Bölüm 7 - Paslı Motor
Sabah, köyün üzerine tam anlamıyla doğmadı; sisin içinde sadece biraz daha açık bir griye dönüştü. Gece boyunca kahvehanenin arka odasında uyumamış, yalnızca gözlerini kapatıp beklemiş olan Serdar, ilk ışığın köyün çamurlu yoluna değdiğini penceredeki solgun lekeden anladı. Sobanın içindeki son közler de ölmüş, odada ıslak odun, eski çay ve insan nefesi kokusu kalmıştı. Dışarıdan horoz sesi değil, paslı bir menteşenin gıcırtısı ve uzaktan gelen ağır bir öksürük duyuldu. Köy yavaş yavaş uyanıyordu. Serdar ise zaten hiç uyumamıştı.
Asya karşı köşede oturuyordu. O da uyumamış gibiydi. Başını duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı ama bedeninin duruşunda uykuya ait bir gevşeme yoktu. Dizleri kırık, çantası elinin erişeceği yerde, sırtı tamamen açıkta kalmayacak biçimde oturmuştu. Serdar bunu fark etti ve rahatsız oldu. Bir insanı sadece risk olarak okumak kolaydı; onun da benzer risklerle yaşamayı öğrendiğini görmek, o kolaylığı bozar.
Dışarı çıktığında sis hâlâ köyün çatılarına takılmıştı. Motor, gece sakladıkları samanlık avlusunda, ıslak taş döşemenin üzerinde siyah ve yorgun bir hayvan gibi duruyordu. Gidonun sol tarafında su damlacıkları birikmiş, depodaki çizikler sabahın gri ışığında daha belirgin görünür olmuştu.

Ön lastikte dağ yolunun çamuru, arka çantanın kapağında gece boyunca çöken sisin ince boncukları vardı. Serdar yan çantaya yaklaştı, kilidi kontrol etti. Kutu yerindeydi. Bu bilgiyi almak için kapağı açması gerekmiyordu. Elini metalin üstünde bir saniye fazla tuttu. Kapağın ardındaki ağırlığı artık yalnızca bir nesne gibi değil, kendi kaburgalarının arasında sıkışmış bir soru gibi hissediyordu.
Kahvehanenin önündeki yaşlı adamlardan biri, sabahın ilk çayını karıştırırken ona baktı. Bakışında düşmanlık yoktu; sadece köye gece vakti bozuk motorla düşmüş bir yabancıya duyulan ölçülü merak vardı. Bu merak bile Serdar’ın omuzlarını gerdi. Sivil dünyanın masum bakışları, onu bazen namludan daha fazla rahatsız ediyordu. Çünkü namlunun niyeti açıktı. Merak ise neye dönüşeceği belli olmayan yumuşak bir şeydi.
“Hasan Usta açmıştır,” dedi adam. “Dükkânı aşağı sokakta. Traktörlerin orada.”
Serdar başıyla teşekkür etti. Teşekkür etmek bile ona kullanılmamış bir kelime gibi geldi. Motoru çalıştıramayacağını bildiği için gidonu kavradı, gövdesini hafifçe öne verdi ve itmeye başladı. Çalışan bir motor, bedenin altında canlı bir güçtü; susmuş motor, insanın önüne verilmiş ağır bir yük. Her metre, Serdar’a bunu yeniden hatırlattı. Gidon elinde hantal, lastikler çamurlu taşların üzerinde isteksiz, yan çantadaki kutu her küçük sarsıntıda sessiz bir uyarı gibi duruyordu. Asya birkaç adım geriden geliyordu. Yardım etmeye kalkmadı. Serdar’ın buna izin vermeyeceğini biliyor olmalıydı. Ama arkasından da uzaklaşmadı.
Tamirhane, köyün alt tarafında, eski traktör parçalarının, paslı bir pulluğun ve yarım sökülmüş bir minibüs kapısının arasında duruyordu. Geniş ahşap kapının üstüne eğri büğrü bir sac saçak çakılmıştı. Saçaktan damlayan su, kapının önündeki yağlı toprağa koyu halkalar düşürüyordu. Kapının üzerinde neredeyse silinmiş bir tabelada sadece birkaç harf okunuyordu. Yazının gerisi güneşte, yağmurda ve yıllarca süren ihmalde kaybolmuştu.
İçeri adım attıklarında hava değişti. Tamirhanenin içi, dışarıdaki sisin nemli soğuğundan farklı bir ağırlığa sahipti. Yanık yağ, pas, soğuk demir, is ve eski lastik kokusu havayı kalınlaştırmıştı. Duvarda paslı zincirler asılıydı. Bir köşede yorgun bir kompresör, yıllarca çalışmaktan kaburgaları çıkmış yaşlı bir hayvan gibi duruyordu. Raflarda eski bujiler, sıyrılmış somunlar, contalar, kırılmış rulmanlar, teller, kablolar ve ne işe yaradığı hemen anlaşılmayan küçük metal parçalar üst üste yığılmıştı. Bir duvara kenarları kıvrılmış eski bir aile fotoğrafı iliştirilmişti. Fotoğraftaki yüzler sararmış, zamanın içinde birbirine karışmıştı. Onun yanında ayı çoktan geçmiş bir takvim asılıydı. Kimse sayfayı koparmamıştı. Burada zaman bile acele etmiyordu.
Serdar içeri girer girmez çıkışları ölçtü. Ana kapı genişti ama önünde traktör parçası vardı. Arka tarafta dar bir kapı görünüyordu; içeriden sürgülü olmalıydı. Sağ duvarda küçük, yağla kararmış bir pencere vardı. Camın dışı sisle kaplıydı, içeriden dışarıyı görmek zordu ama dışarıdan içeriyi görmek de kolay değildi. Motorun nereye çekileceğini, Asya’nın kapıya göre nerede durduğunu, dükkânın içindeki çırağın gerçekten çırak mı yoksa fazla meraklı bir haber taşıyıcı mı olduğunu zihnine yazdı.
Çırak on altı, on yedi yaşlarında, ince bilekli, yüzünde uykusunu alamamış bir çocuktu. Elindeki bezle aynı civatayı gereğinden uzun süredir siliyordu. Serdar çocuğun gözlerindeki merakı fark etti. Merak korkuyla karışınca tehlikeli olurdu. Çocuk ona değil, daha çok motora ve Asya’ya bakıyordu. Sonra arka taraftan biri çıktı.
Hasan Usta, Serdar’ın beklediği gibi iri, gür sesli, kendini belli eden biri değildi. Orta boylu, omuzları hafif düşmüş, saçları kırlaşmış, elleri yağa ve yıllara bulanmış bir adamdı. Üzerinde eski bir kazak, onun üstünde cepleri dolu bir iş önlüğü vardı. Yüzünde telaş yoktu. Sanki günün ilk işi olarak bir yabancının ağır motoruna değil, yıllardır orada bekleyen sıradan bir parçaya bakmaya gelmişti. Serdar’ı baştan aşağı süzmedi. Önce motora baktı. Sonra Serdar’ın elindeki gidona. Sonra yan çantaya. Bakışı orada bir an fazla durmadı ama Serdar onun gördüğünü anladı.

“Çalışmıyor dediler,” dedi Hasan Usta.
“Gece dağ yolunda tekledi. Sonra kesti,” dedi Serdar. Cümleyi gereğinden hızlı kurduğunu fark etti. “Gaz tepkisi ağırlaştı. Rölanti bozuldu. Islak yolda zorlandı. Sonra tamamen sustu.”
Hasan Usta başını salladı. “Sesi nasıldı?”
Serdar bir an durdu. Soru hoşuna gitti. Çünkü bu, motoru sadece parça toplamı olarak değil, bir varlık olarak dinleyen birinin sorusuydu. “Boğuktu. Egzozda sanki nefes tıkanması vardı. Devir bir yükseldi bir düştü.”
“Önce ses vermiş,” dedi Hasan Usta. “Sonra susmuş.”
Serdar cevap vermedi.
Motoru içeri aldılar. Ön teker eski, yağ emmiş bir tahtanın üzerinden geçti. Tahta inledi. Metal sehpa hazırlandı. Hasan Usta ve çırağı motoru yavaşça kaldırırken Serdar’ın içinden bir şey de yerinden kalktı. Yıllardır onu taşıyan makine şimdi başkalarının ellerinde, gövdesi açılmayı bekleyen hasta bir beden gibi duruyordu. Serdar bunu sevmedi. Motor, onun kontrol alanıydı. Yolun üzerinde olduğu sürece motorla birlikte bir bütündü. Şimdi ise o bütünlük dağılmış, makine bir masaya yatırılmış gibi açıkta kalmıştı.
“Yan çantalar kalsın mı?” diye sordu çırak.
Serdar’ın bakışı çocuğa döndü. Çok hızlı döndü. Çocuk bir adım geri çekilir gibi oldu.
“Kalsın,” dedi Serdar.
Hasan Usta çocuğa baktı. “Eli değmeyecek.”
Cümle sakindi ama kesinliği vardı. Serdar, Hasan Usta’nın neyi sezdiğini anlamadı. Belki sadece yabancının eşyasına dokunulmaması gerektiğini biliyordu. Belki Serdar’ın gözündeki o keskin uyarıyı okumuştu. Belki de yıllarca yolda kalmış insanların hangi yüklerini yanlarından ayırmadığını görmüştü. Her durumda, Serdar’ın ona dair ilk notu değişti: Bu adam acele etmiyor ama kör değil.
Hasan Usta motorun etrafında döndü. Elini bloğun üstüne koydu, sonra parmaklarını kokladı. Buji kablolarına, yakıt hattına, hava filtresinin kapağına, bağlantı civatalarına baktı. Serdar sabırsızlandı. “Ne kadar sürer?”
Hasan Usta ona bakmadan cevap verdi. “Motorun ne dediğini anlamadan parça sökülmez.”
Cümle tamirhane havasına karıştı. Serdar’ın içine ise daha sert düştü. Çünkü aynı cümle motor için söylendiği kadar onun için de söylenmiş gibiydi. O da kendi içinde neyin ses verdiğini anlamadan yıllarca vites yükseltmiş, gaz açmış, yolu zorlamıştı. Uyarıları duymamak bazen cesaret değil, korkaklık olurdu. Bunu düşünmek istemedi.
Asya kapının yanındaki eski sandalyeye oturmadı. Ayakta kaldı. Bir eli çantasının askısında, gözleri tamirhanenin içindeki hareketlerdeydi. Serdar’ın bakışını yakalayınca kısa süreliğine karşılık verdi. Aralarında önceki geceki konuşmanın ağırlığı hâlâ duruyordu. “Bu sadece Kemal’in hesabı değil.” Cümle, Serdar’ın zihninde paslı bir vida gibi dönüp duruyordu. Hasan Usta motoru incelerken o cümle de Serdar’ın içine işliyordu.
Hasan Usta ilk parçayı söktü. Buji kararmıştı. Ucunda kurum ve ıslaklık karışımı bir iz vardı. Ardından yanık kokusu veren eski contayı çıkardı. Parçaları tezgâhın üzerine koydu, bir bezle sildi ve ışığa doğru tuttu.
“Bu parça yola dayanmış,” dedi. “Ama dinlenmeyi unutmuş.”
Serdar, Hasan Usta’nın yüzüne baktı. Usta motordan başka bir şey kastetmiyormuş gibi görünüyordu. Hatta muhtemelen gerçekten motordan bahsediyordu. Ama cümle, Serdar’ın göğsündeki eski ağrıya dokundu. Yola dayanmak. Dinlenmeyi unutmak. Bunlar motor için teknik tespit olabilir; bir adam için hüküm de olabilirdi.
“Değişir mi?” dedi Serdar.
“Değişir.” Hasan Usta parçayı tezgâha bıraktı. “Ama değişmesi yetmez. Neden böyle olduğunu da anlamak lazım.”
“Benim yola çıkmam gerekiyor.”
“Yola herkes çıkar.”
Hasan Usta bu kez başını kaldırıp Serdar’a baktı. Gözlerinde merak yoktu. Yargı da yoktu. Sadece yorgun ama keskin bir dikkat vardı. “Ama yola çıkan adamla yoldan kaçan adam aynı oturmaz.”
Tamirhanedeki hava daha da ağırlaştı. Çırak başını kaldırdı, sonra hemen işine döndü. Asya’nın bakışı Serdar’ın yüzüne kaydı. Serdar’ın çenesi sıkıldı. Cevap olarak birkaç kelime bulabilirdi. Bu adamı susturabilir, konuyu mekanik bir alana çekebilir, borcunu sorabilir, işi hızlandırmasını isteyebilirdi. Ama hiçbirini yapmadı. Çünkü Hasan Usta’nın cümlesinde saldırı yoktu. Saldırı olsa savunma kolaydı. Bu yalnızca gözlemdi. Ve doğru gözlemler bazen kurşundan daha delici olurdu.
“Benim nasıl oturduğum motorun arızasını değiştirmez,” dedi sonunda.
Hasan Usta omuz silkti. “Motor bazen üstündekinden ayrı bozulmaz.”
Serdar’ın içinden sert bir cevap geçti. Söylemedi. Çünkü tam o sırada Hasan Usta pas tutmuş bir bağlantı civatasına uzandı. Cıvata ilk hamlede gelmedi. Usta zorlamadı. Pas gevşetici sıktı. Bekledi. Bekleme, onun elinde bir yöntemdi. Serdar bunu izlerken huzursuzlandı. O genelde zorlanan şeyleri beklemezdi. Üzerine gider, açar, kırar, geçerdi. Hasan Usta ise metalin kendi direncinin yumuşamasını bekliyordu.
“Zorlanan parça önce ses verir,” dedi usta. “Sesine bakmazsan ya kırılır ya da seni yolda bırakır.”
Serdar’ın zihninde motorun gece verdiği o ilk tekleme geri geldi. Duyduğu hâlde sürmüştü. Çünkü durmak istememişti. Kaçış baskısı, uyarıları bastırmıştı. Bu yalnızca motor için geçerli değildi. Yıllar önce de bir şeyler ses vermişti. Bir dosyadaki eksik sayfa. Kemal’in bakışındaki kaçak gölge. Telsizdeki emirlerin yer değiştiren tonu. Bir kapının önünde duyduğu o iç sıkışması. Hepsini duymuştu belki. Ama durmuş muydu?
Cıvata ağır ağır döndü. Metal, metale sürtünerek ince ve acılı bir ses çıkardı. O ses, Serdar’ın içinde başka bir kapının gıcırtısına bağlandı. Karanlık bir depo. Islak beton. Metal bir kapının gerisinde bastırılmış nefesler. Birinin “bekle” demesi. Başka birinin “devam” diye bastırması. Hangi ses gerçekti? Hangi emre uymuştu? Ve en kötüsü: o an gerçekten seçim yapmış mıydı, yoksa seçim yapmadığını söyleyerek kendini mi kurtarmıştı?
“Tık.”
Tork anahtarı, yeni parçayı yerine oturturken kısa ve kesin bir ses verdi. Serdar irkildiğini belli etmedi. Ama o ses zihninde bir şeyin yerine değil, yerinden oynadığı hissini bıraktı.
Hasan Usta eski parçaları tezgâhın üstüne dizdi. Kirli buji, yanık conta, aşınmış küçük bir gergi parçası, paslı civata. Hepsi küçük şeylerdi. Hiçbiri tek başına motoru ölümcül biçimde bitirecek gibi görünmüyordu. Ama beraber olduklarında gece dağ yolunda motoru susturmuşlardı.
“Bunlar tek başına büyük arıza değil,” dedi Hasan Usta, Serdar’ın düşüncesini okur gibi. “Ama yorgun parça yorgun parçaya yaslanırsa, sonunda biri değil hepsi bırakır.”
Serdar tezgâha baktı. Küçük yıpranmaların toplamı. Bir insanın içindeki şeyler de böyle birikir miydi? Bir suskunluk. Bir görmezden gelme. Bir emre sığınma. Bir yüzü hatırlamamak. Bir dosyanın kapandığına inanmak. Sonunda bütün sistem, hiç beklenmeyen bir virajda susardı.
Asya tamirhanenin kenarında sessizce duruyordu. Onun yüzüne baktığında, önceki gece söylediği her cümlenin bu mekanik manzarada yeniden anlam kazandığını gördü. Asya’nın onu suçlamaktan çok, kendi içinde sakladığı kapalı alanları işaret ettiğini fark etmek istemiyordu. Çünkü o kapılar açılırsa içeriden ne çıkacağını bilmiyordu.
Tamir birkaç saat sürdü. Saatleri kimse saymadı. Tamirhanede zaman, sökülen ve takılan parçaların ritmiyle ölçülüyordu. Balata spreyinin keskin kokusu havaya yayıldı. Çırak bir parçayı temizlerken elinden düşürdü; metal yerde sekip durdu. Dışarıda sis biraz inceldi, sonra tekrar yoğunlaştı. Kahvehaneden gelen çay sesleri arada bir duyulup kayboldu. Köyün yavaşlığı, tamirhanenin paslı düzeniyle birleşip Serdar’ın sabrını yontuyordu.
Hasan Usta parçaları tezgâhta kendi içinde küçük gruplara ayırdı. Elektrik hattına ait olanları bir yana, yakıtla ilgili olanları başka bir yana, titreşimden gevşemiş bağlantıları da önüne dizdi. Bunu yaparken tek kelime etmedi. Serdar bu sessiz sınıflandırmayı izlerken, bir dosyanın içindeki isimlerin ayrıştırılması gibi bir duyguya kapıldı. Kim kime bağlıydı, hangi iz hangi eski arızaya çıkıyordu, hangi küçük gevşeklik büyük duruşa neden olmuştu? Bir makinenin içindeki düzen ile bir operasyonun içindeki düzen arasında rahatsız edici bir benzerlik vardı. İkisi de ancak bozulduğunda kendini açık ederdi.
Çırak, hava filtresinin kapağını sökerken fazla acele etti. Hasan Usta elini uzatıp çocuğun bileğini durdurdu. Kızmadı. Sesini yükseltmedi. Sadece, 'Açılan şeyin önce etrafına bakılır,' dedi. Serdar bu cümlenin motordan çok daha uzak bir yere gittiğini hissetti. Açılan şeyin etrafına bakılır. Bir kutu açılmadan önce, bir geçmiş kurcalanmadan önce, bir insanın yüzüne eski bir suç söylenmeden önce etrafa bakılır. Yoksa içinden çıkan şey insanı değil, insanın etrafındakileri de parçalayabilirdi.
Asya cümlenin kendisine de değdiğini anlamış gibi başını hafifçe yana çevirdi. Serdar bunu gördü. Önceki gece ona her şeyi söylememişti. Hâlâ söylemiyordu. Belki korktuğu için, belki alışkanlıktan, belki de söylemenin zamanını kendince hesapladığı için. Serdar bunun bir kısmına öfkeliydi. Ama tamirhanenin yavaşlığı içinde, saklamanın her zaman ihanet anlamına gelmediğini düşünmek zorunda kalıyordu. Bazı insanlar saklayarak yaşar. Bazıları saklayarak öldürür. Aradaki fark, saklanan şeyin kimin canını koruduğunda gizliydi.
Hasan Usta söktüğü hava filtresini ışığa tuttu. Filtre kirliydi; toz, nem ve ince yağ buharı gözenekleri ağırlaştırmıştı. 'Nefes almamış,' dedi. 'Motor boğulmuş.' Sonra filtreyi tezgâha bıraktı. Serdar istemsizce derin bir nefes aldı. Kaskın içindeki geceleri düşündü. Kendi nefesinin vizörde bıraktığı buğuyu. Yıllardır ne zaman bir şey hatırlayacak olsa gaz açıp o hatırlamayı rüzgâra vermeye çalışmasını. Bir insan da böyle boğulur muydu? Dışarıdan sağlam, içeride nefes alamaz halde.
Tamirhanenin arka duvarında, üzerinde toz birikmiş eski bir motosiklet deposu duruyordu. Boyası solmuş, bir tarafında derin bir göçük vardı. Hasan Usta Serdar’ın bakışını yakaladı. 'O depo gençliğimden kaldı,' dedi. 'Düşünce değiştirirsin sanırsın, ama göçük metali biraz içeriden tutar. Dıştan düzeltirsin, izi kalır.' Serdar bir şey söylemedi. Tamirhanedeki her nesne sanki kendisine karşı tanıklık etmeye başlamıştı. Göçük metal, kirli filtre, paslı civata, aşınmış buji. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: İçeride olan şey, dışarıdan saklansa da çalışmayı değiştirir.
Serdar bir an için tamirhaneden çıkıp sisin içine karışmak istedi. Motor yarım sökülmüş haldeydi, bunu yapamazdı. Kutu yan çantadaydı, onu bırakamazdı. Asya oradaydı, onu tamamen yok sayamazdı. Hasan Usta’nın sakinliği oradaydı, ondan kaçamazdı. Kaçış ihtimalleri tek tek kapatılmış değildi; daha kötüsü, anlamsızlaşmıştı. Bir insan bazen gidebileceği için değil, kalması gerektiğini ilk kez anladığı için dururdu. Serdar bu fikri henüz kabul etmedi. Sadece fikrin gölgesinin tamirhanenin zeminine düştüğünü gördü.
Bir ara Hasan Usta, “Bekleyeceğiz,” dedi.
“Ne kadar?”
“Parçanın oturmasını. Sıcakla soğuğun birbirini bulmasını. Acele edersen yeniden sökeriz.”
Serdar kapıya doğru yürüdü, sonra geri döndü. Çıkmak istedi ama çıkarsa motor burada kalacaktı. Kutu burada kalacaktı. Asya burada kalacaktı. Sis dışarıdaydı. Rasim’in nerede olduğu hâlâ bilinmiyordu. İlk kez hızlanmak çözüm değildi. Hız, yalnızca kapının eşiğinde durup içeri geri dönmesine neden olan eski bir alışkanlık olarak kalmıştı.
Bekleme aralığında çırak sobanın üzerine bir parça ekmek koydu. Ekmek önce sert kaldı, sonra ısınınca kabuğu hafifçe gevredi. Yağ ve pas kokusunun arasına sıcak ekmek kokusu karıştı. Bu koku, Serdar’ın beklemediği yerden geldi. Bir an için ne operasyon, ne takip, ne kutu. Sadece çocukken bir sobanın yanında beklediği, annesinin ekmeği bölüp tabağa koyduğu çok eski ve belirsiz bir görüntü. Görüntü hemen kayboldu. Serdar onu tutmaya çalışmadı.
Asya iki bardak çay aldı. Birini Serdar’a uzattı. Serdar önce almak istemedi. Çünkü almak, bu küçük sivil anın içine girmekti. Çünkü birinin uzattığı çayı kabul etmek, onun varlığını yalnızca risk olarak görmemek demekti. Sonra aldı. Bardak sıcaktı. Avucundaki ısı, gece boyunca taş gibi kesilmiş parmaklarına yayıldı.
Asya ekmeği ikiye böldü. Yarısını ona verdi. Serdar bu kez daha az direndi. Ekmek sertti, tuzu azdı, ama sıcaklığı vardı. İnsan bazen sıcak bir ekmek parçasının ne kadar tehlikeli olabileceğini unutuyordu. Çünkü sıcaklık, savunmayı gevşetirdi.
“Ben de uzun süre,” dedi Asya, sobanın üzerindeki kızıl közlere bakarak, “bir yere varınca güvende olacağımı sandım.”
Serdar ona baktı. Asya’nın sesi yüksek değildi. Bu bir itiraf gibi de değildi. Daha çok kendisine bile tam söylemek istemediği bir şeyin yarısı gibi çıkmıştı.
“Sonra?” diye sordu Serdar. Soru, sorgu tonuyla çıkmadı. Bunu kendisi de fark etti.
Asya çayını yudumladı. “Sonra vardığın yerin de seni taşıdığın şeylerle birlikte kabul ettiğini anlıyorsun. Yer değiştirmek, insanı bazen sadece daha yorgun yapıyor.”
Serdar cevap vermedi. Bu cümle ona yabancı değildi. Belki de fazla tanıdıktı.
Asya motoru işaret etti. “Buna çok güveniyorsun.”
“İnsanlardan daha az yalan söyler.”
Asya’nın dudaklarında çok kısa, yorgun bir gülümseme belirdi. “Bozulunca da haber vermeden duruyor.”
“Veriyor,” dedi Serdar. “Biz duymuyoruz.”
Bu cümlenin ardından ikisi de sustu. Serdar, bunu Hasan Usta’dan ödünç aldığını fark etti. Birkaç saat önce olsa böyle bir cümleyi kurmazdı. Motorun verdiği sesleri kendi içinde duymadıklarına bağlamak istemezdi. Ama tamirhane insanı başka türlü konuşturuyordu. Yağlı parçalar, paslı somunlar, eski contalar ve bekleme, yalanı azaltıyordu. Burada her şey ya çalışıyordu ya çalışmıyordu. Ya aşınmıştı ya değildi. Ya ses vermişti ya verileni duymamıştın.
Asya’nın yüzündeki yorgunluk ilk kez saklanmadan görünür oldu. Serdar onun da bir yerlerden kaçıp gelmiş olabileceğini düşündü. Bu düşünce onu rahatsız etti. Çünkü bir insanın kaçtığını anlamak, kendi kaçışını da daha görünür kılar. “Murat’ı ne kadar tanıyorsun?” diye sordu.
Asya’nın yüzü kapandı. “Bu soru daha erken.”
“Bana erken gelen çok şey söyledin.”
“Bazı cevaplar sırayla söylenmezse sadece zarar verir.”
“Bunu söylemek, cevap vermemekten daha kolay.”
“Evet,” dedi Asya. “Ama bazen doğru.”
Serdar daha fazla üstelemedi. Bu da küçük bir değişimdi. Önceki gece olsa cevap almadan bırakmazdı. Şimdi, cevapların da parça gibi olduğunu, zorlanan parçanın kırılabileceğini düşünürken buldu kendini. Bundan hoşlanmadı.
Hasan Usta onları soba başında gördü. Bir şey demedi. Sadece tezgâha döndü. Motorun yanına gitti. Son bağlantıyı kontrol etti. Yakıt hattını yeniden yerine oturttu. Bujiyi taktı. Kabloları düzenledi. Yağlı bezle bloğun üstünü sildi. Sonra Serdar’a baktı.
Asya ekmeğin kalan kısmını küçük parçalara böldü. Bunu düşünmeden yaptı; elleri alışkın bir ritimle çalışıyordu. Serdar bir an onun ellerine baktı. İnce çizikler, kurumuş çamur, tırnak diplerinde saklanan koyu lekeler vardı. Bunlar bir kadının yalnızca yoldan geçtiğini değil, yolda kalmayı ve sonra yine yürümeyi bildiğini gösteriyordu. Asya’nın kırılganlığı oradaydı, ama bu kırılganlık kırılmayı bekleyen cam gibi değildi. Daha çok defalarca bükülüp de kopmamış ince bir metal gibiydi.
'Motoru seviyor musun, yoksa sadece kullanıyor musun?' diye sordu Asya bir süre sonra. Soru basitti ama Serdar için gereğinden kişiseldi. Motoru sevip sevmediğini hiç böyle düşünmemişti. Sevgi, onun hayatında fazla açık bir kelimeydi. 'Bir şeyi iyi tanıyorsan, sevmeye gerek kalmaz,' dedi. Asya başını çevirdi. 'Hayır,' dedi. 'Bazen iyi tanıdığın için seviyorsundur. Sadece adını koymazsın.' Serdar cevap vermedi. Çünkü bu cümle motor için olduğu kadar insanlar için de geçerli olabilirdi.
Tamirhanenin kapısından dışarı baktığında sisin biraz yükseldiğini gördü. Köyün iki evi, camı buğulanmış bakkal ve uzaktaki kahvehanenin çatısı seçilir olmuştu. Ama bu açıklık güven vermedi. Sis dağılınca tehlike de görünür hale gelirdi. Rasim’in nerede olduğunu bilmiyordu. Bu bilinmezlik Serdar’ın zihnini hâlâ açık tutuyordu. Fakat ilk kez bütün dikkatini sadece dışarıdaki tehdide veremiyordu. İçeride Asya’nın yorgun sesi, Hasan Usta’nın kısa cümleleri, motorun sökülen parçaları vardı. Dışarıdaki düşman kadar içeride açılan şeyler de dikkat istiyordu.
'Dün gece söylediğin şey,' dedi Serdar. 'Benim susmamla mümkün olan şeyler.' Asya ekmek parçasını elinde tuttu. 'Bunu şimdi mi konuşmak istiyorsun?' diye sordu. 'Hayır,' dedi Serdar. 'Ama artık hiç konuşmayacakmışız gibi de davranamam.' Asya’nın yüzünde küçük, acı bir yumuşama oldu. 'O zaman doğru yerdesin,' dedi. 'Çünkü tamirhanelerde insan genelde bozuk olanı kabul etmek zorunda kalır.' Serdar istemeden Hasan Usta’ya baktı. Usta onları duymuş gibi görünmüyordu. Ama belki de duymaması, anlamadığı anlamına gelmiyordu.
Serdar çayını bitirdi. Bardağın dibinde kalan ince tortuya baktı. Bir bardak çayın dibinde bile geride kalan bir şey vardı. Temiz içilmiş gibi görünen her şeyin altında bir tortu. Bu düşünce ona gereksiz geldi, hatta fazla duygusal. Yine de aklından silemedi. İnsan kendi geçmişini ne kadar süzse de, dibinde bir şey kalıyordu. Murat mıydı bu tortuyu karıştıran? Kemal mi? Asya mı? Yoksa kutu sadece zaten orada olan şeyi görünür mü kılmıştı?
Asya sessizliği bozmadı. Serdar da bozmadı. Bu sessizlik, önceki gecenin suçlayıcı suskunluğuna benzemiyordu. Daha dikkatli, daha kırık, ama daha insaniydi. İkisi de birbirine güvenmiyordu. Yine de aynı sobanın sıcaklığında, aynı yağ kokusunun içinde, aynı tehlikenin kıyısında oturuyorlardı. Bazen ortaklık böyle başlardı; büyük sözlerle değil, aynı yere bakarken aynı şeyi söylememeyi seçerek.
“Bir dene.”
Serdar çay bardağını bıraktı. Motorun yanına gitti. Gidona dokunduğunda, elinin altında soğuk değil, yavaş yavaş geri dönen bir canlılık beklentisi hissetti. Kontağı çevirdi. Göstergeler zayıf bir ışıkla canlandı. Marşa bastı. Motor önce isteksizce çevirdi, sonra boğuk bir öksürük gibi ses verdi. İkinci denemede egzozdan daha tok bir nefes çıktı. Üçüncüde motor çalıştı.
Tamirhanenin içi V-Twin bloğun düzensiz ama canlı sesiyle doldu. Bu ses Serdar’a eskisi gibi tam bir güven vermedi. Çünkü artık motorun susabileceğini biliyordu. Çünkü artık makinenin onu her şeyden çıkaramayacağını biliyordu. Ama yine de sesin içinde bir ihtimal vardı. Yolun değil, yürüyebilecek kadar toparlanmanın ihtimali.
Motorun çalışması tamirhanedeki herkesi aynı anda durdurdu. Çırak elindeki bezi havada unuttu. Asya kapının yanından bir adım ileri geldi. Serdar ise gidonu tutan ellerinin altında titreşimin geri dönüşünü hissetti. Bu titreşim eskisi gibi ona kör bir güven vermedi; daha çok, uzun süre nefessiz kalmış birinin ilk soluklarını dinlemek gibiydi. Makine yaşıyordu ama hâlâ yorgundu. Tıpkı insan gibi, çalışması onun iyileştiği anlamına gelmiyordu.
Serdar rölantinin sesini dinledi. Önceden olsa bu sesi yalnızca teknik anlamıyla okurdu: devir ne kadar sabit, egzoz nefesi ne kadar temiz, gaz tepkisi ne kadar gecikmeli. Şimdi sesin altında başka bir anlam daha duyuyordu. Motor ona, sınırını söylemişti. Önce teklemiş, sonra direnmiş, en sonunda durmuştu. Serdar yıllarca kendi içindeki teklemeyi de böyle bastırmış olabilir miydi? Bir insanın rölantisi bozulduğunda, dışarıdan bakanlar bunu hep öfke, yorgunluk ya da huysuzluk sanırdı. Oysa bazen asıl arıza daha derinde olurdu.
Asya motor sesini dinlerken yüzünde garip bir ifade vardı. Ne rahatlama ne korku. Daha çok, tekrar hareket edecek bir şeyin insanı aynı anda hem kurtarabileceğini hem de yeni bir tehlikeye taşıyabileceğini bilen birinin ifadesi. Serdar bunu fark etti. Yol yeniden açılıyordu. Ama yol açıldığında insanın bütün sorunları çözülmezdi. Bazen yol sadece ertelediğin sorulara daha hızlı gitmeni sağlardı.
Hasan Usta motorun yanına eğildi, kulağını hafifçe motora yaklaştırdı. Onun bu hâli Serdar’a bir doktorun stetoskopla kalp dinlemesini hatırlattı. Makine metaldi, yağdı, kabloydu, conta ve civataydı. Ama doğru ellerde, bir canlı gibi okunabiliyordu. Belki insan da böyleydi. Doğru göz, bağırmadan, sorgulamadan, sadece sesin neresinin eksildiğine bakarak çok şey anlayabilirdi. Bu fikir Serdar’ı rahatsız etti. Çünkü Hasan Usta'nın onu da böyle okuduğunu biliyordu.
Hasan Usta motorun sesini dinledi. Gözlerini hafifçe kıstı. Elini havaya kaldırıp Serdar’a gaz vermemesini işaret etti. Motor rölantide çalıştı. Ses eskisi kadar pürüzsüz değildi ama canlıydı. Yorulmuş bir canlının tekrar ayağa kalkması gibi.
“Gider,” dedi Hasan Usta. “Ama zorlamayacaksın.”
Serdar motoru kapattı. Ses bir anda kesildi. Tamirhaneye yeniden yağ, pas ve soba sesi döndü.
“Ne kadar?” diye sordu Serdar. Soruyu hemen sordu. Paraya, zamana, somut borca kaçtı. Çünkü Hasan Usta’nın birazdan başka bir şey söyleyeceğini hissetmişti.
Usta ellerini beze sildi. “Borcun sonra da ödenir.”
“Borcum kalmasın.”
Hasan Usta hafifçe gülümsedi. “Bazı borçlar kalır.”
Serdar’ın yüzü sertleşti. “Usta.”
“Tamam,” dedi Hasan Usta. Rakam söyledi. Serdar parayı çıkardı. Usta parayı aldı ama saymadı. Tezgâhın kenarına bıraktı. Sonra motorun yanından bir adım çekildi. “Yola çıkar. Ama aynı şekilde sürersen yine bırakır.”
Serdar bir şey söylemedi.
Hasan Usta bu kez doğrudan ona baktı. “Bir motoru sürekli kaçırırsan, sonunda o da seni bir yerde bırakır.”
Cümle, tamirhanenin bütün metal seslerinden daha net duyuldu. Çırak başını kaldırmadı. Asya kapının yanında sessiz duruyordu. Dışarıdaki sis incelmiş ama kalkmamıştı. Serdar’ın içinde, cümleyi reddetmek için eski refleksler arandı. Buldu ama kullanmadı. Çünkü motor gerçekten onu bırakmıştı. Ve belki de sorun motorun değil, Serdar’ın onu yıllardır yalnızca kaçmak için sürmesindeydi.
“Motor kaçmaz,” dedi Serdar alçak sesle. “Süren kaçırır.”
Hasan Usta başını hafifçe eğdi. “Onu söyleyecektim zaten.”
Bu kez Serdar kısa süreliğine, belli belirsiz güldü. Gülüş hemen kayboldu. Ama vardı. Asya bunu gördü. Hasan Usta da gördü. Kimse üzerine konuşmadı.
Tam o anda, tamirhanenin yağ ve isten kararmış camına dışarıdan bir ışık vurdu. Kısa, soluk, tanıdık bir parıltı. Sis içinde köy yolunun girişinde bir far yanıp söndü, sonra kayboldu. Bir saniye bile sürmedi. Ama Serdar’ın bütün bedeni bunu tanıdı. Aynadaki o mesafe. Körfezdeki o bakmayan bakış. Gece yolundaki o sabırlı far. Rasim’in çemberi köyün eşiğine kadar gelmişti.

Asya da ışığı gördü. Gözleri Serdar’a kaydı. Bu kez aralarında uzun bir konuşmaya gerek yoktu. Motor çalışıyordu. Tamirhane artık sığınak değil, yakalanma ihtimaliydi. Hasan Usta hiçbir şey sormadı. Sormaması, o an yapabileceği en büyük yardımdı.
“Arka yoldan çıkın,” dedi sadece. “Taşlık kısımda iz az kalır.”
Serdar ona baktı. Hasan Usta, Serdar’ın sandığından çok daha fazla şey anlamıştı. Ama anlamak, her şeyi bilmek demek değildi. Bazen insanın bilmediği şeyi sormaması daha büyük bir incelikti.
Serdar yan çantayı kontrol etti. Kutu yerindeydi. Bu kez elini kapağın üzerinde fazla tutmadı. Gidona geçti. Motorun üstüne otururken artık eski güven hissi yoktu; daha ağır, daha sorumlu bir temas vardı. Asya kapının yanında bekliyordu. Onunla yola devam etmek bir tercih gibi değil, tehlikeli ama gerekli bir hesap gibi duruyordu. Serdar tek başına daha hızlı hareket ederdi. Ama artık yalnızlık her zaman avantaj değildi. Bunu kabul etmek zor geldi.
“Geliyorsan şimdi,” dedi.
Asya cevap vermedi. Çantasını omzuna aldı ve motorun yanına geldi. Artçı olarak binecekse denge değişecekti. Fren mesafesi uzayacak, virajlarda beden uyumu gerekecek, motorun ağırlık merkezi arkaya kayacaktı. Serdar bunu düşündü ve rahatsız oldu. Çünkü yıllarca sadece kendi ağırlığını hesaplamıştı. Şimdi arkasında hem Asya’nın bedeni hem bagajda kutunun geçmişi olacaktı.

“Virajda bana ters hareket etme,” dedi.
Asya kaskı alırken kısa bir bakış attı. “Ben de uzun süre hayatta kaldım Serdar.”
“Bu cevap değil.”
“Senin istediğin cevap değil.”
Serdar motoru çalıştırdı. Ses tamirhanenin içinde büyüdü, kapıdan dışarı taştı. Hasan Usta kenara çekildi. Çırak kapıyı açtı. Sis, kapının dışında bekleyen solgun bir perde gibiydi.
Serdar çıkmadan önce Hasan Usta’ya baktı. Usta bir şey söylemedi. Sözünü söylemişti. Motor yürürdü. Ama aynı şekilde sürülürse yine bırakırdı. Bu yalnızca makine için değil, Serdar’ın kalan yolu için de geçerliydi.
Motor ağır ağır tamirhaneden çıktı. Tekerlekler çamurlu taşların üzerinden geçti. Köyün ışıkları geride kaldı. Uzakta, sisin içinde bir farın kısa süreliğine yer değiştirdiği görüldü. Serdar o yöne bakmadı. Ayna zaten ona yeterince şey söyleyecekti. Asıl mesele artık aynada ne gördüğü değildi. Asıl mesele, önünde uzanan yolun onu nereye götürdüğünü bilmesine rağmen gazı nasıl açacağıydı.
Motor hazırdı.
Ama av da hazırdı.
Serdar vitesi yavaşça bire aldı. Bu kez yol, yalnızca kaçmak için başlamıyordu.