Bölüm 4 - İlk Gölge
“Kapıya bırakılan ilk işaret, çoğu zaman düşmandan değil; senden evvel yürümüş olandan gelir.” — Meçhul bir yolcunun notu
İstanbul’dan ayrılmalarına üç gün kalmıştı.
Dışarıdan bakıldığında bu üç gün, gizli bir vazifenin öncesinde yapılması gereken alışılmış hazırlıklardan ibaret sayılabilirdi: geçiş kâğıtları, sahte kimlikler, bölünmüş altın, gizlenmiş notlar, hafızaya alınmış menzil isimleri, yakılacak kâğıtlar, söylenmeyecek sözler, kimsenin cebinde lüzumsuz eşya bırakmamak… Bütün bunlar vardı. Ama Sâbit Celâl, hazırlığın asıl ağırlığının evraktan çok zihinde kurulduğunu bilen adamlardandı. Ona göre yol, insan evden çıkınca başlamazdı. Yol, daha odanın içinde, neye inanılacağına ve neyin saklanacağına karar verildiği anda başlardı.
Bu yüzden son üç gün boyunca odasındaki masa, yalnız kâğıt ve harita taşıyan bir masa değil; görünürde ayrı, içeride ayrı işleyen iki ihtimalin tartıldığı bir yer haline geldi.
Gündüzleri Harbiye’den gelen düzeltmeler inceleniyordu. İhsan Hamdi Bey’in eliyle yumuşatılmış isimler, düzeltilmiş menziller, “güvenilir” denilen temasların yanına düşülmüş yeni notlar… Kâğıt üstünde her şey biraz daha muntazam görünüyordu. Ama Sâbit, düzenli yazılmış cümlelerin sahici bağ kurmadığını biliyordu. Kâğıt, çoğu zaman korkuyu zarif göstermenin yoluydu.
Bazı cümleleri sesli okumadan yalnız gözden geçiriyor, sonra siyah defterine tek kelimelik hükümler bırakıyordu:
fazla yuvarlak
sınanmamış
iaşe eksik
isim yok
fazla iyi
saklı maksat ihtimali
Bir devlet, en çok ne zaman yalan söylerdi?
Sâbit’e göre, tam yalan söyleyecek kadar cesur olmadığında. O vakit açıkça aldatmaz; eksik söyler, geç söyler, süsleyerek söyler, yahut insanı tamamını kendi hayaliyle doldursun diye bazı yerleri bilerek boş bırakırdı. Bu vazifenin kâğıtları da tam öyle kokuyordu.
Akşam olunca odada başka bir çalışma başlıyordu.
Nâzım, taşınacak ilaçları ayırıyor; hangisinin faydadan çok ağırlık olduğunu tek tek hesaplıyordu. Önünde açılmış küçük paketler, keseler, şişeler ve bez ruloları vardı. Her paketi eline alıyor, tartıyor, sonra ayırıyordu.
“Ağırlık,” dedi bir akşam, “yalnız hayvanı değil adamın hükmünü de bozar. Fazla ilaç bazen eksik su kadar tehlikelidir.”
Bu, onun dünyaya bakma biçimiydi. Her büyük fikir sonunda bedene çarpardı.
Kâzım ise Tahran’a, İran içlerine ve sınır boyundaki ilk temaslara dair mümkün olduğunca taze haber toplamaya çalışıyordu. Kahvehanelerde, liman ağzındaki tüccar çevrelerinde, kayıkçıdan değil daha çok kayıkçının kime kulak verdiğini bilen adamlarda dolanıyordu. Dönüp geldiğinde masa üstüne büyük cümleler değil, küçük ama tehlikeli bilgiler bırakıyordu.
“İlk listedeki adamlardan biri açgözlü,” dedi bir gece. “Bu tek başına kötü değil. Kötü olan şu: Açlığını saklamayı bilmiyor. Böyle adam ilk fırsatta pahasını yükseltir.”
Bir başka akşam, başka bir isme dair konuştu:
“Ötekinin nüfuzu anlatıldığı kadar değil. Böyle adamlar başkalarının gölgesini kendi boyu gibi satmaya çalışır.”
Sâbit her cümleyi kaydediyordu. Çünkü Kâzım’ın en kıymetli tarafı, adamı yalnız “iyi” ya da “kötü” diye ayırmamasıydı. O, insanı kullanış biçimiyle tarif ederdi. Bu, sahada çok daha kıymetliydi.
Feridun ise bu hazırlıkların içinde görünürde en az çalışan adam gibi duruyordu. Bazen masanın yanına oturuyor, haritalara uzun uzun bakıyor, hiç konuşmadan kalkıyordu. Kimi zaman pencereden dışarıdaki karanlığa bakıp yarım saat kıpırdamıyordu. Nâzım, onun bu haline iki kez açıkça içerlemişti.
“Adam hazırlık yapıyor mu,” demişti bir gece, “yoksa ruh çağırıyor mu belli değil.”
Feridun o cümleye dönüp bakmamış, yalnızca “Hazırlığın bir kısmı da yanlış şeyi ciddiye almamayı öğrenmektir” diye cevap vermişti.
Nâzım bununla tatmin olmamıştı elbette. Ama Sâbit araya girmemişti. Çünkü bir ekibi gerçekten kuran şey, herkesin birbirine benzemesi değil; birbirinin sinirine dokunmasına rağmen aynı masa etrafında kalabilmesiydi.
Yine de bu üç gün yalnız kâğıt, ilaç, silah, para ve planla geçmedi.
İnsanın en soğuk hazırlığında bile, geride bırakacağı şey gelip omzuna dokunur.
İkinci günün akşamı, hava erken karardıktan sonra, Sâbit bir saatliğine evden çıktı. Ne Nâzım’a haber verdi ne ötekilere. Şehzadebaşı’ndan aşağı inen dar sokakların içinden, kış sessizliğinin sertleştirdiği taş kaldırımları ağır ağır geçti. Gideceği yer çok uzakta değildi. Ama insan bazen kısa yolu bile, varacağı kapının ağırlığı yüzünden olduğundan uzun yürür.
Münire Hanım onu görünce şaşırmadı.
Oturduğu ev, eski bir İstanbul evinin vakur yorgunluğunu taşıyordu. Dar sofada loş lamba, duvarda aileden kalma iki solgun çerçeve, köşede kapalı duran bir ud, raflarda kitaplar… Evin içinde bağıran zenginlik yoktu; ama sessiz bir terbiyenin izleri vardı. Münire Hanım da öyleydi. Yüzünde gösterişli güzellikten çok, insanı dinlerken daha tehlikeli hale gelen bir sükûnet bulunurdu. Bazı kadınlar odada görünerek tesir eder; bazıları ise konuşmadan, insanın iç hükmünü yavaşça yerinden oynatır. O, ikinci cinsten bir kadındı.
“Geç geleceğini sanıyordum,” dedi.
“Belki hiç gelmezdim.”
Münire Hanım çok hafif gülümsedi.
“Senin cinsin ya hiç gelmez, ya da tam böyle gelir.”
Sâbit paltosunu çıkarmadı. Oturuşu, uzun kalmayacağını gösteriyordu.
Münire Hanım buna dikkat etti ama yüzüne vurmadı. Yalnız çayı doldurup karşısına oturdu.
“Yol mu?” diye sordu.
Sâbit başını kaldırdı. Bu tek kelimelik soruda ne sitem vardı ne merak gösterisi. Daha çok, onun hangi tür sessizlikle geldiğini bilen bir kabulleniş vardı.
“Evet,” dedi.
“Nereye?”
“Henüz söylenebilecek kadar kısa bir cevap yok.”
Münire Hanım bunu olduğu gibi kabul etti. Çünkü o, Sâbit’in neyi söyleyemeyeceğini en az onun kadar bilen az insandan biriydi.
Bir süre konuşmadılar.
Dışarıda rüzgâr pencere çıtasına dokunuyor, sokaktan ara sıra boğuk ayak sesleri geçiyor, odanın içindeki sessizlik iki yabancının sessizliği gibi değil; birbirini fazla iyi tanıyan insanların söze gerek duymayan bekleyişi gibi duruyordu.
Sonunda Münire Hanım, masanın üstündeki küçük dua kitabını kapattı ve yavaşça konuştu:
“Dönecek misin?”
Sâbit bu soruya hazırlıklı değildi. Çünkü bazı sorular insanı korkutmaz; yalnız tam isabetle içindeki boşluğu bulur.
“Bilmem,” dedi.
“Doğru cevap bu zaten.”
Sonra ona çok uzun bakmadan, sanki kendi kendine konuşur gibi ekledi:
“Bazı adam memlekete giderken eve dönemez.”
Sâbit bu cümleyi daha önce de ondan duymuştu. Ama bu gece daha ağır geldi. Çünkü artık o söz, güzel kurulmuş bir hüzün cümlesi değil; yaklaşan hakikat gibiydi.
“Kızıyor musun?” diye sordu Sâbit, farkında olmadan.
Münire Hanım bu kez doğrudan yüzüne baktı.
“Seninle neye kızacağımı hiçbir zaman tam bilemedim,” dedi. “İnsana değil de, sanki onun içindeki daha sert bir şeye bağlı yaşayan adamlara kızmak zordur.”
Sâbit cevap veremedi.
Bu akşam, açık sevgi sözü söylenecek akşam değildi. Zaten aralarındaki şey hiçbir zaman yüksek sesle kurulmamıştı. Belki de tam bu yüzden daha ağırdı. Veda da etmediler. Ayağa kalktığında Münire Hanım ona ne mendil verdi, ne yüzük, ne de insanın cebine koyup taşımak isteyeceği cinsden bir hatıra. Yalnız kapıya kadar gelip çok alçak sesle şunu söyledi:
“Geri dönersen, aynı adam dönmeyeceğini biliyorum.”
Sâbit kapıya çıkarken ilk kez dürüstçe cevap verdi:
“Ben de.”
O gece odasına döndüğünde, masadaki kâğıtların rengi değişmemişti. Ama içindeki ağırlık artmıştı. Çünkü artık geride bırakacağı şey, yalnız İstanbul değildi.
I
Üçüncü günün akşamı hava daha da sertleşti. Kar yağmıyordu, fakat gök kurşun rengine dönmüş, ayaz taşların içine kadar işlemişti. Sokakların sesi erkenden çekilmişti. İstanbul, karanlık çöktüğünde bazen olduğundan daha büyük görünürdü; çünkü kalabalığı görünmez, yalnız taşın ve kubbenin sessizliği kalırdı.
Sâbit o akşam çalışma odasında tek başınaydı.
Masada iki açık harita, dürülmüş birkaç not, küçük tabancası ve siyah meşin defteri duruyordu. Sobadaki ateş sönmemişti ama harlı da değildi. Pencere perdesi kapalıydı. Yalnız dışarıdan boğuk bir sessizlik hissediliyordu.
Tam o sırada kapı vuruldu.
Vuruş biçimi, sıradan değildi.
Ne resmî bir vazifelinin tok, alışılmış vuruşu ne de bir misafirin çekingen dokunuşu. İki kısa, bir uzun.
Sâbit başını kaldırdı. Eli silahına gitmedi. Yalnız sesi biraz daha düzleşti.
“Gir.”
Kapıyı uşağı araladı. Elinde küçük, koyu renkli bir zarf vardı. Yüzünde alışılmadık bir tedirginlik vardı.
“Bir çocuk getirdi beyim,” dedi. “İsmini söylemedi. Elime verip gitti.”
Sâbit ayağa kalkmadı.
“Nasıl çocuk?”
“Mahalle çocuğu gibi görünüyordu… ama konuşması öyle değildi. Duruşu da.”
“Gören oldu mu?”
“Hayır beyim. Sis vardı. Ben kapıya varınca çoktan dönmüştü.”
“Pekâlâ. Çık.”
Kapı kapanınca oda yeniden sessizleşti.
Sâbit zarfı eline aldı. Kâğıdın dokusu sıradan değildi. Ucuz da değildi. Üstünde ne isim vardı ne işaret. Ama arka kısmında koyu kırmızıya çalan balmumu izi seçiliyordu. Bu izde tuhaf olan şey, mühür baskısının tam çıkmamış olmasıydı. Sanki mühür oraya yaklaşmış, fakat bilinçli olarak bastırılmamıştı.
Sâbit, zarfı bıçakla değil, parmak uçlarıyla dikkatlice açtı. İçinden iki şey çıktı.
Birincisi, başparmak tırnağından biraz büyük, sarımtırak koyu metalden yapılmış küçük bir mühür parçasıydı. Parça eksikti. Kırık yeri, zamanın aşındırdığı rastgele bir eksiklikten çok, bilerek bölünmüş izlenimi veriyordu. Üstündeki işaret ilk bakışta anlaşılmıyordu; ama lambanın altına tutulunca yarım daireye benzeyen bir çizgi, ona yaslanan eğri bir hat ve altında yan yana dizilmiş üç küçük nokta seçiliyordu.
İkincisi, daha büyük bir kâğıttan kesilip alınmış gibi duran yarım bir nottu. Rik‘a hattı kısa, düzgün ve elini saklamaya çalışan bir ustalık taşıyordu. Üstünde yalnız şu yazılıydı:
“Menzil, mühür ile değil; ismi bilen ile açılır. Horasan’da üçüncü kapıyı arayınız.”
İmza yoktu.
Sâbit notu iki kez okudu. Sonra mühür parçasını eline alıp çevirdi. Metal soğuktu. Kırık kenarın düzgünlüğü, bunun ne tesadüf ne de ucuz sahtekârlık olduğunu düşündürüyordu.
İlk hükmü şuydu: bu kaba bir tehdit değildi.
Tehdit eden adam, muhatabını mümkün olduğunca çabuk korkutmak ister. Böyle gizli ve yarım işaretlere başvurmaz. Burada ise biri, kapıyı ardına kadar değil, çok az aralayıp içeriye bir düşünce salıyordu. Asıl iş korkutmak değil, merakla birlikte tedirginlik uyandırmaktı.
Bu daha tehlikeliydi.
Sâbit odada birkaç adım yürüdü. Sonra kapıyı açıp uşağa seslendi:
“Derhal Feridun Efendi’ye haber gönder. Ne yapıyorsa bırakıp gelsin. Kâzım’a da adam yolla. Ama önce Feridun.”
Uşak çıktı. Sâbit pencereye gidip perdeyi parmak kalınlığında araladı. Sokak boş görünüyordu. Bu, onu rahatlatmadı. Bazen boş sokak, iz bırakmamayı bilen adamların işareti olurdu.
Bir an aklına Münire Hanım’ın kapıda söylediği cümle geldi: Geri dönersen, aynı adam dönmeyeceğini biliyorum.
Sâbit, masadaki yarım mühre baktı. İçinden geçen soğuk düşünce şuydu: Belki dönsem bile, geri dönecek hayat eskisi gibi kalmayacak.
II
Yaklaşık bir saat sonra kapı yeniden vuruldu.
Feridun içeri girdiğinde paltosuna dışarının ayazı sinmişti. Yüzü sakindi; ama onu tanıyan biri için bu sakinliğin altında başka bir dikkat vardı.
“Ne oldu?” diye sordu.
Sâbit cevap vermeden notu ve mühür parçasını masanın üstüne koydu.
“Az evvel kapıya bırakıldı.”
Feridun önce kâğıda değil, doğrudan mühre baktı.
Ve işte o an, onun yüzünde ilk kez gerçekten açık sayılabilecek bir sarsıntı belirdi. Sağ eli mühüre doğru gitti ama ona değmeden bir an havada kaldı. Sonra çok dikkatle alıp lambanın altına tuttu.
Uzun süre konuşmadı.
“Nereden geldi bu?” diye sordu sonunda.
“Kapıya bırakıldı. Getiren bilinmiyor.”
Feridun notu eline aldı. “Üçüncü kapı” ibaresine geldiğinde alt dudağı belli belirsiz kıpırdadı.
Sâbit bekledi. Çünkü Feridun’dan cevap almak için bazen soruyu değil, sessizliği doğru yerde bırakmak gerekirdi.
Sonunda Feridun konuştu.
“Bu iş,” dedi, “paşaların masasından daha eski.”
Sâbit bakışını sertleştirdi.
“Nedir bu?”
Feridun mührü masaya bıraktı.
“Tam mühür değil. Parça.”
“Neyin parçası?”
“Bir bağın. Bir hattın. Belki bir silsilenin.”
“Açık konuş.”
Feridun, lambanın titrek ışığında ağır ağır konuştu:
“Bazı zamanlarda devletin görünen yolu bir yandan yürür, görünmeyeni başka yandan. Ferman başka kapıdan gider, emanet başka kapıdan. Bir yerde tüccar sanılan adam aslında haber taşır. Bir yerde derviş sanılan adam düğümdür. Bir han yalnız konaklama yeri gibi durur; ama yıllarca başka şeyler saklar. Mühür de bazen bütün olmaz. Bir parçası bir elde, öteki başka menzilde kalır.”
Sâbit notu gösterdi.
“Peki ‘üçüncü kapı’?”
Feridun bu kez daha dikkatli sustu. Sonra cevap verdi:
“Horasan hattında üç ana düğümden söz edildiğini işitmiştim. İlki herkesin bildiği yol. İkincisi ehlinin bildiği menzil. Üçüncüsü ise… herkese yol olmayan şey. Onu kapı yapan taş değil, doğru isimdir.”
“Kim bilir o ismi?”
Feridun başını hafifçe salladı.
“Bilen kaldı mı, ondan emin değilim. Ama biri bunu İstanbul’a kadar ulaştırdıysa, ya bildiğini sanıyordur… ya da gerçekten biliyordur.”
Tam o sırada Kâzım geldi.
Odaya girer girmez havadaki değişikliği sezdi. Masaya yaklaşıp notu okudu. Sonra mühür parçasına baktı. Yüzü değişmedi. Ama gözleri daraldı.
“Yardım mı?” dedi. “Yoksa yem mi?”
Sâbit cevap verdi:
“Ben de onu tartıyorum.”
Kâzım notu masaya bıraktı.
“Biri eski bir şey gönderdi diye hemen sahici olmak zorunda değil. Sahte yapılmış da olabilir.”
Feridun bu defa hiç gecikmeden karşı çıktı.
“Hayır.”
Kâzım ona döndü.
“Neye göre?”
“Metaline göre. Kırık yerine göre. Ve remzin eksik bırakılışına göre. Sahte yapan, çoğu zaman fazla gösterir. Hakikî eksik, eksik kalır.”
Kâzım itiraz etmedi; ama tamamen teslim de olmadı. Yalnız yeni soruyu sordu:
“O hâlde bizi kim ve neden dürtüyor?”
Bu kez Sâbit düşüncesini yüksek sesle kurdu.
“Üç ihtimal var,” dedi.
Parmağıyla notu işaret etti.
“Birincisi: Bizi sınamak istiyorlar. Bu remzi görüp görmeyeceğimizi, anlayıp anlamayacağımızı ölçüyorlar.”
İkinci parmağını kaldırdı.
“İkincisi: Bizi, bize anlatılan görevden başka bir hatta çekmek istiyorlar.”
Kâzım üçüncüsünü tamamladı.
“Üçüncüsü: Bizim çıkacağımızı bilen ve bu planın iç yüzünden haberdar başka bir hat zaten mevcut. Bu, kendini haber veriyor.”
Bu ihtimal, odadaki en ağır ihtimaldi. Çünkü doğruysa, görev başlamadan önce bile tam olarak yalnız değillerdi.
Nâzım biraz sonra geldi. İçeri girer girmez yüzlere baktı.
“Hayrola?” dedi. “Burada ölüm kokusundan başka bir şey daha var.”
Sâbit notu uzattı. Nâzım okudu. Sonra mührü gördü.
Yüzünü hemen ekşitti.
“Ben böyle şeylerden hoşlanmam,” dedi. “‘Kapı’, ‘isim’, ‘mühür’… Bunlar ya adam korkutmak içindir ya da fazla derine çekmek.”
Feridun sakin kaldı.
“Bazı yollar gerçekten isimle açılır doktor.”
Nâzım sertçe baktı.
“Ben kapı dediğimde sürgü, menteşe ve nöbetçi anlarım.”
Feridun, tartışmayı uzatmadı.
“Onları da görürsün. Ama bazen önce ismi bilmek gerekir.”
Sâbit araya girdi. Tartışmanın yönünü kaybetmesini istemiyordu.
“Mesele bunun mecaz mı gerçek mi olduğu değil. Bize ne söylüyor, onu tartacağız.”
Sonra tek tek hükmünü kurdu:
“Bir: ‘Eski kanallar’ takrire yanlışlıkla girmiş bir laf değilmiş. Demek ki yaşayan bir şey var.”
“İki: Merkezin dışında, bu işle ilgili başka bir hat yahut en azından başka bir hafıza mevcut.”
“Üç: Daha yola çıkmadan izlendiğimizi, beklendiğimizi ya da sınandığımızı kabul etmek zorundayız.”
Kâzım hemen kendi sahasına çekti meseleyi.
“İzlenmek başka, beklenmek başka. Beklenen adam çoğu zaman kendi ayağıyla tuzağa gider.”
Nâzım da kendi yerinden baktı.
“O hâlde bundan sonra her lokmaya, her çeşmeye, her rehbere iki kere bakacağız.”
“Zaten öyle olacaktı,” dedi Sâbit. “Şimdi daha bilinçli olacak.”
Feridun tekrar mühür parçasını eline aldı.
“Yine de bu ucuz bir oyun değil.”
Sâbit bu sözü bıraktırmadı.
“Peki ‘üçüncü kapı’ senin bildiğin hangi menzile çıkar?”
Feridun doğrudan yer adı söylemedi. Lambanın ışığı yüzünde titriyor, duvardaki gölgesi kırılıp uzuyordu.
“Horasan’dan yalnız mal yürümezdi,” dedi. “Haber yürürdü. Adam yürürdü. Emanet yürürdü. O üç düğüm lafını yıllar evvel duymuştum. Ama bu kadar sonra yeniden karşıma geleceğini sanmazdım.”
“Kimden duydun?”
Feridun’un yüzü bir an kapandı. Sâbit bunun daha ötesini o an için alamayacağını anladı.
Kâzım masaya eğildi.
“Benim teklifim şu,” dedi. “Bunu merkeze şimdilik söylemeyelim.”
Nâzım hemen tepki verdi.
“Devletten bilgi saklayacağız yani?”
Kâzım gözünü ondan ayırmadı.
“Eğer bu hat merkezden bağımsızsa, paşalara bunu açmak iki felaket doğurur. Ya anlamadıkları şeyi hoyratça kurcalar, işi bozarlar. Ya da bizden evvel kendi kaba adamlarını sürerler.”
Nâzım terslendi.
“Bu da başka tür bir tehlike.”
Sâbit şimdi karar vermek zorundaydı.
Pencereye gidip bir an dışarı baktı. Sokak aynı sessizlikteydi. Ama içeride duran küçük mühür parçası, masadaki bütün planları biraz önceki halinden başka yere taşımıştı.
Geri döndü.
“Şimdilik merkeze söylenmeyecek,” dedi.
Nâzım buna tamamen razı olmadı. Ama itirazını sürdürmedi. Çünkü o da Tahran’a daha varılmadan, merkezden gelen her cümlenin sahada taşınamayacağını artık hissediyordu.
Sâbit defterini açtı. Kısa bir not düştü:
İlk işaret: yarım mühür.
Horasan. Üçüncü kapı.
Merkez dışı bir hat sahada mevcut olabilir.
Sonra defteri kapatıp üçüne baktı.
“Bundan sonra hazırlık iki kat yapılacak. Görünen vazife için ayrı. Bunun açtığı görünmeyen ihtimal için ayrı.”
Nâzım sordu:
“Nasıl yani?”
“Bize verilen isimleri kullanacağız. Ama onların altındaki ikinci isimleri de arayacağız. Devletin gösterdiği kapıya gideceğiz; ama kapıyı yalnız onun gösterdiği anahtarla açmaya kalkmayacağız.”
Kâzım bunu hemen kendi diline çevirdi.
“Bize verilen yol üstünden yürüyeceğiz. Ama asıl yolu, yürürken yoklayacağız.”
“Evet.”
Feridun çok alçak sesle ekledi:
“Ve bazen aradığınız şey, isimden önce sizi bulur.”
Nâzım içini çekti.
“Daha İstanbul’dan çıkmadan başım ağrımaya başladı.”
Kâzım ona baktı.
“Bu iyi. Ağrımayan kafa sahada çabuk ölür.”
III
Onlar dağıldıktan sonra Sâbit odada bir süre tek başına kaldı.
Masaya döndü. Mührü eline aldı. Metal soğuktu. Lambanın altında eksik işaret, yarım bırakılmış bir yemin gibi görünüyordu. Notu yeniden okudu:
“Menzil, mühür ile değil; ismi bilen ile açılır. Horasan’da üçüncü kapıyı arayınız.”
Pencere kenarına gidip camdaki silik yansımasına baktı. Kendi yüzü, karanlık camda olduğundan daha sert görünüyordu.
İçinden geçen hüküm bu defa daha açıktı:
Demek biri, daha ben yola çıkmadan, beni bu işin hakiki yüzüne çağırıyor.
Masaya döndü, defteri tekrar açtı ve ilk notun altına bir satır daha ekledi:
Bu vazife, resmî emrin ötesinde daha eski bir emanete bağlanabilir.
Kalemi bıraktı.
Sonra, hiçbir makul sebep yokken, Münire Hanım’ın kapıdaki yüzü aklına geldi. Belki de makul sebep vardı: İnsan, tam bilinmeyen bir yola çıkmadan önce, geride kalan şeyin yüzünü daha keskin hatırlar.
Bir an için düşündü: Ona yazmalı mıydı?
Hayır.
Yazılmış söz, ele geçebilir. Ele geçmese bile insanın kendi içine fazla açık düşer. Sâbit o tür adam değildi. Ama bu, hiçbir şey taşımadığı anlamına gelmiyordu. Yalnız taşıdığı şeyi adıyla çağırmıyordu.
Defteri kapattı.
O gece, İstanbul’dan henüz ayrılmadan, yol ilk defa kâğıttaki çizgi olmaktan çıktı. Canlı bir gölge kazandı.
Ve Sâbit Celâl artık şunu biliyordu: önündeki hat yalnız İran dağlarından, Afgan geçitlerinden ve Hind yollarından geçmeyecekti. Bazı yollar, önce kapıya bırakılan işaretle başlar.