Bölüm 5 - İncir Hanı'nda Pusu
“Pusu, kurşunla başlamaz; insanın güveni, yanlış yerde bir anlığına gevşediğinde başlar.”
Yağmur öğleden sonra başlamış, akşamüstüne doğru toprağın üstüne ağır ve inatçı bir sabır gibi çökmüştü. Ege yağmuru, bazı mevsimlerde insanı serinletmez; aksine, toprağın içinde yıllardır saklanan ne varsa onu yüzeye çağırır. Islanmış incir köklerinin ekşimsi kokusu, ahırda beklemiş hayvan teri, duvar aralarına sinmiş küf, eski saman, çamur ve bayat zeytinyağı birbirine karışır; insan, havanın değil de geçmişin ıslandığını sanır. O akşam İncir Hanı'nın çevresinde dolaşan koku tam da böyleydi: yalnız suyun ve toprağın değil, eski yolculukların, unutulmuş pazarlıkların, susturulmuş korkuların kokusu.
Han, kasaba ile dağ arasındaki ticaret yolunun üstünde, canlılığından çok hatırası kalmış yapılardandı. Vaktiyle incir çuvalları, zeytinyağı fıçıları, tuz, sabun, tütün, keçi derisi, hatta düğün çeyizi taşıyan arabalar burada durmuş; yolcular burada yemek yemiş, hayvanlar burada soluklanmış, tüccarlar birbirinin yüzünden malın değerini ve yolun güvenini okumaya çalışmıştı. Şimdi ise yapı ayakta duruyordu ama yaşamıyordu. Kalın taş duvarları hâlâ güçlüydü, kapısı hâlâ ağırdı, avlusu hâlâ derindi; fakat bütün bunlar insana güven vermek yerine, yapının neden hâlâ yıkılmadığını düşündürüyordu. Bazı yerler, sağlam kaldıkça tekinsizleşir.
Cemil Arif, hanı ilk gördüğü anda sevmedi.
Bu sevimsizlik yapının yıpranmışlığından gelmiyordu. Bilakis, han fazla kullanışlı görünüyordu. Çok gölge veriyor, çok saklanma yeri sunuyor, çok giriş ve çıkış ihtimali taşıyordu. Kapıdan bakan biri avlunun tamamını göremezdi; avluya giren biri de odaların içini seçemezdi. Ahır tarafı, arka geçitlere ve eski tahıl boşaltma oyuklarına yaslanıyordu. Damın kenarları genişti, pencereler alçak ama derindi, duvarların dibinde yağmur suyunun açtığı kanallar vardı. Böyle yerler yolcuyu da sever, kaçakçıyı da; pusucuyu ise daha başka sever. İyi bir sığınak ile iyi bir tuzak arasındaki fark, çoğu zaman içeri kimin senden önce girdiğini bilmekten ibarettir.
Hanın kapısına vardıklarında akşam tam kararmamıştı. Gök, yağmur bulutlarının altında kurşuni bir tavan gibi alçalmış, taş duvarların ve çamurlaşmış yolun üstüne kirli bir ışık dökmüştü. Yağmur inceydi ama inatçıydı; insanın yakasına, kirpiğine ve düşüncesine işleyen türdendi. Avluda yalnız iki araba, bir kenara çekilmiş yük katırı ve ahır tarafında gölgesi zor seçilen bir seyis vardı. Seyisin boğuk öksürüğü bir an duyuluyor, sonra yağmur sesi içinde kayboluyordu. O sessizlikte her küçük ses büyüyor, her büyüyen ses ise bir işaretmiş gibi insanın kulağına saplanıyordu.
Kör Salih, kapı eşiğine varmadan önce çamurun üstüne baktı. Bunu yapışında gösterişli bir dikkat yoktu. Eğilmedi, parmağıyla iz ölçmedi, toprağı avuçlamadı. Yalnız adımlarını iki kez yavaşlattı. Tek gözü, yağmurun bozduğu ayak izleri üstünde kısa kısa gezdi. Sonra sanki bir şey yokmuş gibi yürümeye devam etti.
Cemil, onun bu küçük duraksamasını kaçırmadı. “Bir şey mi var?” diye sordu, sesini yağmurun altına saklayarak.
Salih başını tam çevirmedi. “Bir şey yoksa bile,” dedi, “burada bir şey olmaya heves var.”
Bu cümle, bilgi vermekten çok insanın içine bir diken bırakırdı. Kör Salih'in konuşma tarzı böyleydi. Tehlikeyi adıyla çağırmaz, yolun üstündeki küçük bir uyumsuzluğu söyler ve gerisini karşısındakinin korkusuna bırakırdı. Cemil artık onu daha iyi tanıyordu. Salih'in “heves” dediği şey, çoğu zaman toprağın, insanın, hayvanın ya da sessizliğin yer değiştirmiş olması demekti.
Derviş Ali, hanın ağır kapısının önünde durdu. Üstündeki cepken yağmurdan koyulaşmış, belindeki kuşak daha da sıkı görünür olmuştu. Bakışı Cemil'inki gibi ayrıntı toplamıyor, doğrudan tehdit kokluyordu. Kapının üstündeki eski ahşap lentoya, sonra avlunun iki yanındaki karanlık boşluklara baktı. “Yer dar,” dedi. “İyi.”
Cemil, daha içeri girmeden itiraz etti. “Dar yer kontrol kolaylığıdır. Aynı zamanda kıstırılmadır.”
Efe yan gözle baktı. “Yani şehirli aklın gene iki tarafı birden görüyor.”
“Görmek başka,” dedi Cemil, “hangisinin daha ağır olduğunu bilmek başka.”
Derviş Ali'nin dudağında kuru, belirsiz bir çizgi oluştu. Bu gülüş sayılmazdı. “Bu yüzden seni buraya getirdim ya.”
Bu sözde ne tam övgü vardı ne de tam küçümseme. Daha çok, istemeden kabul edilmiş bir kullanışlılık duruyordu. Derviş Ali, Cemil'in fazla düşünen yanından rahatsızdı; ama aynı yanın bazen dağın kaba sezgisini tamamladığını da artık inkâr edemiyordu. Cemil de Efe'nin sertliğini hâlâ tehlikeli buluyor, fakat o sertlikte şehirde kolay bulunmayan bir karar berraklığı olduğunu görüyordu. Aralarındaki bağ dostluk değildi. Zaten henüz dostluk lükstü. Şimdilik birbirlerinin kusurlarını işe yarar araç gibi kullanmayı öğreniyorlardı.
O gece handa üç hat birleşecekti: dağdan gelenlerin ihtiyacı, kasabadan taşınan haber ve dışarıdan sızdırılacak cephane. Kâğıt üstünde plan sade görünüyordu. Küçük sevkiyat handa alınacak, yük iki parçaya ayrılacak, biri dağa, biri daha sonra kullanılmak üzere ara depoya çekilecekti. Fakat Cemil, kâğıt üstünde sade görünen işlerden yıllardır korkardı. Hayatın en pahalı tuzakları çoğu zaman düzgün çizilmiş planların altına gizlenir.
Avluya girdiklerinde taş döşemeler yağmurla koyulaşmıştı. Kenarlardaki oluklardan ince sular akıyor, yer yer çamurla birleşip koyu çizgiler halinde kapı diplerine doğru sürünüyordu. İç odaların kapıları yarı aralıktı. Birinde loş bir lamba yanıyor, ötekinde yarı kapanmış kepenklerden içerinin karanlığı dışarı sızıyordu. Ahır tarafında saman kokusu ağırdı. Islanmış hayvan sırtından kalkan buhar, avlunun soğuk taşlarına çarpıp tekrar yere iniyordu.
Han sahibi diye tanıtılan ihtiyar adam, gölgelerden çıktı.
Uzun boylu değildi; ama omuzları yaşına rağmen düşmemişti. Gözleri fazla sıcak değildi, fazla düşmanca da görünmüyordu. Sesi de yüzü gibi ortadaydı: ne korkak, ne cesur, ne samimi, ne hain. Böyle yüzler Cemil'i daima rahatsız ederdi. Çünkü insanın hüküm vermesini kolaylaştıran hiçbir çıkıntı taşımazlar. İhtiyarın sakalı yağmurdan nemlenmiş, cübbesinin etekleri çamur sıçramalarıyla kirlenmişti. Sağ eli, belindeki kuşağın kıyısında duruyor; sol eli ise sık sık, farkında değilmiş gibi, avlu kapısına doğru gidip geliyordu.
“Hoş geldiniz,” dedi. “Yağmur size de yetişmiş.”
Derviş Ali öne geçti. “Oda hazır mı?”
“Hazır. Yük de birazdan gelir.”
Cemil, ihtiyarın “yük” derken sesindeki doğallığa baktı. Doğallık bazen masumiyetin değil, ezberin sonucudur. İnsan aynı yalanı yeterince uzun süre söylerse, kelime dudakta yalan olmaktan çıkar, alışkanlığa dönüşür. Cemil ihtiyarın dudaklarını, çenesini, göz kırpışını izledi. “Yük” derken gözünü kaçırmamıştı. Bu iyiye de yorulabilirdi. Fakat kelimenin ardından sol eli tekrar kapıya kaymıştı. Bu da iyiye yorulamazdı.
“Kim getirecek?” diye sordu Cemil.
İhtiyar, sorunun Derviş Ali'den değil de ondan gelmesine bir an şaşırdı. Sonra yüzünü hemen topladı. “Yolu bilenler.”
“Yolu bilen çoktur. Güveni bilen azdır.”
Derviş Ali hafifçe homurdandı. “Adamı daha kapıda daraltma.”
Cemil gözünü ihtiyardan ayırmadı. “Kapı, adamın en dürüst yeridir. İçeri girince herkes rolünü bulur.”
İhtiyar bu cümleye gülümsemeye çalıştı; ama gülümseme yüzünde çok kısa kaldı. “Ben han sahibiyim beyim. Kapıdan giren de olur, çıkan da. Yolcuya fazla soru sorarsak han kalmaz.”
“Fazla soru sormadığında da bazen han kalmaz,” dedi Cemil.
Derviş Ali elini yarım kaldırdı. “Yeter. İçeri geçelim.”
Cemil sustu. Çünkü henüz söyleyeceği hiçbir şey, işi değiştirecek kadar kesin değildi. Şüphe, erken dile gelirse adamı küçük düşürür; geç kalırsa öldürür. Bu ikisinin arasında yürümek, ince bir bıçak sırtında yürümekten farksızdı.
Onları avlunun sol kanadındaki geniş odaya aldılar. Oda bir zamanlar yolcular için yapılmıştı. Duvarların dibinde eski sedirler, ortada kaba bir masa, köşelerde iri toprak küpler, arka tarafta raf gibi görünen ama biraz dikkatle bakınca eski bir tahıl boşaltma düzenine bağlandığı anlaşılan tahta kapaklar vardı. Tavandan sarkan lamba, isli camı yüzünden ışığı temizlemiyor, odanın ortasına kirli sarı bir leke bırakıyordu. O lekenin dışında kalan her şey yarım görünüyordu: yüzler, eller, sandık konacak boşluklar, kapı ağzı, duvar dipleri.
Yağmurun sesi dışarıda taşlara vuruyor, fakat odanın içinde bambaşka bir ritme dönüşüyordu. Damdan gelen damlalar, ahır yönündeki zincirin ara sıra tınlaması, lambanın fitilinden çıkan ince cızırtı, ıslak elbiselerden yükselen kokunun ağır sessizliği... Cemil, muhabere odalarında beklemeyi bilirdi; ama buradaki bekleyiş başka cinstendi. Telgrafhanede sessizlik bir işaretin gelmemesi demekti. Handaki sessizlik ise birinin çoktan gelmiş ve saklanmış olabileceği ihtimaliydi.
Cemil masaya oturmadı. Önce odanın ölçüsünü aldı. Pencere tek taraftaydı ve dışarıya değil, avluya bakıyordu. Camları eskiydi; kurşun geldiğinde parçalanır, içeri kıymık gibi yağardı. Kapı genişti ama aynı zamanda dardı; çünkü dışarıdan üç adam aynı anda yüklenebilir, içeriden iki adamdan fazlası yan yana çıkamazdı. Sağ duvar kalındı; mermi çarpınca kırılmaz ama taş tozu dökerdi. Sol taraftaki küpler, siper sayılmazdı; fakat devrilirse zemini değiştirebilirdi. Tavan kirişleri yaşlıydı, yağmurdan nem almıştı; hemen alev almazdı. Lambanın yeri ise kritikti. Işık, odanın orta yerini ele veriyor, kenarları saklıyordu.
Derviş Ali, onun bu bakışını fark etti. “Bakınıp durma,” dedi. “Yer seni beğenmezse dışarı taşarız.”
Cemil'in aklı, cümlenin kabalığına değil, doğruluğuna takıldı. Yer bazen gerçekten insanı beğenmezdi. Bazı mekânlar insanın içinde kalmasına izin vermez; daha kapıdan girerken onu ya dışarı atar ya da içine gömer.
“Bu odanın arka çıkışı var mı?” diye sordu han sahibine.
İhtiyar, omuzlarını çok az kaldırdı. “Eskiden tahıl indirme kapağı vardı. Şimdi tahtayla kapalı.”
“Kapalı şey açılır.”
“Zorlanırsa açılır.”
Cemil, “zorlanırsa” kelimesine takıldı. İhtiyar, kapağın açılabilir olduğunu söylemişti; ama bunu bir imkân gibi değil, bir uyarı gibi söylemişti. Kapağın önünde duran küplerin altına baktı. Yağmurdan gelen çamur izleri kapı tarafında olağandı; fakat küplerin dibinde, odanın geri kalanından daha yeni ve daha koyu bir çizgi vardı.
Kör Salih de aynı yere bakıyordu.
Salih, iki küp arasındaki boşluğa elini soktu, sonra hiçbir şey söylemeden geri çekti. Parmaklarının ucunda çamur vardı. Çamuru koklamadı, ovalamadı. Yalnız başparmağıyla işaret parmağı arasında hafifçe yaydı.
“Ne var?” dedi Cemil.
“Yeni iz.”
“Ne izi?”
“Çamur. Az önce girmiş bu odaya.”
Derviş Ali gerildi. “Han işte. Giren çıkar.”
Salih başını salladı. “Yolcunun çamuru başka olur. Bekleyenin çamuru başka.”
Bu söz odada bir an havada asılı kaldı. Han sahibi hafifçe öksürdü. “Yağmur var. Çamur her yere girer.”
“Her yere girer,” dedi Cemil, “ama her yerde aynı durmaz.”
İhtiyarın sol eli bu kez kuşağından ayrılıp lambanın altındaki masaya gitti. Parmakları masanın kenarına dokundu, sonra geri çekildi. Cemil, bu küçük hareketi zihnine yazdı. İnsanlar korktuklarında çoğu zaman kapıya ya da masaya dokunur. Kapı kaçışı, masa düzeni temsil eder. İhtiyar hangisine yaslanacağını bilmiyor gibiydi.
“Yük ne zaman gelir?” diye sordu Derviş Ali.
“Akşam ezanıyla yatsı arası dediler.”
“Kim dedi?” Cemil'in sorusu hemen geldi.
İhtiyarın yüzü ilk kez çok hafif kasıldı. “Getirenler.”
“Adları yok mu?”
“Bu işlerde ad çok sorulmaz.”
Cemil, onun gözlerinin kenarında küçücük bir yorgunluk gördü. Bu yorgunluk, suçlunun yorgunluğu da olabilirdi; korkutulmuş adamın da. İşte mesele buydu. Satılmış adamla korkmuş adam, ilk bakışta aynı yüzü takar. Biri para yüzünden susar, öteki canı yüzünden. Birinin kapısı kapanmıştır; ötekininki belki hâlâ aralıktır.
Derviş Ali tekrar araya girdi. “Yeter, dedim. Adamı burada mahkeme etmeyeceğiz.”
Cemil, Efe'ye döndü. “Mahkeme değil. Odanın içindeki dördüncü duvarı arıyorum.”
“Dördüncü duvar insanın kendi korkusudur,” dedi Efe. “Çok bakarsan her yerde görürsün.”
“Az bakarsan göremezsin.”
Aralarındaki gerilim, lambanın isli ışığında somut bir şeye dönüşür gibiydi. Derviş Ali aceleci değildi ama sabırsızdı. Cemil ihtiyatlıydı ama ihtiyat bazen felç gibi duruyordu. Kör Salih ise ikisine de ait olmayan üçüncü bir sessizlikle duvar dibinde bekliyordu. O, ne Cemil gibi ayrıntıya saplanıyor ne Derviş gibi tek hamleye güveniyordu. Toprağın, hayvanın ve adamın sabrını birlikte dinliyordu.
Bekleyiş başladı.
İlk anda herkes bunun kısa süreceğine inanmak istedi. İnsan, tehlike ihtimalinin içinde beklerken zamanı küçültme eğilimindedir; beş dakikayı üç dakika sanır, yarım saati bir nefeslik aralık gibi kendine yutturur. Fakat hanın odasında zaman küçülmedi. Tam tersine, taş duvarların arasında şişti, ağırlaştı, lambanın isli camına yapıştı. Dışarıda yağmur ince ince akarken içeride her adam kendi düşüncesinin içine biraz daha gömüldü.
Cemil, bu bekleyişte telgrafhanenin bekleyişinden başka bir şey olduğunu hissetti. Telgrafhanede insan, gelmeyen habere kızar; burada ise gelmesi gereken şeyin gelmesinden korkar. Orada sessizlik boşluk demektir, burada sessizlik doluluk. Sanki odanın her köşesinde biri saklanmış da, hepsi aynı anda nefesini tutuyordu. Hatta lambanın fitili bile yanarken çıkardığı o ince cızırtıyla insana bir şeyi haber vermeye çalışıyor, ama kelime bulamıyordu.
Han sahibi bir ara kapı eşiğine gelip durdu. İçeri girmedi. Ne ihtiyaç sordu ne de ateş istedi. Yalnız durdu. Bu duruş, Cemil'e sorudan daha fazla şey söyledi. Masum bir han sahibi, böyle gecelerde ya fazla hizmetkâr olur ya da mümkün olduğunca görünmez kalır. Bu ihtiyar ikisini de yapmıyordu. Kendini gösteriyor ama konuşmuyordu; sanki orada bulunması gerektiğini birine ispat eder gibi kapının gölgesinde bekliyordu.
'Üşüdün mü?' diye sordu Cemil, bakışını ondan ayırmadan.
İhtiyar kısa bir şaşkınlık yaşadı. 'Ne?'
'Kapıda duruyorsun. Ya bizi dinliyorsun ya da dışarıyı dinliyorsun. İkisi de insanı üşütür.'
Derviş Ali'nin adamlarından biri kısık bir gülüş çıkardı. Derviş Ali gülmedi. Han sahibi ise dudaklarını ıslattı. 'Yolcu bekleyen han sahibi kapıya bakar beyim.'
'Yolcu mu bekliyorsun, işaret mi?'
İhtiyarın yüzü bir an taş gibi oldu. Sonra fazla yavaş biçimde yumuşadı. 'Benim yaşımda adam işaretten yorulur. Yalnız akşamın bitmesini bekler.'
Bu cevap kötü değildi. Hatta fazla iyiydi. Cemil'in içindeki kuşku biraz daha arttı. Hazır cevap, her zaman suç delili değildir; fakat korkudan donmuş bir adamın ağzından bu kadar düzgün çıkıyorsa, o sözün daha önce içinden geçirilmiş olma ihtimali vardır.
Kör Salih başını kaldırmadan konuştu. 'Yaşlı adamlar akşamın bitmesini beklemez. Sabahın ne getireceğini sayar.'
Han sahibi bu kez Salih'e baktı. Tek gözlü adamın sakinliği onu, Cemil'in sorularından daha fazla rahatsız etmiş gibiydi. Çünkü Cemil'in kuşkusu kelimeyle geliyordu; Salih'inki topraktan kalkıyor, insanın ayakkabısına bulaşıyordu.
İhtiyar, 'Benim sayacak neyim kaldı?' dedi.
'Korkun,' dedi Salih.
Oda bir an sustu. Yağmurun sesi taşlara daha sert vurdu. Han sahibi cevap vermedi. Kapıdan çekildi ve avlu karanlığında kayboldu.
Derviş Ali, Cemil'e döndü. 'Bu kadar sıkıştırırsan adam ya konuşur ya kaçar.'
'Cevabı da o zaman alırız.'
'Eğer gerçekten korkmuşsa?'
Cemil, bu soruya hemen karşılık veremedi. Çünkü bu ihtimal canını sıkıyordu. Korkmuş bir adamı sıkıştırmak, bazen onu hakikate değil düşmana iter. Cemil bunu biliyordu. Fakat sıkıştırmadan da yüzlerdeki çatlağı göremiyordu. Bu savaşta herkesin üstüne aynı şüpheyi sermek kolaydı; zor olan, şüphenin altında hâlâ insan kalıp kalmadığını ayırt etmekti.
Bir süre sonra Derviş Ali, sanki kendine konuşur gibi, 'Ben bir handa bir kere daha bekledim,' dedi.
Cemil başını çevirdi. Efe'nin yüzü lambanın yarı ışığında daha sert görünüyordu.
'Yıllar önce,' diye devam etti Derviş Ali. 'O vakit düşman başkaydı, korku aynıydı. Bir adam, 'yol açık' dedi. Biz de inandık. Yol açıkmış gerçekten; bize kadar açıkmış. Sonrası mezar. O günden beri han sevmem. Han dediğin yer ne evdir ne yol. İkisinin arasında duran şeye güvenilmez.'
Cemil bu cümleyi zihninde tuttu. Han, ev ile yol arasındaki ara bölgeydi. Belki bu yüzden tehlikeliydi. İnsan evde kim olduğunu, yolda nereye gittiğini bilir. Handa ise bekler. Bekleyen insanın kimliği gevşer. Tüccar mı, kaçak mı, muhbir mi, sığınmacı mı, yolcu mu; hepsi aynı kapıdan girip aynı ocak başında susabilir.
'Ben de han sevmem,' dedi Cemil.
Derviş Ali kaşını kaldırdı. 'Sen hanı değil, belirsizliği sevmezsin.'
'Belirsizlik bazen han kılığına girer.'
Bu kez Efe'nin dudağında daha gerçek bir kıpırtı belirdi. İki adam, aynı yere başka yoldan bakıyorlardı. Aralarındaki anlaşmazlık azalmıyor, fakat işe yarar hale geliyordu.
Önce kısa sürdüğü sanılan dakikalar uzadı. Sonra uzun olduğu bilinen dakikalar şekilsizleşti. Yağmur bazen hızlanıyor, bazen hafifliyor, fakat hiç tam kesilmiyordu. Herkes kendi yerini seçmişti. Derviş Ali masanın kenarına değil, kapıyı çapraz gören sedire oturdu. Adamlarından ikisi kapı ağzına yakın durdu; birinin omzu kapıya fazla yakındı, Cemil bunu not etti. Salih arka tahtalı bölmenin yanına çömeldi. Cemil ise odanın ortasına değil, pencereyle küpler arasındaki çizgiye yakın durdu. Böylece hem kapıyı hem pencereyi hem de arka ihtimali görebiliyordu. Fakat üç yön görmek, üç yönden birden korkmak demekti.
Hanın dışından ara sıra sesler geliyordu. Ahırda bir hayvan ayağını sürüyor, zincir tınlıyor, seyis öksürüyor, sonra yine yağmur sesi her şeyi kapatıyordu. Bir noktada han sahibi içeri girip lambanın fitilini düzeltmek istedi. Cemil'in gözleri hemen eline gitti. İhtiyarın parmakları bu kez gerçekten titredi. Fitile dokunurken çok hafifçe kapıya baktı. Bu hareketi başka biri kaçırabilirdi; Cemil kaçırmadı.
“Lamba iyi,” dedi.
İhtiyar durdu. “İs yapıyor.”
“İs kalsın.”
Derviş Ali, Cemil'e baktı. “Lambayla da mı kavgalısın?”
“Lamba dışarıya bizi anlatıyor.”
İhtiyar, “Perdeyi çekerim,” dedi.
“Perde içerideki gölgeyi daha keskin yapar.”
Bu kez Derviş Ali de kapıya baktı. Efe'nin yüzünde sabırsızlığın yanında, istemeden kabullenen bir dikkat belirdi. Cemil'in her şeye itiraz etmesi sinir bozucuydu; ama itirazlarının bazılarında işe yarar bir sertlik vardı.
Yük gecikti.
Gecikme, planlı işlerde en büyük düşmandır. Erken gelen tehlike insanı hazır bulur; geç gelen haber ise aklın etrafına kuşku örer. Derviş Ali'nin adamlarından genç olanı, iki kez yer değiştirdi. İlkinde yalnız bacağını açmak istemiş gibi durdu. İkincisinde eli tüfeğine gitti. Kör Salih gözünü kaldırmadan, “Yer değiştirme,” dedi.
Genç adam ters ters baktı. “Sana mı soracağım?”
Salih'in sesi değişmedi. “Korku ayakta gezmeyi sever. Gezersen kokusu çoğalır.”
Derviş Ali, genç adama yalnız bir bakış attı. Adam yerinde kaldı.
Beklerken, Cemil'in zihni ister istemez kasabaya gitti. Leyla şimdi nerede bekliyordu? Emine Bacı hangi kapı aralığında kimlerin kandil söndürüp yaktığını izliyordu? Zeytin deposundaki eksik fişek kutusu, telgrafhanede kucağa bırakılan fazla düzgün isimler, Raif Efendi'nin sakin yüzü, Sâmi Efendi'nin ürkek gölgesi... Hepsi bu handa, bu rutubetli odanın içinde görünmeyen misafirler gibi oturuyordu. İhanet artık yalnız teorik bir ihtimal değildi. İhanet, insanın omzuna yağmur gibi konan ve silkelenmeyen bir ağırlıktı.
Derviş Ali bir ara, “Şehirden haber var mı?” diye sordu.
“Han baskını olmadan önceki haberler, baskından sonra eski kalır,” dedi Cemil.
“Baskın olacağını şimdiden söylüyorsun.”
“Söylemiyorum. Ama bu yer bana rahatlık vermiyor.”
Efe, karanlık pencereye baktı. “Dağda rahatlık arayan adam ölür.”
“Şehirde rahatsızlığı önemsemeyen de.”
Bu cümle üzerine ikisi de sustu. Artık aralarındaki her laf, yalnız kişisel bir sürtüşme değil, iki savaş biçiminin birbirini yoklamasıydı. Derviş Ali için yaşamak, fazla düşünmeden doğru anda vurmak ve doğru anda çekilmekti. Cemil için yaşamak, doğru anın nereden geldiğini anlamaya çalışmaktı. İkisi de tek başına eksikti.
Nihayet, avlu kapısı tarafında tekerleklerin çamura girip çıkarken çıkardığı boğuk ses duyuldu. Ardından katırların nefesi, örtülerin ıslak hışırtısı ve iki adamın düşük sesli konuşması geldi. Odanın içindeki herkes aynı anda canlandı ama kimse yerinden fırlamadı. Hatta bu canlanma bile bastırılmıştı. Böyle işlerde sevinç göstermek çocukluktur; yük gelince tehlike bitmez, başlar.
İki katırın arkasında, üzeri kaba örtülerle kapatılmış üç sandık getirildi. Sandıkların üstüne kuru incir çuvalları ve zeytinyağı fıçısı taşınıyormuş izlenimi verilmişti. Örtüler yağmurdan ıslanmış, ipler koyulaşmıştı. Düğüm yerleri çok düzgündü. Cemil'in aklından ilk geçen şey bu oldu: kamuflaj fazla temizdi. Yol yorgunluğunda düğüm bu kadar muntazam kalmaz. Ya yük çok iyi korunmuştu ya da biri, yükün “iyi korunmuş” görünmesini özellikle istemişti.
Sandıklar içeri alınırken odadaki hava değişti. Teori, tahtaya ve metale dönüşmüştü. Derviş Ali'nin iki adamı kapıya daha sağlam yerleşti. Kör Salih arka geçide benzeyen tahtalı duvara bir kez daha dokundu. Cemil ise sandıkların altındaki çamura baktı. İki sandığın altından akan çamur çizgisi olağandı; üçüncüsünün altında daha az çamur vardı. Demek ya daha kısa taşınmış ya da daha kuru bir yerde beklemişti.
“Yolda nereden geldiniz?” diye sordu Cemil, sandık taşıyan adamlardan birine.
Adam, han sahibine baktı. Bu bakış kısa sürdü ama yetti.
“Yukarı köy yolundan,” dedi.
“Yukarı köy yolunun çamuru daha kırmızı olur.”
Adamın yüzü boşaldı. Bu küçük boşalma, suçun değilse de hazırlıksızlığın işaretiydi. Derviş Ali hemen Cemil'e baktı. Artık onun itirazlarını tamamen susturmuyordu.
Han sahibi araya girdi. “Yağmur her yeri karıştırdı beyim.”
Cemil, ihtiyarın bu kez fazla hızlı konuştuğunu fark etti. “Her şeyi karıştırmaz,” dedi. “Bazı şeyleri daha görünür yapar.”
Derviş Ali'nin sesi sertleşti. “Yeter. Sandıkları açmadan önce herkes yerini bilsin.”
Yük hemen açılmadı. Önce kapı tarafı kontrol edildi. Efe'nin adamları avluya baktı, seyis tarafı yoklandı, sonra tekrar içeri dönüldü. Her şey normal görünüyordu. Fakat normal görünüş, Cemil'e artık hiçbir güven vermiyordu. Hatta en çok normal görünen şeyden korkuyordu. Çünkü pusu, çoğu zaman bağırarak değil, fazla düzgün bir sessizlikle yaklaşır.
Yağmur hızlandı.
Dışarıda sular taş aralarından iplik iplik akmaya başladı. Ahır tarafında bir katır huzursuzca kişnedi. Sonra ansızın sustu. Bu susuş, Cemil'in sırtında soğuk bir çizgi gibi indi. Hayvan sesinin kesilmesi bazen insan sesinin başlamasından daha kötü haberdir. Tehlike yaklaşınca hayvan ya delice hareketlenir ya da kendini taş sanacak kadar susar. İkisi de işarettir.
“Lambayı kıs,” dedi Cemil.
Derviş Ali sormadı bu kez. Adamlarından biri fitili biraz indirdi. Oda karardı. Yüzler yarıya indi. Işık, sandıkların üstündeki ıslak örtülerde sarı bir leke gibi kaldı. Dışarıdan içeri bakacak biri artık ayrıntı seçemezdi; ama içeriden dışarı da az görünürdü. Her tedbir kendi eksikliğini getirir.
Tam o sırada avludan boğuk bir ses geldi. Sanki ağır bir şey devrilmiş, sonra aceleyle tutulmuştu. İçerideki herkes aynı anda kapıya döndü. Derviş Ali elini kaldırdı. Konuşulmadı. Yağmur sesi birden kalınlaştı; ya da herkes susunca öyle duyuldu.
Ayak sesleri yaklaştı. Han sahibi kapıda belirdi. Yüzünde tereddüt mü vardı, yoksa lambanın gölgesi mi oynuyordu, Cemil seçemedi.
“Ne oldu?” diye sordu Efe.
“Hiç,” dedi ihtiyar. “Katırlardan biri ayak sürttü. Seyis baktı.”
Cemil'in içi bu “hiç” kelimesiyle daha da karardı. Hiç, korkan insanların en sevdiği örtüdür. Bir şeyin üstüne atılır ve o şeyin şeklini saklamaya çalışır.
Derviş Ali'nin adamlarından biri dışarı çıktı. Kısa süre sonra döndü. “Katır duruyor,” dedi.
Cemil hemen sordu. “Tek mi?”
Adam duraksadı. “Evet.”
“Öteki?”
Bu kez cevap hemen gelmedi.
Han sahibi açıklamaya girişti. “Belki ahıra çekmişlerdir. Yağmurdan ürkmüştür. Seyis...”
Cemil birden ayağa kalktı. “Hayır. Beklemeyin.”
Bu kelime, zihni bütün parçaları tam birleştirmeden ağzından çıkmıştı. Eksik katır, yeni çamur, fazla düzgün düğüm, lambaya dokunmak isteyen titrek el, huzursuzlanan ve sonra susan hayvan, üçüncü sandığın kuru izi... Hepsi bir anda aynı şekle girmişti. İnsan bazen delili değil, deliller arasındaki boşluğu görür.
“Kapıyı tutun!” diye bağırdı Derviş Ali.
Geç kalmışlardı.
İlk kurşun pencere tarafından geldi. Cam, birden değil de sanki içeriden yumruk yemiş gibi patladı. Islak akşamın gri ışığıyla odanın kirli sarı lambası birbirine karıştı. Cam parçaları yağmur damlalarıyla birlikte içeri saçıldı. Bir parça Cemil'in yanağını çizdi. Acı daha sonra gelecekti; o an yalnız sıcak bir çizgi hissetti. Ardından kapı tarafından ikinci patlama duyuldu. Sonra üçüncü. Taş duvar toz verdi. Lambanın alevi titredi.
Oda bir anda bekleyişten çatışmaya geçti; ama insan zihni bu geçişi hemen kabul edemez. Bir an önce herkesin bedeni hareket eder, aklı arkadan gelir. Derviş Ali ilk toparlanan oldu. Bağırmadı. Tüfeğini kaldırdı ve kapı eşiğinde beliren ilk gölgeye ateş etti. Patlamanın sesi taş odada sağır edici biçimde döndü. Eşiğe yüklenen adam bir yarım adım daha attı, sonra çamur ve kanla birlikte yere çöktü.
Kapının ardında daha fazlası vardı.
Birinin üniformasında Yunan askeri kemeri parladı. Ötekinin başında yerli sarık vardı. Üçüncü adamın elinde uzun dipçik, belinde kısa kama görünüyordu. Demek Nikolaos yalnız kendi askerini yollamamıştı. Yerli el de vardı. İçerideki el artık teori değil, kapı eşiğinde nefes alan bir gölgeydi.
Efe'nin adamları siper aldı. Biri masayı devirmeye çalıştı; masa ağırdı, ancak yarım döndü. Öteki sandığın arkasına çöktü; sandık mermiyi tutar mı tutmaz mı bilmeden insan bazen en yakın tahtayı kale sanır. Kör Salih duvar dibinden arka tahtalı geçide kaydı. Tek gözü, ne kapıya ne pencereye takıldı; o artık odanın kaçış tarafıyla ilgileniyordu. Cemil ise ilk iki nefeste siper aramadı. Lambaya, küplere, sandıklara, kapıya ve zemine baktı. Çünkü bazen insanı kurtaran şey saklanmak değil, odanın başka bir şeye dönüşme ihtimalini görmektir.
Kurşunlar taşta patlıyor, ahşapta kıymık çıkarıyor, tavandaki isli örümcek ağlarını titretiyordu. Barut kokusu, küf ve zeytinyağı kokusuna karıştı. Yağmur dışarıda hâlâ yağıyordu ama odanın içindeki ses, yağmurun bütün ritmini ezmişti. Bir adamın bağırışı, bir başkasının küfrü, Efe'nin kısa emirleri, han sahibinin nereden geldiği belli olmayan boğuk iniltisi... Bütün bunlar aynı anda oldu.
Cemil, masanın yanına düşen han sahibini gördü. İhtiyar vurulmamıştı; korkudan yere kapanmıştı. Sol eli masanın ayağına yapışmış, sağ eli kapıya doğru uzanmıştı. Cemil'in zihninden bir anlık bir düşünce geçti: Korkan mıydı, satılmış mıydı? Fakat o anda bunun cevabı yoktu. Savaş, bazı soruları çatışmadan sonraya erteler. Yaşarsan sorarsın.
Kapıdan iki adam daha yüklenmek istedi. Derviş Ali'nin tüfeği bir kez daha patladı; ardından fişek değiştirme sesi geldi. Efe bu işte hızlıydı. Tüfeği elinde bir alet değil, kolunun devamı gibi duruyordu. Ama kapıdaki baskı bitmiyordu. Pencere tarafından gelen kurşunlar içerideki siperleri daraltıyor, kapıdakiler ise içeri girmeye çalışıyordu. Bu bir baskın değil, kıstırma koreografisiydi. Nikolaos, hanın planını biliyordu. Ya kendisi çok iyi keşif yaptırmıştı ya da içeriden biri ona odanın nefes alacak yerlerini tek tek söylemişti.
“Arka kapı!” diye bağırdı Cemil.
“Kapalı!” dedi Kör Salih.
“Öyleyse aç!”
Salih cevap vermedi. Tahtaya vurduğu ilk darbenin tok sesi, kurşun sesleri arasında bile seçildi. Çürük tahta beklenenden sağlam çıktı. İkinci darbede çatladı ama açılmadı. Salih belindeki kısa bıçağı çıkardı, çivilerin dibini yokladı. Onun işi kaba kuvvet değildi; kapalı şeyin nereden zayıf olduğunu buluyordu.
Cemil, odanın içinde yayılan dumanı gördü. Henüz yangın yoktu, yalnız barut ve lambadan çıkan kirli is vardı. Yine de duman fikri zihninde bir kapı açtı. Dışarıdakiler içeriyi görmek istiyordu. Onların avantajı, odayı baskı altında tutmalarıydı. Bu avantajı bozmak gerekiyordu. Sayıca azdılar. Cephaneyi ve adamı aynı anda kurtarmak imkânsıza yakındı. Ama gözleri bozabilirlerdi.
Köşedeki toprak küplere baktı. Bunlar su küpü değildi. Hanın eski artığı, koyu zeytinyağı ve kandil yağı karışımı taşıyordu. Yağ taze değildi; ağır, kokulu, pis ve yapışkandı. Hemen alev almazdı ama zemini değiştirir, dumanı kalınlaştırır, kapı eşiğini kayganlaştırırdı. Lambada ateş vardı. Tavan nemliydi, yani yangın hemen bütün odayı yutmazdı. Kapı dardı, avlu ıslaktı, baskıncıların ayakları çamurluydu. Onları yenmeye değil, bir nefes şaşırtmaya ihtiyaç vardı.
Bu hesap bir anda geçti.
“Yağı devirin!” diye bağırdı.
Kimse ilk anda anlamadı. Hatta Derviş Ali bile, ateş ederken başını yarım çevirdi. “Ne?”
Cemil cevap vermedi. Küplerden birine atıldı. Omzunu toprak gövdeye verdi. Küp ağırdı. İçindeki yağ, taş gibi değil, canlı bir şey gibi direniyordu. İlk hamlede küp yalnız inledi. Cemil'in omzu, sert toprak yüzeye çarptı; kemikten gelen acı boynuna kadar çıktı. İkinci hamlede ayağı kaydı, dizini zemine vurdu. Kurşunlardan biri başının üstünden geçti, duvara saplandı. Üçüncü hamlede bütün ağırlığını verdi. Küp önce yan döndü, sonra dipten çatladı ve büyük, kaba bir iniltiyle devrildi.
İçinden koyu, ağır, bayat yağ zemine yayıldı.
Koku bir anda odanın bütün havasını değiştirdi. Islanmış taş, barut ve kan kokusunun üstüne acı, bozulmuş zeytinyağı yayıldı. Yağ su gibi akmıyor, ağır bir hayvan gibi sürünüyordu. Zemindeki çamurla birleşip kaygan, koyu çizgiler oluşturdu. Derviş Ali'nin adamlarından biri nihayet anladı ve ikinci küpe omuz attı. O küp daha zayıftı; ilk darbede çatladı, ikinci darbede devrildi.
“Delirdin mi?” diye bağırdı biri.
“Henüz değil!” dedi Cemil.
Lamba hâlâ tavanda sallanıyordu. Ona ulaşmak için masanın yanından geçmesi gerekiyordu. Kapıdan gelen bir kurşun masanın kenarını parçaladı. Cemil sıçrayan kıymığı elinin üstünde hissetti. Bir an, yıllardır kurduğu bütün nizam fikri içinden çekildi. Haritalar, raporlar, telgraf kalıpları, “bekleyelim” diyen merkez cümleleri, hepsi aynı anda geride kaldı. Şimdi oda vardı, yağ vardı, ateş vardı, kapı vardı. Kurtuluş, düzen kurarak değil, düzeni bilerek bozarak gelecekti.
Lambayı kaptı.
O kısacık anda eli tereddüt etti. Çünkü ateş, insanın dostu olmaz; yalnız doğru yere sürülürse bir süreliğine düşmana daha yakın durur. Yanlış hesap, herkesi aynı mezara koyabilirdi. Cemil, tavanın nemini, kapının mesafesini, zemindeki yağın yönünü, arka tahtada çalışan Salih'in yerini bir kez daha gördü. Sonra lambayı kapı eşiğine doğru savurdu.
Cam kırıldı.
Fitil yağlı zemine değdi. Alev önce küçük ve kararsız kaldı. Sonra yağın üstünde sarı, kirli bir dil gibi yayıldı. Koşmadı; süründü. Fakat sürünmesi bile yetti. Kapı eşiğindeki adamlardan biri geri çekilmek isterken ayağı kaydı. Öteki, alevin yayılışına bir anlık şaşkınlıkla baktı. İşte Cemil'in aradığı nefes buydu: ölümden çalınmış birkaç saniye.
Duman kalınlaştı.
Zeytinyağı dumanı temiz değildir. Göz yakar, boğazı tırmalar, insanın ciğerine yapışır. Oda bir anda bulanıklaştı. Dost da düşman da tam göremez hale geldi. Derviş Ali bu karışıklığı anladı. “Şimdi!” diye bağırdı.
Kör Salih arka tahtada küçük bir açıklık açmıştı. Bu tam kapı değildi; bir adamın eğilip geçebileceği kadar geniş, pütürlü, çivili, eski bir ağızdı. İlk geçen yaralı Efe adamı oldu. Bacağından vurulmuş değildi ama omzuna kıymık ve taş parçası saplanmıştı. Ardından ikinci adam geçti. Derviş Ali hâlâ kapıya ateş ediyordu.
“Birer birer!” dedi Salih. “Başını eğ!”
Kurşun sesi, alevin uğultusu ve dışarıdan gelen küfürler birbirine karıştı. Cemil, sandıklara baktı. İkisi arka geçide yakındı. Üçüncüsü odanın ortasında kalmıştı. Onu almak için kapı hattına açılmak gerekiyordu. Belki iki kişi kaldırabilir, belki bir nefes daha kazanabilirlerdi. Fakat duman kalınlaşıyor, ateş eşiği yalıyor, dışarıdakiler ikinci hamleye hazırlanıyordu.
Bir sandık kalacaktı.
Bu düşünce Cemil'in içinden soğuk bir bıçak gibi geçti. Sandık yalnız mühimmat değildi. Kasaba ile dağ arasındaki güvenin elle tutulur haliydi. Bir sandık kaybetmek, mermiden fazlasını kaybetmekti; bir tarafın ötekine “senin yüzünden” diyebilmesi için bırakılmış taş gibi ağır bir delildi. Cemil bunu daha o anda biliyordu.
“Birini bırak!” diye bağırdı Kör Salih.
Derviş Ali sandığın kulpuna uzandı. Parmakları tahtaya değdi. Yüzündeki çizgiler sertleşti. Liderlik bazen bir şeyi almak değil, bırakamayacağını sandığın şeyi bırakmaktır. Efe'nin eli bir an daha sandıkta kaldı. Sonra çekti.
“Çık!” diye bağırdı Cemil'e.
“Sen!”
“Ben en son!”
Bu tartışmaya zaman yoktu. Cemil eğilerek arka açıklıktan geçti. Çiviler sırtını çizdi, ıslak toprak dizine bulaştı. Dar geçidin öbür tarafına çıkınca hanın arkasındaki soğuk hava yüzüne çarptı. İçerideki dumanın ardından yağmurun kokusu bir an hayat gibi geldi. Ama bu yalnız bir an sürdü. Arkada hâlâ kurşun vardı.
Derviş Ali en son çıktı. Çıkar çıkmaz döndü ve açıklığı kapatacakmış gibi iki el ateş etti. Sonra Kör Salih'in işaretiyle duvar dibinden aşağı kaydılar. Hanın arka tarafı doğrudan açık araziye çıkmıyordu. Önce dikenli çalılık, sonra yarı kuru bir dere, ardından tepe yamacına tırmanan taşlı bir iz vardı. Yağmur, kaçışı hem zorlaştırıyor hem de izleri bozuyordu. Yaşamak istiyorsan, felaketin kötü yanından iyi tarafını çekip almak zorundasın.
Koştular.
Daha doğrusu, herkes kendi yaradılışına göre kaçtı. Kör Salih eğik ve sessizdi; sanki çalılığın içinde bir gölge değil, su akıyordu. Derviş Ali geri dönme ihtimalini hiçbir an bırakmayacak şekilde koşuyor, her birkaç adımda bir omuz üzerinden bakıyordu. Cemil ise arkasında kalan sandığı zihninde taşıyordu. Dizindeki acı yürümeye başladı ama onu dikkate almadı. Acı, ölümden sonra düşünülecek bir şeydi.
Arkalarından iki el daha patladı. Bir kurşun Derviş Ali'nin omzunun üstünden havayı biçti. Öteki, en önde giden genç adamın baldırını sıyırdı. Adam sendeledi. Kör Salih durmadan elini uzattı ve onu çekti. Böyle adamlar yardım etmiyormuş gibi yardım eder; çünkü yardım bazen fazla görünür olursa ikisini birden öldürür.
Yarı kuru dereye indiklerinde çamur dizlere kadar çıkmadı ama ayakkabıya yapıştı. Yağmur suyu dere tabanında ince ince akıyor, taşların arasında soluk bir şırıltı yapıyordu. Bu ses, arka taraftaki bağrışmaları bir miktar perdeledi. Salih, dere yatağında düz gitmedi; iki kez yön değiştirdi. Cemil ilkinde itiraz edecek gibi oldu, sonra sustu. Artık bazı yolların haritadan değil, kaçan adamın arkasında bıraktığı izden okunması gerektiğini öğreniyordu.
Tepenin öte yüzündeki sık çalılık kuşağına vardıklarında ilk kez durabildiler. Han görünmüyordu. Yalnız yağmurun arasından siyah dumanın ince çizgisi yükseliyordu. Alev belki büyümemişti; ama duman konuşurdu. O duman, geceye “burada bir şey oldu” diyecek, Nikolaos'un adamlarına da kaçış yönü hakkında yeterince fikir verecekti. Burada kalamazlardı.
Ama insan pusudan kurtulur kurtulmaz yürüyemez. Önce bedenini sayar. El, kol, diz, silah, nefes, yanında kalan adamlar, yerde kalmayan yaralılar... Her şey içgüdüyle yoklanır. Derviş Ali'nin iki adamından biri omzundan, biri baldırından yaralıydı. Birinin yüzünde cam kesiği vardı. Cemil'in yanağı kanıyordu ama derin değildi. Salih'in ceketinin kolu yırtılmıştı; yara yoktu. Derviş Ali'nin cepkeninde kurşunun sıyırdığı ince bir çizgi vardı.
Sonra beklenen patlama geldi.
“Bir sandık gitti,” dedi Derviş Ali. Sesi bağırmıyordu; fakat bağırmaktan daha ağırdı. “Benim iki adamım yaralandı. Han önceden satılmış. Biz içeride fare gibi bekletildik. Bu şehir işi yüzünden...”
Cemil bir adım öne çıktı. “Hanı ben seçmedim.”
“Sen de girdin.”
“Girmeden önce rahat değildim.”
“Rahat değilsen neden geri çevirmedin?”
Bu soru yağmur kadar soğuk düştü. Cemil'in verecek cevabı vardı, ama cevap insanı her zaman kurtarmaz. Çünkü gerçeğin bir kısmı Derviş Ali'nin elindeydi. Cemil kuşku duymuştu. Ama kuşkusu eyleme dönüşecek kadar kesin değildi. O eşiği geçememişti.
“Çünkü elimde delil yoktu,” dedi.
Derviş Ali'nin gözleri parladı. “Dağda delil bekleyen adamı gömerler.”
“Şehirde her korkusuna delil diye sarılan adam da masum yakar.”
“Masum yakmamak için adam mı kaybedeceğiz?”
“Adam kaybetmemek için her gölgeyi hain mi sayacağız?”
İki adam yağmurun altında, pusudan yeni çıkmış bedenleriyle birbirlerinin üstüne yürür gibi duruyordu. Fakat bu öfkenin altında yalnız gurur yoktu. Derviş Ali'nin öfkesi, adamlarını koruyamama ihtimalinden doğuyordu. Cemil'in öfkesi ise doğruyu görememe korkusundan. İkisi de kendine kızıyor, fakat bunu ötekinin yüzüne doğru konuşuyordu.
Kör Salih, baldırından yaralanan genç adamın yanına çömelmişti. Bezi sıkı sıkıya sararken başını kaldırmadan konuştu. “Biriniz diğerine bağırınca han geri gelmeyecek.”
Bu cümle basitti. Bu yüzden etkiliydi. Yağmur, taşlara aynı sabırla vurmayı sürdürdü. Derviş Ali yere tükürdü, ama sesi biraz alçaldı. “Bir sandık gitti.”
Bu kez cümlede suçlamadan çok yara vardı.
Cemil bunu gördü. Lider yorgunluğu böyle bir şeydi. Efe'nin kaybı yalnız mermi kaybı değildi; iki yaralı adamın ateşini, dağdaki adamların eksilen güvenini, şehirden gelecek her habere bundan sonra daha fazla kuşkuyla bakılacağını aynı anda taşıyordu. Bir sandık, bir sandık değildi. Savaşta hiçbir şey yalnız kendisi kadar değildir.
“Han önceden hazırlanmıştı,” dedi Cemil. “Yeni çamur izi, eksik katır, fazla düzgün düğümler, han sahibinin lambaya dokunma hevesi... Nikolaos kendi başına bu kadar doğru saat bulamazdı. İçeriden işaret aldı.”
“Bunu biliyoruz,” dedi Efe. “Bilmediğimiz, içerde hangi köpeğin havladığı.”
Cemil'in zihninde Raif Efendi'nin sakin yüzü belirdi. Ardından Sâmi Efendi'nin ürkek bakışı, zeytin deposundaki eksik fişek, telgrafhaneden gelen fazla uygun isimler, Leyla'nın “hükme yaklaşıyorsun” uyarısı... Her şey birbirine bağlanıyor, fakat bağların hangisinin gerçek hangisinin kurulmuş olduğu hâlâ belli olmuyordu. Bu yüzden gerçek daha da korkunçtu. Çünkü pusudan sonra bile insan yalnız düşmanın nereden ateş ettiğini değil, hangi işaretin kendisini o noktaya getirdiğini de düşünmek zorundaydı.
“Han sahibi satıldı mı, korktu mu?” diye sordu Kör Salih.
Derviş Ali, “İkisi de aynı,” dedi.
“Değil,” dedi Cemil.
Efe sertçe döndü. “Nasıl değil?”
“Korkan adam bir daha korkutulunca bizim tarafa da geçebilir. Satılmış adam geçmez. Korkan adamın kapısı aralıktır; satılmış adamınki içeriden kilitlidir.”
Derviş Ali kısa süre cevap vermedi. Yağmur, bıyığından damlıyordu. “Şehirli akıl yine kapı aralığı bırakıyor.”
“Kapıyı kimin açtığını bilmeden evi basmak,” dedi Cemil, “bizi her seferinde yanlış odaya sokar.”
Bu söz doğrudan Sâmi'ye, Raif'e, han sahibine, hatta vilayet hattının kendisine gidiyordu. Derviş Ali bunu anladı. Çünkü o da dağda adam ayırmanın bedelini biliyordu. Yanlış adama güvenmek öldürür; yanlış adamı öldürmek de başka türlü öldürür. Birinde beden, ötekinde dava yaralanır.
“Burada kalınmaz,” dedi Kör Salih. “Duman konuşur. İz sürecekler.”
Yaralı genç adam dişlerini sıkmıştı. Salih'in sardığı bez kanı kesmişti ama yürümek zor olacaktı. Derviş Ali adamın başına eğildi. “Dayanacak mısın?”
Genç, başını salladı. “Dayanırım efe.”
Bu cevap, cesaret cümlesinden çok utanç cümlesiydi. Yaralı adam yük olmaktan korkuyordu. Derviş Ali'nin yüzü bir an yumuşadı. Çok kısa bir andı; neredeyse görülemeyecek kadar kısa. Fakat Cemil gördü. Efe'nin sertliği, adamlarına bağırdığı için değil, onları kendi canından ayrı görmediği için ağırdı.
Küçük grup tepenin daha yukarısındaki kaya kovuğuna doğru çekildi. Kovuğa varınca ateş yakmadılar. Ateş bu gece hem yol gösterir hem cellât çağırırdı. Taş dudağının altına sığınıp yağmurun doğrudan vurmadığı bir yere çöktüler. Islak toprak, kan, barut ve zeytinyağı kokusu üzerlerine sinmişti. Cemil'in eline baktığında tırnak diplerine koyu yağ dolduğunu gördü. O yağın kokusu kolay çıkmayacaktı. Belki de çıkmaması iyiydi; bazı kararların insanın teninde kalması gerekir.
Kaya kovuğunda ilk uzun sessizlik oldu.
Pusudan önceki bekleyiş öldürücüydü; pusudan sonraki sessizlik ise yargılayıcıydı. Herkes kendi içinde aynı sahneyi yeniden yaşıyordu: pencerenin patlaması, Derviş Ali'nin ilk ateşi, küpün devrilmesi, lambanın kırılması, arka geçitten sürünerek çıkış, geride kalan sandık. Savaş bitmemişti; fakat insan zihni her çatışmadan sonra küçük bir mahkeme kurar. Kim geç kaldı? Kim fazla hızlı davrandı? Kim haklıydı? Kim yaşayacak kadar şanslıydı?
Cemil gözlerini bir an kapattı. Lambayı fırlattığı anı yeniden gördü. Haritadan çıkıp ateşe girmişti. Bütün ömrü boyunca düzen aramış bir adam, o gece düzeni bilerek bozmuştu. Bu karar onları kurtarmıştı; ama aynı karar bir sandığı içeride bırakmış, hanı dumanla işaretlemiş, belki de Nikolaos'un eline başka bir malzeme vermişti. Doğru kararlar bile insanın içinde suç gibi büyüyebilir. Çünkü savaş, haklılığı temizlemez; yalnız zorunluluğu sertleştirir.
Derviş Ali, yaralı adamın yanında çömelmişti. Genç adamın alnını elinin tersiyle yokladı. “Ateşi çıkacak,” dedi.
“Kan durdu,” dedi Salih.
“Kan durur. Ateş insanı içeriden yer.”
Cemil, Efe'nin bu sözünü not etti. Derviş Ali, yalnız kurşunla düşen adamı değil, kurşundan sonra gelen ateşi de biliyordu. Bu adam kaba kuvvet değildi. Kaba görünmeyi seçmiş bir hafızaydı.
Bir süre sonra Efe, gözünü karanlığa dikerek konuştu. “Ben şehirden nefret etmiyorum aslında.”
Cemil şaşırdı ama belli etmedi.
Derviş Ali devam etti: “Şehirli adamların, toprağın da sabrı olduğunu unutmasına kızıyorum. Her şeyi yazıyla, mühürle, haberle, toplantıyla halledeceklerini sanıyorlar. Oysa dağda bir taşın yerini bile hesaba katmazsan, taş senden intikam alır.”
Cemil, bu sözün içindeki eski kırgınlığı duydu. “Ben de dağdan nefret etmiyorum,” dedi. “Yalnız bazen dağın, her şeyi cesaretle çözebileceğini sandığını düşünüyorum. Cesaret, bilgi değil. Bazen sadece insanın daha hızlı ölmesini sağlar.”
Derviş Ali ona baktı. “Bunu bana mı söylüyorsun?”
“Kendime de.”
Bu cevap Efe'nin öfkesini bir parça indirdi. Çünkü insan yalnız karşısındakine ders verdiğinde dinlenmez; kendi yarasını da cümlenin içine koyarsa söz ağırlaşır.
Cemil devam etti. “Ben bir kere fazla emin oldum. Haritada doğru görünen çizgiye, geç gelen habere, merkezden inen cümleye fazla inandım. Bir adamı kaybettik. O günden beri hüküm vermekten de, hüküm vermemekten de korkuyorum.”
Kaya kovuğunda kısa bir sessizlik oldu. Yağmur artık hafiflemiş, damlalar taşın kenarından daha seyrek düşmeye başlamıştı.
Derviş Ali alçak sesle, “Ben de bir kere fazla güvendim,” dedi. “Dağda. Kendi adamımdı. Soframı gördü. Sonra bizi iki dere arasında beklettiler. Üç kişi kaldık. O gün öğrendim: hain, düşmanın yüzüyle gelmez. Senin yaktığın ateşte elini ısıtmış olarak gelir.”
Bu cümle, ikisinin arasındaki en gerçek köprü oldu. Çünkü ikisi de başka yollardan aynı yere gelmişti: kaybedilmiş adama. Cemil'in kaybı yanlış haberden, Derviş Ali'ninki yanlış güvenden doğmuştu. Ama sonuç aynıydı. İnsan birinin ölümünü sırtına alınca, her sonraki kararın ağırlığı değişir.
Kör Salih, taşın dibinden onları dinliyordu. Sonunda burnundan çok hafif, neredeyse duyulmaz bir ses çıkardı. “Demek ki yol sizi boş taşımamış.”
Derviş Ali, “Sen de konuşmaz görünürsün, sonra en can alıcı yerde konuşursun,” dedi.
Salih omzunu kıpırdattı. “Boş yere konuşan adamın sözü, gerektiği yerde çalışmaz.”
Bu, gecenin içinde küçük bir dinginlik yarattı. Dostluk değildi. Barış da değildi. Ama aynı pusudan çıkmış adamların birbirinin susuşuna tahammül etmeye başladığı bir eşikti.
Sabaha karşı yağmur kesildi. Hava ayazlandı. Uzakta ilk kuş sesi duyulduğunda, gökyüzü hâlâ kurşuni ama daha yüksekti. Yaralı adamın ateşi hafif yükselmişti; fakat kanaması durmuştu. Derviş Ali adamlarını saydı, kalan cephaneyi yokladı, iki sandığın güvene alınacağını söyledi. Üçüncü sandığın han içinde kalması, söylemeden de herkesin yüzünde duruyordu.
“Ben dağa çekiliyorum,” dedi Efe. “Adamlarımı toparlar, kaybı sayar, yeni hat kurarım.”
Cemil başını kaldırdı. “Ben kasabaya dönüyorum. Hanın yankısı benden önce varır.”
“Varır.”
“Bu yüzden şehir içinde kimin nereyle konuştuğunu daraltmamız lazım.”
Derviş Ali ona yaklaştı. “Şehirde köpekleri koklayamazsan, dağda kurdu vurmanın faydası olmaz.”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun,” dedi Efe. Sonra sesini çok az yumuşattı. “Ama öğreniyorsun.”
Bu cümle, Cemil'in beklemediği bir şeydi. Övgü sayılmazdı; Derviş Ali övgüyle konuşan adamlardan değildi. Fakat kabul içeriyordu. Bir insanın öğrenmekte olduğunu söylemek, onun henüz bitmemiş olduğunu kabul etmektir. Bu, savaş zamanında küçümsenecek bir şey değildir.
Ayrılmadan önce Derviş Ali, kalan sandıklardan birinin üstüne elini koydu. “Bir daha böyle işte,” dedi, “önce senin rahatsızlığını dinleyeceğim. Ama sen de benim kuşkumun kabalığını küçümsemeyeceksin.”
Cemil başını salladı. “Anlaştık.”
“Henüz anlaşmadık,” dedi Derviş Ali. “Henüz ölmedik.”
Bu, Efe'nin dostluk cümlesine en yakın şeydi.
Küçük grup ikiye ayrıldı. Derviş Ali, yaralıları ve kalan sandıkları dağa çekmek üzere yukarı sırtlara yöneldi. Kör Salih, Cemil'e eşlik etmek için yanında kaldı. Dönüş yolu da en az gidiş kadar tehlikeliydi. Üstelik artık yalnız düşmandan değil, haberin kendisinden de sakınmak gerekiyordu. Çünkü han baskını, kasabaya ulaşınca herkes kendi korkusunu ona göre yeniden düzenleyecekti.
Aşağı inerlerken sabahın ilk ışığı toprağın rengini geri getiriyordu. Bir gecelik yağmurdan sonra zeytinlikler daha koyu, daha ağır, daha yaşlı görünüyordu. Her yaprak sanki gece olanı duymuş ve saklamaya karar vermişti. Cemil yürürken omzundaki ağrı, dizindeki sızı ve yanağındaki çizik birlikte konuşuyordu. Ama bunların hiçbiri, zihnindeki sandık kadar ağır değildi.
“Bir sandık,” dedi kendi kendine yakın bir sesle.
Kör Salih duydu. “Bazen kalan sandık, gidenden daha tehlikelidir.”
“Neden?”
“Gidenin yasını tutarsın. Kalanın üstünde kavga edersin.”
Cemil bu sözü düşündü. Doğruydu. Kaybedilen mühimmat için Derviş Ali şehri suçlayacak, şehir dağın tedbirsizliğini konuşacak, Nikolaos ise muhtemelen bu kaybı bir dedikoduya çevirecekti. Bir sandık içeride kalmıştı; fakat onun gölgesi bütün kasabada dolaşacaktı.
Kasabaya yaklaşmadan hemen önce, mezarlık yolunun başında Emine Bacı'yı gördüler.
Kadın yine aynı sakinlikle bekliyordu. Üstünde koyu renk şalı, elinde sepeti vardı. Fakat yüzündeki çizgilerin sertliğinden, gece boyunca uyumadığı belliydi. Sanki bütün kasaba uyurken o, kapıların altından sızan ışıkları, pencerelerin açılıp kapanışını, kandillerin titreyişini saymıştı.
Selam vermeden sordu: “Kaç sandık?”
Cemil cevap vermeden önce bir an durdu. “İkisi bizde. Biri han içinde kaldı.”
Emine Bacı gözünü indirmedi. “Demek doğruymuş.”
“Ney?”
“Gece yarısı aşağı mahallede iki evde aynı anda kandil sönüp yandı. Kadınlar bunu tesadüf saymaz.”
Kör Salih başını hafifçe çevirdi. “Hangi evler?”
Kadın iki isim verdi. Biri daha önce de dikkat çeken, Sâmi Efendi'nin dükkânına yakın evdi. Öteki, Cemil'in zihninde yeni bir çizgi açtı: hanla eski ticaret bağı bulunan bir ailenin evi. Demek han yalnız yolda değildi; kasabanın içinde de bir ayağı vardı.
“Leyla?” diye sordu Cemil.
“Evinde değil,” dedi Emine Bacı.
Bu cevap, Cemil'in içinde kısa bir alarm gibi çaldı. “Nerede?”
“Zeytin deposunun arkasında. Seni bekliyor.”
Kör Salih, “Bu saatte?” dedi.
Emine Bacı'nın yüzü değişmedi. “Savaş saat sormaz. Kadınlar daha az sorar.”
Bu cümlede yeni bir eşik vardı. Leyla artık yalnız ev içlerinden haber toplayan, sofralardaki susuşu okuyan biri değildi. Han baskınının yankısı onu da evinden çıkarmıştı. Kadın cephesi artık duvar arkasında değil, sahada görünmeye başlıyordu.
Zeytin deposuna giden yol çamurluydu. Her adım ayakkabıya biraz daha toprak yapıştırıyor, insanın yürüyüşünü ağırlaştırıyordu. Cemil, deponun arkasındaki dar avluya vardığında Leyla'yı taş duvarın gölgesinde gördü. Üstünde koyu renk ferace vardı; fakat sabah erken saatin soğuğuna rağmen dimdik duruyordu. Yüzünde korku yoktu. Daha kötüsü vardı: karar.
“Han haberi benden önce geldi,” dedi Leyla.
Cemil şaşırmadı. “Kimden?”
“Doğrudan kimseden değil. Ama gece iki evde kandil, bir evde kapı, bir evde çocuk sustu. Sonra amcam sabah namazından önce odasından çıktı. Bir şey olmuştu. Sizden haber gelmeden anladım.”
Cemil, bir an onun yüzüne baktı. Telgrafın olmadığı yerde kandil, kapı, çocuk ve susuş konuşuyordu. Devletin telleri kesildikçe, kadınların görünmez iplikleri daha da belirginleşiyordu.
“Bir sandık kaldı,” dedi.
Leyla bunu bir an içinde sindirdi. Ne hemen suçladı, ne hemen teselli etti. “O sandığı kim bulursa,” dedi, “yalnız mermi bulmuş olmayacak. Hikâye bulacak.”
“Ne hikâyesi?”
“Kimin yüzünden kaybedildiği hikâyesi. Nikolaos bunu kullanır. Raif bunu yatıştırıyormuş gibi kullanır. Korkanlar bunu kaçmak için, öfkeliler bunu birbirine saldırmak için kullanır.”
Cemil'in içinden acı bir kabul geçti. Leyla haklıydı. Savaş yalnız cephane ile değil, anlatıyla da yürüyordu. Bir sandığın kaybı, doğru anlatılırsa ders, yanlış anlatılırsa zehir olurdu.
“Ne yapacağız?” diye sordu Leyla.
Cemil cevap vermeden önce Emine Bacı'nın verdiği isimleri, han sahibinin yüzünü, Derviş Ali'nin öfkesini, Nikolaos'un temiz üniformasını, Raif'in sakin cümlelerini ve Sâmi Efendi'nin ürkek ellerini düşündü. Çember daralıyordu. Fakat merkez hâlâ görünmüyordu.
“Önce,” dedi, “hanı kimin yalnız yol üstünde değil, kasabanın içinde de tanıdığını bulacağız.”
Leyla başını salladı. “Ben evlerden başlarım.”
Emine Bacı, “Ben kandillerden,” dedi.
Kör Salih kısa bir süre sustu. Sonra, “Ben çamurdan,” dedi.
Cemil onlara baktı. Her biri başka dilden aynı savaşa bakıyordu. Telgraf, yüz, kandil, çamur, harita, yara, sandık... Memleket artık tek bir merkezden okunamıyordu. Belki de tam bu yüzden ayakta kalma ihtimali vardı; çünkü düşmanın kesmeye çalıştığı tel, insanların başka başka hatlarla birbirine tutunmasını durduramıyordu.
Kasabanın ilk damları sabah ışığında görünürken Cemil, han baskınının yalnız bir pusu olmadığını anladı. Bu, Nikolaos'un artık onları korkutmakla yetinmeyeceğini gösteren bir işaretti. Düşman ritim bozuyor, içeriden saat alıyor, söylentiyi kurşun kadar dikkatli kullanıyor, dağ ile şehir arasındaki güveni hedef alıyordu.
Ve bu şu demekti:
Savaş gerçekten başlamıştı.
Fakat aynı sabah, başka bir şey de başlamıştı.
Cemil artık yalnız telgraf kâğıtlarını okuyan adam değildi. Derviş Ali artık yalnız dağın öfkesi değildi. Leyla artık yalnız ev içlerinin sessiz tanığı değildi. Emine Bacı artık yalnız kapı aralığında haber taşıyan yaşlı kadın değildi. Kör Salih ise yalnız yol bilen adam değildi.
Hepsi, birbirine tam güvenmeden aynı merkeze doğru yürümeye başlamıştı.
Bu güven değildi henüz.
Ama bazen memleket, önce güvenle değil, aynı pusudan sağ çıkmış insanların birbirinin eksik yanını tanımasıyla tutulur.