Bölüm 6 - Yabancının İtirafı Kapak

Bölüm 6 - Yabancının İtirafı

32 dk okuma 7 okunma

Sis, dağ köyünün üzerine çökmüş ağır, beyaz bir örtü gibi kıpırtısız duruyordu. Gecenin içine yayılmış o nemli soğuk, kahvehanenin arka avlusundaki taşlara, eski traktörün paslı çamurluklarına, odun yığınının arasına sıkışmış karanlığa kadar sinmişti. Serdar, motorunun yanında dururken sanki bütün köy değil, kendi içindeki bütün yollar susmuştu. Motorun bloğu buz gibiydi. Kask gidonda asılıydı. Yan çantanın kapağı kapalıydı; kapağın ardındaki kutu görünmüyordu ama Serdar onun orada olduğunu omzundaki eski bir ağrı gibi hissediyordu.

Beklemek.

Kelime bile ona yabancıydı. Beklemek, hareketsizlik demekti. Hareketsizlik ise hedef olmak. Serdar yıllarca yolda kalarak, yer değiştirerek, hızlanarak, rotayı bozarak hayatta kalmıştı. Şimdi ne rotayı bozabiliyor ne gaz açabiliyor ne de gecenin içine karışıp kaybolabiliyordu. Sis yolu yutmuş, motor susmuş, köy onu kendi yavaş zamanına hapsetmişti. Bu mecburi duruş, bedenindeki bütün eski alarmları açık bırakıyordu. En küçük ses, en uzak gölge, kapı menteşesinin çıkardığı zayıf gıcırtı bile zihninde hemen bir ihtimale dönüşüyordu.

Kahvehanenin içinden düşük sesli bir konuşma duyuldu. Sonra biri güldü. Gülüş kısa sürdü, sobaya atılan odunun tok sesiyle kesildi. Serdar o sesi bile kaydetti. Nereden geldiğini, kaç adım mesafede olduğunu, kapıyla arasındaki açıyı. Sivil hayatın sesleri onun zihninde hiçbir zaman sadece ses olarak kalmıyordu. Hepsi birer işarete, birer risk notuna, birer kırılma ihtimaline dönüşüyordu.

Motorun başına döndü. Ön tekerdeki çamur, dağ yolunun kıvrımlarını kurumuş bir harita gibi üzerinde taşıyordu. Jantın kenarında ince çakıl parçaları sıkışmıştı. Zincirin yağlı yüzeyine sis damlacıkları tutunmuş, soğuk metalin üstünde küçük boncuklar halinde kalmıştı. Egzoz borusunun rengi gecenin nemiyle kararmış, motordan geriye sadece bir yolculuğun yorgun bedeni kalmıştı. Çalışırken Serdar'ın altında canlı, kaslı, hazır bir hayvan gibi duran makine şimdi sessizdi. Bu sessizlik Serdar'a yalnızca arızayı değil, kendi içindeki kesilmeyi de hatırlatıyordu.

Kutu yan çantanın içinde duruyordu. Kapak kapalıydı, kilit sağlamdı. Serdar iki kez yokladı. Sonra üçüncü kez elini uzatmak istedi ama durdu. Fazla kontrol, korkuyu ele verirdi. Kendi kendine bunu söyledi. Yine de parmak uçları kapağın kenarında bir saniye fazla kaldı. Kutu, Kemal'in elinden çıktığı andan beri nesne olmayı bırakmıştı. Motorun dengesini bozmuş, yolun yönünü değiştirmiş, gece onu dağa çağırmış ve sonunda bu sisli köyde durdurmuştu. Serdar, bir kutunun bu kadar sessiz kalıp da bir insanın hayatında bu kadar gürültü çıkarabilmesine öfkelendi.

Asya sisin içinden ikinci kez göründüğünde, artık sadece belli belirsiz bir siluet değildi. Avlunun düşük sarı lambasının altına girince yüz hatları seçilir oldu. Otuzlarının başında görünüyordu; ama yaşı yüzünden değil, taşıdığı yorgunluğun türünden tahmin edilebiliyordu bu. Üzerindeki koyu renk mont pratikti, dikkat çekmek için değil dayanmak için giyilmişti. Pantolon paçalarına çamur sıçramıştı. Botlarının tabanına yapışmış ıslak toprak, gerçekten yürüdüğünü söylüyordu. Saçları nemden ağırlaşmış, birkaç tutamı yanağına yapışmıştı. Yorgundu ama dağılmış değildi. Üşüyordu ama titremesini kimseye vermiyordu.

Serdar onun avluya girişini baştan sona izledi. Ayaklarını nereye bastığına baktı. Çantasını hangi omuzunda taşıdığına. Birinin kendisini takip edip etmediğini anlamak için arkasına bakıp bakmadığına. Avludaki çıkışları fark edip etmediğine. Motoru gördüğünde yüzünde beliren ilk tepkiyi yakalamaya çalıştı. Asya motorun soğumuş bloğuna baktı, sonra hızla bakışını yan çantadan uzaklaştırdı. O küçük kaçış Serdar'ın gözünden kaçmadı. Bazen bir insanın neye baktığı değil, neye bakmamaya çalıştığı daha çok şey anlatırdı.

Asya birkaç adım ötede durdu. Aralarındaki mesafe ne fazla yakındı ne de doğal sayılacak kadar rahattı. Sanki ikisi de görünmez bir sınır çizgisinin iki tarafında kalmayı seçmişti. Kadın ellerini cebine sokmadı. Çantasını yere bırakmadı. Sırtını duvara vermedi ama kapıyla arasındaki mesafeyi de Serdar'dan önce ölçmüş gibiydi. Yardım isteyen biri böyle durmazdı. Kaçan biri de böyle durmazdı. Bu duruşta başka bir şey vardı: yakalanmamaya alışmış bir insanın dikkatli sükuneti.

Serdar onun sol eline baktı. Parmak boğumlarında çok ince çizikler vardı. Eski değildi, yeni de sayılmazdı. Bir çantanın fermuarından, dikenli bir çalıdan, paslı bir kilitten ya da aceleyle açılmış bir kapıdan kalmış olabilirdi. Sağ bileğinde eski bir saat izi vardı ama saat yoktu. Zamanı üzerinde taşımayan insanların iki türü olurdu: Zamanla işi olmayanlar ve zamanı fazla yakından bilenler. Asya ikinci gruba daha yakındı.

“Gitmek istediğin belli,” dedi Asya.

Sesini yükseltmedi. Avludaki sisin içine yayılan sakin bir cümleydi. Serdar cevap vermedi.

Asya başıyla motoru işaret etti. “Ama bu gece seni götürmeye niyeti yok.”

Serdar'ın bakışları kadından motora kaydı. Motorun suskunluğu, onun için sıradan bir arıza değildi. Makinenin çalışmamasıyla yolun kapanması aynı şey değildi; ama bu gece ikisi birbirine karışmıştı. Asya'nın cümlesinde yalnızca teknik bir tespit yoktu. Bunu söyleyiş biçiminde, motorun değil de Serdar'ın durduğunu bilen birinin tonunu sezdi.

Bölüm 6 Sahne 1 - İki Yabancının Yüzleşmesi

“Motorlardan anlar mısın?” diye sordu Serdar.

“İnsanların ne zaman bir şeye fazla güvendiğini anlarım.”

Serdar çenesini sıktı. “Soru bu değildi.”

“Asıl soruyu henüz sormadın.”

Avlu bir an daha sessizleşti. Serdar, kadının yüzündeki çizgileri okudu. Korku görmüyordu. Korku olsaydı işini kolaylaştırırdı. Korkan insan tahmin edilebilirdi. Asya korkmuyor değildi belki; ama korkusunu kullanmayı biliyordu. Bu daha tehlikeliydi.

“Sen kimsin?” dedi Serdar.

“Asya.”

“Soyad?”

Kadın çok kısa bir süre sustu. “Şimdilik gerekmez.”

Serdar'ın sol eldivenli eli istemsizce yan çantanın kilidine yaklaştı. Asya bunu gördü ama gözlerini oraya indirmedi. Bakmamaya çalışması, bakmasından daha anlamlıydı. Serdar'ın içinde küçük, soğuk bir cümle belirdi: Kutuyu biliyor.

“Köyden misin?” diye sordu.

“Hayır.”

“Yolcu musun?”

“Burada herkes bir yerden geliyor.”

“Bu cevap değil.”

“Sen de soru sormuyorsun. Sınır çiziyorsun.”

Serdar'ın yüzünde hiçbir ifade değişmedi. Ama içindeki denge bir milim oynadı. Asya onun nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu, neyi sorudan çok test gibi kullandığını fark etmişti. Bu, sıradan bir karşılaşma değildi. Sisin içinden çıkan bu kadın, Serdar'ın hayatına yanlışlıkla girmiş bir yolcu gibi durmuyordu. Fazla doğru yerdeydi. Fazla doğru zamanda. Fazla az şey söylüyordu.

Serdar bir süre onu daha izledi. Asya da izlenmeye izin verdi. Bu da tuhaftı. İnsanlar ya bakıştan kaçardı ya da bakışı karşılayıp üstünlük kurmaya çalışırdı. Asya ikisini de yapmıyordu. Sadece oradaydı. Kendini saklamıyor ama açmıyordu. Tıpkı sis gibi. Görünüyordu, ama içine girilmeden anlaşılamıyordu.

Kahvehanenin arka kapısı açıldı. İçeriden yaşlı bir adam başını uzattı. “Soba yanıyor,” dedi. “Dışarıda donarsınız.”

Adamın sesi uykulu ve sıradandı. Serdar yine de onun kapıyı ne kadar açtığını, arkasındaki ışığın Asya'nın yüzüne nasıl düştüğünü, içeri girerse hangi köşeye oturabileceğini hesapladı. Asya bu hesabı fark eder gibi kısa bir bakış attı. Sonra içeri yürüdü. Serdar birkaç saniye daha motorun yanında kaldı. Yan çantaya baktı. Kutu görünmüyordu. Ama varlığı, kapalı kapağın üzerinden bile hissediliyordu.

İçeri girdiğinde odanın havası ağırdı. Soba isinin, ıslak montların, eski tahta zeminin ve uzak bir yerde saklanmış makine yağının kokusu birbirine karışmıştı. Kahvehanenin ana bölümünden ayrılmış dar bir bekleme odasıydı burası; sabaha kadar motor için Hasan Usta'nın haberini bekleyen yabancının üşümemesi için açılmış geçici bir sığınak. Duvarın bir köşesinde solmuş bir takvim asılıydı. Takvimdeki ay çoktan geçmişti ama kimse koparmamıştı. Bir rafın üzerinde çatlak bardaklar, eski bir radyo ve tozlanmış bir sigara kutusu duruyordu.

Serdar kapıya sırtını dönmeden oturabileceği tek sandalyeyi seçti. Asya sobaya yakın ama kapıyı da görebileceği bir yere geçti. İkisi de bunu fark etti. Hiçbiri dile getirmedi.

Yaşlı adam iki çay bıraktı. “Hasan Usta sabah bakar,” dedi. “Bu siste kimse motor sökmez.”

Serdar “sabah” kelimesini sevmedi. Sabah, burada kalmak demekti. Burada kalmak, belirsizliğin içinde oturmak demekti. Adam çıktıktan sonra odada sobanın çıtırtısı kaldı.

Asya çay bardağını avuçlarının arasında tuttu. İçmedi. Serdar da içmedi. Çay, iki kişi arasında duran küçük bir ateş gibiydi. Sıcak, sıradan, güvenli. Serdar bu tür güvenli şeylere güvenmezdi.

“Sabaha sahil yoluna inerim,” dedi Serdar, sanki kendi kendine karar bildiriyormuş gibi.

Asya hemen cevap vermedi. Çayın yüzeyinde titreyen küçük buğuya baktı. “O yol sabah açık olmaz.”

Serdar gözlerini ondan ayırmadı. “Neden?”

“Gece sis inince üstteki yamaç gevşer. Sabah jandarma yolu keser. Özellikle üçüncü virajdan sonra. Orası heyelan hattı.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Yoldan.”

“Yol herkese aynı şeyi söylemez.”

Asya bu kez doğrudan ona baktı. “Sen bunu iyi bilirsin.”

Serdar'ın sağ eli masanın kenarında hareketsiz kaldı. İlk hamle buydu. Yanlış rota bilgisine verdiği cevap, onun bölgeyi sıradan bir yolcudan fazla bildiğini göstermişti. Ama Asya bunu saklamaya çalışmamıştı. Belki de bilerek göstermişti. Serdar bu ihtimali not etti.

“Demek bu dağ yolunu iyi biliyorsun.”

“Asıl bilmen gereken şey bu değil.”

“Ben neyi bilmem gerektiğine kendim karar veririm.”

“Aslında sen hep sana söylenen şeylerin arasından karar verdin.”

Odanın sıcaklığı bir anda düşmüş gibi oldu. Serdar bardağa dokunmadı. Asya'nın cümlesi rastgele kurulmuş değildi. Çok yer biliyor, çok şey görmüş ve bazı kelimeleri seçerek kullanıyordu.

Serdar ikinci hamleyi yaptı. “Kemal Duran'ı tanır mıydın?”

Asya'nın yüzündeki hiçbir kas oynamadı. Ama nefesi yarım ritim değişti. Bardağın camına değen parmağı çok kısa süreliğine durdu. Serdar bunu yakaladı.

“Adını duymuşumdur,” dedi Asya.

“Dağ köylerinde insanlar herkesin adını duyar zaten, değil mi?”

“Bazı adlar köye gelmeden önce gelir.”

“Bu da cevap değil.”

“Senin istediğin cevap değil.”

Serdar hafifçe öne eğildi. “Kemal beni buraya çağırmadı. Bana bir şey verdi. Sonra yol beni buraya getirdi.”

“Yol mu?” dedi Asya. Dudaklarının kenarında gülümsemeye benzemeyen, yorgun bir çizgi oluştu. “Yol bazen sadece başkalarının açtığı koridordur.”

Serdar üçüncü hamleye geçti. “Çantadaki paketi sabah aşağı indireceğim.”

Asya'nın gözleri bir anlığına kısıldı. Çok küçük, neredeyse görünmez bir hareket. Kelimeye takılmıştı. Paket. Düzeltmedi. Düzeltmemesi daha çok şey söyledi. Kutunun paket olmadığını biliyordu. Ya da en azından Serdar'ın taşıdığı şeyin sıradan bir paket gibi konuşulamayacağını biliyordu.

“Paket mi?” diye sordu sonunda.

“Sana ne olduğundan bahsetmedim.”

“Hayır. Ama nasıl söylediğinden bahsettin.”

Serdar çayını ilk kez eline aldı. Bardak sıcaktı. Parmağının yan tarafında kısa bir acı duydu ama elini çekmedi. Acı, zihni keskinleştirirdi. “Sen çok şey bildiğini sanıyorsun.”

“Asıl tehlikeli olan çok şey bilmek değil,” dedi Asya. “Ne kadarını söyleyeceğini bilmek.”

Serdar bardağı masaya bıraktı. Bu kez bilerek omuzlarını biraz düşürdü. Sesine yorgunluk kattı. “Motorun arızası kötü oldu. Burada tıkılıp kaldım. Sabah olmazsa işim zor.”

Asya onun yüzüne baktı. Bu zayıflığı kullanmadı. “İşin zaten zordu. Motor sadece seni buna inandırmayı bıraktı.”

Serdar içinden kısa, sessiz bir kabul duygusu geçtiğini hissetti. Asya, yorgunluğunu kendi lehine çevirmemişti. Yönlendirmeye çalışmamış, açık bir kapıya saldırmamıştı. Bu, güven değildi. Ama bir insanı ilk kez tamamen tehdit hanesine yazmamak için yeterli küçük bir işaretti.

Sonra Asya bardağını masaya bıraktı. Camın tahta üzerinde çıkardığı ince ses, odadaki dengeleri değiştirdi.

“Yanlış yolu özellikle söyledin,” dedi. “Kemal'in adını da öyle. Kutudan da bilerek paket diye bahsettin.”

Serdar sustu.

Asya devam etti. “Yorgun olduğunu söyledin ama yorgun birinin yaptığı hatayı yapmadın. Kapıya göre oturdun. Pencerenin yansımasından dışarıyı kontrol ettin. Çay bardağını eline aldığında bile sol elini boşta bıraktın. Yani beni sınadın.”

Serdar'ın bakışları soğudu. “Sen de geçtin sanma.”

“Geçmek için girmedim.”

“Öyleyse ne için buradasın?”

Asya bu kez cevap vermedi. Cevapsızlık basit bir kaçış değildi. Sanki cümlenin devamı, odanın taşıyabileceğinden ağırdı.

Güven hâlâ yoktu. Ama başka bir şey doğmuştu. Karşılıklı saygı değil belki; daha soğuk, daha keskin bir tanıma. İkisi de karşısındakinin aptal olmadığını kabul etmişti. Bu, Serdar'ın dünyasında birçok ilişkiden daha sağlam bir başlangıç sayılırdı.

Soba birden hafifçe çöktü, içindeki odunlar yer değiştirdi. Kıvılcımlar kısa süreliğine parladı. Asya o ışığın içinde daha yorgun göründü. Serdar bunu fark etti ve fark etmiş olmaktan rahatsız oldu. Çünkü birini insan olarak görmek, onu sadece risk olmaktan çıkarırdı. Risk olmaktan çıkan insanlar, insanın kararlarını bozar.

“Bana ne söyleyeceksen söyle,” dedi Serdar. “Yoksa sabah olunca motoru yaptırır, giderim.”

Asya başını hafifçe iki yana salladı. “Sabah olunca motor yapılabilir. Ama senin gideceğin yer aynı kalmayacak.”

Serdar cevap vermedi.

“Kemal o kutuyu yıllardır taşımıyordu,” dedi Asya.

Cümle basit görünüyordu. Ama Serdar'ın içinde bir şeyin yerini değiştirdi. Kemal'in solgun yüzü, gri ceketi, titreyen eli, kutuya bakmamak için verdiği o çaba yeniden gözünün önüne geldi. O güne kadar Kemal'i yıllarca yük taşıyan, sonunda yükü kendi omuzlarından Serdar'ın motoruna atan bir adam gibi düşünmüştü. Asya'nın söylediği şey, o resmi bozuyordu.

“Sadece son günlerde eline aldı,” dedi Asya. “Ve sana vermesi rastlantı değildi.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Çünkü Kemal bir kişiye daha ulaşmaya çalıştı.”

“Kim?”

Asya sustu.

Serdar'ın eli masanın kenarında yumruk oldu. “Bu oyunları sevmediğimi anlamış olman lazım.”

“Oyun değil. Zamanlama.”

“Zamanlama bazen yalanın kibar adıdır.”

Asya bakışını kaçırmadı. “Bazen de insanı öldürmeyecek kadar parça parça söylemenin tek yoludur.”

Serdar ayağa kalkacak gibi oldu, sonra oturdu. Dışarıda sis pencereye vuruyor, camın üzerinde ağır damlalar birikiyordu. Odanın içindeki sıcaklığa rağmen, Serdar'ın ensesinde soğuk bir çizgi vardı.

“Kemal'in suskunluğu korkudan değildi,” dedi Asya. “Tamamı değil en azından.”

“Ne demek tamamı değil?”

“Korkmuştu. Bunu inkar etmiyorum. Ama sadece kendisi için değil. Birini koruyordu.”

“Kimi?”

Asya'nın gözleri çok kısa süreliğine kapıya kaydı. Bu kez Serdar onun kaçamak bakışını yakaladı ama yorumlayamadı. O kişi kendisi miydi, Kemal'in ulaşmaya çalıştığı başka biri mi, yoksa Asya'nın ağzına alamadığı başka bir isim mi? Her ihtimal ayrı bir karanlık koridor açıyordu.

“Kemal bana kutuyu verirken açıklama yapmadı,” dedi Serdar. “Sadece verdi. Bana ne yapmam gerektiğini bile söylemedi.”

“Çünkü bilseydin gitmezdin.”

“Ben nereye gittiğimi bilmeden de gitmem.”

Asya'nın yüzünde yorgun, acı bir ifade belirdi. “Gittin.”

Serdar'ın içindeki öfke bir an yükseldi. “Dikkatli konuş.”

“Ben dikkatli konuşuyorum. Zaten sorun da bu. Herkes bu hikayede çok dikkatli konuştu. O yüzden bunca şey yıllarca karanlıkta kaldı.”

Serdar ona doğru eğildi. “Senin konuşman kimin işine yarıyor?”

“Şu an bilmiyorum.”

“Bu cevap beni rahatlatmadı.”

“Ben de rahatlatmak için burada değilim.”

Serdar'ın gözleri yan çantanın yönüne döndü. Duvarın ötesinde, avluda, motorun yanında duruyordu. Kapalı, sessiz, ağır. “Kutunun içinde ne var?”

“Bilmiyorum.”

Serdar bekledi.

Asya tekrar etti. “İçinde ne olduğunu bilmiyorum. Ama neye bağlı olduğunu biliyorum.”

“Neye?”

“Silinen kayıtlara. Susturulan tanıklara. Kapanmış gibi gösterilen ama hiç açılmamış bir dosyaya.”

Serdar'ın nefesi ağırlaştı. “Bana masal anlatma.”

“Masal olsaydı sen burada olmazdın.”

Serdar ayağa kalktı. Sandalye geriye doğru sürtündü. “Ben burada motor bozulduğu için varım.”

Asya'nın sesi alçaldı. “Hayır. Motor bozulduğu için durdun. Burada olmanın sebebi daha eski.”

Serdar kapıya doğru birkaç adım attı. Çıkıp motora gitmek, yan çantayı kontrol etmek, kutuyu olduğu yerde görmek istiyordu. Bedeninin bütün refleksleri onu o tarafa çağırıyordu. Kutu görünürse, somut bir şey olursa, belki zihnindeki belirsizlik biraz azalacaktı.

Asya arkasından konuştu. “Sen o gece emrin nereden geldiğini bildiğini sanıyorsun.”

Serdar durdu.

Cümle, sırtına saplanan bir bıçak gibi değil, daha kötü bir şey gibi geldi: içeriden açılan eski bir yara gibi.

“Devam etme,” dedi Serdar.

“Geride bıraktığın kişinin kim olduğunu sana söylediler.”

Serdar dönmedi.

“Ama söyledikleri kişi değildi.”

Odanın içindeki bütün sesler çekildi. Sobanın çıtırtısı bile uzaklaştı. Serdar'ın zihninde beyaz bir ışık patladı. Kapının ardındaki siluet. Yağmur. Islak beton. Telsizin içinde parçalanan bir ses. “Devam.” Ya da “bekle.” Hangi kelimeydi? Kim söylemişti? O an hangi sesi doğru, hangi sesi uydurma diye ayırmıştı? Yoksa hiç ayırmamış mıydı?

“Sen nereden biliyorsun?” dedi. Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi.

Asya ayağa kalkmadı. Oturduğu yerde kaldı. Belki de Serdar'ın kendisine doğru gelmesini istemiyordu. Belki de kaçarsa onu tamamen kaybedeceğini biliyordu.

“Kemal seni kurtarmadı Serdar,” dedi. “Seni susturdu.”

Serdar bir anda ona döndü. “Yeter.”

“Asıl mesele bu zaten. O gece herkes sustu. Kimisi korkudan. Kimisi emirden. Kimisi de hayatta kalmak için.”

“Beni tanımıyorsun.”

“Seni tanımıyorum. Ama sustuğun yeri tanıyorum.”

Serdar'ın eli kapı koluna gitti. Dışarı çıkmalıydı. Hemen. Odadaki hava, Asya'nın sözleriyle ağırlaşıyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. Ama dışarıda sis vardı. Motor çalışmıyordu. Rasim'in nerede olduğu bilinmiyordu. İçeride ise Asya'nın söyledikleri vardı. Hepsi aynı şeyi yapıyordu: Serdar'ı hareket edemeyeceği bir noktaya çiviliyordu.

“Dosyanın kapandığını sandın,” dedi Asya. “Ama o dosya hiç açılmadı.”

Serdar kapıyı açtı. Soğuk sis içeri doldu. Birkaç saniye dışarı baktı. Sonra kapıyı kapattı ama odadan çıkmadı. Asya'ya döndüğünde yüzü taş gibiydi.

“Bir daha Kemal'in adını kullanırken dikkatli ol.”

Asya'nın gözlerinde ilk kez açık bir acı belirdi. “Ben de dikkatli olduğum için yaşıyorum.”

Bu cümle odada uzun süre kaldı. Serdar onun arkasındaki hayatı merak etmek istemedi. Merak, insanı bağlar. Ama Asya'nın ağzından çıkan her eksik cümle, onun da bu hikayenin kenarından değil, içinden geçtiğini söylüyordu. Bu kadın sadece haber getirmiyordu. Kendi yarasının üzerinden konuşuyordu.

“Kimden kaçıyorsun?” dedi Serdar.

Asya'nın bakışları kısa süreliğine sobaya indi. “Bazen insanlardan kaçmazsın. Bir hikayenin içinde kalmaktan kaçarsın.”

“Bu Murat Erkmen'in hikayesi mi?”

Asya'nın yüzü sertleşti. İsim odada ilk kez açıkça asılı kaldı. “Onun hikaye kurmayı iyi bildiğini söyleyelim.”

“Murat kim?”

Asya cevap vermeden önce dışarıdan köpeğin sesi geldi. İlk havlama kısa ve uykulu gibiydi. İkincisi daha sertti. Üçüncüsünde odadaki herkes, görünmeyen bir çizginin aşıldığını anladı. Kahvehanenin ana bölümündeki konuşmalar kesildi. Uzakta, köy girişine doğru uzanan toprak yoldan gelen bir lastik sesi duyuldu. Bir araç mıydı, yoksa sisin büyüttüğü başka bir ses mi, belli değildi. Ama Serdar'ın bedeni bunu tartışmadı. Alarma geçti.

Asya bardağını masaya bıraktı. “Ana yoldan geliyorlar.”

Serdar pencereden bakmak için hareketlendi. Asya fısıldadı: “Bakma.”

Serdar durmadı.

“Pencereden bakan ilk yüz, burada kimin değerli olduğunu söyler,” dedi Asya.

Bu cümle onu durdurdu. Çünkü doğruydu. Serdar pencerenin yanına gitmedi. Kapının yanındaki gölgeye geçti. Dışarıdan ikinci bir ses geldi. Bu kez daha yakındı. Bir lastiğin çamura girmesiyle çıkan kısa, tok bir ezilme sesi.

“Rasim,” dedi Serdar.

Asya cevap vermedi. Ama yüzündeki sertleşme, ismi bilmese bile tehdidin türünü bildiğini gösteriyordu.

“Motor çalışmıyor,” dedi Serdar.

“Biliyorum.”

“Burada kalırsak içeride sıkışırız.”

“Asıl istedikleri bu.”

Serdar ona baktı. “Senin önerin?”

Asya ilk kez odanın içindeki bütün hesapları devraldı. “Ana yolu izliyorlarsa, köyün önünü ve kahvehaneyi görürler. Arka tarafta eski bir hayvan patikası var. Sis orada daha yoğun. Motorun izi çamurda kalırsa, burada olduğunu anlarlar. İzi dağıtmamız lazım.”

“Motoru taşıyamayız.”

“Taşımayacağız. İteceğiz. Avlunun arkasındaki samanlığın yanında kuru taş döşeme var. Lastik izi orada kesilir. Sonra çamura başka yönden basacağız.”

Serdar bu planı zihninde hızla ölçtü. Kötü değildi. Hatta iyi sayılırdı. Ama kontrolü Asya'ya bırakmak, göğsünde eski bir itiraz gibi sıkıştı.

“Bu köyü fazla iyi biliyorsun.”

“Asıl soru bunu şimdi mi tartışacağız?”

Dışarıdan bir farın sarı ışığı sisin içinde kısa süreliğine belirdi, sonra kayboldu. Serdar'ın karar vermek için zamanı yoktu.

“Yürü,” dedi.

İkisi birlikte dışarı çıktılar. Sis yüzlerine nemli bir tokat gibi çarptı. Kahvehanenin arka avlusunda motor ağır ve siyah bir gölge halinde bekliyordu. Serdar yan çantaya uzandı. Kutuyu oradan çıkarmak istedi. Asya onun bileğine kısa süreliğine dokundu. Dokunuş sert değildi ama durdurucuydu.

“Şimdi değil,” dedi. “Çantayı açarsan ses çıkar. Kilit sesi bu sessizlikte fazla gider.”

Serdar ona ters bir bakış attı ama haklı olduğunu biliyordu. Motorun gidonunu tuttu. Asya arka taraftan, çantanın olduğu bölgeye fazla yaklaşmadan denge verdi. Motoru itmeye başladılar. Islak taşların üzerinde lastikler neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Serdar motorun ağırlığını bedeninde hissetti. Çalışırken onun altında canlı bir güç olan makine, şimdi itildiğinde ölü bir hayvan gibi ağırdı. Bu ağırlık Serdar'ın sinirlerini bozdu. Motoru kullanmak başka, onu sürüklemek başkaydı. Kaçışın bedeni şimdi yük olmuştu.

Bölüm 6 Sahne 3 - Sessiz Kaçış (Samanlığa Saklanma)

Köyün arka tarafına geçtiklerinde Asya kısa bir hareketle yön değiştirdi. “Buradan.”

“Orası duvar.”

“Duvar değil. Eski ahır geçidi.”

Gerçekten de sisin içinden beliren taş duvarın arkasında dar, eğri büğrü bir geçit vardı. Motor ancak zor sığacaktı. Serdar gidonu milim milim çevirerek ilerledi. Yan çanta bir taşa sürttü. İçeriden çok hafif bir tıkırtı geldi. Serdar'ın bütün bedeni gerildi. Kutu. Ses küçük ama onun için bağırış kadar yüksekti.

Asya da duymuştu. Ama hiçbir şey söylemedi.

Geçidin öbür tarafında kuru taş döşeli, üstü yarı kapalı bir samanlık avlusu vardı. Motoru oraya çektiklerinde, köy yolundan gelen ses bir an daha yaklaştı. Uzakta bir erkek sesi duyuldu. Ne dediği anlaşılmadı. Ardından köpek yeniden havladı.

Asya eğilip çamurdaki izlere baktı. Bir dal parçası buldu, lastiğin bıraktığı belirgin izi dağıttı. Sonra kendi botuyla başka yöne giden birkaç düzensiz iz bıraktı. Hareketleri hızlı ama telaşsızdı. Bu kadın bunu ilk kez yapmıyordu.

Serdar ona baktı. “Sen yolcu değilsin.”

“Asıl mesele bu da değil.”

“Sen hep asıl meseleyi erteliyorsun.”

“Çünkü asıl meseleye birden girenler genelde çıkamıyor.”

Serdar cevap vermedi. Avlunun karanlık köşesinde motoru sakladılar. Kaskı gidondan aldı, yan çantanın kilidini kontrol etti ama açmadı. Asya'nın planı işe yaramış gibi görünüyordu. En azından şimdilik. Tehdit geçmemişti; sadece yönünü kaybetmişti.

Tam geri dönecekleri sırada Asya durdu. Başını hafifçe yana çevirdi. Serdar da dinledi. Önce hiçbir şey duymadı. Sonra sisin içinden bir ses geldi. Motor sesi değildi. Daha alçak, daha tok. Bir aracın kapısının yavaşça kapanması. Ardından kısa bir metal sesi. Birinin acele etmeden hareket ettiğini hissettiren o soğuk ritim.

Rasim acele etmiyordu. Köyün etrafında panikle dolanmıyordu. Serdar'ın hareketini öngörmeye çalışıyor, alanı daraltıyor, sabırla bekliyordu. Bu, takipten daha kötüydü. Çünkü saldırı gelirse karşılık verilebilirdi. Bekleme, insanın içine sızardı.

Asya fısıldadı. “Buradan değil.”

“Az önce buradan dedin.”

“Şimdi burası duyuldu.”

Serdar onun yüzüne baktı. Bu kadar kısa sürede karar değiştirebilmek, korkudan değil, çevreyi gerçekten okumaktan geliyordu. Asya sağa döndü. Kahvehaneye direkt dönmek yerine, samanlıkla eski taş duvar arasında kalan dar, ıslak bir koridora girdi. Serdar peşinden yürüdü. Karanlıkta motoru orada bırakmak, eski alışkanlıklarına aykırıydı. Motoru gözden çıkarmak gibi geliyordu. Ama motor artık kaçış aracı değildi. Şimdilik saklanması gereken bir delildi.

İkisi farklı bir yoldan tamirhane bekleme odasına döndüğünde, Serdar'ın Asya'ya bakışı değişmişti. Güven değildi bu. Hala değildi. Ama artık Asya dışarıdan bakan biri değildi. Oyunun içindeydi. Ve oyunun kurallarını Serdar'dan önce fark edebildiği anlar vardı. Bu, Serdar'ın gururunu rahatsız etti ama onu hayatta tuttu.

Odaya döndüklerinde sobanın alevi iyice düşmüştü. Kırmızı közler, karanlığın içinde yavaş yavaş sönüyordu. Çaylar soğumuştu. Dışarıdaki sesler uzaklaşmıştı ama kimse rahatlamadı. Tehlikenin geçici olarak boşa düşmesi, gerçeğin ağırlığını azaltmamıştı. Tam tersine, artık konuşmanın kaçacak yeri kalmamıştı.

Serdar ayakta duruyordu. Oturmadı. Asya da oturmadı. İkisi de yorgundu. İkisi de bir şey saklıyordu.

“Şimdi,” dedi Serdar. “Bana neyin içinde olduğumu söyleyeceksin.”

Asya'nın yüzü solgunlaştı. “Her şeyi bilmiyorum.”

“Bildiğin kadarını söyle.”

“Bildiğim kadarı yetmeyebilir.”

“Beni öldürecek kadar yetti.”

Asya bu cümleye itiraz etmedi. Pencereye döndü. Dışarıdaki sis, camın ardında hareket etmeyen bir deniz gibiydi.

“Kutu Murat Erkmen'e giden basit bir teslimat değil,” dedi.

İsim, odadaki havayı değiştirdi. Murat Erkmen. Serdar bu ismi daha önce duymuştu. Belki net, belki parçalı, belki Kemal'in suskunluğunun içinde. Ama ismin tam olarak nereye oturduğunu hala bilmiyordu. Bu bilinmezlik, ismi daha tehlikeli yapıyordu.

“Asıl hedef Murat mı?” diye sordu.

Asya başını yavaşça çevirdi. “Bu soruyu böyle soruyorsan, hala kutuyu yanlış yerden okuyorsun.”

Serdar'ın sabrı azalıyordu. “Açık konuş.”

“Kutu eski bir hesaplaşmanın parçası. Kemal sadece taşıyıcı değildi. Murat sadece hedef değil. Sen de bu hattın dışında değilsin.”

Serdar bir adım attı. “Ben o dosyanın içinde değildim.”

“Dosya yoktu, Serdar. Sana gösterilen şey dosya değildi. Kapatılmış bir kayıt, düzenlenmiş bir anlatıydı.”

“Ben emir aldım.”

“Biliyorum.”

“Benim bilmediğim şeylerden beni sorumlu tutamazsın.”

Asya'nın sesi yumuşamadı. “Bazı şeyler senin haberin olmadan senin adına yapılmış olabilir. Ama bazı şeyler de senin susmanla mümkün oldu.”

Serdar'ın yüzü bir an boşaldı. Kelimeler doğrudan çarpmamıştı; daha derine inmişti. “Ben sustum” demek başka bir şeydi. “Benim susmamla bir şey mümkün oldu” demek bambaşka. İlki hayatta kalmanın ağır bedeli olabilirdi. İkincisi, bir suçun gölgesinde yer almak demekti.

“Ben bu işin neresindeydim?” diye geçirdi içinden.

Cümleyi yüksek sesle söylemedi. Ama Asya duymuş gibi ona baktı.

“Bunu öğrenmekten korkuyorsun,” dedi.

Serdar güldü. Gülüş kısa, kuru ve acısızdı. “Ben korkuyla uzun süredir anlaşmalı yaşıyorum.”

“Asıl korktuğun şey takip edilmek değil.”

“Öyle mi?”

“Asıl korktuğun şey yanlış hatırlamak.”

Serdar cevap veremedi.

Oda daraldı. Dışarıdaki sis kadar içeride de beyaz, boğucu bir boşluk vardı. Serdar'ın zihninde eski sahneler yer değiştirmeye başladı. Kemal'in titreyen eli. Kutunun metal yüzeyi. Telsizdeki emir. “Devam.” Ya da “bekle.” Geride kalan kişi. Kimdi? Ona kim olduğunu kim söylemişti? O söyleyene neden inanmıştı? İnandığı için mi kurtulmuştu, yoksa kurtulmak için mi inanmıştı?

Asya sandalyeye oturdu. İlk kez gerçekten yorgun görünüyordu. Omuzları hafifçe düştü. Bu küçük çöküş, onu bir anlığına tehdit olmaktan çıkarıp insan yaptı. Serdar bundan hoşlanmadı. İnsanlaşan kişiler, sorgulanması en zor olanlardı.

“Ben o gece orada değildim,” dedi Asya. “Bunu bilmeni isterim.”

“Beni ilgilendirmez.”

“İlgilendirir. Çünkü söylediğim şeylerin nereden geldiğini merak ediyorsun. Haklısın. Ben o gece orada değildim. Ama o geceden sonra kalanların içinde yaşadım.”

“Kim kaldı?”

Asya'nın gözleri karardı. “Kalanlar bazen yaşayanlar değildir.”

Serdar bu cümleye cevap vermedi. Çünkü içinde fazla fazla anlam vardı. Asya'nın kişisel kaybına girmek istemiyordu. Fakat Murat ismi, Kemal'in suskunluğu, kutu ve bu kadının yarası aynı hatta birleşmeye başlamıştı. O hat, Serdar'ın yıllardır üzerinden geçmemek için yol değiştirdiği yere çıkıyordu.

“Bana neden yardım ediyorsun?” dedi.

“Henüz yardım ettiğimi söylemedim.”

“Az önce etmeseydin motoru bulmuşlardı.”

Asya kısa süre sustu. “Bazı şeylerin kimin eline geçtiği önemlidir.”

“Kutu mu?”

“Kutu da.”

“Başka ne?”

“Asıl hikaye.”

Serdar kaşlarını çattı. “Hikaye?”

“Murat'ın en iyi yaptığı şey budur. Olanları sadece saklamaz. Olanlara anlam verir. Sonra herkes o anlamın içinde yaşamaya başlar. Sen de yıllarca yaşadın.”

Bu cümle, Serdar'ı beklemediği yerden vurdu. Çünkü o kendini yıllarca emirlerin, operasyonların, yolların, motor sesinin ve disiplinin içinde yaşamış sanmıştı. Bir başkasının kurduğu anlamın içinde yaşama fikri, bütün savunmalarını başka bir yöne çevirdi.

Dışarıda sis camı dövdü. İçeride soba iyice sönüyordu. Serdar artık ayakta durmak istemedi ama oturmadı. Ayakta kalmak, son kalan kontrol biçimiydi.

“Benim bu hikayede ne olduğumu söylüyorsun?” dedi.

Asya başını kaldırdı. “Bunu ben söylememeliyim.”

“Az önce gayet rahat söylüyordun.”

“Ben sana ihtimali gösteriyorum. Cevabı sen hatırlayacaksın.”

“Ya hatırlamak istemiyorsam?”

Asya'nın sesi yavaşladı. “O zaman Murat senin yerine hatırlar.”

Serdar'ın içinde bir şey dondu. Murat'ı görmemişti. Henüz tam olarak tanımıyordu. Ama bu cümle, adamın gerçek tehlikesini ilk kez belli belirsiz gösterdi. Rasim yolu tutuyordu. Murat hafızayı tutuyordu. Biri bedeni, diğeri anlamı kapatıyordu.

Serdar kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Bu kez Asya arkasından gelmedi.

Avluda sis biraz daha yoğunlaşmıştı. Samanlığın yanındaki motor, karanlıkta neredeyse görünmüyordu. Serdar yavaşça yanına gitti. Kask artık elindeydi. Soğumuş metalin üzerine ince su damlacıkları birikmişti. Yan çantanın kapağının üzerinde sis, küçük boncuklar halinde duruyordu. Serdar elini kapağa koydu. Kutunun orada olduğunu biliyordu. Açmadı. Kilidi çevirmedi. Sadece parmaklarının altında kapalı kapağın soğuğunu hissetti.

Bölüm 6 Sahne 4 - Kutunun Üzerindeki El

Bu sadece Kemal'in hesabı değil.

Asya'nın cümlesi zihninde dönüp duruyordu. Bu sadece Kemal'in hesabı değil. Peki kimin hesabıydı? Murat'ın mı? Rasim'in mi? Kemal'in sustuğu bir zincirin mi? Yoksa Serdar'ın yıllardır kendi içinde kapalı tuttuğu o karanlık odanın mı?

Bir an için eski refleksi geri geldi. Motoru ne pahasına olursa olsun çalıştırmak, bu köyden çıkmak, sisi yararak aşağı inmek, yola dönmek. Yolda olmak, düşünmemek için en iyi bahaneydi. Ama motor çalışmıyordu. Yol yoktu. Hız yoktu. Sadece duruş vardı.

Serdar ilk kez şunu bütün ağırlığıyla düşündü: Belki de yıllardır kaçtığı şey arkasından gelen farlar değildi. Belki de onu takip eden, aynaya düşen araçlar, yolları tutan adamlar, Rasim'in sabırlı gölgesi değildi. Belki de yıllardır kaçtığı şeyi kendi elleriyle motorunun bagajında taşıyordu.

Kutu artık bir emanet değildi.

Kutunun içindeki şey her neyse, Serdar'ın sadece geçmişini değil, kendine anlattığı hikayeyi de açacaktı.

Arkasından ayak sesi duydu. Asya kapının eşiğinde duruyordu. Dışarı çıkmadı, sadece oradan baktı. Aralarında sis, soğuk ve söylenmemiş bütün şeyler vardı.

“Onu şimdi açma,” dedi.

Serdar başını çevirmedi. “Neden?”

“Çünkü açınca kapanmayacak.”

“Kapalı olduğu için mi bunca insan öldü?”

Asya cevap vermedi.

Serdar kapağın üzerinde duran elini çekti. “Ben kimsenin oyununda taş değilim.”

Asya'nın sesi çok alçak geldi. “O zaman taşındığın yolu öğren.”

Bu cümle Serdar'ın içinde uzun süre yankılandı. Taşındığın yolu öğren. O güne kadar kendini hep süren, seçen, yön değiştiren adam sanmıştı. Oysa belki de bazı yollar onu taşımıştı. Bazı kararlar onun adına çoktan verilmişti. Bazı suskunluklar, onun ağzından çıkmamış cümleler gibi kayda geçmişti.

O gece motor susmuştu. Yol susmuştu. Asya da artık konuşmuyordu. Ama kapalı yan çantanın ardındaki o küçük metal kutu, Serdar'ın yıllardır susturduğu tek soruyu içeriden yeniden soruyordu:

O gece gerçekten neyi geride bırakmıştı?