Bölüm 5 - Dağın Sisi
Sahil yolunun ışıkları Serdar’ın aynalarında önce çizgi çizgi uzadı, sonra yavaşça dağılıp karanlığın içinde kayboldu. Aşağıda deniz vardı; ama artık kokusu bile güçlükle geliyordu. İyot, mazot, kızarmış balık ve sıcak asfalt kokusu, her virajda biraz daha geride kalıyor; yerini çam iğnelerinin keskin serinliğine, ıslak toprağın ağır kokusuna, soğuk taşların geceden çektiği neme bırakıyordu.
Dağa çıkan yol, ilk bakışta kaçış gibi görünüyordu. Ana yoldan ayrılmış, farların ve kameraların çoğundan uzaklaşmış, sahilin açık düzlüklerinden kurtulmuştu. Ama Serdar yolun verdiği bu sahte mahremiyete güvenmedi. Yıllarca yollarda öğrenmişti: Her daralma saklanma sağlamaz; bazı daralmalar sadece kaçış ihtimallerini azaltır.
Motor birinci viteste ağır ağır tırmanıyor, V-Twin bloğun sesi yamaçların arasında tok ve boğuk bir yankı bırakıyordu. Gece, sahildeki gibi açık değildi artık. Dağ karanlığı başka türlüydü; denizin üstünde gökyüzü nefes alır, ufuk bir yerden sonra genişlerdi. Burada gökyüzü dalların, kayaların, eğimli toprağın ve görünmeyen setlerin arasına sıkışmıştı. Serdar’ın farı yolu değil, sanki yolun ondan göstermek istediği kadarını aydınlatıyordu.
Kaskın içinde nefesi yeniden belirginleşti. Bölüm başından beri tanıdığı o kapalı ses. Rüzgâr dışarıdaydı, motor dışarıdaydı, yol dışarıdaydı; ama cümleler içerideydi. Kemal’in sesi, kutunun çantada çıkardığı o kemik gibi tıkırtı, Rasim’in körfezde çıkış yoluna bakan soğuk sabrı, hepsi dar kask hacminde birer birer yer değiştiriyordu.
Serdar gazı fazla açmadı. Dağ yolunda güç göstermek aptallıktı. Özellikle gece, özellikle ıslak zeminde, özellikle bagajda ne olduğunu hâlâ tam bilmediğin bir kutu varken. Depoyu dizleriyle kavradı. Omuzlarını gevşek tutmaya çalıştı. Gözleri farın sonlandığı noktayla sol ayna arasında gidip geliyordu. Aynada hiçbir şey yoktu. Hiçbir far. Hiçbir çizgi. Hiçbir hareket.
Bu onu rahatlatmadı.
Aynada hiçbir şey görmemek, bazen tehlikenin yokluğu değil, tehlikenin görüş alanının dışına çıkmış olması demekti.
Yol, birkaç viraj sonra daha da dikleşti. Sağ taraf yükselen kaya, sol taraf karanlık bir boşluk hâline geldi. Yol çizgileri yer yer siliniyor, çam iğneleri farın altında ince, ıslak bir tüy tabakası gibi parlıyordu. Serdar ön lastiğin çizgisine baktı, arka lastiğin nasıl takip ettiğini bedeninde hissetti. Motor hâlâ cevap veriyordu. Yorgundu ama cevap veriyordu.
Sonra sis başladı.

Başta zararsızdı. İnce, alçak, yolun üstüne serilmiş beyazımsı bir nefes. Far onu yarıyor, birkaç metre ötesinde yol yine görünüyordu. Serdar vizörün üstünden baktığında sisin yamaçtan nasıl süzüldüğünü gördü. Denizden gelen nem, gece soğuğuyla dağda buluşmuş, yolun üzerine yavaş bir perde gibi inmişti.
İlk perde geçiciydi.
İkincisi daha yoğundu.
Üçüncü virajdan sonra sis yol kenarlarını yemeye başladı.
Önce sol taraftaki boşluk kayboldu. Sonra sağdaki kaya duvarı, sanki birisi onu beyaz bir bezin arkasına çekmiş gibi silindi. Bir sonraki viraj tabelası farın içine çok geç girdi. Serdar tabelayı gördüğü anda gazı kesti, motoru yatırmadan önce bedenini hazırladı. Virajın nerede başladığını biliyordu ama nerede biteceğini göremiyordu.
Siste motor sürmek gece sürmeye benzemezdi. Gece karanlıktı ama dürüsttü. Farın gittiği yere kadar bir dünya açardı sana. Sis ise yalancıydı. Işığı alır, geri iter, gözlerinin önünde beyaz bir duvara çevirirdi. Serdar kısa fara geçti. Sonra yine uzun fara döndü. İkisi de işe yaramadı. Işık ileri gitmiyor, birkaç metre sonra dağılıp kask camına geri vuruyordu.
Vizörün dışına nem oturdu. İçeride nefesi buğu yaptı. Serdar sol elini manetten ayırmadan başını hafifçe çevirdi, buğunun dağılmasını bekledi. Yetersizdi. Vizörü bir parmak araladı. Dağın soğuk havası gözlerini bıçak gibi kesti. Buna rağmen kapatmadı. Görmek, üşümekten daha önemliydi.
Bir süre sonra yolun sesi değişti. Asfalt pürüzü azaldı, sonra tekrar kabalaştı. Ön teker ince çakılların üzerinden geçti. Lastiğin verdiği o hafif, kaygan uyarı Serdar’ın belinden yukarı tırmandı. Gazı daha da yumuşattı. Fren manetine dokunmadı. Siste ani fren, insanın kendi korkusuna çarpmasıydı.
Aynalara baktı.
Hiçbir şey yoktu.
Yolun önüne baktı.
Yol da yoktu.
Serdar ilk kez uzun zamandır, bildiği bütün okuma alışkanlıklarının boşa çıktığını hissetti. Aynalar işe yaramıyordu. Far işe yaramıyordu. Yol çizgisi yoktu. Sesler yönsüzdü. Arkadan bir araç mı geliyordu, yoksa rüzgâr mı ağaçların arasından geçiyordu, ayırt edemiyordu. Bir taş yuvarlanıp düşse de, bir motor sesi yaklaşsa da aynı beyaz sessizliğin içinde kaybolacaktı.
Bu, tehlikeden daha ağırdı. Çünkü Serdar’ın asıl gücü cesareti değildi. Hızı da değildi. Silah kullanma becerisi, motor hâkimiyeti, refleksleri, bunların hepsi ikinci sıradaydı. Onu hayatta tutan şey öngörüydü. Bir adım sonrasını, bir viraj sonrasını, bir bakışın arkasındaki niyeti okuyabilmek.
Sis bunu elinden almıştı.
Yolun kenarında bir beyaz ışık belirdi. Belki bir reflektör, belki ıslak bir taş, belki de geçmişten kopup gelen başka bir şey. Serdar’ın zihninde aniden telsiz cızırtısı patladı.
Bekle.
Kim söylemişti bunu?
Bir koridor. Beyaz ışık değil, yeşile çalan hasta bir gece görüş parıltısı. Bir kapının arkasında seçilemeyen bir siluet. Yağmur mu vardı o gece, yoksa tavandan damlayan su mu? Beton kokusu. Birinin nefesini tutması. Birinin koşmayı bırakması. Sonra başka bir ses.
Devam.
Serdar gözlerini kırptı. Farın önünde sis dönüyordu. Yol hâlâ oradaydı ama artık güvenilir değildi. Geçmiş de öyleydi. İkisi de parça parça görünüyordu. İkisi de eksikti. İkisi de ondan karar istiyordu.
Hızını daha da düşürdü. Normalde bunu yenilgi saymazdı. Yol koşulları neyi gerektiriyorsa onu yapardı. Ama bu gece başka türlüydü. Hız düşürmek, sadece viraja uyum sağlamak değil, yıllardır sığındığı savunma biçiminden vazgeçmek gibi geldi. Motorun sesi alçaldıkça, kaskın içindeki nefesi büyüdü.
Serdar ilk kez yolu okumadığını, yolun onu okuduğunu hissetti.
Bu his, onda öfke yaratmadı önce. Daha kötü bir şey yarattı: belirsiz bir teslim olma dürtüsü. Bir an için motoru durdurup sisin dağılmasını beklemek istedi. Sonra bunun ne anlama geldiğini anladı. Beklemek. Dinlemek. Hiçbir şey yapmadan, sadece var olan tehlikenin kendisini bulup bulmayacağını görmek. Serdar için bundan daha yabancı bir davranış yoktu. O, yıllarca tehlikeyi bekleyen değil, tehlikenin yolunu kesen adam olmuştu. Şimdi tehlike sisin içinde neredeydi, bilmiyordu.
Bir virajın girişinde farın önüne beyaz bir taş çıktı. Taş mıydı, yol kenarındaki reflektör mü, sisin camda bıraktığı bir leke mi, ayırt edemedi. Fren manetine dokunacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Ön tekerin tutunmasını dinledi. Motorun altındaki asfalt, sesini değiştirmişti. Daha ince, daha ıslak, daha ürkek bir ses. Sanki yol da emin değildi. Serdar ilk defa kendi bedeninin kararlarından çok, lastiğin vereceği karara bağımlı olduğunu hissetti.
Kaskın içindeki hava ağırlaştı. Vizörün aralığından giren soğuk, gözlerini yaşartıyor; o yaş, rüzgârla birleşip yüzünde yanma hissi bırakıyordu. Gözlerini kırpmamaya çalıştı. Bir sürücü gözünü kırptığı sürede de yol değişebilirdi. Bir operasyon adamı gözünü kırptığı sürede de bir adam kaybolabilirdi. Bir insan gözünü kırptığı sürede de bir geçmiş başka birinin ağzından yeniden yazılabilirdi.
Yolun solunda kısa süreliğine bir tabela belirdi. Üzerindeki yazıyı okuyamadı. Harfler sisle birlikte dağıldı. Sadece yön oku gibi bir şekil seçti. Aşağıyı mı gösteriyordu, yukarıyı mı, belli değildi. Serdar’ın içinden kısa, acı bir gülümseme geçti. Bazı tabelalar böyleydi. İnsana yol göstermez, sadece yolun artık bir anlamının kalmadığını hatırlatırdı.
Hafıza yeniden kıpırdadı. Aynı belirsizlik, aynı beyazlık. Bir el telsiz düğmesine basıyor. Cızırtı. Sonra boğuk bir emir. Kimin sesi? Kemal mi? Hayır. Daha genç biri. Daha sakin. Belki Murat. Belki o gece kendine Murat’ın sesi olduğunu bile itiraf etmediği o ses. Serdar o an da tam görememişti. Tam duyamamıştı. Tam bilmemişti. Ve buna rağmen hareket etmişti. İnsan bazen bilmediği hâlde ilerler; sonra yıllarca bilmediğini kendine mazeret diye taşır.
Motorun farı bir an sisin içinde genişledi, sonra kendi ışığıyla boğuldu. Serdar’ın göğsünde sıkışan şey korku değildi. Korkuyu tanırdı. Bu başka bir şeydi. Görmeden karar vermek zorunda kalmanın eski ve paslı yüküydü. O yük, bagajdaki kutudan daha önce gelmişti hayatına. Kutu sadece ona adını yeniden hatırlatıyordu.
Birkaç kilometre daha böyle sürdü. Zaman ölçüsü bozuldu. Dakika mı geçti, saat mi, anlamadı. Sisin içinde kilometreler uzar, sesler yavaşlar, insan kendi bedeninin ağırlığını daha çok hissederdi. Motorun titreşimi bile artık eskisi kadar güven verici değildi. Bloktan gelen ritim, önce küçük bir düzensizlikle bozuldu.
Serdar bunu hemen fark etti.
Bir tekleme.
Önce o kadar küçüktü ki başka bir sürücü bunu yolun pürüzüne, yakıtın dalgalanmasına ya da rüzgâra bağlayabilirdi. Ama Serdar motorunun sesini tanırdı. Bu makine onun için sadece metal, lastik ve benzin değildi. Uzun yıllar boyunca insanlardan daha çok dinlediği, insanlardan daha az yalan söyleyen bir yol arkadaşıydı.
Gazı aynı tutmasına rağmen tepki yarım ritim gecikti. Motor önce toparladı. Sonra ikinci tekleme geldi. Serdar vitesi küçülttü, devri biraz yükseltti, debriyajla bloğu rahatlatmaya çalıştı. Yolun eğimini kullandı. Gazı açarken acele etmedi. Eğer yakıt hattına su karıştıysa, boğmadan, hırpalamadan geçiş yapması gerekiyordu. Eğer ateşlemede bir nem sorunu varsa, motoru gereksiz zorlamak her şeyi daha kötü yapacaktı.
Ama motorun sesi değişmeye devam etti.
Egzozun tok ritmi boğuklaştı. Normalde göğüs kafesinde güven veren o mekanik düzen, şimdi düzensiz ve hasta bir hırıltıya dönüyordu. Devir bir yükseliyor, sonra istemsizce düşüyordu. Gaz açıldığında motor isteksiz kalıyor, ardından sanki kendi öfkesine kapılmış gibi kısa bir hamleyle toparlanıyor, sonra yeniden kesiliyordu.
Serdar dişlerini sıktı.
Şimdi değil.
Bunu sesli söylemedi ama kaskın içinde kelime gibi yankılandı.
Şimdi değil.
Motor bir viraj çıkışında yeniden tekledi. Bu kez arka tarafın itişi kısa bir an kesildi. Serdar motoru dikleştirdi, debriyajı kontrol etti, sağa yanaşmak için uygun bir açıklık aradı. Ama sisin içinde açıklık diye bir şey yoktu. Sadece yolun biraz daha az karanlık görünen kenarı vardı. O kadar.
Makinenin içinden gelen düzensizlik artık saklanmıyordu. Bir silindirin ritmi diğerinden yarım nefes geride kalıyor, sanki motorun kalbi çift zamanlı değil, iki farklı hatırayla atıyordu. Serdar debriyajı kavrama noktasında biraz daha uzun tuttu. Gazı açmadı, motorun kendini toplamasını bekledi. Normalde böyle bir anda makineye güvenirdi. Ne istediğini bilir, ne kadar zorlanabileceğini hissederdi. Fakat bu kez motorun iç sesi de sis gibi bulanıktı.
Kulağıyla motoru dinlerken zihni arızayı parçalara ayırıyordu. Nem. Yakıt. Ateşleme. Eski buji. Gevşeyen bir bağlantı. Zorlanan kablo. Belki de gece boyunca yaptığı sert manevralar, kamyonun arkasındaki türbülans, ıslak asfalt, ani hız kesmeler ve çantadaki dengesiz yük, zayıf parçayı sonunda açığa çıkarmıştı. Motor birden bozulmamıştı. Bozulmanın haberini daha önce vermişti. İnsanlar da böyleydi. Önce ses verirlerdi. Sonra titrerlerdi. Sonra susarlardı.
Serdar bu düşünceyi sevmedi. Motoru insana benzetmeyi zayıflık sayardı. Ama yıllarca yolda yaşayan bir adam, makineyle arasında konuşulmayan bir dil kurardı. Bu dili inkâr etmek, yalnızlığını inkâr etmek gibiydi. Motor ona ne zaman güvenebileceğini, ne zaman yavaşlaması gerektiğini, ne zaman zorlandığını söylemişti. O ise bugün bütün uyarıları, Rasim’in farları ve Kemal’in cümleleri arasında ezip geçmişti.
Arka çantadan yine küçük bir tıkırtı geldi. Sadece metalin metale değmesi. Ama sisin içinde büyüdü. Serdar’ın aklında o tıkırtı bir kilit sesi gibi yankılandı. Kutu içeride hareket ediyordu. Kutu değil, geçmiş hareket ediyordu. Onu susturmak için gaza basmak istiyordu. Ama motor gazı artık kabul etmiyordu.
Farın önünde eski bir taş set belirdi. Yanında dar bir cep gibi duran çamurlu bir alan. Serdar motoru oraya doğru usulca aldı. Motor istemsizce öksürdü. Bir kez daha gaz verdi. Blok cevap vermedi. Bir kesik patırtı, sonra boğuk bir susuş.
Titreşim bitti.
Dünya bir anda boşaldı.
Motorun sesi kesildiğinde, insan önce sessizliği duymazdı. Önce kendi bedenindeki eksikliği fark ederdi. Serdar’ın bacaklarının arasında yıllardır alıştığı o mekanik canlılık yok oldu. Depoya bastırdığı dizleri bir anda cansız, soğuk bir metale dayanır hâle geldi. Gidon hâlâ elindeydi ama gidon artık bir yön değil, bir ağırlıktı.
Rüzgâr kaldı.
Sis kaldı.
Karanlık kaldı.
Far zayıfça yanıyordu. Akü hâlâ vardı ama motor yoktu. Çalışan bir motor her zaman ihtimal demekti. Hız ihtimali. Mesafe ihtimali. Kaçış ihtimali. Susmuş motor ise insanı bulunduğu yere çivilerdi. Serdar bunu bedeninde hissetti.
Kontak kapatmadı. Birkaç saniye bekledi. Dinledi. Arızayı anlamaya çalıştı. Bu bir yakıt kesintisi miydi? Ateşleme mi? Nem mi? Kablolardan biri mi? Son günlerin yüksek devri, gece sürüşü, yağmur, sarsıntı, kutunun ağırlığı, hepsi üst üste mi binmişti? Motor, daha önce ses vermişti belki. Belki Serdar duymuştu ama sürmeye devam etmişti.
Tıpkı hayatında yaptığı gibi.
Kontak çevirdi. Marş motoru isteksizce döndü. Bir öksürük. İkinci deneme. Blok toparlanacak gibi oldu, sonra yine sustu. Üçüncü denemede akünün sesi zayıfladı. Serdar bıraktı.
Gereksiz inat, yolda kalmış adamın en pahalı hatasıydı.
Kaskını çıkarmadı. Sis içindeyken insanın yüzünü açıkta bırakması ona hâlâ yanlış geliyordu. Motorun üzerinden indi. Yan ayağı dikkatle bastı. Zemin çamurluydu. Ayağın altındaki metal plakanın toprağa gömülme ihtimalini kontrol etti. Sonra topcase’e baktı. Kutu oradaydı. Kapak sağlamdı.
Bunu kontrol ettiği için kendine kızdı. Ama yine de rahatladı.
Telefonunu çıkardı. Ekran zayıf ışığıyla sisin içinde küçük bir hayalet gibi parladı. Sinyal yoktu. Harita yüklenmedi. Konum noktası titredi, sonra dondu. Serdar telefonu cebine koydu. Teknolojinin yararı, en çok ihtiyaç duyduğun anda ortadan kaybolma eğilimindeydi.
Uzakta bir ses duyar gibi oldu.
Durdu.
Ağaçların arasından mı geliyordu? Motor sesi mi? Rüzgâr mı? Bir araç mı? Yoksa kendi kalp atışı mı? Sis sesleri yönsüzleştiriyordu. Arkasında Rasim olabilir miydi? Önünde başka biri? Bilmiyordu. Bilmiyor olmak onu yoruyordu.
Bir süre motorun yanında bekledi. Sonra kararını verdi. Burada kalamazdı. Motoru ya yokuş aşağı süzüp uygun bir yere indirecek ya da iterek bir yerleşim bulacaktı. Farın zayıf ışığında yolun eğimine baktı. Aşağı dönmek demek, Rasim’in okuduğu hatta geri dönmekti. Yukarı devam etmek ise belirsizlikti.
Belirsizliği seçti.
Bu seçim kahramanca değildi. Serdar bunu çok iyi biliyordu. Kahramanlık çoğu zaman dışarıdan bakanların uydurduğu bir kelimeydi. İçeriden bakıldığında seçimlerin çoğu, kötü ihtimaller arasında daha az ölümcül görüneni seçmekten ibaretti. Aşağıda Rasim’in okuyabileceği sahil hattı vardı. Yukarıda ne olduğunu bilmediği sisli dağ yolu. Birinde düşmanın zekâsı, diğerinde yolun merhametsizliği. Serdar yolun merhametsizliğini seçti. Çünkü yol, en azından yalan söylemezdi.
Motoru iterken ilk yüz metre kolay sayılırdı. Sonra eğim kendini gösterdi. Büyük motorun ağırlığı, yüklü çantalarla birlikte omuzlarına, beline, dizlerine çöktü. Debriyajı boşta tutmak, gidonu dengede almak, yan çantanın taş duvara sürtmemesini sağlamak, ön tekerin çamurlu izlere düşmesini engellemek... Bunların hepsi küçük işlerdi ama sisin içinde, yorgun bir bedenle, her biri ayrı bir çatışmaya dönüşüyordu.

Bir noktada motor hafifçe sola yattı. Serdar bütün ağırlığıyla karşı koydu. Sağ ayağı kaydı, botunun tabanı çamurun içinde yarım santim kayıp durdu. Bir an motoru düşüreceğini sandı. Düşürse ne olurdu? Metal çizilir, ayna kırılır, çanta ezilir, belki kutu zarar görürdü. Bunların hiçbirinin bir adamın canından kıymetli olmaması gerekirdi. Ama Serdar’ın ilk düşüncesi yine kutu oldu. Bu onu öfkelendirdi. Kendi önceliklerini artık tanıyamıyordu.
Nefes nefese kaldığında motoru kısa süreliğine durdurdu. Kaskın içinde hava sıcak ve nemliydi. Kaskı çıkarmak istedi, sonra vazgeçti. Kask başındayken kendini hâlâ bir sürücü gibi hissediyordu. Kaskı çıkarırsa sadece yolda kalmış yorgun bir adam kalacaktı. Bazen insanın zırhı onu korumaktan çok, kim olduğunu hatırlatmaya yarardı.
Kaskı başında, eldivenleri ellerinde, motoru gidondan ve sele kenarından kavrayıp itmeye başladı. Büyük motoru sisin içinde, eğimli ve çamurlu yolda itmek bir ceza gibiydi. Her birkaç metrede bir arka lastik ince çakılda kayıyor, yan çanta bacağına çarpıyor, topcase’in içindeki kutu küçük bir tıkırtıyla varlığını hatırlatıyordu.
Serdar nefesini düzenlemeye çalıştı. Üç adım it, dur. Dört adım it, dengeyi al. Eğim sertleşince omuzları yandı. Kaburgalarının altında eski bir ağrı belirdi. Terlediğini hissetti ama sis ve soğuk teri hemen derisinin üzerinde donduruyordu.
Bir süre sonra burnuna soba kokusu geldi.
Önce inanmadı. Sonra ıslak odun kokusu daha belirginleşti. Dumanın, taş evlerin ve hayvan barınaklarının karışık kokusu. Serdar başını kaldırdı. Sisin içinde çok uzakta, sarı bir ışık lekesi titreşti.
Köy.
Daha doğrusu köy denebilecek kadar küçük, dağın sırtına tutunmuş, unutulmuş bir yerleşim.
İlk evlerin gölgeleri sisin içinden belirdiğinde motoru itmek artık daha zor geliyordu. Yol çamura döndü. İki tarafı düşük taş duvarlarla çevrili dar bir sokağa girdi. Bir köpek önce havladı, sonra Serdar’ın motoru itişindeki yorgunluğu anlamış gibi sesi isteksizleşti. Kahvehanenin camları buğuluydu. İçeriden düşük sesli konuşmalar ve çay kaşıklarının cam bardaklara vurma sesi geliyordu.
Serdar köye güçlü girmedi.
Motorun üstünde, egzoz sesiyle, farla, hızla değil.
Yolda kalmış biri olarak girdi.
Bu, ona silahsız kalmak kadar kötü geldi.
Kahvehanenin önündeki birkaç adam konuşmayı kesip ona baktı. Bakışları düşmanca değildi. Meraklıydı. Ama Serdar’ın bedeni merakla tehdidi ayırmakta her zaman bu kadar başarılı değildi. Kimin eli cebinde? Kimin sırtı duvara dönük? Kim gözünü fazla uzun tutuyor? Kim ilk bakıştan sonra yüzünü kaçırıyor? Bunları kaydetti.
İçeride soba yanıyordu. Kapı açılınca sıcaklık yüzüne vurdu. Islak odun, çay, tütün ve eski yün kokusu. Serdar kaskını çıkardı ama elinde tuttu. Kahvedeki herkes bir an ona baktı. Sonra çoğu eski konuşmasına döndü. Bu dönüş, Serdar’a bakıştan daha tuhaf geldi. Tehlike yokmuş gibi davranmaları rahatsız ediciydi.
Kahveci, ellilerinde, kalın kaşlı, yorgun yüzlü bir adamdı. Serdar’a başıyla selam verdi.
“Yolda mı kaldın?”
Serdar kısa cevap verdi. “Motor tekledi. Sonra sustu.”
Adam camdan dışarı baktı. Motor sisin içinde ağır bir gölge gibi duruyordu.
“Bu havada olur.”
“Motor işinden anlayan biri var mı?”
Kahveci sobaya yakın masada oturan yaşlı adama baktı. Yaşlı adam, bardağını tabağa bıraktı. “Hasan anlar.”
“Hasan nerede?”
“Dükkânı aşağı sokakta.”
Serdar hemen kapıya dönecek gibi oldu. Yaşlı adam devam etti.
“Ama şimdi bakmaz.”
“Neden?”
Adam pencereden dışarıdaki sise baktı. “Çünkü bu gece kimse bir yere gitmez.”
Serdar’ın yüzü sertleşti. “Ben gitmek zorundayım.”
Kahvedeki sessizlik kısa bir an daha derinleşti. Sonra kahveci, bu cümleyi dağ köylerinde çok duymuş gibi omuz silkti.
“Burada herkes bir yere gitmek zorundaydı. Çoğu sabahı bekledi.”
Serdar böyle cümlelerden hoşlanmazdı. Özellikle doğru oldukları zaman.
“Hasan Usta’yı çağırın.”
Yaşlı adam başını iki yana salladı. “Bu siste adam yatağından kalksa da motorun ne dediğini duymaz. Sabah bakar.”
Motorun ne dediğini.
Cümle Serdar’ın içinde beklenmedik bir yere çarptı. Motor gerçekten günlerdir bir şey demişti belki. Titreşimde, seste, gaz tepkisinde, zincirin hırçınlığında. Serdar duymuştu ama önemsememişti. Çünkü kaçıyordu. Kaçarken insan sadece gereken sesi duyar. Uyarıyı değil.
Telefonunu tekrar çıkardı. Ekranı çevirdi. Hâlâ sinyal yoktu. Kahveci bunu görüp konuştu.
“Şebeke yukarıda çekmez. Caminin arkasındaki düzlükte bazen bir çizgi gelir. Ama bu siste oraya da çıkma.”
Serdar gözlerini ona çevirdi. “Yolu biliyor musun?”
“Biliriz.”
“İniş var mı?”
“Var. Ama bu gece yok.”
Köyün yavaşlığı Serdar’ın sinirlerine dokunuyordu. Herkes çok sakin konuşuyordu. Kimse acele etmiyor, kimse sesini yükseltmiyor, kimse tehdit gibi davranmıyordu. Fakat bu sakinlik, onun için güven değil, kontrol kaybıydı. Tehlike olsa yapacağı şey belliydi. Sakinlik karşısında hangi refleksin işe yarayacağını bilmiyordu.
Kahvehanenin köşesindeki sobaya odun atan genç, kıvılcımların yükselişini izleyip kapağı kapattı. Bu kadar basit bir hareket bile Serdar’ın dikkatinden kaçmadı. Elin hangi hızla uzandığı, kapağın hangi şiddetle kapandığı, odunluğu karıştırırken demir maşanın nerede tutulduğu... Normal bir insan bunları görmezdi. Ya da görse bile önemsemezdi. Serdar ise yıllar önce bu önemsiz şeylerin bazen hayatla ölüm arasında ince bir tel olduğunu öğrenmişti. Fakat şimdi o telin hangi ucu gerçek, hangi ucu kendi zihninin ürettiği bir gölgeydi, seçemiyordu.
Kahvehanede iki adam tavla oynuyordu. Zarlar tahta yüzeye düştükçe küçük, kuru sesler çıkarıyor, Serdar’ın zihninde eski bir silahın sürgü sesiyle birleşip ayrılıyordu. Bir çocuk kapı aralığından içeri baktı. Serdar’ın motor kaskını, ıslak ceketini, çamurlu botlarını gördü. Sonra babasının bakışıyla geri çekildi. Çocuğun merakı bile Serdar için saf değildi. Her bakış bir veri, her veri bir ihtimaldi. Bu şekilde yaşamak yorucuydu. Ama başka türlü yaşamayı unutmuştu.
Kahveci çay bardağını önüne koyduğunda, Serdar bardağın dudak kısmına, tabağın altına, kaşığın konduğu yöne baktı. İçinde bir şey olmadığını aklen biliyordu. Ama yıllarca aklın bildiği şeyle bedenin güvendiği şey ayrı yollardan yürümüştü. Beden hâlâ eski yoldaydı.
Yaşlı adam onu izliyordu. Sonunda, 'Sen çok bakıyorsun,' dedi.
Serdar bardağa dokunmadı. 'İnsan bakmazsa görmez.'
'Her gördüğün şey de sana gelmez.'
Serdar başını kaldırdı. Yaşlı adam bunu öğüt gibi söylememişti. Sadece köyde uzun yaşamış insanların öğrendiği sade bir gerçek gibi bırakmıştı. Serdar’ın buna verecek cevabı yoktu. Çünkü hayatı boyunca gördüğü şeylerin çoğu gerçekten ona gelmişti. Gelmeyenlerin ise bir gün geleceğini bekleyerek yaşamıştı.
Kahveci ona çay koydu. “Otur.”
“İstemem.”
“İstersin.”
Serdar cevap vermedi. Bir sandalyeye oturdu ama sırtını duvara verdi. Kask dizlerinin üstünde, eldivenleri çıkmamış, gözleri kapıda. Çay önüne geldi. Buharı yüzüne yükseldi. Çayı içmedi. Bardağın yansımasından arkasını izledi. Kahveci bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Dışarıda motor karanlıkta bekliyordu.
Bagajında kutu vardı.
Kutu, köyün sessizliğinde daha ağır geliyordu.
Bir süre sonra Serdar ayağa kalktı. “Motoru Hasan’ın dükkânına çekeyim.”
Kahveci elini dışarıya doğru uzattı. “Çekeriz.”
“Gerek yok.”
“Tek başına olmaz.”
Bu kez Serdar itiraz edemedi. İki genç ve kahveciyle birlikte motoru sisin içinde, taş döşeli dar bir sokağın aşağısına doğru götürdüler. Dükkân dedikleri yer, eski bir traktör lastiğinin yaslandığı, kapısında yarı silinmiş boya izleri bulunan, küçük bir tamirhaneydi. Saçak altında paslı parçalar, zincirler, eski bujiler, kırık bir ayna ve yıllar önce duvara asılmış solgun bir yarış posteri vardı. Kapı kilitliydi.
Hasan Usta görünmüyordu.
Motoru saçak altına aldılar. Serdar topcase kilidini kontrol etti. Kahveci bunu gördü. Gördüğünü belli etmedi.
Tamirhanenin kapısı eskiydi. Üzerindeki asma kilit yeni sayılmazdı ama bakımlıydı. Kapının üstündeki küçük tabelada sadece 'Hasan' yazıyordu. Başka bir şey yoktu. Ne büyük harfli servis yazısı, ne marka tabelası, ne telefon numarası. Serdar, kapının yanındaki duvara yaslanmış eski zincir dişlilerine, pas tutmuş fren disklerine, çatlamış lastiklere baktı. Bir insanın yıllarca dokunduğu makinelerin kalıntıları, onun karakteri hakkında gereksiz gibi görünen ama doğru şeyler söylerdi. Bu dükkânda parçalar atılmamış, bir kenara ayrılmıştı. Demek ki Hasan Usta, bozulmuş şeyleri hemen çöpe atan biri değildi.
Bu düşünce Serdar’ı rahatsız etti. Çünkü kendisi yıllarca bozulmuş saydığı her şeyi ardında bırakmayı seçmişti. İnsanları, şehirleri, numaraları, yolları, uykuları, hatta kendi eski adımlarını bile. Bir şey ses vermeye başladığında onu tamir etmek yerine hızlanmıştı. Hızlanınca ses duyulmaz sanmıştı.
Kahveci tamirhanenin saçak altındaki boşluğu gösterdi. 'Sabah burada görür. Kızmaz. Hasan kızacaksa insana kızar, makineye kızmaz.'
'İnsana niye kızar?' diye sordu Serdar istemeden.
Kahveci gülümsedi. 'Makinenin söylediğini dinlemezse.'
Serdar cevap vermedi. Bu köyde herkes fazla doğru şeyler söylüyordu. Ya da Serdar artık her sıradan cümlenin içinde kendine yönelen bir şey duyacak kadar yorulmuştu.
“Sabaha kadar burada durur.”
Serdar sertçe baktı. “Kilitli mi kalır?”
“Burada kimse kimsenin motoruna dokunmaz.”
Serdar içinden, dokunanın köyden olmak zorunda olmadığını geçirdi. Ama söylemedi.
Kahveci ve gençler geri dönerken Serdar bir süre motorun yanında kaldı. Sisin içinde köyün ışıkları sarı lekeler hâlinde titriyordu. Farı kapattı. Bir an her şey daha da sessizleşti.
Tam o sırada, sisin içinden bir siluet belirdi.

Önce yerel biri sandı. Kadın ya da erkek olduğu bile belli değildi. Sonra adımlar yaklaşınca beden çizgisi netleşti. Üzerinde koyu renkli, sade, yola uygun bir mont vardı. Pantolon paçaları çamurluydu. Ayakkabıları köy sokaklarında birkaç adım atmış birinin değil, uzun bir mesafeyi yürümüş birinin ayakkabılarıydı. Elinde küçük, eski bir çanta taşıyordu. Yorgundu. Ama yorgunluğu yardım isteyen birinin yorgunluğu değildi. Daha çok, nereye varacağını bilen ama oraya neden vardığını kimseye anlatmak istemeyen birinin yorgunluğuydu.
Serdar’ın bedeni kendiliğinden pozisyon aldı. Motorla kadın arasında değil, kadınla topcase arasında durdu.
Kadın bunu fark etti.
Gözleri bir an motora, sonra Serdar’ın yüzüne kaydı. Korkmadı. En azından korkusunu göstermedi.
“Yol kapandı,” dedi.
Serdar cevap vermedi.
Kadın birkaç adım daha yaklaştı, ama gereğinden fazla değil. Kendi mesafesini korudu. Bu da Serdar’ın dikkatini çekti.
“İnişe inmeye çalışıyorsan, ikinci kör virajdan sonra çamur var. Sağ tarafı alırsan lastik tutmaz. Sol taraf uçurum. Patika da kullanılmaz. Orası bu gece su almıştır.”
Serdar’ın gözleri daraldı. Sıradan biri böyle tarif vermezdi. Sıradan biri “gitme” derdi. Bu kadın yolun neresinin, neden tehlikeli olduğunu söylüyordu. Ayrıca bunu fazla sakin söylüyordu.
“Sen kimsin?”
Kadın kısa bir süre sustu. Sisin içinde nefesi belli belirsiz görünüyordu.
“Bu köyde gece yol soranlara cevap veren biri.”
“Adını sormadım.”
“Hayır. Kim olduğumu sordun.”
Serdar bu cevabı sevmedi. Çünkü cevap doğruydu ve savunmayı boşa çıkarıyordu.
Kadının çantasının kayışında küçük bir metal parça vardı. Sis ve sarı sokak ışığı yüzünden net göremedi. Ama metalin çizik yüzeyi, Körfez’de rüzgârın ayağına kadar getirdiği o küçük tokayı hatırlattı. Serdar’ın eli istemsizce ceketinin cebine gitti. Toka hâlâ oradaydı. Çıkarmadı.
Kadın onun bu hareketini gördü.
Kadının bakışı tokaya değil, Serdar’ın eli tokaya giderken yüzünde beliren o çok kısa ifadeye takılmıştı. Demek ki nesnenin kendisinden çok, Serdar’ın ona verdiği tepkiyi ölçüyordu. Bu, Serdar’ın hoşuna gitmedi. Çünkü aynı şeyi kendisi de yapardı. İnsanların anlattıklarını değil, anlattıkları şeye bedenlerinin nasıl cevap verdiğini izlerdi.
'Buraya nasıl geldin?' diye sordu Serdar.
Asya, sisin içindeki yola kısa bir bakış attı. 'Yürüyerek.'
'Nereden?'
'Aşağıdan.'
'Aşağı büyük bir yer.'
'Yukarı da küçük değil.'
Serdar bu dolambaçlı cevaplardan hoşlanmazdı. Ama kadının kaçamaklığı acemice değildi. Gerektiği kadar bilgi veriyor, fazlasını bırakmıyordu. Bu, korkmuş insanların refleksi olabilirdi. Eğitimli insanların da. Hayatta kalmayı öğrenmiş insanların da. Serdar hangisi olduğunu ayırt edemedi.
'Köylüler seni tanıyor mu?'
Asya kahvehanenin ışığına döndü. 'Bazıları.'
'Bazıları tanımıyorsa burada ne işin var?'
'Senin motorun burada ne iş yapıyorsa, benim de o.'
Serdar cevap vermedi. Dışarıda sis, ikisinin arasındaki mesafeyi görünür kılıyordu. Yaklaşsalar bile tam seçilemeyeceklerdi. Uzaklaşsalar tamamen kaybolacaklardı. Bu, konuşmanın da biçimini belirliyordu. Hiçbir cümle tam açılmıyor, hiçbir cevap tamamen kapanmıyordu.
Asya motorun yanına biraz daha yaklaştı. Kutunun olduğu topcase’e bakmadı. Bakmamak için fazla dikkatli davrandı. Serdar bunu fark etti. Bir insanın bir şeye bakmaması bazen bakmasından daha gürültülüydü.
'Motorun bu gece yola çıkmaz,' dedi Asya.
'Motoru sen mi tamir ediyorsun?'
'Hayır.'
'O zaman nereden biliyorsun?'
'Çünkü bu sis yarına kadar kalkmaz. Motor çalışsa bile yol çalışmaz.'
Yol çalışmaz. Serdar bu ifadeyi zihninin bir köşesine aldı. İnsanlar genelde motor bozulur, araba bozulur, hava bozulur derdi. Bu kadın yolun çalışmasından söz ediyordu. Yolu yaşayan bir sistem gibi görüyordu. Bu, Serdar’ın dünyasına fazla yakındı.
'Birini mi bekliyorsun?' dedi Serdar.
Asya’nın yüzü ilk kez çok küçük bir değişim gösterdi. Korku değil. Daha çok, duyulmasını istemediği bir sorunun beklediğinden erken gelmesi. 'Beklemek bazen seçilmez,' dedi.
Bu cümle Serdar’ın içindeki bir yere çarptı. Çünkü o da bu gece beklemeyi seçmemişti. Yol, sis ve motor onun adına karar vermişti.
Serdar da onun gördüğünü gördü.
Aralarındaki sessizlik, köyün sessizliğinden farklıydı. Köyün sessizliği ağırdı; bu sessizlik ölçüyordu.
“Motorun çalışmıyor,” dedi kadın.
“Gördün.”
“Duydum.”
“Ne duydun?”
“Son virajdan önce tekledi. Sonra iki kez daha. Yakıt gibi değil. Nem almış olabilir. Ama bu havada kesin konuşulmaz.”
Serdar’ın içindeki eski alarm biraz daha yükseldi. Bu kadın motor sesi ayırt ediyordu. Yol biliyordu. Mesafe koruyordu. Korkmuyor, ama güven de vermiyordu.
“Beni mi bekliyordun?” diye sordu Serdar.
Kadın başını hafifçe çevirdi. Sis onun yüzünün bir yanını yuttu.
“Ben de aynı şeyi sana sorabilirim.”
Uzaklardan bir ses geldi. Çok hafif. Belki rüzgârın taşıdığı bir motor uğultusu, belki bir aracın dağ yolunda kısa süre yükselen sesi, belki de Serdar’ın artık her sessizlikte duyduğu Rasim ihtimali. Kadın da sesi duymuş gibi başını kaldırdı.
Serdar bunu fark etti.
“Seninle mi ilgili?”
Kadın cevap vermedi. Cevap vermemek bazen hayırdan daha tehlikeliydi.
Kahvehanenin kapısı uzaktan açıldı. İçeriden sıcak ışık sokağa döküldü. Kahveci seslendi: “Oda hazır.”
Kadın bir adım geri çekildi. “Bu gece yola çıkma.”
“Bunu herkes söylüyor.”
“Çünkü herkes haklı.”
“Sen de burada mı kalıyorsun?”
Kadın sisin içine doğru baktı. “Şimdilik.”
“Adın?”
Kadın bu kez biraz daha uzun sustu. Sonra kısaca söyledi.
“Asya.”
Adı sisin içinde fazla net kaldı. Serdar, ismin kendisinde değil, söyleniş biçiminde bir şey aradı. Sahici miydi? Takma ad mı? Eksik mi? Bilemedi.
Asya köyün içine doğru yürüdü. Siste birkaç adım sonra silueti dağıldı. Serdar arkasından bakmadığını sanıyordu. Ama baktı.
Sonra elini cebine soktu. Metal tokayı parmaklarının arasında hissetti. Çıkarmadı. Daha değil.
Gece ilerledikçe köy gerçekten uykuya gömüldü. Kahvehanenin arkasındaki oda, oda olmaktan çok yarı odunluk, yarı depo gibiydi. Bir köşede üst üste dizilmiş kuru odunlar, eski bir kilim, duvara yaslanmış kullanılmayan sandalye, küçük bir soba. Pencerenin camı içten buğulanmıştı. Kapı tam kapanıyordu ama Serdar yine de bir sandalyeyi kapının önüne sürükledi. Alışkanlık. Belki gereksiz. Ama gereksiz alışkanlıklar, geçmişte birkaç kez insanın hayatını kurtarmışsa artık gereksiz olmaktan çıkardı.

Uyuyamadı.
Yatağın üzerine oturduğunda, odanın içindeki bütün nesneleri birer birer saydı. Kapı. Pencere. Soba. Odun yığını. Sandalye. Eski kilim. Çatlak duvar. Tavan kirişindeki kararma. Köşede unutulmuş boş mazot bidonu. Bunların hiçbiri düşman değildi. Ama insanın zihni bir kere savaş düzeninde kalmışsa, dünyayı eşya olarak değil, ihtimal olarak görürdü.
Ceketini çıkarmadı. Sadece fermuarını biraz gevşetti. Botlarını ayağında tuttu. Böyle uyumak dinlenmek değil, çökmeden beklemekti. Zaten uyku da gelmedi. Gözlerini kapattığında sisin beyazlığı değil, eski koridorun yeşil ışığı geliyordu. Karanlık kapı. Seçilemeyen siluet. 'Bekle.' Sonra 'Devam.' O iki kelime arasında yıllar vardı. Serdar o yılların çoğunu motor üstünde geçirmişti. Ama kelimeler hâlâ aynı mesafede duruyordu.
Kemal’in yüzü geldi aklına. İlk bölümdeki o rüzgârla yıpranmış yüz değil sadece. Daha genç hâli. Daha dik duran omuzlar. Bir zamanlar daha kesin konuşan, sonra susmayı öğrenen adam. Kemal neden kutuyu şimdi vermişti? Neden o cümleyi kurmuştu? Zaten sende olan şeyi... Serdar cümlenin devamını tamamlayamıyordu. Belki de tamamlamak istemiyordu. Çünkü bazı cümlelerin devamı, insanın kendisiyle ilgili en kötü ihtimali içinde taşırdı.
Asya’nın adı da zihninde döndü. Asya. Bir insanın adı bazen bir coğrafya gibi gelir. Uzak, belirsiz, tanıdık olmayan ama haritada bir yeri olan. Serdar bu adı nereye koyacağını bilmiyordu. Tehdit mi, tanık mı, yolcu mu, işaret mi? Belki hepsi. Belki hiçbiri.
Kaskı yanında duruyordu. Eldivenleri sobanın yakınında ama yanmayacak kadar uzakta. Ceketinin cebinde toka. Çantada kutu. Motor tamirhanenin saçağı altında. Asya köyün bir yerinde. Rasim belki yolda, belki aşağıda, belki çoktan geçmişte.
Serdar birkaç kez yatağa uzandı. Her seferinde kalktı. Kapıyı dinledi. Pencereye gitti. Sise baktı. Dışarıdan gelen her ses önce tehdit oldu, sonra sıradanlaştı, sonra yeniden tehdit oldu. Köpek bir kez havladı. Bir tahta çıtırdadı. Sobanın içindeki son kor çöktü. Uzakta su damladı.
Sonunda dayanamadı. Ceketini giydi, kaskı almadı. Sessizce dışarı çıktı.
Köyün sokakları sisin içinde neredeyse görünmezdi. Sarı lambaların etrafında geniş haleler vardı. Tamirhanenin saçağına kadar yürüdü. Motor oradaydı. Tamamen susmuş, ağır, soğuk, hareketsiz. Egzoz buz gibiydi. Bloktan artık hiçbir çıtırtı gelmiyordu. Kask gidonda asılıydı. Topcase kapalıydı. İçindeki kutu sessizdi.
Serdar motorun karşısında durdu.
İlk kez yola bakmadı.
Motora baktı.
Bunca yıldır onu taşıyan makine, bu gece onu bıraktığı için değil, onu durdurduğu için anlam kazanıyordu. Serdar’ın aklına istemeden bir düşünce geldi: Belki motor bozulmamıştı. Belki sadece artık onunla aynı kaçışa devam etmeyi reddetmişti.
Bunun aptalca olduğunu biliyordu. Makineler karar vermezdi. Makineler yorulur, parça bozar, nem alır, yakıt keser, ateşleme kaçırır. Fakat insan bazen gerçeğin teknik açıklamasını bilse bile sembolik ağırlığından kaçamazdı.
Arıza sadece motorda değildi.
Bunu düşündüğü anda kendine kızdı. Fazla şiirsel, fazla yumuşak, fazla savunmasız bir düşünceydi. Ama bazı gerçekler böyle gelirdi; insanın hoşlandığı biçimde değil, dayanabileceği kadar kısa ve sert biçimde. Arıza sadece motorda değildi. Motor sadece bunu görünür yapmıştı.
Serdar parmaklarını gidona koydu. Soğuk metal eldivenin içinden bile hissediliyordu. Gidon, yıllarca yön demekti. Sağa kırarsın, sola kırarsın, gaz açarsın, fren yaparsın; dünyanın sana açtığı boşluğu kullanır, kapanan yerinden kaçarsın. Şimdi gidon hiçbir şey söylemiyordu. Ön teker sisin içinde karanlık bir duvara bakıyordu. Gidilecek yol yoktu. Bu yüzden gidon da anlamını kaybetmiş gibiydi.
Hasarlı çakmak cebindeydi. Metal toka da. Biri geçmişin yanmış, çizilmiş, sert kalıntısıydı. Diğeri henüz anlamı bilinmeyen, daha küçük ve daha insani bir iz. Serdar iki nesneyi aynı cebinde taşıdığını fark etti. Bu onu huzursuz etti. Birbirine ait olmayan şeyler bazen aynı yerde durunca yeni bir hikâye başlatırdı.
Motorun yanında dururken, köyün içinden gelen çok hafif bir ayak sesi duydu. Başını çevirdi. Kimse yoktu. Belki de Asya. Belki de kahveci. Belki de sadece sisin içinde gevşeyen bir tahta. Ama artık Serdar şunu anlıyordu: Bu köyde tehdit olmayabilir. Fakat cevap da yoktu. Sadece bekleme vardı. Ve bekleme, insanın içindeki bütün kapıları yavaş yavaş açan en sessiz yöntemdi.
Bunu sezdi. Henüz kabul etmedi ama sezdi.
Yıllardır kendini yüksek devirde tutmuştu. Uyarmıştı beden. Uyarmıştı hafıza. Uyarmıştı kabuslar. Uyarmıştı eski dostların suskunluğu. Uyarmıştı çakmak, kask, ayna, yol. O duymamıştı. Çünkü motor çalıştığı sürece kaçış devam ediyordu. Kaçış devam ettiği sürece düşünmek erteleniyordu.
Şimdi motor susmuştu.
Sis inmişti.
Yol yoktu.
Kemal’in yarım cümlesi içeride yeniden döndü:
Zaten sende olan şeyi...
Serdar topcase’e dokundu. Soğuk metali eldivenin içinden bile hissetti. Kutuyu açmadı. Sadece orada olduğunu bilmek yetti. Yetmedi; ama daha fazlasına cesaret edemedi.
Köyün öte ucunda bir kapı gıcırdadı. Serdar başını çevirdi. Sis içinde kısa bir siluet, sonra kayboldu. Asya mıydı? Başka biri mi? Bilemedi. Ama onun köyde olduğu bilgisi, içindeki bütün şüpheye rağmen tuhaf biçimde yalnızlığını biraz değiştirdi. Güven değildi bu. Rahatlama da değildi. Sadece artık bu sisin içinde tek bilinmez kendisi değildi.
Bu da tehlikeliydi.
Ama insanîydi.
Serdar motorun yanında uzun süre kaldı. Ayaklarının altında çamur vardı. Yukarıdan ince bir su damlası saçaktan düşüp motorun deposuna çarptı. Küçük, metalik bir ses çıktı. Bu ses, bagajdaki kutunun tıkırtısından farklıydı. Daha basit. Daha gerçek. Daha bugüne ait.
O an anladı: O gece yola çıkamayacaktı.
Bu kabul, yüksek sesli bir yenilgi gibi gelmedi. Daha çok, uzun süre sıkılmış bir fren manetinin yavaşça bırakılması gibiydi. Motor hâlâ gitmiyordu, yol hâlâ kapalıydı, sis hâlâ her şeyi örtüyordu. Ama Serdar’ın içinde ilk kez küçük bir direnç gevşedi. Gitmeye çalışmanın artık hayatta kalma değil, kendini kandırma olacağını gördü. Bu ayrımı görmek kolay değildi. Çünkü yıllarca aynı şeyi yaşam sanmıştı.
Yola çıkmamak korkaklık mıydı? Eski Serdar buna evet derdi. Şimdi cevap o kadar basit değildi. Bazen durmak, sürmekten daha fazla cesaret isterdi. Çünkü sürerken rüzgâr yüzünü döver, motor sesi düşüncelerini parçalar, yol gözlerini meşgul ederdi. Durunca bütün sesler çekilir, insan kendine kalırdı. Serdar’ın en uzun süre kaçtığı yer de buydu: kendi içinde kapalı kalan oda.
Sabah Hasan Usta gelecekti. Motorun sökülecek parçaları, gevşemiş bağlantıları, nem almış hattı, belki kirlenmiş bujileri ortaya çıkacaktı. Serdar bunu düşündü. Bir motorun arızası bulunabilirdi. Parça değişir, bağlantı temizlenir, yağ yenilenir, boşluk ayarlanırdı. Peki insanın yıllarca görmezden geldiği yerler? Onlar nasıl açılırdı? Hangi usta, hangi anahtarla, hangi sabırla?
Kutu sessizdi. Asya köyün bir yerinde, belki uyanık, belki onun kadar tetikteydi. Rasim görünmüyordu. Kemal uzaktaydı. Yol kapalıydı. Ve bütün bunların ortasında Serdar ilk kez hiçbir şey yapmadan, sadece sabahı beklemek zorunda kalıyordu. Bunu kabullenmek, belki de kutuyu almaktan daha zordu.
İlk kez hız, refleks, taktik, cesaret, motor hâkimiyeti, hiçbir şey onu ileri götürmeye yetmeyecekti. İlk kez kalmak zorundaydı. Beklemek zorundaydı. Bir tamircinin sabah gelmesini, sisin dağılmasını, bir kadının neden bu köyde olduğunu, kutunun neden giderek ağırlaştığını, Rasim’in nerede olduğunu ve kendi hafızasının hangi parçasının hâlâ eksik kaldığını beklemek zorundaydı.
Serdar için beklemek, çatışmadan daha zordu.
Çünkü çatışmada insan ne yapacağını bilirdi.
Beklerken ise kendinden kaçamazdı.
Kahvehanenin arka odasına dönerken motorun üzerinde bir kez daha durdu gözleri. Kask gidonda asılıydı. Yol yoktu. Sis vardı. Köy uyuyordu. Çanta kapalıydı. Kutu sessizdi. Asya’nın adı zihninde henüz yerini bulmamış bir işaret gibi duruyordu.
Serdar kapının önünde durdu. İçeri girmeden önce dönüp sisin içindeki dağ yoluna baktı. Bir şey görünmüyordu. Yine de yol oradaydı. Tıpkı geçmiş gibi. Görünmese de oradaydı. Sabah olunca, sis biraz çekilince, motorun neyi sakladığı anlaşılınca, o yol tekrar önüne açılacaktı.
Ama bu gece değil.
Bu gece ilk kez gitmeyecekti.
Ve belki de bütün yolculuk, tam o gitmediği yerde gerçekten başlamıştı.