Bölüm 1 - Davet
“Bazı yollar menzile varmak için değil, adamı değiştirmek için uzar.”— Adsız serhat sözü
Osmanlı payitahtı, o günlerde yalnız bir başkent değil; yaklaşan büyük fırtınanın tam kıyısında duran hasta ama hâlâ vakur bir gövdeydi.
İmparatorluk, Balkan bozgununun açtığı yarayı henüz kapatamamıştı. Rumeli’nin kaybı yalnız toprak kaybı olmamış; askerin ruhunda, subayın zihninde ve halkın hafızasında kapanması güç bir kırılmaya dönüşmüştü. Trablusgarp’ın küskün acısı hâlâ tazeydi. Edirne’nin geri alınışı, bir vakit teselli gibi görünmüş; fakat bu tesellinin kalıcı bir diriliş mi, yoksa çöküşü bir müddet geciktiren kısa bir gurur parıltısı mı olduğu belli olmamıştı. Harbiye Nezareti’nde haritalar yeniden açılıyor, paşalar yeniden büyük konuşuyor, ama taşra depolarında erzak eksik, kışlalarda teçhizat yorgun, memleketin üstünde ise adı konulamayan bir hesabın ağırlığı günbegün artıyordu.
Avrupa’da harp çoktan başlamıştı. Osmanlı Devleti ise henüz resmen içine girmemiş görünse de, herkes biliyordu ki artık mesele “girilecek mi” değil, “nasıl, kimin yanında ve hangi bedelle girilecek” meselesiydi.
İstanbul’daki elçilikler daha gergin, limandaki yabancı yüzler daha soğuk, gazetelerdeki dış haberler daha iştahlı ama daha tedirgindi. Kahvehanelerde insanlar yüksek sesle siyaset konuşuyor, fakat aslında kendi bilmedikleri bir geleceğin kıyısında dolaştıklarını seziyorlardı. Kimileri Almanya’nın kara ordusunu yenilmez sanıyor, kimileri İngiltere’ye rağmen büyük deniz hesaplarının kurulamayacağını söylüyor, kimileri de “bu devlet bir büyük harbi daha kaldıramaz” diye dişlerinin arasından mırıldanıyordu. Her fikir vardı. Ama hiçbir fikir iç huzuru vermiyordu.
Harbiye koridorlarında ise başka bir hava dolaşıyordu.
Liman von Sanders başkanlığındaki Alman askeri ıslahat heyetinin gelişi, yalnız bir askerî teknik mesele olmamış; başkentin sinirlerini de değiştirmişti. Almanlar disiplin getirecek, orduyu ayağa kaldıracak, memlekete yeniden itimat kazandıracaktı diyenler vardı. Öte yanda, “ıslahat diye gelen nüfuzdur” diyenler de az değildi. Rusya’nın, İngiltere’nin ve Fransa’nın bu heyetten rahatsız olduğu konuşuluyor; Boğazların ve İstanbul’un üstünde Alman tesirinin arttığı artık gizlenemiyordu. Devlet içinde kimileri bunu kurtuluş alameti, kimileri ise bir başka büyük bağlanışın başlangıcı sayıyordu.
Saray suskundu. Hükümet bölünmüştü. Ordu içinde ise görünmeyen ama sert bir ayrım dolaşıyordu.
Bir tarafta Enver Paşa’nın iradesine kapılanlar vardı. Onlar için Alman ordusu çağın en büyük kudretiydi; sürat, cüret ve ani darbe hâlâ tarihin yönünü değiştirebilirdi. Kimileri, halifenin fetvasıyla Mısır’dan Hindistan’a kadar Müslüman kitlelerin ayağa kalkabileceğini gerçekten umuyor, kimileri bunu tam inanarak değil ama siyasî bir fırsat gibi düşünüyordu. Öte tarafta ise daha sessiz, daha soğuk, daha kurmay bir akıl vardı. O akla göre, imparatorluk için yaklaşan harp kahramanlık meydanı değil, ölüm-kalım terazisiydi. Hazırlıksız girilecek bir büyük savaş, devleti bir darbe ile yıkmasa bile kalan gövdesini parça parça tüketebilirdi.
Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl Bey, o ikinci akla yakın duran adamlardandı.
O, paşa selamıyla kendinden geçen subaylardan değildi. Ne Enver’in büyük atılımlarına kör hayranlık duyar, ne de memleketin kaderini bütünüyle yabancı korumaya bağlayacak kadar saf düşünürdü. Harp Akademisi’nden beri, gösterişli fedailiği küçümseyen, imkânı ve hazırlığı hamasetten üstün tutan başka bir kurmay terbiyesinin içinden yürümüştü. O terbiyede harita kutsal değildi; ama vazgeçilmezdi. Büyük söz, eğer iaşesi, geri hattı, sadakati ve gerçek menzili yoksa yalnız ses sayılırdı. Sâbit, bu bakımdan, Mustafa Kemal Bey gibi düşünen bazı kurmayların çizgisine içten içe yakınlık hissederdi. Memleketi kahramanlık nutuklarının değil, doğru hesapların kurtarabileceğine inanıyordu.
Bu yüzden Harbiye çevresinde bir vakit kulaktan kulağa dolaşan bazı büyük tasarıları hiç ciddiye alamamıştı. İran içlerinden halkı ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar uzanacak sergüzeştler, masada ihtişamlı görünürdü; fakat sahada bunların altında çoğu zaman boş gurur ve kötü hesap yatardı. Bir vazifenin büyüklüğü, ona yüklenen hayalde değil; taşınabilir olup olmamasında aranmalıydı. Sâbit’in aklı bunu çoktan öğrenmişti.
İstanbul o kış gecelerinde işte bu yüzden yalnız bir payitaht değil, içten içe kan kaybeden büyük bir gövdenin son vakarıydı.
Gündüzleri bakıldığında şehir hâlâ ayaktaydı. Vapur düdükleri Haliç’in sisli suyunda yankılanıyor, Sirkeci’den Babıâli’ye kadar uzanan yokuşlarda memurlar, hamallar, neferler, tellallar ve çarşı insanı birbirine sürtünerek akıyordu. Kahvehanelerde çay bardakları tıklıyor, naralar yükseliyor, cephelerden söz ediliyordu. Bir masa başında Süveyş konuşuluyor, ötekinde Kafkasya, daha ileride Alman topları ve Avrupa’nın gidişatı. Söz çoktu. Ümit de çok görünüyordu.
Ama akşam çöktüğünde, o kalabalık sözlerin altından başka bir ses duyulurdu.
Bekleyişin sesi.
Bu, zafer sabahını bekleyen bir milletin diri sessizliği değildi. Daha çok, adını koyamadığı bir hesabın yaklaştığını sezmiş insanların ortak suskunluğuydu. Herkes bir şeylerin bozulduğunu biliyor, ama bozulmanın tam nereden başladığını yüksek sesle söylemeye yanaşmıyordu. Şehir, gündüz gururla yürüyen bir imparatorluğun yüzüydü; gece ise, kendine itiraf edilmeyen korkuların gölgesi.
Kar o gün akşamüstü başlamış, ezandan sonra ağır ağır sıklaşmıştı. Süleymaniye’nin kubbeleri, mezarlık servi gövdeleri, taş çeşmeler ve eğri sokaklar beyaz bir örtü altına giriyordu. Bu beyazlık, şehri güzelleştirmekten çok susturuyordu. Karın altında çamur vardı, açlık vardı, paslı erzak sandıkları, eksik cephaneler, yanlış hesaplar ve taşradan merkeze kadar uzanan türlü küçük çürümeler vardı. Ama kar, bir geceliğine bunların üstünü örtebiliyordu.
Padişah Mehmed Reşad’ın sarayı uzakta, kendi ağır sessizliği içinde duruyor; Babıâli’de irade bir yanda toplanıyor gibi görünse de, aslında aynı hükümetin içinde bile ayrı ayrı korkular, ayrı ayrı umutlar dolaşıyordu. Halk, gazete manşetlerinden çok ekmek fiyatına, askere alınacak oğluna, mahallede konuşulan son dedikoduya ve kışın sertliğine bakıyordu. Ama yine de herkes biliyordu ki memleketin üstünde yalnız mevsim değil, daha büyük bir karanlık dolaşıyordu.
Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl Bey, işte böyle bir gecede, Süleymaniye eteklerindeki kiralık konağının küçük çalışma odasında tek başına oturuyordu.
Oda sahibine benziyordu: gösterişsiz, düzenli, soğukkanlı. Büyük değildi. Ama içindeki her şey yerli yerindeydi. Masanın üstünde dürülmüş haritalar, cetvel, birkaç kalem, yarısı doldurulmuş not sayfaları, küçük bir pusula ve siyah meşin kaplı defteri vardı. Sobanın kapağı kapalıydı. Pencerenin sürgüsü oturmuştu. Perdeler akşamdan önce çekilmişti. Odanın düzeninde bir memur titizliğinden çok, zihnini dağınıklıktan korumak isteyen bir kurmayın iç disiplini vardı.
Sâbit, savaşı yalnız top ve tüfekle düşünmezdi.
Onun için savaş, çoğu zaman masada başlardı. Yanlış sıraya konmuş bir evrak, sahada yanlış menzile sürülmüş bir bölük kadar tehlikeli olabilirdi. Eğri duran bir harita, eksik kalan bir soru, vaktinde sorulmamış bir “neden”, yüz adamın kanına denk gelebilirdi. Bunu kitaplardan öğrenmemişti. Balkan ricatinden, bozuk haberden, sahaya geç ulaşan emirden, olduğundan iyi gösterilmiş raporlardan ve bunun bedelini etle ödeyen adamlardan öğrenmişti.
Akşam ezanından hemen sonra kapısı çalındı.
Kapıyı vuran neferin sesi ürkekti. Sâbit açtığında, çocuk yaştaki askerin yüzünde soğuktan çok başka bir gerginlik gördü. Elindeki zarfı iki eliyle tutuyor, gözlerini tam kaldırmıyordu. Bu, basit bir tebligat taşımadığını gösterirdi. Kimi kâğıtların ağırlığı, içi okunmadan da hissedilirdi.
Zarf sade ama ucuz olmayan cinstendi. Üstünde isim yoktu. İçinden çıkan kâğıtta yalnız üç satır yazılıydı:
Bu gece saat dokuzda hazır bulununuz.
Mesele mühimdir.
Gecikmeyiniz.
İmza yoktu. Mühür yoktu.
Sâbit satırları ikinci kez okudu.
Devlet bazen böyle yazardı. Gösteriş yapmak istediğinde cümleyi uzatır, makamı belli eder, ismi ve mührü sayfaya basardı. Sakladığı, tarttığı yahut daha adı tam konmamış bir işe giriştiğinde ise kelimeleri kısaltırdı. Bazı geceler üç satırlık bir not, kalın dosyalardan daha ağır olurdu.
Kâğıdı masaya koyup pencereye gitti. Dışarıda kar iyice sıklaşmıştı. Karşı yamaçta birkaç solgun lamba, sisin içinde sarı lekeler gibi yanıyordu. Uzakta bir faytonun demir tekeri taşa vurup kesildi. Sonra şehir yeniden sustu.
Sâbit, kendi içinden iki ihtimal çıkardı.
Birincisi: Bu, onu yoklamak için yapılan bir çağrıydı. Bilinmez karşısında nasıl davrandığını ölçmek istiyorlardı.
İkincisi: Gerçekten büyük bir mesele vardı. Ve o meselenin büyüklüğü, tam da bu üç cümlenin kısalığında saklıydı.
Üçüncü bir ihtimal daha vardı ama onu hemen adlandırmadı. Çünkü bazı ihtimaller, insanın zihninde fazla erken ad bulursa hüküm bulanıklaşırdı. Yalnız şunu düşündü: Böyle imzasız çağrılar bazen vazifeye değil, oyuna açılır.
Üniformasını giyerken aynada yüzüne baktı. İnce, kemikli yüz. Düzenli bıyık. Gözlerinde çoğu kimsenin ilk bakışta fark etmediği, ama uzun süre bakınca huzursuz edici bir dikkat. Gösterişli subaylardan değildi. Adını odaya girer girmez duyuran, rütbesini tavrından çok sesine yükleyen adamlardan hiç olmamıştı. Sâbit’in cinsi ya fark edilmezdi ya da çok geç fark edilirdi.
Paltosunu alıp evden çıktı.
Sokağa adım atar atmaz ayaz yüzüne bıçak gibi vurdu. Kar, yürüdükçe çizmesini kuru bir sesle eziyor, kaldırımların taşını görünmez ama kaygan hale getiriyordu. Sol elini cebine soktu. Sağ eli farkında olmadan iç cebindeki siyah defterin kenarına değdi.
Bu küçük defter, yalnız not tuttuğu bir eşya değildi. Bazen hüküm defteriydi. Bazen vicdan muhasebesi. Bazen de insan yüzlerinin kısa, sert tahlillerinin toplandığı sessiz bir mahkeme. Oraya uzun uzun yazmazdı. Tek kelimeler yeterdi.
Korkak.
Satılık.
Sadık ama ağır.
Aceleci.
Boş gurur.
Yetersiz erzak, gizlenmiş felakettir.
Böyle cümleler, çoğu paşa nutkundan daha sahiciydi.
Babıâli tarafına yürürken, şehrin gece yüzünü dinledi. Bir kahvehanenin buğulu camından içerideki gölgeler seçiliyordu. Ocak başındaki adamlar hararetle konuşuyor, ama bir köşede oturan harp sakatı neferin yüzü o konuşmalara hiç karışmıyordu. Başka bir sokakta, iki adam onu görünce sustu. Bir meyhanenin kapısı açıldı, içeriden sıcak hava ve ekşi şarap kokusu geldi, hemen kapandı.
Bir ara, Galata tarafında demirlemiş gemileri düşündü. Memleketin kendi parasıyla almayı beklediği dretnotlara İngilizlerin el koyduğu gün, şehirde kırgın gururun nasıl sokağa taştığını görmüştü. Ardından Alman gemilerinin Boğaz’dan içeri alınışı gelmişti. Sözde Osmanlı sancağına geçmiş, ama kumandası ve ruhu olduğu gibi kalmış o gemiler… Devletin içinde herkes başka türlü anlatıyordu bunu. Kimi, aşağılanmış gururun iadesi sayıyordu. Kimi de geri dönülmez bir eğimin başlangıcı.
Sâbit’in aklı o gün de aynı hükmü vermişti: Bir geminin adı değişebilir; fakat onu yürüten irade değişmedikçe, isim yalnız perdedir.
Bir anlığına, yıllar önce Balkanlar’da bir gece yürüyüşü sırasında duyduğu aynı sessizlik aklına düştü. O zaman da herkes konuşmuş, emirler verilmiş, haritalar açılmış, ama arazi bambaşka çıkmıştı. “Müttefik köy” diye işaretlenen yer, kapılarını içeriden sürgülemiş bomboş evlerden ibaret olmuştu. O yanlış rapor yüzünden sabah olmadan otuzdan fazla adam açık arazide biçilir gibi düşmüştü. Sâbit o vakit anladı ki, insanı öldüren şey yalnız kurşun değil; kurşunu yanlış yere süren akıldır.
İşte bu yüzden parlak planlara hiçbir zaman kolay teslim olmazdı.
Babıâli’ye yaklaştıkça sokaklar seyrekleşti. Dairelerden çıkan son memurlar dağılmış, kış gecesinin işiyle kalanlar görünür olmuştu. Kapısına vardığı konak, dışarıdan bakıldığında sıradan bir devlet binası gibi değildi. Taş duvarları rutubetli, pencereleri karanlık ve derin, fenerleri cılız yanıyordu. Burası yeni fikirlerin değil, eski sırların saklandığı yapılara benziyordu.
Kapıdaki genç zabit onu tanıdı. Selamı düzgündü ama sesi biraz hızlı çıktı.
“Buyurunuz binbaşım. Yukarıda bekliyorlar.”
Sâbit birkaç saniye onu süzdü. Delikanlının gerdanında hafif bir atış, elinde istemsiz bir sıkılık vardı.
“Kim bekliyor?”
Genç zabit gözünü kaçırmadan cevap vermeyi seçti:
“İçeri girince görürsünüz efendim.”
Bu, bildiğini gizleyen adamın cevabı değil; sınırını bilen adamın cevabıydı. Sâbit bir şey söylemeden içeri girdi.
Taşlık dışarıdaki ayaz kadar sertti. Koridorda yanmakta olan sobanın kokusu, cilalı ahşap ve eski kâğıt kokusuna karışıyordu. Duvarlarda haritalar, birkaç eski kılıç, koyu çerçeveler içinde yazılar vardı. Sessiz bir hizmetkâr öne düştü. Merdivenler çıkılırken binanın içindeki her ses daha belirgin geliyordu: duvar saatinin tik takı, uzak odalardan gelen boğuk konuşma, pencere pervazından sızan rüzgârın ince ıslığı…
Koridorun sonundaki çift kanatlı kapı yarı aralıktı.
Sâbit tokmağa bir kez vurdu.
İçeriden gelen ses buyurmaya alışkın, kısa ve sertti:
“Gel.”
Kapıyı itip girdi.
İlk anda odanın genişliğinden çok, odadaki haritalar dikkat çekiyordu. Koyu renk perdeler, raflar, büyük masa, çini soba, eski ciltler… Bunların hepsi vardı. Ama masanın üstünde açılı duran paftalar hepsini geride bırakıyordu. İran içleri, Afgan geçitleri, Hind’in kuzeybatı damarı. Kırmızı ve siyah işaretler. Kenara iliştirilmiş küçük rakamlar. Birkaç dosya. Yarım bırakılmış fincan. Bunlar, bu odada yalnız askerî bir konuşma yapılmayacağını hemen gösteriyordu. Burada ya büyük bir cüret hazırlanıyor, ya da hazırlanıyormuş gibi yapılıp başka bir iş örtülüyordu.
Masada üç adam vardı.
Başta oturan Enver Celâl Paşa’ydı.
Onu ilk bakışta tanınır kılan yalnız üniforması yahut rütbesi değildi. Yüzünde, her şeyi iradeyle zorlayabileceğine inanan adamlara mahsus o sert enerji vardı. Bazı kumandanlar mevcut kuvveti tartar, sonra ona göre hüküm verir. Bazıları ise önce zaferi tahayyül eder, sonra dünyayı o tahayyüle uydurmaya çalışır. Enver Paşa ikinci cinsten görünüyordu.
Sâbit, onu görünce Harbiye koridorlarında yıllardır dolaşan iki ayrı cümleyi aynı anda hatırladı. Birincisi, bu adamın büyük darbelerle tarihin yönünü çevirebileceğine inananların cümlesiydi. İkincisi ise daha sessiz kurmaylar arasında dolaşırdı: Bir kumandanın hayali, memleketin gücünü geçtiği anda felaket başlar.
Sağında oturan sivil, Hariciye Müsteşarı İhsan Hamdi Bey’di. Temiz tıraşlı yüzü, düzgün manşetleri ve ölçülü bakışıyla, fazla bağırmadan iş gören adamlardandı. Sâbit bu tür adamlardan çekinirdi; çünkü bu adamlar tehdidi sesle değil, yer ve zaman tayiniyle yapardı.
Üçüncü kişi Alman’dı. Oberstleutnant Friedrich von Altenburg. Uzun yüzlü, açık kumral bıyıklı, bakışında hesap ve soğuk merak vardı. Önündeki notlar askerî gösterişten çok lojistik hesabı taşıyordu. Sâbit onun cinsinden adamlara meslekî saygı duyardı; ama aynı adamların yerli insanı çoğu kez fazla rakama indirgeyerek hata yaptığını da bilirdi.
Sâbit selam verdi.
“Emredin paşam.”
Enver Paşa karşıdaki sandalyeyi işaret etti. “Otur.”
Sâbit otururken ilk yaptığı şey, yüzlerden çok masanın yerleşimini okumak oldu. Osmanlı haritası gerideydi. İran, Afganistan ve Hind öndeydi. Bu, savunma değil, uzanma niyetinin işaretiydi. Ama uzanılan yer, mevcut vücudun yaralarını taşıyıp taşıyamayacağını sormadan uzanıyorsa, bu çoğu zaman akıl değil, ihtiras kokardı.
Sessizliği önce İhsan Hamdi Bey bozdu.
“Binbaşı Bey,” dedi, “hakkınızda muhtelif menbâlardan dikkat çekici kanaatler geldi. Sahada kendi hükmünü kurabilen, harita kadar insanı da okuyabilen bir subay olduğunuz söyleniyor.”
Sâbit bakışını ondan ayırmadan cevap verdi:
“O kanaatlerin menşei, kendilerinden daha mühimdir beyefendi.”
İhsan Hamdi Bey’in dudak kıyısı çok az kıpırdadı.
“Demek övgüyü değil, öveni tartarsınız.”
Sâbit’in sesi değişmedi.
“İnsan kendisini övenin niyetini bilmeden, o övgünün kıymetini tayin edemez. Bazısı işe layık gördüğü için över. Bazısı da gözden çıkardığını ilk sıraya sürmek için.”
Odada çok hafif ama hissedilir bir gerilim dolaştı. Enver Paşa kalemi parmakları arasında çevirmeyi bıraktı. Von Altenburg başını biraz kaldırdı. İhsan Hamdi Bey ise karşısındaki adamın yalnız kurnaz değil, kendini kullanmaya çalışan iradeyi de tartan biri olduğunu anlamış görünüyordu.
“İhtiyatlı bir mizacınız var,” dedi müsteşar.
Sâbit’in gözleri haritanın üstünde, Meşhed ile Herat arasına çekilmiş kırmızı hatta kaydı.
“İhtiyat,” dedi, “korkunun terbiyeli şekli değildir. Kötü hesabın doğuracağı kanı önlemek için aklın elinde kalan son alettir.”
Bu cümleyi kurarken zihninden Trablus geçti. Sonra Balkanlar. Sonra yanlış haber yüzünden ölen erler. Sonra satılmış rehberler. Bütün bunlar, onun için kuru hatıra değil, karar verirken ses çıkaran gölgelerdi.
Enver Paşa araya girdi.
“Trablus’ta düzensiz unsurlarla çalıştığınız, Balkan ricatinde dağılmak üzere olan kıtayı topladığınız söylendi.”
Sâbit kısa cevap verdi.
“Lüzumu kadar paşam.”
Paşa gözlerini ondan ayırmadı.
“Haritayı kadar adamı da okuduğun söyleniyor.”
Sâbit, von Altenburg’un önündeki kısa notlara baktı. Alman subayın kâğıdında yer adları, menzil hesapları ve soru işaretleri vardı. Müsteşarın evrakı diplomasi kokuyor, paşanın paftası hücum istiyordu. Aynı masada üç ayrı niyet oturuyordu. Bu, sağlam müşterek kararın değil; birbirine eklemlenmek zorunda kalmış üç ayrı hesabın işaretiydi.
“Harita,” dedi Sâbit, “çoğu zaman eksik söyler paşam. İnsan ise bazen doğruyu bile kendi maksadına hizmet edecek şekilde kullanır. O sebeple sahada doğrulanmamış bilgi, açık düşmandan daha tehlikelidir.”
Von Altenburg ilk kez konuştu. Türkçesi düzgündü ama aksanı sertti.
“Binbaşı Bey, siz kendinizi ne tür subaydan sayarsınız? Harita subayı mı, saha subayı mı?”
Sâbit ona döndü.
“Haritada çok iştahla çizilip sahada yürünemeyen hat, kurmay vehmidir. Sahada yürünüp de merkeze neye yaradığı anlatılamayan yol da boş cesarettir. Ben, ikisi arasındaki kusuru azaltmaya çalışan cinsdenim.”
Bu cevap Alman’ın hoşuna gitmişti. Gözlerinde saklanmayan kısa bir takdir parladı. Enver Paşa ise sabırsızlandı.
“Güzel,” dedi. “O hâlde lafı uzatmayalım.”
Paftayı kendine çekti. Parmağı İran’ın içlerinden doğuya, oradan Afgan geçitlerine, sonra daha öteye kaydı.
“İngiltere’nin kudreti yalnız Mısır’da yahut denizde kırılmaz. Onun asıl damarlarından biri Hind’dir. Hind’de doğacak bir sarsıntı, imparatorluğun kuvvetini ikiye böler. İran üzerinden doğuya uzanacak bir teşebbüs düşünülüyor.”
Sâbit sustu. Paşanın kendi sesini biraz daha duymak istiyordu. Çünkü büyük planların zayıf yerini görmek için çoğu zaman onu kuranın kendini anlatmasına izin vermek yeterliydi.
Sözü İhsan Hamdi Bey aldı.
“İran içlerinden sessizce ilerleyecek, mahallî unsurlarla temas kuracak, Afgan kapısına değecek ve nihayet Hind yönünde İngiliz aleyhine askerî ve siyasî tesir doğuracak bir vazife.”
“Tesirden murat nedir?” diye sordu Sâbit.
Müsteşar duraksamadı.
“Karışıklık. Ayaklanma zemini. Halifelik nüfuzunun kullanılması. İçten yıpratma.”
Sâbit paftanın kenarındaki iki küçük işarete baktı. Bunlar muhtemel temas noktaları gibi çizilmişti ama altlarında sahici isim, menzil ağı yahut doğrulanmış güven yoktu.
“Hangi unsurlar?” dedi. “Hangi isimler? Hangi hat?”
Müsteşar bir şey söylemeden önce Enver Paşa kestirip attı:
“Onun için seni çağırdık ya binbaşı!”
Bu cevap, Sâbit’in zihninde bir şeyi hemen netleştirdi: Demek ki masadaki hazırlık, iddia edildiği kadar tamam değildi. Bağ kurulmamış, yol sınanmamış, zemin tam okunmamıştı. Yine de büyük hedef konuşuluyordu.
Sâbit, bir an için Harbiye çevresinde bir vakit mırıldanılan o büyük Hint sergüzeştlerini hatırladı. “Halkı ayaklandıra ayaklandıra” denilen yollar, masada cümleye güzel otururdu; fakat böyle coğrafyalarda önce sadakat bulunur, sonra adam; ardından ikmal ve geri hat düşünülürdü. Geri kalan her şey hayalin süsüydü.
“Hangi sıfatla gidiyorum paşam?” diye sordu.
Enver Paşa kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Şunu,” dedi Sâbit. “Bir ordu kumandanı mı gönderiyorsunuz, bir elçi mi, bir teşkilatçı mı, bir fedai mi? Sıfat tayin edilmeden verilen vazife, sınırı geçince kendi içinde dağılır.”
İhsan Hamdi Bey daha dikkatli hale geldi. Von Altenburg not almayı durdurdu.
“Belki,” dedi müsteşar, “hepsinden biraz.”
Sâbit içinden, en tehlikeli cevap budur, diye geçirdi.
Paşa birden sordu:
“Yanında ne kadar kuvvet olsa bu işi yırtarsın?”
İşte asıl düğüm buydu.
Sâbit cevabı acele vermedi. Haritanın üstüne biraz daha eğildi. İran içlerinde cesur çizgiler vardı; ama çizgilerin altında ne sadakati sınanmış adamlar, ne sağlam ikmal noktaları, ne de geri çekilme hatları görünüyordu.
“Bu iş için ne kadar kuvvet düşünülüyor paşam?”
Enver Paşa, bunun büyüklüğünün başlı başına ikna edici olduğunu sanan bir açıklıkla söyledi:
“İlk tertipte üç alay kadar kıtaat.”
Sâbit’in yüzü değişmedi. İçinde yalnız hızlı ve soğuk bir hesap çalıştı.
Üç alay.
Bir an için zihninde acı bir düşünce geçti: Böyle işlerde üç alay vermek, vazife vermek değil; haritaya yük bindirmektir. Doğru adam bulunmadan sayı konuşmak, memlekette nice felaketin ana sütunu olmuştu.
“Bu sayı tasavvur mudur,” dedi, “yoksa fiilen hazırlığı var mıdır?”
Paşa’nın sesi sertleşti.
“Hazırlık icaba göre tamamlanır.”
Bu cümle, hazır olmayan şeylerin devlet diliyle söylenmiş haliydi.
Sâbit şimdi sözlerini daha yavaş seçti.
“Üç alay, böyle bir işte kuvvetten önce yüktür paşam. İran’ın çöllerinde, sessizlik ve belirsizlik üstüne yürümesi gereken bir teşebbüse böyle kuvvet vermek, gölge göndermek değil; davul çalmaktır. O adamların iaşesi, hayvanı, cephanesi, rehberi, geri hattı yoksa; sayı kudret değil felakettir.”
Enver Paşa bu itirazdan hoşlanmadı.
“Yani çıkılmaz mı diyorsun?”
“Asla paşam,” dedi Sâbit. “Arz ettiğim şu: Büyük kuvvet, sağlam zemin ister. Mahallî destek meçhul, hat kırık, rehber sınanmamışsa; üç alay asker gücün değil, düşmana önceden verilmiş haberin ismidir.”
Sonra çok kısa durdu ve ekledi:
“Böyle işlerde bazen üç alay değil, bir doğru adam gerekir. Çünkü o adam da orada kendi kuvvetini kendi bulmaya mecbur kalacaktır.”
Bu cümle odada hafif ama derin bir iz bıraktı. İhsan Hamdi Bey bakışını kaldırdı. Von Altenburg kısa bir ilgiyle yüzüne baktı. Enver Paşa ise bu sözde hem itiraz hem gizli bir meydan okuma tadı aldı.
Von Altenburg yeniden kalemine uzandı. İhsan Hamdi Bey ilk kez gerçekten merakla sordu:
“Peki siz olsanız ne yapardınız?”
Sâbit duvardaki Afganistan paftasına baktı. Bir köşedeki eski mürekkep lekesi, bu konunun bugüne mahsus olmadığını fısıldıyordu. Demek mesele daha önce de açılmış, tartılmış, tam bağlanamadan bırakılmıştı. Böyle şeyler çoğu zaman bir gecede doğmaz; uzun süre çeşitli odalarda şekil değiştirerek yaşar.
“Ben olsam,” dedi, “önce sayıya değil hatların sahici olup olmadığına bakardım. Kim gerçekten İngiliz’e düşman, kim yalnız altın arıyor, kim bugün bize yarın başkasına çalışır… Bunu bilirdim. Sonra Afgan kapısına dair elimde temenni değil isim olurdu. Nihayet bu vazifenin gayesini açık koyardım: Ordu mu geçecek, isyan mı hazırlanacak, yoksa nüfuz ve haber ağı mı kurulacak? Bunlar birbirine benzeyen ama birbirini bozan ayrı işlerdir.”
Odada sessizlik ağırlaştı.
Sonunda Enver Paşa sordu:
“Niçin bütün ordu içinde sen?”
Bu övgü değildi. Tartıydı.
Sâbit hiç gururlanmadı.
“Beni tavsiye edenler,” dedi, “büyük hayallere kolay kapılmadığımı da söylemiş olmalıdır paşam.”
İhsan Hamdi Bey bakışını ondan ayırmadan cevap verdi:
“Tam da onun için buradasınız.”
Sâbit bunu zihnine kaydetti. Demek ki burada ondan kör cesaret değil, bu masadaki ihtiras ile hakikat arasındaki boşluğu doldurması bekleniyordu.
Sözlerini biraz daha açtı:
“Şu an önümdeki paftalar birbirini tamamlamıyor. Paşa’nın haritasında hücum niyeti var. Alman Bey’in notlarında menzil ve ikmal kusuru var. Müsteşar Bey’in evrakında diplomatik kapılar var ama hiçbirinin sadakati açık değil. Bu üç irade sahada birleşirse ya büyük bir iş çıkar… ya da büyük bir kıyım.”
Von Altenburg onun bu soğuk teşhisini dikkatle dinledi. Enver Paşa ise sabrını son kez toparlar gibi sordu:
“Son sözün nedir? Bu işte var mısın, yok musun?”
O an odadaki her şey, bir anlığına bekler gibi sustu. Dışarıda kar yeniden sıklaşmıştı. Sobanın içinde bir kor parçası çöktü. Rüzgâr perdeye hafifçe vurdu.
Sâbit içinden, bu önüne gelenin ya büyük bir gaflet ya da büyük bir örtü olduğunu düşündü. Belki masadaki eksiklikler gerçekten yalnız eksiklikti. Belki de görünen hedef, daha derinde saklanan başka bir niyetin üst örtüsüydü. Henüz bunu söyleyecek delili yoktu. Ama sezgi, çoğu kez delilden önce kapıyı yoklar.
Başını kaldırdı.
“Bu iş,” dedi, “ya büyük bir gafletin kanlı mahsulü olur… ya da bana anlatılandan daha derin bir maksadın üst örtüsüdür. Eğer birincisiyse adamlarımı mezara sürmem. İkincisiyse yoklarım. Ne koltuğumun sıcaklığına sığınıp ‘olmaz’ derim, ne de övgüye aldanıp körcesine ‘giderim’ derim. Önce şartlar konuşulur. Temas noktaları isim isim önüme gelir. Afgan kapısına dair malumat temenniden çıkar. Vazifenin gerçek hududu kapalı kapılar ardında açıkça tayin edilir. Ve…”
Burada kısa bir durak verdi. Gözlerini doğrudan Enver Paşa’ya dikti.
“…yanıma alacağım adamları kendim seçerim.”
Bu cümle odadaki dengeleri değiştirdi. İhsan Hamdi Bey’in bakışı keskinleşti. Von Altenburg’un kalemi yeniden durdu. Enver Paşa’nın yüzünde itiraz kıpırtısı göründü.
“Kaç adam?” diye sordu.
Sâbit bu soruya hazırlıksız değildi.
“Şimdilik sayı vermem paşam. Ama şunu söyleyeyim: Böyle işlerde sadakati sınanmış üç doğru adam, kafası karışık üç alaydan daha çok iş görür.”
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
Sonunda İhsan Hamdi Bey önündeki ince dosyayı açtı. İçinden mühürsüz bir takrir çıkardı. Kâğıdı masanın üstünden usulca Sâbit’e itti.
“Öyleyse,” dedi, “önce şunu okuyunuz.”
Sâbit kâğıdı eline aldı.
Başlıkta şu yazıyordu:
Şark Teşebbüsü Hakkında İlk Takrir
Kâğıdın dokusuna parmak uçlarıyla değdiği anda, içinde tarif etmek istemediği soğuk bir ürperti dolaştı. Bu, kurşun öncesi korku değildi. Daha çok, insanın kendisini eski hayatından başka bir yere götürecek bir kapının eşiğine geldiğini sezdiği anlardaki iç ürpermesiydi.
Gözleri ilk satıra indi.
Henüz metni tam okumamıştı. Ama sayfanın kenarına çok ince düşülmüş, resmî dilden daha örtülü bir not hemen dikkatini çekti. Sanki ana metin askerî bir teşebbüsten söz ederken, kenardaki o silik el başka bir damara işaret ediyor gibiydi.
Sâbit o satıra biraz daha eğildi.
Ve tam o anda, odadaki üç adamın bakışı onun ellerine, yüzüne ve sessizliğine çevrildi. Her biri başka sebeple bekliyordu. Enver Paşa netice için. İhsan Hamdi Bey hüküm için. Von Altenburg ise, karşısındaki adamın o nottan ne okuyacağını görmek için.
Dışarıda kar yeniden hızlandı. İstanbul, kubbeleri, taş duvarları, minareleri ve servi gövdeleriyle beyaz bir sessizliğe gömülüyordu.
Sâbit kâğıdı biraz daha kendine çekti.
Ve o gece, henüz adını kimsenin tam koyamadığı yol, topların gürültüsüyle değil; bir paşanın ihtirası, bir müsteşarın sakladığı ikinci niyet, bir Alman’ın menzil hesabı ve bir kurmay binbaşının ilk sessiz hükmüyle başladı.
Bu davet, yalnız bir vazifenin başlangıcı değildi.
Bir eşiğin açılışıydı.
Çünkü bazı yollar menzile varmak için değil, adamı değiştirmek için uzar.
Ve Mehmed Sâbit Celâl, o takririn daha ilk satırlarına bakarken, önündeki kâğıdın yalnız Hind’e giden bir seferi değil; devlete, emre, hakikate ve kendisine dair hükmünü de yeniden yazacağını sezmişti.