Bölüm 8 - Çapraz Yollar Kapak

Bölüm 8 - Çapraz Yollar

27 dk okuma 5 okunma

Hasan Usta'nın tamirhanesinden çıktıklarında köy arkalarında, sisin içinde yarım kalmış bir rüya gibi kaldı. Motor yeniden çalışıyordu ama sesi artık Serdar'ın alıştığı o kesin güveni vermiyordu. Egzozdan çıkan her tok nefeste, tamirhanenin yağ kokusu, Hasan Usta'nın sade cümleleri ve tezgâhın üstünde dizili paslı parçalar yeniden hatırlanıyordu. Motor yürürdü. Ama aynı şekilde sürülürse yine bırakırdı.

Asya arkasındaydı. Bu, Serdar'ın bedeninin alışık olmadığı bir bilgiydi. Motorun dengesi değişmişti. Fren mesafesi uzamış, virajlara giriş çizgisi biraz daha genişlemiş, arka tarafın ağırlığı farklı bir cevap vermeye başlamıştı. Serdar bunu ilk birkaç yüz metrede bedenine kaydetti. Yıllardır yalnız sürdüğü yol şimdi başka bir bedenin ritmini de hesaba katmasını istiyordu. Asya artçı koltuğunda gereksiz hareket etmiyor, virajlarda Serdar'ın çizgisine ters düşmüyor, korkusunu motorun dengesine bulaştırmıyordu. Bu, Serdar'ın hoşuna gitmedi. Çünkü hoşuna gitmesi bile bir tür güven sayılırdı.

Yol boyunca konuşmadılar. Kaskların içindeki sessizlik, iki insanın yan yana ama birbirinden hâlâ çok uzak oluşunu daha belirgin kılıyordu. Serdar, aynada Asya'nın kaskını ancak kısa aralıklarla görebiliyordu. Farların vurduğu sise göre bazen sadece koyu bir leke, bazen de omzunun üzerinde duran suskun bir ağırlık gibi görünüyordu. Asya ona tutunuyordu ama gereğinden fazla değil; bu da Serdar'ın zihnindeki şüpheyi azaltmıyor, tersine büyütüyordu. Korkusunu abartmayan insanlara güvenmek zordu. Çünkü ya gerçekten güçlüydüler ya da kendilerini saklamayı fazla iyi öğrenmişlerdi.

Rasim o anda aynada görünmüyordu. Bu yokluk Serdar'ı rahatlatmadı. Rasim görünmediğinde ortadan kalkmış olmazdı; sadece daha iyi bir açıya yerleşmiş olurdu. Serdar ara ara motorun devrini sabit tutuyor, sonra hafifçe değiştiriyordu. Karanlığın içinden bir farın cevabı gelir mi diye bakıyordu. Gelmiyordu. Dağ, sanki onları bir süreliğine yutmuştu. Ama Serdar artık şunu biliyordu: Bazı avcılar peşinden gelmez. Seni gideceğin yerde bekler.

Asya'nın ağırlığı ile arka çantadaki kutunun ağırlığı birbirine karışıyordu. Birinde canlı bir insanın sıcaklığı, diğerinde kapalı geçmişin soğukluğu vardı. İkisi de Serdar'ın yalnız sürüş düzenine yabancıydı. Motorun her küçük sarsıntısı, ona artık yalnızca kendi bedeninden sorumlu olmadığını hatırlatıyordu. Bu bilgi, Serdar için güven değil, yeni bir savunmasızlık biçimiydi.

Yol bakım kulübesi, dağ yolunun eski bir viraj cebinde, paslanmış bir levhanın arkasında saklı duruyordu. Bir zamanlar yol ekiplerinin kullandığı belli olan küçük yapı, şimdi rüzgârın, rutubetin ve unutulmuşluğun içine bırakılmıştı. Önündeki toprak alan çamurluydu. İki yanı çam ağaçlarıyla çevriliydi. Yolun ana hattından bakıldığında içerisi kolay görünmüyor, ama içeriden geçen farları seçmek mümkündü. Serdar burayı sığınak olarak seçerken güvenli olduğunu düşünmedi; sadece geçici olarak daha az açık olduğunu düşündü. Onun dünyasında güvenli yer yoktu. Daha az kötü yerler vardı.

Bölüm 8 Sahne 1 - Terk Edilmiş Kulübede Sığınak

Motoru kapının hemen önüne, çıkış yönüne bakacak şekilde bıraktı. Ön teker ana yola dönecek açıdaydı. Yan ayak yumuşak çamura batmasın diye yerdeki yassı bir taşı ayağın altına sürdü. Bu küçük hareket, yılların alışkanlığıydı. Bir motoru nasıl bıraktığın, oradan nasıl çıkabileceğini belirlerdi. Motorun sıcak bloğundan ince çıtırtılar yükselmeye başladı. Ses, tamirhanedeki tork anahtarının o kısa tık sesini çağırdı. Serdar'ın zihni istemsizce Hasan Usta'ya gitti: Ses vermiştir bu. Sen duymamışsındır.

Asya kaskını çıkardı. Saçları nemden alnına yapışmıştı. Yüzü solgundu ama dağılmamıştı. Kulübenin kapısına baktı. Sonra yola. Sonra Serdar'a. İçeri girmeden önce bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Serdar bunu da kaydetti. Bu kadının söylemedikleri, söylediklerinden daha tehlikeliydi.

Kulübenin içi rutubet, toz, eski ahşap ve fare pisliği kokuyordu. Duvarda paslanmış çiviler, yere devrilmiş bir metal raf, köşede kırık bir sandalye, yarısı sökülmüş bir elektrik panosu vardı. Küçük pencere, dışarıdaki sisi bulanık bir gri leke olarak içeri taşıyordu. Serdar önce odanın içini taradı. Çıkış kapısı tek. Pencere dar. Arka duvar taş. Masanın altında eski bir teneke kutu. Tavanda gevşek bir kablo. Zeminde nemli toz. Sonra masanın yanına geçti.

Bir köşede paslı bir soba borusu devrilmişti. Borunun içinden dökülen siyah kurum, zemindeki nemle birleşip çamur gibi bir leke yapmıştı. Duvarlarda eski yol işaretlerinin soluk izleri vardı; reflektörlü levhalar sökülmüş, geriye sadece dörtgen boşluklar kalmıştı. Burada bir zamanlar insanların yolları açık tutmak, kapanan geçitleri temizlemek, düşen taşları kenara almak için çalıştığı belliydi. Şimdi aynı yer, Serdar'ın kendi içindeki kapanmış yolu açmak zorunda kaldığı bir ara istasyon olmuştu.

Asya kapı eşiğine en yakın duvarı seçti. Sırtını tamamen vermedi, kapıyla pencere arasında durdu. Serdar bunu fark etti. Kadın böyle durmayı sonradan öğrenmişti. Bir insanın nereye yaslandığı, geçmişte nereden vurulduğunu ele verirdi. Serdar sormadı. Asya da açıklamadı. Aralarındaki güven kırılgan olduğu için, sessizlik bazen en az yalan kadar gerekliydi.

Kutu arka çantadan çıkarıldığında eline daha ağır geldi. Bunun fiziksel bir ağırlık olmadığını biliyordu. Daha önce kutuyu taşırken yük onunla motor arasındaydı; şimdi kutu elindeydi ve ağırlığı doğrudan kemiklerine iniyordu. Asya bir adım geride durdu. Bu mesafe rastgele değildi. Hem yaklaşmak istiyor hem de yaklaşmaktan korkuyor gibiydi.

Serdar kutuyu masanın üzerine koydu. Metalin ahşaba çarpan tok sesi kulübenin içinde büyüdü, duvarlardan dönüp tekrar üzerlerine çöktü. Dışarıda rüzgâr, çam dallarını birbirine sürtüyordu. Motorun soğuyan metali kapının önünde aralıklarla çıtlıyordu. İçeride ise kutunun kilidi, yıllardır açılmamış bir ağız gibi susuyordu.

Serdar kilide hemen dokunmadı. Önce kutunun yüzeyini okudu. Kenarlarındaki boya kalkmıştı. Kilidin çevresinde pas halkası vardı. Kapağın köşesindeki yamukluk sanki bir zamanlar zorlanmış, ama tam açılmamış bir kapının iziydi. Mühür izi yarım silinmişti. Kapağın altındaki ince kazıma, Bölüm 3'te körfezde gördüğü işaretle, Bölüm 4'te far ışığında belirginleşen çizgiyle aynı karanlık aileye aitti. Serdar bunu artık tesadüf saymıyordu.

Asya'nın nefesi değişti. Çok küçük, neredeyse duyulmayacak bir değişimdi. Serdar başını kaldırmadan bunu fark etti. Kadın kutuya bakmamaya çalışıyordu. Bunu yaparken kutuya baktığından daha fazla ele veriyordu kendini.

"Daha önce gördün mü?" diye sordu Serdar.

Asya cevap vermedi. Sessizlik de bir cevaptı. Serdar'ın çenesi gerildi.

"Cevap ver."

"Görmek başka," dedi Asya. "Ne olduğunu bilmek başka."

"Bu cümlelerden bıktım."

"Ben de bazı şeyleri doğru zamanda söylemek zorunda kalmaktan bıktım."

Serdar elini kilide götürdü. Paslı mekanizma ilk baskıda direnç gösterdi. Hasan Usta'nın tamirhanesinde zorlanan civata gibi. Serdar kilidi kırmak ister gibi bastırdı, sonra durdu. Fazla zorlarsa içerideki şeyi bozabilirdi. Daha sakin, daha kontrollü hareket etti. Çakı ucuyla kilidin kenarındaki pası temizledi, metalin açısını yokladı. Bir daha bastırdı.

Kilit tok bir sesle bıraktı.

Kapak açılırken menteşe ince, kuru bir çığlık attı. İçeriden eski kâğıt, nemli metal, kapalı kalmış zaman ve çok uzun süre konuşmamış bir odanın ağır kokusu yükseldi. Serdar'ın boğazına pas tadı geldi. Bir an için kulübede değildi. Islak beton kokusu. Metal kapı. Bir koridordan gelen boğuk nefesler. Telsizde kırılan bir ses. Sonra her şey yeniden kulübeye döndü.

Kutu açılmıştı. Ama Serdar bunun bir açılma değil, içeri düşme olduğunu hissetti.

Serdar bir süre kapağı tamamen kaldırmadı. Açılan aralıktan içeri baktı. Kutu, beklediği gibi düzenli bir dosya kutusu değildi. İçindeki nesneler, yıllar boyunca birbirine sürtünmüş, nem almış, bazı köşeleri aşınmıştı. Ama yine de hepsinin bir arada tutulmasının bir nedeni vardı. Bu bir arşiv değildi. Birinin hafızasından sökülmüş, yok edilmek yerine bekletilmiş parçalar yığınıydı. Bir mezardan çıkarılan kemikler gibi; her biri ayrı, ama tamamı aynı ölüye ait.

Bölüm 8 Sahne 2 - Geçmişin Sandığı Açılıyor (Kutunun İçindekiler)

Asya'nın gözleri kapağın açıldığı aralıkta dondu. Serdar onun yüzüne baktığında, kadının yalnızca korkmadığını, aynı zamanda bir şeyi beklediğini gördü. Sanki kutunun içinden çıkacak nesneler, onun kendi içinde yıllardır tuttuğu bazı cümleleri doğrulayacak ya da yalanlayacaktı. Bu yüzden Asya kutunun açılmasını istemişti. Ve bu yüzden ondan korkuyordu.

İçindekiler düzenli değildi. Fakat rastgele de değildi. Her şey birinin yıllar önce aceleyle değil, kasıtlı bir ağırlıkla yerleştirdiği gibiydi. Üstte sararmış bir bez parçası vardı. Serdar bezi kaldırdı. Altından kenarları kıvrılmış, yırtılmış, solgun bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafı iki parmağıyla tuttu. Kâğıt kırılganlaşmıştı. Üzerindeki yüzler zamanın içinde silinmeye başlamıştı ama bazı ayrıntılar hâlâ fazlasıyla canlıydı. Arka planda yıkık bir duvar. Duvarın üstünde yarım kalmış bir yazı. Beton zeminde su birikintileri. Fotoğraftaki adamlardan biri genç Kemal'di. Daha dik duruyordu. Gözleri bugünkü gibi yorgun değildi ama bakışında şimdiki suskunluğun tohumu vardı. Bir diğer yüz, Murat Erkmen'e ait olabilirdi. Genç, sakin, fazla rahat. Sanki fotoğraf çekilirken bile daha sonra bu fotoğrafın nasıl okunacağını biliyordu.

Fotoğrafın kenarında yarım bir parmak izi lekesi vardı; zamanla kâğıdın dokusuna işlemiş, siyahlaşmıştı. Serdar parmağını o lekeye yaklaştırdı ama dokunmadı. Fotoğrafa dokunmak, sanki oradaki insanların hâlâ sıcak olan omuzlarına dokunmak gibi geldi. Arka plandaki duvarın dibinde seçilemeyen bir kasa, devrilmiş bir sandalye ve yerde ince bir kablo görünüyordu. Küçük ayrıntılar, zihnin büyük yalanlarından daha dirençliydi. İnsan yüzleri unutulurdu; bir kablonun kıvrımı, bir duvarın çatlağı, bir kapı kolunun rengi insanı yıllar sonra aynı geceye geri götürebilirdi.

Serdar'ın belleğinde o avlu önce sessiz belirdi. Sonra ses geldi. Yağmurun beton zemine vuruşu. Ayakkabıların suyu ezmesi. Birinin aceleyle nefes alması. Telsizin cızırtısı. Tüm bunlar tam bir sahne kurmuyor, yalnızca sahnenin kenarlarını gösteriyordu. Ortası hâlâ boştu. Ve Serdar artık o boşluğun tesadüf olmadığını düşünüyordu.

Serdar fotoğrafta kendini aradı. Yoktu. İlk anda bu ona tuhaf bir rahatlama verdi. Sonra rahatlama boğazında düğümlendi. Çünkü fotoğrafta olmaması onu dışarıda bırakmıyordu. Arka plandaki duvarı tanıyordu. O yazıyı tanıyordu. Fotoğrafın çekildiği avluyu tanıyordu. Orada bulunmuştu. Belki aynı saatlerde değil. Belki aynı karede değil. Ama aynı hikâyenin içindeydi.

"Bu nerede çekildi?" dedi Asya.

Serdar fotoğrafa bakmaya devam etti. "Bilmiyorsun mu?"

Asya'nın yüzünde bir anlık gölge geçti. "Yerini biliyorum. Senin hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyorum."

Bu cümle, fotoğraftan daha ağırdı.

Serdar fotoğrafı masaya bıraktı. Altından küçük, karton bir parça çıktı. Üzerinde elle yazılmış bir kod vardı. Harfler ve rakamlar birbirine karışmıyor, aksine çok tanıdık bir soğuklukla diziliyordu. Serdar kodu okuduğu an kulübenin içindeki rüzgâr sesi telsiz cızırtısına dönüştü.

Aynı kod. O gece telsizde kırılan çağrı. Üç kez tekrar edilen, sonra kayıttan silindiği söylenen o kısa çağrı. Serdar'ın zihni kodu tamamlamadan önce bedeni tamamladı. Avuç içleri terledi. Sol omzu, yıllar önceki bir taşıma hareketini hatırlamış gibi kasıldı.

"Bunu nereden aldınız?" diye sordu. Sorunun kime yöneldiği belirsizdi. Asya'ya mı? Kemal'e mi? Kutunun kendisine mi?

Asya masaya yaklaşmadı. "Kemal bunu saklamadı," dedi. "Korudu. İkisi aynı şey değil."

"Bana söylemedi."

"Belki söyleyemedi. Belki söylemek yetmeyecekti."

"Beni buraya getirmek mi gerekiyordu?"

Asya bu kez sustu. Çünkü cevap evetti. Ve evet, bazen en zalim cevaptı.

Serdar kutunun içindeki üçüncü nesneyi aldı. Küçük bir anahtar. Soğuk, ince, üzerinde neredeyse silinmiş bir numara. Anahtar sıradan görünüyordu. Ama sıradan nesneler, doğru kapının önünde korkunçlaşırdı. Serdar anahtarı avucunda çevirdi. Neyi açtığını bilmiyordu. Bir dolap, bir depo, bir arşiv kutusu, bir liman kilidi, bir emanet kasası... Bütün ihtimaller aynı anda küçük metalin içinde sıkışmış gibiydi.

Anahtarın soğukluğu ona başka bir kilidi hatırlattı. Metal bir kapı. İçeriden gelen boğuk bir darbe sesi. Birinin "açmayın" demesi. Bir başkasının "emir bekleyin" diye bağırması. Serdar'ın eli kilide gitmiş miydi? Gitmediyse neden gitmemişti? Gitmişse kim durdurmuştu? Hafıza yine tam görüntü vermedi. Sadece duyguyu bıraktı. O duygu da suçtu.

Bölüm 8 Sahne 3 - Serdar'ın İçsel Yıkımı

Kutunun dibinde eski bir kayıt cihazı vardı. Küçük, hırpalanmış, kenarları çizilmiş. Serdar cihazı eline aldığında Asya ilk kez açıkça gerildi.

"Bunu şimdi dinlemeyelim," dedi.

Serdar'ın bakışı keskinleşti. "Neden?"

"Çünkü bazı kayıtlar cevap vermez. Açık yaraya tuz basar."

"Buna sen karar vermeyeceksin."

Cihazın düğmesi zorlandı. İçindeki pilin hâlâ çalışıyor olması mucize gibi görünüyordu. Ya da mucize değildi; birileri bunun çalışmasını istemişti. Kısa bir cızırtı geldi. Parazit. Sonra uzak, boğuk bir ses.

"Geri çekiliyoruz."

Kemal'in genç sesi. Gerilmiş, aceleci, ama hâlâ kontrolünü kaybetmemiş. Ardından başka bir ses girdi. Sakin. Fazla sakin. O sesin soğukluğunu Serdar ilk kez duymuyordu.

"Emri ben veririm Kemal. Girmeyeceksiniz."

Murat Erkmen.

Cihazda kısa bir çatırtı oldu. Sonra bir başka ses, çok daha uzaktan, sanki duvarların arkasından geliyormuş gibi duyuldu. Kelimeler net değildi. Bir itiraz mıydı? Yardım çağrısı mı? Bir ad mı? Serdar kulağını yaklaştırdı. Parazit yükseldi. Sonra cihaz sustu.

Kayıt tekrar sessizliğe gömüldüğünde Serdar cihazı hemen kapatmadı. Parmakları düğmenin üzerinde kaldı. Birkaç saniye boyunca boş bant sesi duyuldu; boğuk, düşük ve neredeyse canlı. O boş ses bile ona bir şey söylüyor gibiydi. Kaydın kesildiği yer, belki de en önemli yerdi. Çünkü susturulmuş anlar, çoğu zaman kaydedilmiş olanlardan daha fazla şey saklardı.

Asya sandalyenin arkalığına tutundu. Tırnakları eski ahşaba gömüldü. Murat'ın sesi onda da bir şey açmıştı. Serdar bunu gördü. Murat, yalnızca Serdar'ın geçmişinde duran bir gölge değildi. Asya'nın yüzündeki kasılma, bu gölgenin onun hayatına da bir zamanlar değdiğini söylüyordu. Serdar'ın öfkesi bu yüzden hemen bir yargıya dönüşemedi. Çünkü karşısındaki kadın sadece bilen biri değil, aynı zamanda yaralı biriydi. Yaralı insanlar da yalan söylerdi; ama bazen hayatta kalmak için.

Kulübede kimse konuşmadı. Dışarıdaki rüzgâr bile bir an durmuş gibi geldi.

Serdar, resmî hikâyeyi hatırlıyordu. O gece geri çekilme emri üst kanaldan gelmişti. Bölgenin boş olduğu söylenmişti. İçeride kimsenin kalmadığı, operasyonun temizlik aşamasında olduğu, riskin tahliye ekibine geçmemesi gerektiği bildirilmişti. Ama kayıttaki ses başka bir şey söylüyordu. Emir, anlatıldığı yerden gelmemişti. En azından yalnızca oradan gelmemişti.

Kutunun sonundaki harita parçası kenarından yanmıştı. Eski, kat yerleri aşınmış bir kıyı hattı. Bir depo işareti. Denize inen dar bir yol. Haritada şehir adı yazmıyordu ama kıyının şekli, eski liman çizgisi ve kırmızı kalemle atılmış küçük çarpı Serdar'ın zihninde yerini buldu.

Didim.

Sahil. Depo. Kayıt dışı giriş. O gece gidilmemesi gereken hat.

Serdar haritaya uzun uzun baktı. Rota bir adres değil, bir suçun topografyasıydı.

"Kemal bunu neden bana verdi?" diye sordu.

Asya çok yavaş nefes aldı. "Çünkü sen sadece taşıyıcı değildin."

Serdar fotoğrafa, koda, anahtara, kayıt cihazına ve haritaya baktı. Nesneler bir masanın üzerinde duruyordu ama gerçek yerleri Serdar'ın içindeydi. Her biri bir duyuya dokunmuştu. Fotoğraf görmediği yüzü çağırmıştı. Kod telsizin sesini. Anahtar açılmayan kapıyı. Kayıt emrin yerini. Harita gidilmemesi gereken yolu.

Serdar geriledi. Kulübenin duvarı sırtına değdi. Sırtını duvara vermek normalde ona güven verirdi. Bu kez vermedi. Çünkü tehdit dışarıda değildi. Tehdit masanın üzerindeydi ve masadaki her şey ona dönüp aynı soruyu soruyordu: Sen neredeydin?

Bu soru, yıllardır peşindeki araçlardan, yarım kalan cümlelerden, geceleri aynı noktada uyanmasından daha korkutucuydu. Çünkü bir avcıyı tespit edebilirdin. Bir pusuya karşı pozisyon alabilirdin. Ama insanın kendi geçmişindeki yerini kaybetmesi, haritasız kalmaktan daha kötüydü. Serdar, yıllarca kendini olayların kenarına koymuştu. Emir alan, uygulayan, sonra susan biri. Şimdi kutu, onu kenardan merkeze itiyordu.

Kendi kendine kurduğu savunmaları tek tek yokladı. Bilmiyordum. Emirdi. Dosya kapandı. Ben orada değildim. Ben sadece verilen rotayı izledim. Her cümle ilk bakışta sağlam görünüyordu. Ama altlarına kutudan çıkan parçalar yerleşince çatlamaya başladılar. En kötü ihtimal, o gece bilinçli bir kötülük yapmış olması değildi. Daha kötüsü, bir şeylerin yanlış olduğunu sezmiş ve bunu görmemeyi seçmiş olmasıydı.

"Ben bilmiyordum," dedi. Sesini tanıyamadı. Daha çok kendine söylüyordu. "Dosya kapanmıştı. Emir öyleydi. Tahliye hattındaydım. Ben sadece..."

Cümle yarıda kaldı. Çünkü "sadece" kelimesi, o an dünyanın en zavallı savunması gibi duyuldu.

Asya masanın öte yanında durdu. "Sadece verilen rotayı izledin."

Serdar başını kaldırdı. "Bunu söyleme."

"Sen söylüyorsun. Ben sadece duymanı sağlıyorum."

"Ben orada değildim."

Asya fotoğrafı işaret etmedi. Haritaya da dokunmadı. Sadece ona baktı. "Fotoğrafta değilsin. Ama orayı tanıdın."

Serdar'ın öfkesi yükseldi. Öfke, suçluluğun üzerine örtü gibi çekilebilecek en hızlı şeydi. "Sen başından beri biliyordun. Bana cümle cümle verdin. Yeterince yaklaşınca bir parça daha attın önüme."

"Çünkü hepsini birden söylesem beni dinlemezdin."

"Şimdi dinliyor muyum sanıyorsun?"

"Hayır," dedi Asya. "Şimdi duyuyorsun. Dinlemek daha sonra."

Serdar masadan uzaklaştı. Kapıya yürüdü. Dışarıdaki hava daha soğuktu. Motor kapının önünde duruyordu. Karanlığın içinde siyah, sabırlı, hasarlı ama hazır. Serdar elini gidona koydu. Normalde böyle bir anda tek yapacağı şey motora binmek olurdu. Gaz açmak. Bir sonraki viraja kadar düşünmemek. Rüzgârın içinde o sözleri ezmek. Ama şimdi motoru çalıştırsa bile zihnindeki ses susmayacaktı.

Kemal onu rastgele seçmemişti. Kutuyu ona vermek, eski bir arkadaşa güvenmekten ibaret değildi. Bu, Serdar'ın önüne kendi payını koymaktı. Kemal onu cezalandırmak mı istemişti, yoksa tanıklığa mı çağırmıştı? Belki ikisi de. Kemal temiz değildi. Ama Serdar da değildi. O kötü bir adam olmayabilirdi. Fakat temiz olmamak için kötü olmak gerekmiyordu.

Asya kapı eşiğinde belirdi. "Kemal seni sadece suçlamak için seçmedi."

"O zaman neden?"

"Çünkü o geceki düğümün dışında değildin."

"Ben emir aldım."

"Emir almak, insanı hafızadan muaf tutmaz."

Bu cümle Serdar'ın içinde açık bir yaraya dokundu. Döndü. Asya'ya doğru iki adım attı. "Sen kimsin? Bütün bunları nereden biliyorsun?"

Asya'nın yüzünde o tanıdık, kontrollü kırılganlık belirdi. "Ben de o ağın içinden çıktım."

"Cevap değil."

"Biliyorum."

"O zaman cevap ver."

Asya'nın bakışı masadaki harita parçasına kaydı. Oradaki kırmızı işaretin yerini Serdar'dan önce bilmiş gibi görünüyordu. Serdar bunu o anda fark etti. Sonra ses kayıt cihazına baktı. Asya cihazdan gelen Murat sesine şaşırmamıştı. Anahtarı görünce gözleri bir an kapanmıştı. Fotoğraftaki yırtık kenara fazla uzun bakmıştı.

Asya'nın sakladığı şey yalnızca bilgi değildi; sakladığı şey, kendisinin de bu hikâyenin neresinde durduğuydu. Serdar bunu görüyordu. Kadın, Murat'ın adını ilk duyduğu andan beri tam bir yabancı gibi davranmamıştı. Kemal'in suskunluğunu da yalnızca başkasından duymuş biri gibi anlatmamıştı. Bilginin tonu vardı. Asya'nın sesindeki ton, duyulan bir hikâyenin değil, yaşanmış bir yaraya sonradan konmuş bandajın tonuydu.

Serdar, Asya'nın bu yarayı neden sakladığını anlamak istemiyordu. Anlamak, öfkesini zayıflatabilirdi. O anda öfkeye ihtiyacı vardı. Öfke, masanın üzerindeki fotoğraftan, koddan, anahtardan ve kayıttan yükselen suçluluk kokusunu bastıran tek şeydi. Ama öfke bile Murat'ın adını duyunca yeterince yüksek kalamıyordu. Murat bu kulübede yoktu. Yine de odanın içindeki bütün cümlelerin yönünü belirliyordu.

Her şey yerli yerine oturdu. Ya da daha doğrusu, her şey yerinden çıktı.

"Baştan beri biliyordun," dedi Serdar. Sesi alçalmıştı. Bu daha tehlikeliydi. "Kayıttaki sesi tanıyordun. Haritanın nereye baktığını biliyordun. Anahtarın neye ait olduğunu da biliyorsun."

Asya cevap vermedi.

"Konuş."

"Her şeyi bilmiyorum."

"Ama bana söylediğinden fazlasını biliyorsun."

"Evet."

Bu tek kelime, kulübedeki havayı ikiye böldü.

Serdar'ın yüzündeki sertlik büyüdü. "Beni buraya kadar konuşturmak için bekledin. Kutuyu açtırmak için. Önce Kemal'in yarım cümleleri, sonra senin eksik cümlelerin. Rasim dışarıdan itti. Sen içeriden."

Asya'nın yüzüne acı bir gölge düştü. "Bunu hak ettim," dedi. "Ama her eksik cümle ihanet değildir."

"Bunu söyleyenler genelde ihanet etmiş olur."

"Bazı şeyleri sakladım," dedi Asya. İlk kez kendini savunmaya çalışmıyor, sadece gerçeği çıplak haliyle koyuyordu. "Çünkü doğruyu yanlış zamanda söylemek de insan öldürür. Çünkü sen kutuyu açmadan o anahtarın ne olduğunu söyleseydim, beni yalan sayacaktın. Çünkü Murat'ın ağı hâlâ yaşıyor. Çünkü ben de bazı şeyleri hatırlamak istemiyorum."

"Bana güvenmemi bekliyorsun."

"Hayır," dedi Asya. "Şu an güvenmeni beklemek aptallık olur. Ama beni dinlememen seni Murat'a daha kolay götürür."

Serdar güldü. Kuru, kısa, içinde hiçbir sevinç olmayan bir gülüş. "Zaten oraya götürmek istiyorsunuz."

"Murat seni beklemiyor Serdar," dedi Asya. "Seni hazırlıyor."

Bu cümle, kulübenin içindeki bütün sesleri susturdu.

Serdar kutunun kapağını sertçe kapattı. Metalin sesi odada patladı. Nesneleri tek tek tekrar içine koydu. Fotoğraf. Kod. Anahtar. Kayıt cihazı. Harita. Ama kutu artık kapatılınca kapanacak bir şey değildi. İçindekiler Serdar'ın zihnine dağılmıştı. Harita onun içine çizilmiş, ses kaydı kulağında kalmış, anahtar avucuna değil kaburgalarının arasına yerleşmişti.

Tam o sırada dışarıdan bir ışık geçti. Kısa, soluk, ama tanıdık. Serdar pencereye yöneldi. Kulübenin yüz metre aşağısındaki toprak yola bir far düştü, sonra kayboldu. Bir araç motoru duymadı. Sadece ışık vardı. Bu, Rasim'in tarzıydı. Varlığını bağırmazdı. Yeterince görünür, sonra kaybolurdu.

Işık geçer geçmez motorun üzerinde bir parlama oluştu. Arka çantanın metal kilidi bir an için beyazladı, sonra yeniden karanlığa gömüldü. Serdar bu küçük parıltının bile mesaj olduğunu düşündü. Rasim kutuyu almak için gelmemişti. Kutunun artık açıldığını, içindekilerin Serdar'ın zihnine geçtiğini varsayıyordu. Belki de Murat'ın istediği tam olarak buydu. Kutu fiziksel olarak hâlâ Serdar'daydı ama işlevini yerine getirmişti: Serdar artık kendi kendisinden emin değildi.

Asya pencerenin yanına gelmedi. Açık hedef olmamak için duvarın gerisinde kaldı. Bu refleks profesyonel değildi belki, ama öğrenilmişti. Serdar onun hareketini gördü ve içinden istemsizce onayladı. Sonra bu onaydan rahatsız oldu. Güven kırılmıştı ama beden, doğru hamleyi görünce onu kaydediyordu. Zihin ne kadar kızarsa kızsın, hayatta kalma bilgisi yalan söylemezdi.

Serdar kapıyı araladı. Aşağıdaki ana yola inen hat tutulmuştu. Uzakta, sahile doğru inen geniş yolun başında başka bir ışık sabit duruyordu. Köy tarafındaki patika ise karanlık görünüyordu ama karanlık bazen daha açık bir tehditti. Rasim saldırmıyordu. Yolları daraltıyordu.

"Bizi öldürmek istese çoktan denerdi," dedi Asya.

"Biliyorum."

"O zaman?"

Serdar harita parçasını tekrar açtı. Kırmızı işaretin ucu denize doğru uzanıyordu. Didim hattı. Eski depo. Kıyı çizgisi. Bir yer değil, bir çağrı. Bir hesap alanı.

"Bizi oraya sürüyor," dedi.

"Murat'ın istediği yere."

"Ya gitmezsek?"

Asya dışarıdaki karanlığa baktı. "Gitmezsek de onun kurduğu oyunda kalırız. Sadece başka bir köşesinde."

Serdar bunu sevmedi. Ama doğru olduğunu hissetti. Bazı tuzaklar, içine girmekle değil, ondan kaçmaya çalışırken tamamlanırdı.

Motorun yanına yürüdü. Kutu yeniden arka çantaya yerleşti. Ama artık eski kutu değildi. Bagajda kapalı duran bir emanet değil, açılmış bir geçmişti. Serdar kilidi kapattığında metal sesi bu kez güven vermedi. Sadece içeri koyduğu şeylerin dışarı çıkmış olduğunu hatırlattı.

Kutuyu bagaja yerleştirirken parmakları bir an fotoğrafın kenarına takıldı. Açıp bir kez daha bakmak istedi. Bakmadı. Çünkü fotoğraf artık gözünün önünde olmasa da zihninde duruyordu. Kayıt cihazını kutuya koyarken Murat'ın sesi yeniden geldi: Emri ben veririm. Serdar, bu sesin yalnızca geçmişten gelmediğini anladı. Murat hâlâ emir veriyordu; yolları, insanları, korkuları ve suskunlukları kullanarak. Rasim onun dışarıdaki eli, Asya istemeden de olsa geçmişteki yankısı, Kemal ise gecikmiş vicdanı gibiydi.

Serdar kutunun kapağını kapattıktan sonra bir an motorun deposuna dokundu. Metal soğuktu. Yağmur ve sis, depoda ince bir nem tabakası bırakmıştı. Motor yine çalışacaktı. Yol yine açılacaktı. Ama bu kez motorun üstüne binen adam, Bölüm 1'de Kemal'in önünden uzaklaşan adam değildi. O zaman kutunun içinde ne olduğunu bilmiyordu. Şimdi kutunun içinde ne olduğunu tam olarak bilmese de, kendisinin kutunun dışında olmadığını biliyordu.

Asya motorun yanında durdu. Kaskı eline aldı. Serdar ona baktı. "Ben sana güvenmiyorum."

"Biliyorum."

"Bir şey daha saklarsan, yola beraber devam etmeyiz."

Asya bir an cevap vermedi. Sonra kaskın çene kayışını kontrol etti. "Yolun sonunda saklanacak şey kalmayacak."

Serdar bu cevabı sevmedi. Ama başka bir cevap da beklemiyordu.

Bölüm 8 Sahne 4 - Yüzleşmeye Doğru (Denize İniş)

Asya artçı koltuğuna bindiğinde motorun arka tarafı hafifçe çöktü. Serdar bunu bedeninde hissetti. Biraz daha fazla gaz, biraz daha uzun fren mesafesi, virajda biraz daha dikkat. Artık yalnız değildi. Bu, rahatlatıcı bir şey gibi değil, tehlikeli bir ek yük gibi geldi. Yine de motoru çalıştırdı.

Egzozun sesi dağ yolunun içinde boğukça büyüdü. Bu ses artık kaçışın sesi değildi. Bir çağrının, bir mahkemeye gidişin, geçmişin kimin tarafından anlatılacağına karar verilecek yere doğru yola çıkışın sesiydi.

Aynaya baktı. Rasim görünmüyordu. Ama görünmemesi yokluğu anlamına gelmiyordu. Hatta Rasim görünmediğinde daha güçlüydü. Çünkü yolların hangisini kapattığını artık görmek gerekmiyordu. Serdar, kapatılmış olanı değil, açık bırakılmış olanı takip edeceğini biliyordu.

Motor yavaşça kulübeden ayrıldı. Far ışığı önce sisin içinde kısa bir tünel açtı, sonra aşağıya, denize doğru inen karanlık hattı buldu. Kutu arka çantadaydı. Asya arkasındaydı. Rasim görünmeyen bir yerdeydi. Murat Erkmen henüz karşısına çıkmamıştı ama yolu çoktan onun sesiyle dolmuştu.

Serdar gazı açarken artık kaçmadığını anladı.

Ama hâlâ yoldaydı.

Kısım II orada, sisin içinde kapanırken, denize inen yol başka bir hesabın kapısını açıyordu.