Bölüm 3 - Üç İsim
“Bir yol tek adamla bulunur; fakat tek adamla taşınmaz.” — Eski menzil kaydı
Babıâli’den çıktığı gece Mehmed Sâbit Celâl eve doğrudan dönmedi. Kar durmuştu; ama ayaz, yağışın çekilmesiyle daha da sertleşmişti. Şehir, karın üstüne çöken o ince gecelik sessizlikle olduğundan büyük, olduğundan boş görünüyordu. Gaz lambaları rüzgârsız havada sabit yanıyor, taş kaldırımlar donuk bir ışıkla parlıyordu.
Sâbit yavaş yürüyordu. Bu, kararsızlıktan değildi. Bazı hükümler masa başında değil, ayazın altında, insanın nefesini önünde gördüğü o sert yürüyüşlerde biçimlenirdi. Artık önünde yalnız kabul edilmesi ya da reddedilmesi gereken bir görev yoktu. Ondan daha tehlikelisi vardı: adı tam konmamış bir yol. Böyle işlerde ilk hata, elindeki eksik bilgiyle acele ekip kurmaktı. İkinci hata, iyi adamla doğru adamı birbirine karıştırmaktı. Doğru adam, her zaman en cesur yahut en zeki olan değildi. Bazen daha büyük kusuru olmayan adamdı.
Kendi kendine, sanki zihnindeki boş masanın başında isimleri yoklarmış gibi düşündü: Bana bir hekim gerek. Ama yalnız yara saracak biri değil. Yolun bedene ne yaptığını bilen biri. Bir saha adamı gerek. İnsan yüzünden, sesten, susuştan yalanı çekip çıkaracak biri. Bir de… haritada olmayanı duyduğunda çocukça inanmayan, ama gördüğü şeyi sırf akla ağır geldi diye çöpe atmayan biri.
Şehzadebaşı’na inen dar sokakların birinden geçerken, bir an için adımlarını yavaşlattı. Münire Hanım belki henüz uyumamış, masasına eğilmiş, bir kitabın üstünde durmuş olabilir; belki de pencereden karı seyrediyordu. Sâbit o kapıya gitmedi. Çünkü bazı vedalar, söylenirse insanı zayıflatır. Bazıları ise hiç söylenmeyip yıllarca içeride kalır. Yalnız içinden geçen şu hükmü bastırmadı: Eğer dönersem, aynı adam dönmeyeceğim.
I
Ertesi sabah, hava aydınlanmadan evvel, Sâbit Fatih tarafındaki askerî hastanenin avlusuna girdi. Aradığı adam ameliyathanedeydi. Kapı açıldı. Önce sıcak ve ağır hava çıktı. Sonra Hekim Yüzbaşı Nâzım Refik göründü. Çehresinde yakışıklılık değil, işinin içine gömülmüş adamlara mahsus keskin ve yıpratıcı bir dikkat vardı.
“Demek ya bir paşa evladı yine yanlış zamanda hastalandı,” dedi, “ya da sen başına yine lüzumsuz bir felaket seçtin.”
Sâbit’in ağzında çok kısa bir gölge gibi tebessüm belirdi. “İkincisi.”
Küçük odasına geçtiler. Sâbit uzatmadı. İran hattını, Afgan kapısını, görünürdeki görevi, saklanan ikinci ihtimali anlattı. Nâzım, “Yani beni,” dedi, “romantik bir sergüzeşt diye süslenmiş, ama yarısı istihbarat, yarısı siyaset, tamamı da ölüm ihtimali olan bir yola çağırıyorsun.”
“Evet,” dedi Sâbit. “Bana yalnız yara dikecek tabip gerekmez. Yolun insan bedeninden ne çalacağını bilen adam gerekir. Bir de… ölümün hamasetle durmadığını bilen biri.”
Nâzım bir şart koştu: “Yolda, sırf şanlı dursun diye yürütülen hiçbir deliliğe ‘evet’ demem. Adam ölecekse sana söylerim. Kurtarılamayacaksa söylerim. Geri dönmek gerekiyorsa söylerim. Bunu gurur meselesi yapmayacaksın.”
Sâbit hiç tereddüt etmedi. “Kabul.” İlk isim yerini almıştı.
II
Aynı gün öğleden sonra Galata başka türlü bir cephe gibi karşısına çıktı. Sâbit, Kâzım Bars Han’ı limana yakın, isli bir kahvehanede buldu. Kâzım duvara sırtını vermiş, kapıyı ve pencere yansımasını aynı anda görebilecek köşeye kurulmuştu.
Masaya yaklaşınca Kâzım gazeteyi indirmeden konuştu. “Bir adamı selamlamadan önce yürüyüşünden tanımak huyundan vazgeçmedin demek.”
Sâbit sandalyesini çekti. “Sen de kapıya sırtını vermemek huyundan.”
Sâbit burada da dolanmadı, vazifeyi anlattı. Kâzım dikkatle dinledi. “Niçin ben?” diye sordu.
“Çünkü sen insanı sözünden önce susuşundan okursun,” dedi Sâbit. “İlk temasların hangisinin gerçek, hangisinin tuzak olduğunu ayırmanı. Beni gerektiğinde şüpheye zorlamanı istiyorum.”
Kâzım fincanını dudaklarına götürdü, içmedi. “Öyleyse bir şartım var. Yolda benden temiz görünmemi istemeyeceksin. Gerekirse yalan söylerim. Gerekirse rüşvet veririm. Böyle işlerde kapılar bazen doğru sözle değil, doğru yalanla açılır.”
“Kabul,” dedi Sâbit. “Ama bir sınırla. Lüzumsuz zulüm yok. Keyif için kötülük yok. Eski hesaplarını bu yola karıştırmak yok.” Kâzım’ın yüzünde çok kısa, çok sert bir gölge geçti. Sonra çok düz bir sesle kararını verdi: “Varım.”
III
Sâbit, Feridun Vefa’yı Üsküdar’da, eski bir hazirenin yanında buldu. Feridun o taş setin üstünde bağdaş kurmuştu. Sâbit ona diğerlerine anlattığı kadar düz konuşmadı. Ama anahtar kelimeleri verdi: Horasan. Eski kanallar. Hind yolu.
Feridun’un yüzü yalnız “eski kanallar” sözü geçerken değişti. “Devletin görünen yolu vardır,” dedi. “Bir de görünmeyeni. Görünen yoldan ferman gider, asker yürür, sancak açılır. Görünmeyen yoldan haber yürür, adam geçer, emanet taşınır.”
“Benimle gelir misin?” diye sordu Sâbit. “Nâzım bedenin sınırını bilir. Kâzım insanın yalanını. Sen ise görünen yol ile görünmeyen yolun birbirine nerede değdiğini bilirsin.”
Feridun ayağa kalktı. “Gelirim. Ama bir şartla. Karşımıza çıkan her şeyi Harbiye’nin terazisine vur; hakkındır. Ama o teraziye sığmayanı sırf sığmadı diye yalan sayma.”
“Ben senden kör itaat istemem,” dedi Sâbit. “Sen de benden kör inkâr bekleme.” Üçüncü isim de tamamlanmıştı.
IV
Haftanın sonuna doğru, akşam karanlığı İstanbul’un üstüne inerken, Sâbit Celâl bu üç adamı ilk kez aynı odada topladı. Birbirine hiç benzemeyen dört adam, ilk kez aynı masanın etrafında oturdu. Sâbit onları sırayla izledi. Nâzım’da beden bilgisi, Kâzım’da soğuk akıl, Feridun’da ise tuhaf bir eski yol sezgisi vardı.
Sâbit görevleri tek tek dağıttı. Masadaki en sert soruyu Nâzım sordu: “Bizi gerçekten netice için mi yolluyorlar, yoksa orada kaybolsak da işlerine gelecek küçük heyet olduğumuz için mi?”
“İkisi de mümkün,” dedi Sâbit. “İşte bu yüzden buradasınız. Dostluk olsun diye değil. Sağ kalıp işi kendi aklımızla yürütelim diye. Benden son karar anında itaat isterim, ama körlük istemem. Planımda kusur görürseniz yüzüme söyleyeceksiniz. Ama karar verildiği anda ses tek olur. O da benim sesim olur.”
Sâbit siyah defterini çıkardı. Onların önünde açtı. Tek tek isimleri yazdı: Nâzım Refik, Kâzım Bars Han, Feridun Vefa.
“Bundan sonrası,” dedi, “geri dönülmez yoldur. Sahaya indiğimiz an hepimiz için... Ve geride bıraktığımız herkes için.” Ekip tamamlanmıştı. Ve oyun, asıl şimdi başlıyordu.