Bölüm 2 - Şartlar Kapak

Bölüm 2 - Şartlar

20 dk okuma 12 okunma

“Haritada açık görünen her yol, sahada yürünmez; sahada yürüyen her yol da haritada görünmez.” — Horasan yol defterlerinden

Sâbit Celâl, müsteşarın önüne sürdüğü takriri eline aldığında, odadaki havanın bile değiştiğini hissetti.

Az önceye kadar orada üç ayrı irade vardı: biri hücum istiyor, biri diplomasiyi örtü gibi kullanıyor, biri de hesabı menzil ve ikmalle kuruyordu. Şimdi ise hepsi susmuş, aynı kâğıdın Sâbit’in yüzünde ne bırakacağını görmek için beklemeye çekilmişti. Böyle anlarda metin kadar metni okuyan adam da tartılırdı. Bazen kâğıt, bilgi vermek için değil; onu okuyan adamın mahiyetini açığa çıkarmak için uzatılırdı.

Sâbit bunu bilirdi.

Devletin içinde nice kâğıt, üstündeki satırlardan daha çok, o satırlara bakan gözleri yoklamak için hazırlanırdı. Hele böyle gecelerde, hele böyle isimlerin önünde…

Takririn ilk sayfası beklediği gibi başladı.

Devlet dili vardı. Büyük cümleler. İngiltere’nin Hind üzerinden ayakta duran kudreti. Hilafetin Müslüman kitleler üzerindeki nüfuzu. İran coğrafyasının oynak, geçirgen ve işlenmeye müsait yapısı. Afgan kapısının tarih boyunca taşıdığı askerî ve siyasî önem. Bunların hepsi doğruydu. Ama doğruların yan yana dizilmesi, kendi başına sağlam bir plan etmezdi. Bazen doğru cümleler, alttaki eksikliği en iyi örten şey olurdu.

Sâbit ilk sayfayı sabırla bitirdi.

Kâğıdın dili, Hariciye kaleminden geçmişti. Orada askerî hesap kadar siyasî umut da vardı. Hilafet tesiri, İngiliz sömürgesindeki Müslümanların huzursuz edilebileceği, İran içlerindeki dağınıklığın doğru işlenirse bir fırsata çevrilebileceği anlatılıyordu. Bunlar bütünüyle hayal değildi. Ama bu tür metinler, çok zaman siyasî ihtimalleri askerî imkân gibi göstermeye meylederdi.

Sâbit, satırların arasından o tanıdık coşkuyu da seçti: Halifenin adı doğru yerde anılırsa kitleler kıpırdar; İngiliz’in Müslüman teb’ası sarsılır; Hind yolu içerden çatlar… Böyle cümleler, Harbiye’de ve Babıâli’de uzun zamandır dolaşıyordu. Bazı paşalar bunları fırsat sayıyor, bazı Alman subaylar bunu İngiliz’i içerden meşgul edecek kârlı bir fikir gibi görüyordu. Fakat masa başında “kitle” diye anılan şeyin sahada kabile, şehir, tarikat, tüccar, açlık, korku, mezhep, eski kin ve yeni altın olarak parçalandığını bilen kurmay akıl çok daha temkinli olurdu.

Sâbit, işte o ikinci akla aitti.

İkinci sayfaya geçtiğinde asıl kusur kendini göstermeye başladı.

Çünkü burada artık büyük lafların yerini somut şeylerin alması gerekirdi. İsimler. Menziller. Güvenilir temas noktaları. Yerel bağlar. İkmal zinciri. Hangi geçitte kim, hangi handa kimin sözü geçer, hangi kabilenin öfkesi satın alınamaz, hangisi ilk altın kesesinde taraf değiştirir… Bunlar gelmeliydi.

Onların yerine yine aynı yuvarlak kelimeler vardı:

“müsait zemin”,
“güvenilir temas”,
“mahallî destek”,
“uygun imkân hâsıl olduğunda”,
“icabında sevk olunacak kuvvet”.

Sâbit’in gözünde beliren ilk soğuk hüküm şuydu: ya bu iş sahiden hazır değildi ya da bilenler, bu odaya hakikatin yalnız kabuğunu getirmişti.

Bu iki ihtimal de tehlikeliydi.

Birincisinde gaflet vardı.
İkincisinde ise saklama.

Sâbit takriri masaya koymadı. Başını kaldırıp sordu:

“Bu metni kaleme alan el kimindir?”

Soruyu İhsan Hamdi Bey karşıladı.

“Muhtelif değerlendirmelerin bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.”

Sâbit hiç acele etmeden sordu:

“Yani ortak mütalaa.”

“Evet.”

“Ortak mütalaa,” dedi Sâbit, “askerî işlerde bazen kuvvettir. Bazen de her kusurun ötekinin sırtına bırakıldığı metindir.”

Enver Paşa sabırsızlandı.

“Sizi buraya kâtiplik yapasınız diye çağırmadık binbaşı.”

Sâbit bakışını paşaya çevirdi. Sesinde ne meydan okuma vardı ne çekinme.

“Kusuru evrakta aramayan kumandan, paşam, onu sonra arazide ceset sayarak bulur.”

Bu cümle, odaya bir kez daha sessizlik indirdi. Von Altenburg, önündeki kâğıda kısa bir şey not etti. İhsan Hamdi Bey’in yüzünde belli belirsiz bir memnuniyetsizlik dolaştı; ama bunu saklamayı iyi biliyordu. Enver Paşa ise doğrudan konuya gitmeyi seven adamlardandı. Yine de Sâbit’i susturmadı. Çünkü karşısındaki adamın tam olarak neyi gördüğünü anlamak istiyordu.

Sâbit takriri yeniden açtı. Parmağını sayfadaki bazı satırların üstünde gezdirdi.

“Müsaadenizle meseleyi tek tek ayıracağım,” dedi. “Çünkü burada müphem bırakılan her ifade, sınırın ötesinde doğrudan ölüm yahut ihanet demektir.”

Enver Paşa, “Sor,” dedi.

Sâbit masadaki İran paftasını biraz daha kendine çekti.

“Birinci mesele: yol.”

Parmağı kuzeyden güneye, sonra doğuya doğru birkaç muhtemel hattı işaret etti.

“Bu teşebbüs İran’ın hangi omurgası üzerinden yürüyecek? Kuzeyde, Rus gölgesine daha yakın ama yerleşik hatlardan mı? Ortadaki çorak çizgiden mi? Güneyde aşiret dengeleriyle her gün şekil değiştiren gevşek yollardan mı?”

Enver Paşa, fazla düşünmeden bir hattı gösterdi.

“Şahruh–Meşhed tarafı. Oradan Herat’a.”

Sâbit hemen sordu:

“Bu hattın emniyeti kimin teminatında?”

Paşa cevap vermeden evvel Von Altenburg araya girdi.

“Bölgede bize müzahir bazı temaslar mevcut.”

Sâbit ona döndü.

“İsim?”

Von Altenburg kısa sustu. Bilmediği için değil, söylemeyi seçmediği için. Bu ayrım, Sâbit’in gözünden kaçmadı.

İhsan Hamdi Bey devreye girdi.

“Bazı isimler teyide muhtaçtır.”

Sâbit’in cevabı hazırdı.

“İsmi teyide muhtaç olan adamla ordu yürütülmez. Hatta üç kişi bile yürütmek doğru değildir.”

Enver Paşa, rahatsızlığını gizlemedi.

“Böylesi bir işte her şeyin evvelden mühürlü, tamam ve tertipli olmasını bekleyemezsiniz.”

Sâbit başını çok az eğdi.

“Mükemmellik istemiyorum paşam. Bilgi ile temenni arasındaki farkı bilmek istiyorum. Çünkü masa üstünde ikisi birbirine benzer. Sahada birinin sonu menzildir, ötekinin sonu mezar.”

Bu kez Von Altenburg başını hafifçe salladı. Adamın kurmay aklı, en azından bu farkı teslim ediyordu.

Sâbit ikinci meseleye geçti.

“İkinci mesele: iaşe.”

Paftanın üstünde parmağını hattın uzunluğu boyunca yürüttü. Gözlerinin önüne bir anda çizgiler değil, o çizgilerin altına ezilecek hayvanlar, susuz kalacak adamlar, çürüyen et, yolda kalan cephane, satılmış tüccar ve yalancı rehber geldi. Bunların her biri, haritada yalnızca görünmeyen boşluktu; sahada ise ordunun gerçek düşmanı.

“Üç alay dendi,” dedi. “Üç alay demek; yüzlerce hayvan, tonlarca erzak, mühimmat, nal, su, bez, ilaç, arabacı, tamirci, yedek, geri hat demektir. Bunun arkasındaki tertibatı kim kuracak? Merkez mi? Mahallî ortaklar mı? Alman hattı mı? Yoksa yarısı Allah’a mı emanet bırakıldı?”

İhsan Hamdi Bey bu kez biraz daha sıkışık konuştu.

“Hududa kadar merkezden ilk destek sağlanır. Devamı mahallinden tedarik olunur.”

Sâbit o tanıdık devlet cümlesini olduğu yerde söküp aldı.

“Mahallinden tedarik olunur,” diye tekrarladı. “İstanbul’da zarif görünür. Sahada ise çoğu zaman şu manaya gelir: ya yağma, ya rüşvet, ya açlık. Hangi menzilde ne bulunur, kimden alınır, ne altınla çözülür, ne korkuyla, ne inançla; bunlar bilinmeden yazılan her plan, yazıdan ibarettir.”

Bir an durdu. Sonra, sanki o cümleyi yalnız masadakilere değil, son yıllarda bu devlette kurulmuş nice acele tasarıya söylüyormuş gibi ekledi:

“Büyük sefer fikri kolaydır paşam. Büyük seferin arkasındaki çorbayı, samanı, yedek nalı, temiz suyu ve satılmayacak adamı bulmak zordur.”

Von Altenburg yine kısa bir “doğru” der gibi başını oynattı. Enver Paşa bundan hoşlanmadı; ama sahada yürünecek bir işin yalnız iradeyle kurulamayacağını o da elbette biliyordu. Sorun, bunu kabul etmeyi sevmemesiydi.

“Peki,” dedi paşa. “Hükmün nedir?”

Sâbit bu kez hiç dolanmadı.

“Üç alay, bu iş için fazla olduğu için değil; yanlış tür kuvvet olduğu için yanlıştır. İlk safhada lazım olan şey sayı değil, görünmeden yerleşebilen çekirdektir. Büyük kuvvet, yolu daha önce açılmış işte kullanılır. Burada yol yok. Yalnız ihtimal var.”

Enver Paşa’nın yüzü sertleşti.

“Yani korkuyorsun.”

Bu, bilinçli bir tahrikti. Sâbit’in nefsine dokunup onu acele söz söylemeye zorlamak istiyordu. Sâbit bu tuzağa düşmedi.

“Korkak adam sınırı geçmek istemez paşam,” dedi. “İhtiyatlı adam ise sınırı neden geçtiğini ve orada neye kadar öleceğini bilmek ister. Ben lüzumsuz yere ölmeyi reddeden cinsdenim.”

Sonra, sesini değiştirmeden, ama cümlenin altına bilinçli bir ağırlık koyarak ekledi:

“Harbiye’de nice büyük tasarı duydum. Kimi İran’dan yürüyüp Hind’e uzanmayı hayal eder, kimi bir fetvayla yarım âlemi ayağa kaldıracağını sanır. Hayal kurmak kolaydır paşam. Harita, menzil ve insan ise daha acımasızdır.”

Bu cümle, doğrudan Enver Paşa’nın zihniyetine değiyordu. Paşa bunu hissetti. İhsan Hamdi Bey de. Von Altenburg ise Türkler arasındaki iç zihniyet ayrımını ilk kez bu kadar açık duyuyor gibiydi.

Sâbit üçüncü sayfaya geçti.

“Üçüncü mesele: Afgan kapısı.”

Takrirde yine aynı tür ifadeler vardı: “olumlu işaret”, “dostane kanal”, “müsait zemin”, “mahallî nüfuz”.

Sâbit sayfadaki satırları gösterdi.

“Bu ‘olumlu işaret’ kimden geldi? Emir çevresinden mi? Saraydan mı? Bir aşiret reisinden mi? Alt kademe bir vasıtadan mı? Yazılı mı? Sözlü mü? Bir kereye mahsus mu? Sürekli mi?”

İhsan Hamdi Bey boğazını temizledi.

“Kabil’den doğrudan ve yazılı bir taahhüt henüz yok. Ancak zemin bütünüyle kapalı da sayılamaz.”

Sâbit bu cevabı hemen soğuk hükme çevirdi.

“Zeminin menfi olmaması, müsait olması demek değildir.”

Bu cümleyi ne yüksek sesle ne de küçümseyerek söyledi. O yüzden daha sert duyuldu.

Von Altenburg bu kez haritanın üstünde Kabil’e yakın dağlık bölgeyi gösterdi.

“Resmî merkez kadar, bazı kabile hatları da işe yarayabilir.”

Sâbit bu işareti not etti. Demek ki Alman subay da merkezî taahhüde güvenmiyor, yan kollara oynuyordu.

“Kabile hattı geçit açar,” dedi. “Ama hüküm kurmaz. Altınla bir gecelik yol bulunur. Fakat onun üstüne kalıcı tesir inşa edilmez. Geçit ile meşruiyet birbirine karıştırılırsa adam sınırı geçer, maksat geçemez.”

Bu söz özellikle İhsan Hamdi Bey’i düşündürdü. Çünkü burada yalnız askerî değil, siyasi bir kusur tarifi de vardı.

Enver Paşa sabrını yine bıçağın ucunda tutuyordu.

“Bütün kusurları gördün,” dedi. “Şimdi çözümü söyle.”

Sâbit ilk kez sırtını sandalyeye biraz yasladı. Ama bu gevşeme değildi; hüküm kurmadan evvel kendini merkezleme hareketiydi.

“Çözüm,” dedi, “bu işi sefer sanmaktan vazgeçmektir. Bu, marşla başlayan bir yürüyüş değil. Bu; sabır, sessizlik, para, korku, yalan ve sadakat işidir. Evvela küçük bir çekirdek gider. Yolun damarlarını yoklar. Kim satılır, kim sadık, kim korkar, kim yalnız fiyat yükseltir; bunları ayırır. Sonra o meşhur Afgan kapısına dair gerçek isimler aranır. Yol açılırsa sonrası konuşulur. Açılmazsa büyük kuvvet yalnız düşmanın işini kolaylaştırır.”

Sonra, bir an için kendi içindeki daha derin hükmü açığa vurdu:

“Bir adam, böyle yerde kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkûmdur. Hazır orduyu oraya taşımak, adamı değil gürültüyü göndermektir.”

İhsan Hamdi Bey dikkatle öne eğildi.

“Merkezden ne istersiniz?”

Sâbit, bu sorunun asıl ağırlığını hemen kavradı. Çünkü görev kadar, görevin hangi şartlar altında yürütüleceği de kader belirlerdi.

“Merkezden para ve övgüden evvel üç şey isterim,” dedi.

Parmaklarını masaya koydu.

“Birincisi: hareket serbestisi. Sahada her adım için İstanbul’dan izin bekleyen adam vazife yürütmez; yazışma yapar.”

“İkincisi: acımasız doğruluk. Bana ‘vardır’ denilen şeyin orada yok çıkması, açık düşmandan daha tehlikelidir. Düşmanın kurşununu hesap ederim. Merkezin eksik söylediği vaadi hesap edemem.”

“Üçüncüsü: geri hat. İş bozulursa nereye çekileceğim, kim beni inkâr edecek, kim koruyacak; bunu en baştan bilirim.”

Enver Paşa kaşlarını kaldırdı.

“Yani daha baştan bozgunu düşünüyorsun.”

Sâbit başını salladı.

“Hayır paşam. Gizli işin tabiatını düşünüyorum. Böyle işlerde zafer daima merkezin olur. Bozgun ise sahadaki isimsiz adama kalır. Bunu bilmeyen adam, doğru kararı veremez.”

Bu kez İhsan Hamdi Bey, sesi daha ince bir yere çekerek sordu:

“Demek her şeyden önce kendi selametinizi düşünüyorsunuz.”

Sâbit’in bakışı bu defa gerçekten sertleşti.

“Hayır. Vazifenin selametini düşünüyorum. Yarın merkezin neyi inkâr edeceğini bilmeyen adam, bugün hangi riski alacağını da doğru tartamaz.”

Sonra biraz daha ileri gitti:

“Memlekette nice iş böyle battı. Büyük laf edilir, eksik hakikat verilir, sahaya çıkan adamın omzuna hem vazife hem örtü yüklenir. Ben örtü olmak istemiyorum. Ya vazife yürütürüm ya hiç yürümem.”

Bu cevap, odadakilere karşılarında yalnız bir kurmay değil, aynı zamanda iktidarın ve devletin tabiatını okumayı bilen bir adam bulunduğunu açıkça gösterdi.

Takririn son sayfasına geldiğinde, Sâbit’in bakışı küçük bir kenar notunda takıldı.

Ana metnin altında, daha silik, daha kısa ve neredeyse saklanmış gibi duran bir ibare vardı:

“Horasan hattında eski kanalların yoklanması ayrıca münasib görülür.”

Bu cümle, metnin geri kalanından başka türlü kokuyordu.

Sâbit onu iki kez okudu.

Sonra takriri yavaşça kapatmadan önce sordu:

“Bu not ne demek?”

Enver Paşa hemen cevap vermedi. Von Altenburg sessiz kaldı. İhsan Hamdi Bey ise bakışını doğrudan Sâbit’in gözlerinde tutmayı seçti.

Sâbit takriri gösterdi.

“Bu ifade askerî bir sefer takririnin dili değil. Burada ne açıkça isyan var ne nizamî yürüyüş. ‘Eski kanallar’… Bu, ya unutulmuş bir haber hattı, ya ticaret zinciri, ya tarikat menzili, ya da devletin bugün açıkça sahiplenemediği daha eski bir bağ demektir.”

Odada hava belirgin biçimde değişti.

Sâbit sözlerini tamamladı:

“Demek ki bana yalnız Hind yönünde karışıklık doğuracak bir vazife anlatılmıyor. Aynı zamanda bu hattın altında gömülü başka bir damar da yoklatılmak isteniyor olabilir.”

İlk cevap Enver Paşa’dan geldi. Bu defa sesi sert ama önceki kadar saldırgan değildi.

“Farz et ki öyle.”

Sâbit başını eğmedi.

“Farz ile yola çıkılmaz paşam. Ama işaretle çıkılır. Bu not işarettir.”

O an, odadaki herkes onun aynı kapıya vardığını anlamıştı. Ama artık mesele, bu gerçeğin kim tarafından ne kadar kabul edileceğiydi.

Sâbit hükmünü açık koydu:

“Ben bu görevi burada, şimdi, kayıtsız şartsız kabul etmiyorum. Fakat reddedip çıkmıyorum da. Şartlarım yazılır. Temas isimleri sıfatla değil, açık adıyla önüme gelir. Sahadaki serbestliğim teyit edilir. Yanıma alacağım adamlara karışılmaz. Ve bu ‘eski kanallar’ meselesinin omzumda taşıyabileceğim kadarı bana anlatılır. Ondan sonra yürürüm.”

Enver Paşa uzun süre ona baktı. Bu bakışın içinde öfke de vardı, mecburi takdir de. İhsan Hamdi Bey ise karşısında pazarlık eden değil, çerçeveyi kendisi çizen bir adam gördüğünü anlamıştı. Von Altenburg’un yüzünde ise açık bir meslekî saygı okunuyordu.

“Adamlarını kimlerden seçeceksin?” diye sordu Enver Paşa.

Sâbit o anda isim vermedi. Çünkü isimler zihninde belirse de, onları daha şimdiden dile dökmek istemiyordu.

“Şimdilik isim değil, cins söylerim paşam,” dedi. “Bana bedenin sınırını bilen bir hekim gerek. Yüzden ve sesten yalanı ayıracak bir saha adamı gerek. Bir de haritada olmayanı bütünüyle masal saymayacak kadar eski yolları bilen biri.”

Bu son tarif, odadaki herkesi farklı sebeple düşündürdü.

İhsan Hamdi Bey yavaşça konuştu:

“Şartlarınızı yazınız.”

Sâbit iç cebinden siyah meşin defterini çıkardı. Defteri gören üç adam da ona kısa bir dikkatle baktı. Çünkü bazı adamların sözü konuşurken değil, yazarken keskinleşirdi. Sâbit o cinstendi.

Defteri açtı. Kısa, düzgün ve tavizsiz cümlelerle şartlarını yazmaya başladı. Her maddenin başına yalnız rakam koyuyor, sonra tek satırda hükmünü bırakıyordu:

1. İlk safha küçük çekirdek heyetle yürütülecek.
2. Temas isimleri açık olarak bildirilecek.
3. Sahada ani karar yetkisi yerinde kullanılacak.
4. Görünen vazife ile saklı maksat ayrılacak.
5. Geri hat ve inkâr ihtimali baştan bilinecek.
6. Adam seçimi tamamen tarafımdan yapılacak.

Bunların altına bir cümle daha ekledi:

“Kahramanlık dili, hazırlıksızlığın üstünü örtmek için kullanılmayacaktır.”

Defteri kapattı.

Enver Paşa sordu:

“Başka?”

Sâbit doğrudan ona baktı.

“Bir şey daha paşam. Bu iş bana masal gibi anlatılmayacak. Şan için değil netice için yola çıkılır.”

Bu cümle odada uzun süre asılı kaldı. Kimse hemen cevap vermedi. Çünkü her biri kendi bakımından hedef alınmış hissediyordu. Enver Paşa ihtirasıyla, İhsan Hamdi Bey örtük siyasetiyle, Alman subay kuru hesapçılığıyla.

Sonunda İhsan Hamdi Bey, sesi bu defa daha resmî bir düzleme çekerek dedi:

“İki gün içinde gereken düzeltmeler yapılır. Yeniden görüşülür.”

Sâbit ayağa kalktı. Selam verdi.

“Emredin.”

Takriri masada bıraktı. Ama zihni artık metnin bütününde değil, sonundaki o küçük ibaredeydi:

Horasan hattında eski kanallar…

Kapı açıldı. Koridorun soğuğu yüzüne vurdu. Merdivenlerden inerken ayağının altındaki her basamağı ayrı ayrı duyuyordu. Taşlıkta hava daha keskindi. Dış kapı açıldığında karın ve ayazın karışık kokusu içeri doldu.

Sokağa çıktığında gece daha da sertleşmişti.

Babıâli yokuşu, ince karla örtülmüş, tenhalaşmıştı. Uzakta bir faytonun sesi gelip kayboldu. Şehir uyumuyor ama konuşmuyordu. İstanbul bazen böyle susardı: içinde kararlar alınırken sokakları olan bitenden habersiz görünür, ama taşlarının altında her şey yankılanırdı.

Sâbit ağır adımlarla yürümeye başladı.

Bu kez zihninde ilk kez tam biçimini alan bir cümle kurdu. Bunu sesli söylemedi. Zaten bazı hükümler, ağızdan çıktığı anda hafiflerdi.

Mesele yalnız Hind değil.

Kar ayaklarının altında eziliyordu.

Bir süre sonra bu ilk cümlenin gerisinden ikinci cümle geldi:

Asıl mesele, Hind’e giden yolun altındaki başka yoldur.

Ve işte o anda, daha önce konağa giren adamla dışarı çıkan adam arasındaki fark tamamlandı. Çünkü bazen bir insanı değiştiren şey ölüm tehlikesi değildir. Ölüm tehlikesinin arkasında, daha büyük, daha eski ve daha isimsiz bir maksadın bulunduğunu ilk kez fark etmesidir.

Sâbit Celâl o gece bunu fark etmişti.

Ve artık biliyordu ki, önündeki mesele yalnız bir askerî vazife olmayacaktı.

Bu, şartları yazılmış bir görevden çok, hangi kapının gerçekten açılacağı henüz belli olmayan uzun bir yoldu.