bir kısmı doğru," dedi Cemil. Depoda gözler ona döndü. "Tam da bu yüzden tehlikeli."
Raif kaşını hafifçe kaldırdı. "Doğru olan nasıl tehlikeli olur Cemil Bey?"
"Yanlış insanın elinde doğru cümle, yanlış cümleden daha tehlikelidir. Çünkü kimse ondan hemen şüphe etmez."
Depoda kısa bir sessizlik oldu. Cemil bu cümleyi Raif'e doğru söyledi ama adını koymadı. Bu tür yerlerde bir adamı açıkça itham etmek, hakikati değil, tarafları ortaya çıkarır. Henüz tarafları erkenden uyandırmak istemiyordu.
"Elimizde üç şey var," diye devam etti Cemil. "Biri korku. Hepinizde var. Bende de var. İkincisi belirsizlik. O da hepimizde var. Üçüncüsü zaman. O ise en az olan şey. Şimdi burada birbirimize korkak, deli, teslimiyetçi ya da kahraman demek kolay. Ama neyi nereye koyacağımızı bilmeden hiçbir kelimenin kıymeti yok."
Masanın üstüne eğildi. Tahtanın eski yüzeyinde yağ lekeleri vardı. Lambanın ışığı lekelerin üstünde donuk bir parıltı yapıyordu.
"Silah var mı? Var. Az. Güvenilir adam var mı? Belki. Hattımız var mı? Zayıf. Dağ yolumuz var mı? Kırılgan da olsa var. Köylerle bağımız var mı? Kopuk ama kurulabilir. O halde ilk iş bağırmak değil, toparlamak."
"Toparlamak?" diye sordu Rıza. "Ne toparlayacağız?"
Cemil bir an durdu. "Önce kendimizi. Sonra silahı. Sonra haberi. En son öfkeyi. Sırası bozulursa, öfke hepsini yer."
Bu cümle öfkeliyi de korkağı da tam tatmin etmedi. Fakat onları yeniden oturmaya mecbur bıraktı. Cemil'in istediği de buydu. Bir toplantıda bazen karar almak için değil, insanların birbirini parçalayacağı anı geciktirmek için konuşulur.
Raif başını hafifçe salladı. "Cemil Bey doğru diyor. Ölçüsüz adım hepimizi bitirir."
Yine aynı yer. Yine aynı makul dil. Raif, Cemil'in cümlesini kendi tarafına çekmişti. Bir cümle ortada bırakıldığında, en hızlı davranan onu sahiplenirdi. Cemil bunu fark etti. Bundan sonra sözlerini daha keskin sınırlarla kurması gerekecekti.
Depodaki ışık yavaş yavaş değişti. İkindi güneşi yüksek pencerelerden içeri eğik girmeye başlamış, toz şeritlerini daha görünür kılmıştı. Her konuşmada, her el hareketinde tozlar kıpırdıyor, sanki sözler bile havada iz bırakıyordu. Duvar dibindeki büyük fıçılar karanlık gövdeleriyle toplantıyı dinleyen sessiz tanıklar gibiydi. Kimin sesi yükselse, yankı o fıçıların arkasına gidip biraz boğularak geri dönüyordu.
Kapının dışında Leyla, erkeklerin seslerini kelimelerden çok tonlarından ayırıyordu. Raif konuştuğunda içeride bir gevşeme oluyor, Rıza konuştuğunda gerilim sivriliyor, Bekir konuştuğunda taş gibi bir ağırlık çöküyor, Cemil konuştuğunda herkesin kendini tutmak zorunda kaldığı bir çizgi oluşuyordu. Leyla, insan yüzü görmeden bile bir odanın ahlakını dinleyebileceğini o an anladı.
Emine Bacı ise dışarıda boş durmuyordu. Avlunun köşesinde, yarım açık bir kapının yanında, elindeki sepeti düzeltir gibi yaparak bekliyor; gelip geçen ayakları, duvar dibinde fazla oyalananları, depo önünde beklememesi gerekirken bekleyen iki genci, birinin diğerine gereğinden kısa selam verişini kaydediyordu. Savaşın kendisi masada kuruluyorsa, ihaneti çoğu zaman kapı eşiğinde dolaşır.
Bir ara, dışarıdan hafif bir taş sesi geldi. İçeridekiler duymadı ya da duymamış gibi yaptı. Leyla başını çevirdi. Dar sokağın sonunda, Hakkı bakkalın çırağına benzeyen ince bir oğlan belirmişti. Oğlan depoya bakmadı; bakmamak için fazla çaba gösterdi. Sonra yoluna devam etti. Emine Bacı bunu gördü ve hiçbir şey söylemedi. Bazı işaretler hemen kullanılmaz. Önce başka işaretlerin yanına konur.
İçeride tartışma yeniden mal ve can meselesine dönmüştü. Halit Bey, iri yüzünü daha ciddi göstermeye çalışarak konuştu.
"Bakın," dedi, "iş gelir geçer. Devlet çöker, yeniden kurulur. İdare değişir, yine insanlar yaşar. Ama dükkân bir kere yanarsa yerine ne koyacağız? Ben elli yıllık emek verip getirdiğim malı bir gecede ateşe atamam. Bunu söylemek korkaklık değildir."
Bekir öfkeyle döndü. "Malın kaldığında hangi yüzle yaşayacaksın?"
"Yüz aç karın doyurmaz."
"Aç karın doyar da eğilmiş yüz doğrulur mu?"
Halit Bey sinirlendi. "Sen kolay konuşuyorsun. Değirmenin taş. Taş yanmaz. Benim ipeğim, kumaşım, defterim, alacağım, borcum var."
Rıza alayla güldü. "Demek vatan defterin kenarında duruyor."
"Senin defterin olmadığı için defteri küçümsüyorsun."
Bu karşılıklı sözler, toplantının altındaki gerçek ayrımı açığa çıkardı. Vatan kelimesi herkesin ağzında aynı büyüklükte değildi. Kimisi için toprak, kimisi için ev, kimisi için dükkan, kimisi için hatıra, kimisi için henüz kendini ispat edeceği bir sahneydi. Cemil, bunların hiçbirini bütünüyle küçümseyemezdi. Fakat hepsinin üstünde daha ağır bir soru vardı: Düşman geldiğinde insan neyi korurken kendini kaybeder?
Nuri Efendi, defterini açtı. "Müsaade ederseniz, konuşulanları bir düzene bağlayalım. Bir: ailelerin güvenliği. İki: erzakın korunması. Üç: silahların sayımı. Dört: civar köylerle haberleşme. Beş: merkezden gelecek her bilginin doğrulanması."
"Merkezden gelecek bilgi!" diye güldü Bekir. "Merkez bize İzmir yanarken ne verdi? Sükunet!"
Cemil, Bekir'e baktı. "Merkezin susması, haberin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Daha çok haber gerek. Ama kaynağı değişecek. Bir haber resmi diye doğru değildir. Bir söylenti halktan geldi diye yanlış değildir. Bundan sonra her ikisini de tartacağız."
"Kim tartacak?" diye sordu Sadık Ağa.
"Şimdilik ben," dedi Cemil. "Şevket ve Hüseyin telgrafı tutacak. Emine Bacı ve Leyla Hanım evlerden gelen işaretleri ayıklayacak. Bekir, değirmen yolunu ve köyden gelenleri yoklayacak. Nuri Efendi, defter tutacak ama defter herkesin göreceği yerde değil, gerektiği kadar tutulacak."
Bu cümleyle birlikte içerideki bazı yüzler değişti. Kadın isimlerinin toplantının içinde bu kadar açık geçmesi, özellikle Halit Bey'in ve Sadık Ağa'nın hoşuna gitmedi.
"Kadınları bu işlere karıştırmak doğru mu?" dedi Sadık Ağa.
Kapının dışında Leyla'nın yüzü sertleşti. İçeri girmedi.
Cemil, Sadık Ağa'ya döndü. "Doğruyu kadınlar zaten görüyor. Biz yalnız geç kabul ediyoruz."
Raif hafifçe araya girdi. "Elbette hanımların sezgisi kıymetlidir. Ancak böyle zamanlarda kulaktan kulağa yayılan kadın telaşının..."
"Dikkat et," dedi Cemil, sesi alçak ama keskin. "Telaş dediğin şey bazen bizden önce gelen bilgidir."
Raif sustu. Bu kez hemen cevap vermedi. Depodaki hava çok kısa bir an için Cemil'in tarafına eğildi. Çünkü herkes, son iki gündür kadınların gerçekten daha erken fark ettiğini biliyordu. Evlerin içindeki korku, çarşıdaki konuşmadan önce uyanmıştı.
Toplantı uzadıkça, dışarıda hava kararmaya yüz tuttu. Deponun içindeki loşluk ağırlaştı. Yağ lambası yakıldı. Lamba fitilinin ilk dumanı, zeytinyağı kokusuna yanık bir koku ekledi. Işık, yüzleri bütün olarak değil parça parça gösteriyordu: birinin alnındaki ter, diğerinin sıkılmış çenesi, bir başkasının parmak ucunda titreyiş, Raif'in sakin dudağı, Bekir'in damarları kabarmış eli.
Sonunda Cemil, "Sandığı görelim," dedi.
Bu cümleyle birlikte soyut konuşmaların vakti bitti. Kimse hemen itiraz etmedi. Fakat herkesin yüzünden bir şey geçti. Silahın adı konuşulurken herkes kendi aklında bir şey kurabilir; sandık açılınca o kurulan şey ya büyür ya küçülür. En çok da insanın kendisi açığa çıkar.
Depo duvarının dibindeki büyük zeytin küpünün arkası açıldı. Küp yerinden oynatılırken taş zeminde ağır bir sürtünme sesi çıktı. İki adam küpün arkasındaki eski bezleri çekti. Ardından kalınca ahşap bir sandık göründü. Kapağı çivilenmişti. Üstünde yıllanmış toz, birkaç yağ lekesi ve eski bir taşıma izinin kararmış çizgisi vardı.
Kimi adamların yüzüne ilk kez gerçek korku geldi. Bu korku, düşmandan çok kendi ağızlarından çıkan sözlerin ciddileşmesindendi. Rıza sandığa gözünü dikti; az önceki öfkesi bir an susmuştu. Bekir çenesini sıktı. Sadık Ağa'nın bakışı sandığın kapağına değil, sanki sandığın açılması halinde başına gelecek hesaplara takıldı. Raif'in yüzünde ölçülü bir şaşkınlık vardı. Şaşkınlığın ölçülü olması bazen hiç şaşırmamaktan daha şüpheli görünür.
Kör bir çivi söküldü. Sonra ikincisi. Her çivi, tahtadan çıkarken depoda küçük bir inilti gibi ses verdi. Kapağı kaldıran adamın eli bir an durdu. Cemil bunu gördü. Silah sandığı açan el bile, içinden yalnız metal değil kader çıkacağını bilir.
Kapak gıcırdayarak açıldı.
İçeride eski model birkaç tüfek, fişek kutuları, yağlı bezlere sarılı tabanca parçaları ve kullanılmamış gibi duran ama aslında yıllardır biri için bekletildiği belli olan mühimmat vardı. Yağlı bezlerin kokusu, zeytinyağı kokusuna karıştı. Metal, lambanın ışığında kirli bir parıltı verdi. Depodaki herkes sustu.
Silah, insanların niyetini test eden en dürüst aynadır.
Bir kısmı gözlerini kaçırdı. Bir kısmı fazla dikkatle baktı. Bir kısmı hemen saymaya kalktı. Bir kısmı yalnız yutkundu. Rıza'nın yüzünde hayal ettiği direnişin ilk somut ağırlığı belirdi. Bekir silaha bakarken öfkesinden çok sorumluluğunu gördü. Nuri Efendi'nin dudakları kıpırdadı; muhtemelen sayıları aklında tutmaya çalışıyordu. Halit Bey, kapıya doğru istemsizce baktı. Sadık Ağa, sandığın içindekilerle kendi ambarındakiler arasında görünmez bir hesap yaptı.
Leyla kapının yakınındaki gölgede bunu izlerken, erkeklerin yüzündeki küçük değişimlerin bütün uzun konuşmalardan daha doğru olduğunu düşündü. Bir adamın silaha baktığı ilk anda yüzü, onun vatan hakkındaki nutkundan daha çok şey anlatıyordu. Kimisi silahı kurtuluş, kimisi bela, kimisi pazarlık kozu, kimisi saklanması gereken delil gibi görüyordu. Aynı sandığın içinde herkese başka bir şey görünmüştü.
Cemil sandığın yanına eğildi. İçindekileri tek tek çıkarmadı; önce bütünü gördü. Eski bir telgrafçının ve eski nizam adamının alışkanlığıyla, düzenin kendisine baktı. Tüfeklerin yerleşimi, fişek kutularının sırası, bezlerin katlanışı, kapağın içindeki iz, sandığın dibindeki toz. İnsanın mesleği, gözünü de biçimlendirir. Cemil için hakikat çoğu zaman açık sözde değil, düzensizliğin küçük tarafında saklanırdı.
"Sayı tutacağız," dedi. "Ama sayı herkesin ağzında dolaşmayacak. Silahın varlığı bilinsin, miktarı bilinmesin."
Rıza itiraz edecek gibi oldu. "Neden?"
"Çünkü miktarı bilen, hesabı da satar."
Bu cümle genç adamın yüzüne sert geldi ama sustu.
Silahlar tek tek sayıldı. İki eski tüfek, bir daha iyi durumda tüfek, yağlı beze sarılmış üç tabanca parçası, birkaç kutu fişek, kullanılabilirliği şüpheli mühimmat, ayrıca köşede saklanmış birkaç kama. Sayı büyük değildi. Hatta bir an için depodaki bazı adamların yüzünde hayal kırıklığı görüldü. Demek ki gizli kuvvet dedikleri şey de bir avuç paslı metalden ibaretti. Fakat Cemil buna şaşırmadı. Taşrada direnişler çoğu zaman büyük cephanelerle değil, küçük sandıkların etrafında alınan kararlarla başlar.
"Bu kadarla ne yapılır?" diye mırıldandı Rıza.
"Bu kadarla savaş kazanılmaz," dedi Cemil. "Ama bu kadarla bir şey başlatılabilir. Yahut bu kadar yüzünden herkes birbirini satabilir."
Raif, sandığın başında eğilmeden duruyordu. "O halde daha dikkatli olmak gerekir," dedi. "Silahı saklayan da, kullanan da kendini bilsin. Böyle bir malın ortaya çıkması kasabayı sıkıntıya sokar."
"Silah mı sıkıntıya sokar, silahın kimin elinde olduğu mu?" diye sordu Bekir.
Raif, Bekir'e baktı. "İkisinin de farkı yok gibi günlerdeyiz."
Cemil bu cevabı beğenmedi. Çünkü farkın tam da böyle günlerde en çok önemi vardı. Silah, teslimiyetçinin elinde pazarlık, öfkelinin elinde felaket, sabırlının elinde imkan olurdu. Aynı metal, taşıyanın ahlakına göre şekil değiştirirdi.
Toplantının sonuna doğru, herkes kendince bir karar almış gibiydi ama kimse aynı kararı almamıştı. Ortak bir metin yoktu. Resmi bir sonuç yoktu. Ancak birkaç şey belirginleşmişti. Silahlar şimdilik depoda kalacak, iki kişi dışında kimse yerini değiştirmeyecekti. Cemil, telgraf ve haber işini tutacaktı. Bekir, köy yollarını yoklayacaktı. Nuri Efendi, güvenilir isimleri deftere değil aklına yazacak, gerektiğinde Cemil'e bildirecekti. Raif, eşrafın paniğe kapılmaması için konuşacağını söyledi. Bu son cümle Cemil'in hoşuna gitmedi; çünkü Raif zaten bunu yapıyordu ve yaparken neyi sakinleştirdiği belli değildi.
Adamlar birer ikişer çıkmaya başladı. Her çıkan, karanlıkta başka yüz taşıyordu. İçeri girerken yalnız korkan adam, çıkarken karar vermiş gibi; içeride bağıran adam, çıkarken suskun; makul görünen adam, daha da sakin; susan adam, daha da şüpheli görünüyordu. Depo kapısının önünde kısa selamlar verildi. Kimse uzun durmadı. Kapalı yerde edilen sözlerin dışarıdaki havayla karşılaşınca nasıl değişeceğini herkes biliyordu.
Raif çıkarken Cemil'in yanında durdu. "Bugün iyi tuttun," dedi.
"Neyi?"
"Toplantıyı."
"Toplantı tutuldu mu emin değilim. Yalnız dağılması gecikti."
Raif hafifçe gülümsedi. "Bazen siyaset dediğin de budur. Dağılmayı geciktirmek."
"Bazen de dağılmayı yönetmek."
Raif'in gülümsemesi bu kez biraz daha ince oldu. "Sen bana karşı erken şüpheleniyorsun Cemil Bey."
"Şüphe erken olmaz. Yalnız bazen ispat geç gelir."
Raif cevap vermedi. Eldivenlerini düzeltti, kapıdan çıktı. Cemil onun arkasından bakarken, adamın yürüyüşünde acele olmadığını gördü. Korkmayan değil, korkusunu nerede göstereceğini iyi bilen bir yürüyüştü bu.
Dışarıda hava artık koyulaşmıştı. Leyla ve Emine Bacı avlunun gölge tarafında bekliyordu. Emine Bacı'nın yüzünde, topladığı haberleri hemen dökmeyen insanların sabrı vardı. Leyla'nın gözleri ise depodan çıkan her adamı ayrı ayrı uğurlamış, yüzlerini içine kaydetmişti.
"Kim durdu?" diye sordu Cemil kapıya yakın bir yerde.
Emine Bacı hemen cevap vermedi. "Hakkı'nın çırağı geçti. Bakmadı. Bakmamak için fazla uğraştı. Halit Bey'in adamlarından biri dışarıda iki kez yer değiştirdi. Bir de Sadık Ağa çıkınca ilk iş sağa değil sola baktı. Normalde evi sağ yanda kalır."
"Belki başka işi vardı."
"Belki," dedi Emine Bacı. "Ben zaten hüküm vermem. İşaret toplarım."
Leyla, "Rıza içeriden çıktığında yüzü küçülmüştü," dedi. "Bağırırken büyük görünüyordu. Sandığı görünce çocuklaştı. Bekir ise tam tersine ağırlaştı. Raif Efendi..."
Cemil ona baktı. "Raif?"
"Silaha değil, silaha bakanlara baktı."
Bu cümle Cemil'in içinde yerini buldu. Evet. Raif'in asıl baktığı şey mühimmat değildi. Mühimmatın kimde nasıl bir yüz doğurduğuydu. Bu, yalnız tedbirli bir adamın bakışı da olabilirdi. Ama aynı zamanda hesap yapan birinin bakışıydı.
"Ben biraz daha kalacağım," dedi Cemil. "Sandığı kapatmadan önce yeniden bakmam gerek."
Leyla hemen anladı. "Bir şey mi sezdin?"
"Henüz sezgi."
"Sezgi bazen ilk delildir," dedi Leyla.
Cemil depoya geri döndü. İçeride artık yalnız yağ lambasının titrek ışığı ve eski zeytin kokusu vardı. İnsan sesleri çekilince mekân daha büyük görünmeye başladı. Biraz önce aynı yerde söylenen cümleler, duvarların arasında kalmış gibi duruyordu. "Aç onur mu yenir?" "Baş eğmek ile baş vermek arasında fark vardır." "Önce kendimizi toparlayacağız." Sözler, depodaki rutubete karışmıştı.
Sandığın kapağı açık duruyordu. Yağ lambasının ışığı tüfek namlusuna vuruyor, metalden kirli bir parıltı dönüyordu. Cemil sandığın yanına çömeldi.
Böyle zamanlarda insanın elini hemen silaha götürmesi beklenir. Oysa Cemil önce kasaya, sonra zemine, sonra duvar dibindeki yağ lekelerine baktı. Çünkü eski haberleşme adamları, hakikati çoğu zaman eşyaların yerinden anlar. Masada bir kağıdın biraz eğri durması, bir defterin kapağının normalden erken kapanması, bir telgraf satırının ortasında kesilmesi... Bunlar onun dünyasında rastlantı değildir.
Sandığın altındaki toz eşit dağılmamıştı.
Bugünkü çekilişin izi belliydi; küpün arkasından sandık çıkarılırken zeminde taze bir sürtünme çizgisi oluşmuştu. Fakat onun altında, daha eski, daha ince bir oynama izi vardı. Tozun bir bölümü bastırılmış, sonra yeniden üstüne ince bir tabaka çökmüştü. Bu, sandığın bugün değil, daha önce de oynatıldığını gösteriyordu. Cemil parmak uçlarıyla zemine dokundu. Toz, nemli ve yağlıydı. Yeni iz kuru olurdu. Bu iz daha eskiydi.
Sonra sandığın sağ köşesindeki yağlı beze baktı. Diğer bezler gelişigüzel ama aynı el alışkanlığıyla katlanmıştı. Bu bez ise biraz daha sıkı, biraz daha düzgün, biraz daha aceleciydi. İnsanlar acele ettiklerinde dağınık davranır sanılır. Oysa bazı insanlar acele ederken fazla düzgün davranır; çünkü yaptıkları şeyi saklamak isterler. Fazla düzen de bir izdir.
Cemil bezi kaldırdı.
Parmaklarına soğuk ve yağlı bir his bulaştı. Bez, eski silah yağı kokuyordu; ama altında olması gereken ağırlık yoktu. Fişek kutularından birinin yeri boştu. Tamamen boş denemezdi; sanki biri eksiltmiş, ama yokluğu hemen bağırmasın diye etrafı yeniden düzenlemişti. Çok büyük bir eksik değildi. Belki sayıyla bakılsa önemsiz denebilirdi. Ama tam da bu yüzden tehlikeliydi. Büyük hırsızlık panik doğurur. Küçük eksiltme ise haber taşır.
Cemil'in zihni bir anda çalışmaya başladı.
Kim sandığın yerini biliyordu? Anahtar kimdeydi? Anahtara ihtiyacı olmadan kim girebilirdi? Sandık ne zaman oynatılmıştı? Bugün mü? Toplantıdan önce mi? Daha önceki günlerde mi? Eğer eksik mühimmat dışarıdaki düşmana haber vermek için alındıysa, neden bu kadar azdı? Eğer içeriden biri kendi adamını silahlandırmak için aldıysa, neden iz bırakmadan almaya çalıştı? Eğer yalnız hırsızlıksa, neden daha değerli olan tabancalara dokunulmamıştı?
Soru soruların üstüne bindi. Cemil yıllarca bir telgraf metnindeki kopukluğun arkasından ihtimalleri sıralamıştı: hat mı bozuk, memur mu korkuyor, sansür mü var, emir mi değişti, gönderici mi yakalandı? Şimdi aynı akıl sandığın başında çalışıyordu. Fark yalnız şuydu: telgrafta eksik kelime kağıtta kalırdı; burada eksik fişek bir gün birinin göğsüne girebilirdi.
Bir an eli sandığın kenarında kaldı. Ahşap nemliydi. Parmak uçlarında ihanetin dokunsal hali gibi bir soğukluk hissetti. İhanet çoğu zaman büyük cümlelerle başlamaz. Bir kutu eksilir. Bir anahtar biraz geç yerine konur. Bir adam kapıdan çıkarken sola bakar. Bir kadın çeyiz sandığını vakitsiz açar. Bir çocuk bakmamak için fazla uğraşır. Sonra, geriye bakıldığında herkes "işaretler vardı" der. Ama o işaretlerin yan yana gelmesi için birinin onları zamanında ciddiye alması gerekir.
Kapı hafifçe aralandı. Leyla geri döndü.
"Bitmedi mi?"
Cemil doğrudan cevap vermedi. Elindeki yağlı bezi gösterdi.
"Bir şey eksik."
Leyla içeri girdi. Kapıyı arkasından tam kapatmadı; aralık bıraktı. Bu da bir tedbirdi. Karanlıkta iki kişi, kapalı depoda fazla uzun kalmamalıydı. Yaklaştı, sandığın içine baktı. Silahları anlamıyor olabilirdi; ama eksiklik denen şeyi yüzlerden, sofralardan, sandıklardan okumayı biliyordu.
"Emin misiniz?"
"Evet."
"Toplantıdan önce mi, sonra mı?"
İşte asıl soru buydu.
Cemil cevap vermedi. Çünkü bilmiyordu. Ama bilmediği şeyin kendisi, zaten korkunç bir cevaptı. İçeride bir el varsa, ne kadar zamandır vardı? Bugün mü, dün mü, geçen ay mı? Ve o el yalnız mühimmat mı sayıyordu, yoksa yüzleri de mi?
Leyla sandığın etrafındaki toza baktı. Sonra başını kaldırıp depodaki gölgelere çevirdi. "Bu depo uzun zamandır yalnız değilmiş," dedi.
"Belki."
"Belki değil. İnsan bazı mekanlarda birinin yokluğunu hisseder. Bazılarında da birinin izini. Burada iz var."
Cemil ona baktı. "Nereden anladın?"
Leyla, sandığın arkasındaki duvara yaklaştı. Parmaklarını duvara sürmedi; yalnız eğilip baktı. "Şu örümcek ağı yeni yırtılmış değil. Üzerine yeniden toz oturmuş. Ama hizası bozuk. Birisi bu sandığı daha önce oynattığında ağ kopmuş, sonra kimse dokunmamış. Bugünkü oynatmada ağ yeniden kopardı; oysa kopmamış, çünkü zaten yok."
Cemil istemsizce gülümsedi. Bu gülümseme ne sevinçten ne rahatlamadandı. İnsan bazen yanında düşündüğü kadar keskin bir akıl bulunca, felaketin içinde bile kısa bir minnet duyar.
"Demek kadınların gözü örümcek ağı da okuyor."
"Erkekler örümceği ancak yüzlerine değince fark eder," dedi Leyla. "Biz duvar köşelerinde ne kadar zamandır durduğunu biliriz."
Cemil başını salladı. "O halde toplantıdan önce."
"Bence evet. Ama ne kadar önce, bilmiyoruz."
"Kim yapar?"
Leyla hemen cevap vermedi. Sandığa değil, kapıya baktı. "Kim yapar diye sormak erken. Kim yapabilir diye sormak gerek. Anahtara yakın olan, depoyu bilen, silahın yerini duymuş olan, eksikliğin hemen fark edilmeyeceğini hesap eden, çok almamayı akıl eden biri."
"Çok almamak akıl ister."
"Ya da korku."
"Korku bazen akıldan iyi hesap yapar."
İkisi de sustu. Depodaki lamba titredi. Bir an gölgeler uzadı, tüfek namluları daha siyah göründü. Dışarıdan Emine Bacı'nın hafif öksürüğü geldi. Bu, yalnız boğaz temizleme de olabilirdi, dışarıda bir hareket olduğuna dair işaret de. Leyla kapıya doğru döndü.
"Bunu herkese söylemeyeceksiniz," dedi.
"Hayır."
"Raif'e?"
Cemil'in cevabı kısa oldu. "Hayır."
Leyla'nın yüzünde çok hafif bir rahatlama belirdi; hemen kayboldu. "Demek siz de ona güvenmiyorsunuz."
"Güvenmemek başka, suçlamak başka. Henüz suçlamıyorum."
"Ben de. Ama onun rahatlığı beni rahatsız ediyor."
"Rahat olan herkes suçlu değildir."
"Değildir," dedi Leyla. "Ama felaket gününde fazla rahat olan insan ya çok kuvvetlidir ya da çoktan başka bir yere yaslanmıştır. Raif Efendi'nin kuvveti nereden geliyor?"
Bu soru depodaki havada asılı kaldı. Cemil cevap vermedi. Çünkü bu soru, ikinci bölümün değil, belki ilerideki bütün romanın sorularından biriydi.
Emine Bacı içeri girmeden kapının aralığından seslendi. "Dışarıda fazla durmayın. Halit Bey'in adamı döner gibi oldu."
Cemil sandığın kapağını yavaşça kapattı. Çivileri yeniden tam çakmadı. Leyla bunu fark etti.
"Neden açık bırakıyorsunuz?"
"Kapalı sandık haini korkutur. Biraz açık sandık konuşturur."
"Yani?"
"Bu eksikliği bilen biri varsa, tekrar gelip kontrol etmek isteyebilir. Eksikliği bilmeyen biri de açıklığı görünce merak eder. İki türlü de yüz verir."
Leyla başını salladı. "O halde biz de yüz okuyacağız."
"Biz," dedi Cemil, kelimenin ağırlığını bilerek. "Evet."
Bu küçük çoğul, Leyla'nın yüzünde belli belirsiz bir değişim yaptı. Kadın artık yalnız haber getiren, ev içi sezgileri paylaşan biri değil; işin içinde adı konmadan yer alan bir ortaktı. Cemil bunu bilerek söylemişti. Çünkü önlerindeki tehlike, yalnız erkeklerin kahvede veya depoda çözeceği türden değildi. İçerideki el, evlerden, sandıklardan, kapı aralıklarından geçiyorsa, onu yakalayacak göz de aynı yerlerde olmalıydı.
Depodan çıktıklarında akşam tamamen çökmüştü. Gökyüzünün alt tarafında morla gri arasında ince bir çizgi kalmış, zeytinlikler siyah gövdeleriyle rüzgarsız gecede beklemeye başlamıştı. Yapraklar karanlıkta görünmüyor, yalnız ara sıra duyulan o kuru hışırtıyla varlıklarını belli ediyordu. Uzakta bir köpek havladı. Sonra başka bir köpek cevap verdi. Sonra ikisi de sustu. Kasaba, haberin adı konduktan sonra gelen ikinci sessizliğe girmişti.
Emine Bacı avlunun köşesinde bekliyordu. Sepeti hâlâ elindeydi. Sanki gün boyunca hiç yorulmamış gibi duruyor, ama gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşmiş görünüyordu. Bazı yorgunluklar bedene değil, bakışa çöker.
"Ne var?" diye sordu Cemil.
"Şimdilik işaret var," dedi Emine Bacı. "Hüküm yok. Ama işaret çoğalıyor."
"Say."
"Hakkı'nın çırağı geçti. Sadık Ağa sola baktı. Halit Bey'in adamı iki kez döndü. Rıza çıkınca kimseyle konuşmadı; oysa normalde bağırmadan duramaz. Bekir eve değil değirmene yürüdü. Nuri Efendi defterini göğsüne bastırdı, sanki içinde yazı değil günah var. Raif Efendi ise kapıdan çıktıktan sonra arkasına bakmadı."
"Bu mu işaret?" diye sordu Leyla.
"Bazen arkasına bakmayan adam, arkada ne olduğunu zaten biliyordur," dedi Emine Bacı.
Cemil, kadının bu cümlesini hemen hüküm saymadı. Ama zihnine koydu. Bir işaret tek başına hiçbir şeydir; başka işaretlerle yan yana gelince şekil alır.
Üçü birlikte depodan uzaklaşmadı. Önce Emine Bacı çıktı, sanki kendi yoluna gidiyormuş gibi sokağın alt başına yöneldi. Biraz sonra Leyla, evine giden yolu tuttu. Cemil ise birkaç dakika daha kapının önünde kaldı. Bu ayrılık da bir tedbirdi. Birlikte görülmek, birlikte düşünmek kadar tehlikeli olabilirdi.
Cemil kapıya son kez baktı. Zeytin deposu, karanlıkta daha ağır görünüyordu. Gündüzün rutubetli mahzeni şimdi bir sır sandığına dönüşmüştü. İçinde yalnız tüfek ve fişek yoktu; kasabanın kimin ne olacağını açığa çıkaracak ilk imtihanı vardı. Bir kutu mühimmat eksikti. Fakat eksik olan şey yalnız mühimmat değildi. Güven eksilmişti. Söz eksilmişti. Aynı masada oturan insanların birbirine duyduğu o ince, görünmez bağ eksilmişti.
Cemil yürümeye başladı. Taş yolda ayak sesleri kısa kısa yankılandı. Zeytin ağaçlarının arasından gelen koku, eski yağ, toprak ve nemle karışmıştı. Bu koku ona çocukluğun hasat günlerini hatırlatmalıydı. Oysa şimdi ihanetin kokusu da aynı yere sinmişti. Belki ihanet hep böyle olurdu; insanın en güvendiği kokuların içine karışır, onları bozmaz, yalnız anlamını değiştirirdi.
Yolun bir yerinde durdu. Karanlık zeytinliklere baktı. Ağaçlar yine suskun adamlar gibi bekliyordu. Fakat artık Cemil onların yalnız tanık olduğunu düşünmüyordu. Zeytinlikler, bu memleketin hafızasıydı. Kim toprağı satmış, kim saklamış, kim kaçmış, kim dönmüş, kim gecenin içinde silah taşımış, kim düşmana yol göstermiş... Hepsini ağaçlar görmüş gibiydi. İnsanların defterleri yanar, evraklar kaybolur, telgraf hatları kopar. Fakat toprak, üstünde yürüyen ayağın ağırlığını bir şekilde saklar.
O gece Cemil eve dönmeden önce telgrafhaneye uğradı.
Şevket sobanın yanındaki eski sandalyede oturuyor, gözlerini makinenin sessiz koluna dikmişti. Hüseyin masada kısa notları düzenliyordu. İçerideki hava ağır ve yorgundu. Telgraf makinesi bazen tıkırdıyor, sonra uzun süre susuyordu. Suskunluk artık haberden daha büyük bir haber haline gelmişti.
"Yeni bir şey?" diye sordu Cemil.
Şevket başını kaldırdı. "Açık bir şey yok. Bir iki yerden yine sükunet tavsiyesi. Bir de yol güvenliğiyle ilgili yarım bir not düştü. Söke tarafı karışık."
"Hat dinleniyor olabilir mi?"
Şevket'in gözleri daraldı. "Hangi hat?"
"Hepsi."
Yaşlı memur bir an düşündü. "Olabilir. Ama hat zaten korkudan kendi kendini dinliyor gibi. Herkes cümlesini yarım kuruyor."
Cemil masaya yaklaştı. "Bundan sonra düşen her mesajın sadece metnini değil, ritmini de yaz. Kesinti nerede, bekleme ne kadar, aynı kelime kaç kez düzeltilmiş... Hepsi lazım olacak."
Hüseyin şaşkınlıkla baktı. "Bunun sandıkla ilgisi mi var?"
Cemil ona doğrudan cevap vermedi. "Bundan sonra hiçbir şey tek başına olmayacak. Telgraftaki kesinti, çarşıdaki fiyat, evde açılan sandık, depoda eksilen fişek... Hepsi aynı ağın düğümü olabilir."
Şevket yavaşça başını salladı. "Kötü iş."
"Evet," dedi Cemil. "Ama kötülüğü büyüten çoğu zaman kötünün kendisi değil, iyi insanların geç fark etmesidir."
Telgrafhaneden çıktığında gece iyice derinleşmişti. Kasabanın üstünde birkaç evin ışığı hâlâ yanıyordu. Bir pencerede kadın gölgesi belirdi, sonra perde çekildi. Bir sokak köşesinde iki genç fısıldaşıyor, Cemil yaklaşınca ayrılıyordu. Kahvenin kapısı kapalıydı ama içeride cılız bir ışık vardı. Demek hâlâ konuşanlar vardı. Yahut konuşmayıp bekleyenler.
Cemil cebinde herhangi bir telgraf kağıdı taşımıyordu bu kez. Ama zihninde eksik fişek kutusunun ağırlığı vardı. İzmir'in kanlı haberi kasabayı dışarıdan sarsmıştı. Zeytin deposundaki eksik ise içeriden çatlatmıştı. Dış düşman geldiğinde insan nereye bakacağını az çok bilir; fakat içerideki el, kendi duvarının gölgesinden uzanır. Bu yüzden daha soğuk, daha kirli, daha derin bir korku doğurur.
Leyla evine döndüğünde, avludaki taşlar gece nemini toplamaya başlamıştı. İçeride amcasının sesi duyulmuyordu. Hala odasında olmalıydı. Hizmetçi kız mutfak tarafında bir şeyler topluyor, her tabak sesinde gereğinden fazla ürküyordu. Leyla sofada bir an durdu ve evin havasını dinledi. Artık bu ev, dün sabahki ev değildi. Belki duvarları aynıydı, eşyaları aynıydı, halısı aynı halıydı. Ama insanlar aynı korkunun içinde başka yönlere dönünce, evin içindeki coğrafya değişir.
Halasının odasına girdi. Yaşlı kadın kandilin yanında oturuyor, elindeki tespihi çekmiyor, yalnız tutuyordu.
"Gittiler mi?" diye sordu hala.
"Gittiler."
"Ne gördün?"
Leyla pencerenin yanına geçti. "Silah az. Korku çok. Akıl dağınık. Raif Efendi sakin. Cemil Bey dikkatli. Bekir kızgın ama sağlam. Rıza bağırıyor ama sandığı görünce küçüldü."
Hala gözlerini kıstı. "Ya sen?"
Leyla bu soruyu beklemiyordu. "Ben mi?"
"Evet. Sen ne oldun?"
Leyla bir süre sustu. Sonra yavaşça, "Ben artık sadece izlemiyorum," dedi.
Yaşlı kadın başını hafifçe salladı. Bu cümleyi onaylamış gibi değil, zaten bekliyormuş gibi. "İyi. Ama unutma. Kadınların gördüğü şey, erkeklerin işine geldiği kadar kıymetli sayılır. Sen gördüğünü yalnız söylemekle yetinirsen, bir gün 'abarttı' derler. Görmek yetmez. Gördüğünü doğru zamanda doğru yere koyacaksın."
"Cemil Bey anlıyor."
"Cemil Bey anlıyor diye bütün dünya anlamaz. Bir adamın anlaması iyidir. Ama bir kadının kendi aklını bir adamın anlayışına emanet etmesi iyi değildir."
Leyla bu sözü sessizce aldı. Halası pencereye baktı. "Çeyiz sandıkları açılmış diyorlar."
"Evet."
"Çeyiz sandığı yalnız gelin için açılmaz. Bazen kadınlar evin namusunu kumaşa sarıp kaçırmaya hazırlanır. Bazen de korkuyu süsleyip yeni bir kapıya götürür. Hangi ev ne yapıyor, iyi bak. Erkekler depoda silah sayarken, kadınlar evlerde geleceği sayıyor."
Leyla halasının yüzüne baktı. Bu yaşlı kadının geçmişinde söylenmemiş şeyler olduğunu hep bilirdi. Fakat o gece, ilk kez bu geçmişin yalnız aile hikayesi değil, politik bir hafıza olduğunu anladı. Kadınların savaşları cephede başlamaz; kapı eşiğinde, çeyiz sandığında, komşu bakışında, kaybolan bir çocuk adında başlar.
"Bir şey eksik," dedi Leyla. Bunu halasına söyleyip söylememekte tereddüt etmişti; ama bu evde güveneceği asıl kişi oydu.
Hala tespihi bıraktı. "Nerede?"
"Depoda. Sandıkta."
Yaşlı kadının yüzü sertleşti. "Çok mu?"
"Hayır. Az. Ama belli ki biri dokunmuş."
"Az dokunan el, çok bilen eldir," dedi hala. "Aç adam avuçlar. Korkan adam karıştırır. Bilen adam eksiltir."
Leyla'nın içi ürperdi. Halasının cümlesi, depodaki soğuğu eve taşıdı. "Kim olabilir?"
"Kimlerin yapabileceğini düşün. Kim yaptıyı sonra bulursun. Ve unutma: bazen silahı çalan, silah kullanmak için çalmaz. Kimin silaha nasıl baktığını öğrenmek için de çalabilir."
Bu ihtimal Leyla'nın aklına gelmemişti. Sandıktaki eksik, yalnız bir eksiltme değil, bir yoklama olabilir miydi? Biri, depoda silah olduğunu kime söyletecek, kimde panik yaratacak, kimleri harekete geçirecek diye mi küçük bir iz bırakmıştı? Ya da eksikliği fark edip etmeyeceklerini sınamış mıydı?
Leyla'nın yüzünde yeni bir sertlik belirdi. "O halde biz de onu yoklayacağız."
Hala hafifçe gülümsedi. "Şimdi konuşmaya başladın."
Aynı saatlerde, Raif Efendi kendi evine dönmeden önce çarşının arka sokağında kısa bir süre durdu. Bu sahneyi Cemil görmedi, Leyla görmedi, Emine Bacı yalnız uzaktan bir gölge hareketi seçti ama kimin olduğunu çıkaramadı. Raif, sokağın karanlık tarafında bekleyen biriyle karşılaştı mı, yoksa yalnız yürüyüşünü mü yavaşlattı; bunu kesin olarak bilen yoktu. Fakat o gece onun eve normalden geç girdiğini, kapıyı açan hizmetkarın sonradan mutfakta "Efendi'nin ceketi zeytin deposu kokuyordu" dediğini Emine Bacı ertesi sabah duyacaktı.
Şimdilik bu da yalnız bir işaretti.
Cemil ise evine vardığında, kapıyı kapatıp sırtını bir an ahşaba dayadı. Gün boyunca konuşulan her şey, sanki dışarıdan kendisiyle birlikte içeri girmişti. Zeytin deposunun kokusu hırkasına sinmişti. Yağ, küf, metal ve insanların korkusu. Ellerini yıkadı. Parmak uçlarından silah yağı kokusu kolay çıkmadı. Sabunladı. Bir daha sabunladı. Yine de çok hafif bir koku kaldı. İhanetin dokunduğu şey, bazen deriden daha içeri işler.
Masanın başına geçti. Kağıt çıkardı. Yazmadı. Bir süre boş sayfaya baktı. Sonra kısa notlar düşmeye başladı:
Zeytin deposu. Sandık daha önce oynatılmış. Eksik fişek kutusu. Az eksik - bilerek. Raif, silaha değil yüzlere baktı. Sadık sola baktı. Hakkı'nın çırağı geçti. Halit'in adamı döndü. Leyla örümcek ağını fark etti. Emine: işaret çok, hüküm yok.
Kalemi durdu. Son satıra şunu yazdı:
Bu kasaba yalnız dışarıdan değil, içeriden de yoklanıyor.
Yazdığı cümleye uzun süre baktı. Sonra kağıdı katlayıp eski bir defterin arasına koydu. Defterin kapağını kapatırken, kendine ilk sessiz emri verdi: Bundan sonra kimse yalnız söylediği sözle değerlendirilmeyecekti. Herkes yürüyüşüyle, baktığı yerle, sakladığı korkuyla, fazladan kurduğu doğru cümlelerle ve eksik bıraktığı küçük izlerle birlikte okunacaktı.
Gece ilerledi.
Kasabanın üstüne bir türlü kalkmayan sis yeniden çöktü. Zeytin ağaçları karanlıkta köklerini daha derine salmış gibi sessiz duruyordu. Uzakta bir yerde, belki değirmen yolunda, bir atın nal sesi kısa kısa duyuldu. Sonra kesildi. İnsanlar yataklarında dönüyor, kadınlar sandık kapaklarını içlerinden yeniden açıp kapıyor, erkekler ertesi gün hangi cümleyi hangi adama söyleyeceklerini düşünüyordu. Çocuklar, büyüklerin korkusunu rüyalarında başka şekillerde görüyordu.
Zeytin deposunun kapısı kapalıydı.
Ama kapalı kapı, artık güven demek değildi.
Çünkü Cemil, Leyla ve Emine Bacı aynı gece, farklı evlerde aynı gerçeği başka kelimelerle anladılar: Felaket kapıya gelmişti. Şimdi asıl mesele, kapının dışındaki düşmanı beklemek değil, kapının içeriden kim tarafından aralandığını bulmaktı.
Ve zeytin ağaçları, suskun ihtiyarlar gibi, o karanlıkta hepsini dinliyordu.