Bölüm 5 - Sınır Geçişi
“Serhatta ilk bozulan şey düzen değil, güvendir.” — Kayıp bir tekke risalesinden
İstanbul’dan ayrıldıkları sabah gökyüzü açıktı; fakat o açıklığın içinde ferahlık yoktu.
Kış güneşi, puslu semanın üstünde kirli bir metal parçası gibi soluk ve sert duruyor, ışık verdiği her şeyi daha net, daha merhametsiz gösteriyordu. Liman tarafında sabahın boğuk sesleri vardı: zincir sürten bir kayık, taş zeminde gıcırdayan araba tekeri, sisin ardından gelip sonra kesilen martı çığlığı… Şehir uyanıyordu, ama onları uğurlamıyordu. Böyle işlerde insanı kalabalık değil, çoğu zaman kimsenin bilmeden susması uğurlardı.
Sâbit o sabah evden ilk çıkan olmadı.
Perdenin aralığından sokağa bir kez baktı. Her şey yerli yerindeydi. Kar gece biraz daha erimiş, kaldırımlarda kirli su birikmişti. Fırına giden iki kadın, elinde ekmek tablasıyla erken kalkan bir çırak, rüzgârın çekip götürdüğü kül, uzakta sabah ezanının sönmeye yüz tutmuş son izi… Şehir kendi gündelik derdine dönmüş gibiydi. Ve tam da bu yüzden, ondan kopmak daha ağır geliyordu. Çünkü büyük gidişler bazen büyük manzaralarla değil; hayatın hiçbir şey olmamış gibi sürmesiyle insanın içine oturur.
Masada kalan son eşyalarına baktı. Kullanılmayacak kâğıtlar yakılmış, yanına alacakları ayrılmış, geri kalan her şey sıradan bir subay evinin görünüşünde bırakılmıştı. İçeride fazla boşluk hissedilmemesi için birkaç kitap rafta kasıtlı bırakılmış, soba dün geceki gibi temizlenmiş, fincanın biri olduğu yerde bırakılmıştı. Bu, dönüleceğine dair bir umut göstergesi değil; insanın yokluğunu ilk bakışta bağırmayan küçük tedbirdi. Ev, terk edilmiş gibi değil; sanki sahibi birazdan alt katta işi varmış gibi görünmeliydi. Sâbit’in iz bırakmama takıntısı, bazen insanî bir zaafı bile tertibe dönüştürürdü.
Parmakları bir an o fincanın kenarında durdu. Sonra raftaki ince sırtlı kitaba geçti. Kitabı almadı. Çünkü alınan her eşya, gidişin hakikatini büyütürdü. Bırakılan her eşya ise ardında kalan hayata küçük bir devam hissi verirdi.
Eli bir an, çekmecede duran küçük, düz kâğıt destesine gitti.
Yazmadı.
Münire Hanım’a bir satır bırakmak, insanca sayılabilirdi. Ama insanca olan her şey doğru değildi. Yazılmış söz ele geçebilirdi; ele geçmese bile geride kalana sahici bir bekleyiş borcu bırakırdı. Sâbit bunu istemedi. İstememek, hissetmediği manasına gelmiyordu. Yalnız taşımayı, söylemenin önüne koyuyordu.
Kapıya yöneldiğinde eli istemsizce cebine gitti. Parmakları yarım mühre değdi. Metal, kumaşın altından bile soğuğunu hissettiriyordu. O küçücük parça, yazamadığı cümlenin yerini tutar gibi cebinde ağır duruyordu. Bir an için içinden şu geçti: Söylenmemiş sözler bazen nesneye dönüşür. İnsan taşıdığını sanır; aslında taşındığı şey odur.
Kapıyı kapatırken bir an durdu. İçinden geçen cümle çok kısaydı:
Beni burada beklemesini istemiyorum. Ama unutmasını da istemiyorum.
Sonra çıktı.
Dörtlü birlikte yola çıkmadı.
Bu, Sâbit’in ilk emriydi. Aynı kapıdan, aynı ritimle, birbirine fazla aşina görünen dört adamın ayrılması, daha ilk menzilde hafızalara kazınmak demekti. Oysa onların işi tanınmak değil; geçmekti. Kimseye hikâye vermeden, kimsede tam şekil bırakmadan yürümekti.
Nâzım Refik, küçük ticaret işiyle uğraşan yahut bir kafileye hekimlik hizmeti veren silik bir yol adamı görünümündeydi. Üstündeki kıyafet gösterişsizdi. Ama heybesinde taşıdığı şeyler, sahada can ile ölüm arasındaki ince çizgiyi belirleyecek kadar önemliydi: küçük neşterler, gizlenmiş ilaçlar, kinin, sargı bezleri, kuru otlar, dikiş iğneleri, ince şişeler, ağrı dindiren tozlar… Hepsi gereğinden bir dirhem az yahut fazla olmayacak şekilde ayarlanmıştı. Çantanın alt tabanında ince bir ara kapak vardı; altına, normal muayene malzemesi görünümünde saklanmış iki küçük not tüpü, yedek para ve bir parça sıkıştırılmış kurşun levha yerleştirilmişti. Üst gözde hekim çantası, alt gözde sefer çantası taşıyordu.
Kâzım Bars Han, her zamanki gibi kimliğini saklamayı meslek haline getirmiş bir adam rahatlığıyla yola çıktı. Onu gören sıradan biri, ne tam tüccar derdi ne tam asker. Daha çok kendi işini kendi içinde taşıyan, lüzumsuz yere konuşmayan, dikkat çekmekten özellikle kaçınan bir yolcu sanırdı. Bu tam da Kâzım’ın istediği şeydi: görülmek ama akılda kalmamak. Kemerinde silah vardı; ama silah taşımayı marifet sayan adamların yaptığı gibi onu belli etmezdi. Asıl silahı, ne zaman bakmaması gerektiğini bilmesiydi.
Feridun Vefa ise en kolay unutulanları andırıyordu. Omzuna aldığı yün aba, sade külahı, temiz ama eski üstlüğüyle, tekkeden tekkeye yahut menzilden menzile dolaşan bir dervişe benzeyebilirdi. İnsanlar böylesi adamlara ya hiç dikkat etmez ya da fazla kurcalamaktan çekinirdi. Bu da ona, kılıç kadar işe yarayan bir görünmezlik veriyordu. Hırkasının iç dikişinde, sıradan gözün cebini fark etmeyeceği küçük bir bölüm saklıydı; orada eski usul küçük bir pusula, kıble kutusu sanılabilecek yuvarlak bir metal parça ve incecik katlanmış bir yol beyti duruyordu. Feridun’un eşyası azdı. Fakat onda az olan, çoğu adamdaki çok şeyden daha fazla iş görürdü.
Sâbit ise ötekilerden farklı olarak kimliğini bütünüyle silmemişti. Gerektiğinde rütbenin kapı açtığını, gerektiğinde o kapının insanı doğrudan kurşuna götürdüğünü bilen bir denge kurmuştu kendine. Ne tam tüccar gibiydi ne de tam bir asker gibi. Bu gri alan, onun için örtüden çok araçtı. Üzerindeki tertip, ihtiyaç halinde resmî konuşabilecek; ama gerekince bu resmiyeti yarıda bırakabilecek bir adamı gösteriyordu.
İlk buluşmaları, yola çıkıştan saatler sonra, şehrin dışında küçük bir kontrol noktasının ilerisinde oldu. Ama buluştular denemezdi. Daha doğrusu, birbirlerini tanımıyorlarmış gibi kesiştiler. Önce Nâzım geçti; muhafıza çantasındaki cam şişeleri gösterip yolu soruşturan yorgun bir yol hekimi gibi konuştu. Yarım saat sonra Kâzım uğradı; atının nallarıyla ilgilenen, hesabı sessizce yapan bir yolcu gibi. Sonra Feridun göründü; abasıyla yavaş adımlı, gözü yere değen bir derviş gibi. En son Sâbit, kontrol noktasındaki görevliye iki kısa cümle kurup geçti.
Hiçbiri birbirine selam vermedi.
Ama bariyerden sonra, çorak tepenin gerisindeki ilk kuru dut ağacına vardıklarında, bakışsız bir anlaşma oldu. Nâzım su kabını sağ tarafa koydu; “yol temiz” işaretiydi. Kâzım atının üzengisini bir kez sertçe düzeltti; “takip yok, ama göz var” demekti. Feridun durup rüzgârı dinler gibi yaptı, sonra yolun sol yanındaki taşlı hattı seçti; “konuşmadan ilerle” hükmü buydu. Sâbit ise başını hiç çevirmeden yürüyüş temposunu yarım vuruş yavaşlattı. Dörtlü ilk kez, bir ekip gibi değil; aynı hedefe ayrı ayrı akan dört çizgi gibi birleşti.
Bu görünmezlik sanatı, yolun daha başında kendini göstermişti.
İlk menziller beklenenden sakin geçti.
Genç ve acemi bir adam, tehlikenin hep ani bağırışla, pusuyla yahut göğse saplanan kurşunla başladığını sanır. Oysa sahada asıl tehlike çoğu zaman sessizlikle gelir. İlk iki gün onlara tam da bunu gösterdi. Yolları açık görünüyordu. Geçiş kâğıtları gerektiği yerde işe yaradı. Küçük rüşvetler gerektiği kadar kullanıldı. Hancıların ve taşra memurlarının sorularına önceden kararlaştırılan kadar cevap verildi. Ne fazla sert oldular ne fazla sıcak.
Ama bu sükûnet, özellikle Sâbit’i rahatlatmadı.
Çünkü yol boyunca her şeyin fazla düzgün gitmesi, sahada bazen kötü haberdir. Dünya, kötü hesap yapılmış bir vazifeye böyle pürüzsüz görünüyorsa, pürüz çoğu zaman ileride ve tek seferde gelir.
Şehir geride kaldıkça Anadolu’nun içleri daha çıplak, daha sert bir dile büründü. Geceleri ayaz battaniyenin altına kadar sızıyor, sabah atların soluğu beyaz buhar halinde yükseliyor, taş toprak insanın eklem yerlerine kadar işliyordu. İstanbul’un nemli soğuğu bedeni dışarıdan kemirirdi. Bu bozkır soğuğu ise doğrudan kemiğe iniyordu. Sâbit, insanın yürüyüşünden ve omzunu tutuşundan hangi yorgunluğun gerçek, hangisinin naz olduğunu ayırabiliyordu. Nâzım da öyle.
Bazen öğle molalarında, atlar başlarını aşağı salıp ağır ağır nefeslenirken, Sâbit’in aklı bir anlığına İstanbul’a kayıyordu. Münire Hanım şimdi ne yapıyor olurdu? Sabah kahvesini içmiş, pencere önünde kitap mı açmıştı? Yoksa onun gelmeyeceğini baştan bilen bir sükûnetle gündelik işine mi dönmüştü? Bu düşünceler onda romantik bir yumuşama doğurmuyordu. Daha çok, insanın kendi içindeki boşluğu tanımasına yarıyordu. Bu da sahada işe yarayan bir bilgiydi. Kendisinde eksilen şeyi bilmeyen adam, ilk korkuda neye tutunacağını da bilemezdi.
Uğradıkları hanlar birbirine benzemezdi. Kimi mezar kadar tenhaydı. Kimi ise tam sınır öncesi yollara mahsus bir karışıklık taşıyordu: korkuyla konuşan tüccar, iki tarafa birden selam veren köylü, cebinde dua taşıyıp aynı elde ihbar saklayan hancı, yaşamak için taraf değiştirmeyi beceri sanan yol adamları…
Sâbit her menzilde aynı sırayı takip ediyordu. Önce kapıya, sonra çıkışa, ardından suya, sonra hayvanlara, en son insan yüzlerine bakıyordu. Kâzım, hiç dikkat çekmeden aynı işi başka yerden yapar; Nâzım erzağı, yükü ve bedenleri kontrol eder; Feridun ise bir köşede oturur gibi yapıp etrafı dinlerdi. Ekip daha yolun başında, farkında olmadan kendi iş bölümünü kurmuştu. Bu, kararlaştırılmış disiplinin ötesinde, birlikte tehlike taşımanın doğurduğu tabii bir uyumdu.
Osmanlı’nın uç hattına yaklaştıklarında devletin kokusu incelmeye başladı. Defter hâlâ vardı, ama mührün kudreti azalmıştı. Söylenti, korku ve küçük silahlı adamların hükmü daha görünür hale geliyordu. Merkezden uzaklaşıldıkça, “resmî” olanın ağırlığı azalır; yerini kimin kimi tanıdığı, kimden çekindiği ve kimin sabaha kadar sağ çıkacağına dair kaba bilgiler alırdı.
Sâbit, bir köyün girişinde kendilerine yol gösteren mahallî memurun belgesine bakarken bunu daha açık hissetti. Adam mühürlü kâğıda saygı gösteriyordu ama gözünde asıl soru başka yerdeydi: Bu kâğıdı taşıyan adamların arkasında, kâğıttan büyük bir silah var mıydı? Çünkü serhatta çoğu kimse devleti kâğıttan değil, yakınındaki zor kudretinden tanır. Bir köylü devletten korkunca eğilir. Ama başka bir güçten korkunca susar. Eğilişin içinde hâlâ düzen vardır; susuşta ise düzenin yenildiği anlaşılır.
Sınırın hemen öncesindeki son büyük konakta ilk yerel rehber yanaştırıldı onlara.
Adı Murtaza’ydı.
Orta yaşlıydı. Yüzü güneş ve rüzgârla sertleşmişti. Yanakları biraz çökmüş, bıyığı seyrek, gözleri ise yerinde durmayan cinstendi. Üstündeki kıyafet, bulunduğu bölgeye uygundu; ama onu uzun zamandır üzerinde taşıyan adam rahatlığı yoktu. Sanki bir başkasının hayatına ait elbiseyi ödünç almış gibiydi. Bu küçük iğretilik, Sâbit’in dikkatinden kaçmadı.
Murtaza selamını düzgün verdi. Yerel ağız özelliklerini yerli yerinde kullandı. Ama cümle bitimlerinde bakışını kaçırıyor, eli sık sık kuşağına gidiyor, fazla yardımcı görünmeye çalışıyordu. Bu sonuncusu, sahada çoğu zaman kötü işarettir. Gerçek rehber, kendini satmaya heves etmez. Yol onun içinde zaten yaşar.
İlk konuşmada yaptığı küçük bir hata, Kâzım’ın kulağına takıldı. Konak avlusundaki ahır oğlanına, bölgedekilerin pek kullanmayacağı şehirli bir tabirle “şu hayvanı alt tarafa çek” dedi. Söyler söylemez düzeltti; ama kelime ağzından çıkmıştı bir kere. Bir başka anda, yerel selamda sağ elini göğsüne değil, neredeyse omzuna yakın koydu. Bu, taklit eden adamların düştüğü ince kusurlardandı. Ne tek başına suçtu ne masum.
Kâzım daha ilk dakikada adama ısınmadı. Ama bunu göstermedi. Yalnız ahıra geçerlerken Sâbit’in yanından geçip neredeyse dudaklarını oynatmadan fısıldadı:
“Bu ya çok aç… ya da çok korkuyor.”
Sâbit aynı alçak tonda sordu:
“Hangisi daha tehlikeli?”
“Korku. Aç adam fiyat yükseltir. Korkan adam ilk fırsatta satar.”
Geçiş, resmî hudut kapısından olmayacaktı. Murtaza onları, herkesin bildiği ama kimsenin açıktan konuşmadığı bir yan menzil hattından götürecekti. Bu tür hatlar, devletten çok söylentiyle yaşar. Haritada yer almaz ama eşkıya, kaçakçı, sürgün ve gizli ulaklar tarafından iyi bilinir.
İlk akşam ateş başında Murtaza yolu uzun uzun anlattı. Hangi dere ağzından sapılacağını, hangi köyün yanından gündüz geçilmeyeceğini, hangi sırtın ardından inmenin daha emniyetli olduğunu söyledi. Her şey kulağa makul geliyordu. Ama tam da bu makullük, Sâbit’i rahatsız etti. Çünkü gerçekten yolu bilen adam, fazla anlatmaz. Yol zaten bedenindedir. Murtaza ise sanki ezberlediği bir metni güven telkin edecek kadar düzgün okumaya çalışıyordu.
Nâzım önüne gelen eti kokladı. Bir şey demedi. Feridun biraz uzakta, ateş ışığının kıyısında sessizdi. Kâzım ise adamın sesindeki zoraki rahatlığa dikkat kesilmişti.
Gece yarısına doğru Kâzım sessizce dışarı çıktı. Önce avluyu dolaştı. Sonra arka duvar dibine yöneldi. Murtaza yatağında değildi. Kâzım, duvar gerisinden gelen alçak fısıltıyı tam seçemedi; ama iki ayrı nefesin varlığını anlamasına yetecek kadar duydu. Yaklaşmadı. Bazı bilgiyi duymak gerekmez; varlığını sezmek yeterlidir. Duyulan söz yalan söyletir; hissedilen temas ise hükmü daha çabuk verir.
Sabah çay hazırlanırken, sanki havadan konuşur gibi sordu:
“Murtaza, dün gece duvar dibinde kimle konuştun?”
Murtaza’nın eli bir an havada kaldı. Ama yalnızca bir an.
“Kimseyle ağam.”
Kâzım çayını doldurmayı sürdürdü.
“Öyleyse rüzgâr senin gibi konuşuyor.”
Murtaza hemen savunmaya geçti.
“Yanlış duymuşsun bey.”
Kâzım o zaman gözünü ilk kez doğrudan onun yüzüne dikti.
“İnsan kendisine ‘yanılmış olabilirim’ denmeden böyle acele düzeltmeye gidiyorsa, genelde ya korkuyor ya yalan söylüyordur.”
Sâbit hiçbir şey demedi. Yalnız Murtaza’nın sağ elinin yeniden kuşağına gidişini, sonra istemsizce kapıya kayışını izledi. Nâzım sessizce bu sahneyi not etti. Feridun’un yüzünde ise ne şaşkınlık ne öfke vardı; sanki yolun ilk vergisi sonunda ortaya çıkmış gibiydi.
O sabah yine de yola çıktılar. Çünkü bazen rehberin tam nerede çözüleceğini görmek için biraz daha yürütmek gerekir.
Öğleye kadar görünürde sorun çıkmadı. Sonra Murtaza, akşam anlattığı dere hattından hafifçe sapmaya başladı. Yolu doğrudan tehlikeli hale getirecek kadar değil; ama bilen göz için soru doğuracak kadar. Geniş ve görüş veren çizgi yerine, daha dar, daha taşlık ve yukarıdan gözlemeye açık bir vadi ağzına sokuyordu kafileyi.
Kâzım atını hızlandırıp Sâbit’in yanına geldi.
“Bizi yanlış sürüyor.”
“Emin misin?”
“Tam emin değilim. Ama iki şey yanlış. Dün anlattığı dere sesi bu tarafta olmazdı. Bir de, menzili anlatırken iki kez ileriyi değil geride kalmış sırtı ağzından kaçırdı. Ezber bozukluğu değil bu. Başka şeyi hatırlama hali.”
Sâbit hemen karar verdi.
“Dur.”
Atını Murtaza’nın önüne kırdı.
“Koynundaki kâğıdı çıkar.”
Murtaza şaşırmış görünmeye çalıştı.
“Benim ezberim vardır bey…”
Sâbit’in sesi buz gibi inceldi.
“Haritayı çıkar.”
Murtaza kuşağından yağlı, buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Bu, nizami harita değildi; kaba hatlarla çizilmiş, ancak yol bilenin kendine not edeceği türden bir şemaydı. Sâbit birkaç bakışta gördü: adam ya gerçekten bu yolu bilmiyor ya da bildiğini saklayarak onları başka yere götürüyordu.
Kâzım saklamadan konuştu:
“Bu adam bizi ya birinin kurduğu hatta sokuyor… ya da kendi korkusunun yoluna.”
Murtaza hemen yükseldi.
“Yok bey, asıl geçit ilerde!”
Sâbit atından indi. Sakin adımlarla adama yaklaştı. Kızgın görünmüyordu. Bu, Murtaza’yı daha da korkuttu.
“Dün gece kiminle konuştun?” diye sordu Sâbit. “Ve bu yol kimin yolu?”
Murtaza’nın gözleri bir Sâbit’e, bir Kâzım’a, sonra kaçacak kapı arar gibi Feridun’a gitti. Orada da merhamet bulamayınca çözülmeye başladı.
“Yalnız haber verdim,” dedi. “Peşinizde jandarma var mı diye sordular…”
“Kim sordu?”
“Hudut ağasının adamları…”
“Niçin?”
“Geçen geleni onlar sorar. Herkesten pay isterler.”
Kâzım kuru bir sesle araya girdi:
“‘Herkesten isterler’ diyen adam, genelde kendi ihanetini kalabalığa saklar.”
Murtaza bozuldu.
“Ben sizi satmadım bey. Yalnız haber verdim. Yol temiz mi diye…”
“Yol kim için temiz?” diye sordu Sâbit.
Murtaza cevap veremedi. Bir an dilinin ucuna gelen doğruyu yuttuğu görüldü.
Sâbit bir adım daha yaklaştı.
“Sana para mı verdiler? Korkuttular mı? Yoksa ikisi birden mi?”
Bu kez Murtaza’nın yüzündeki bütün direnç söndü. Adamın boğazı bir şey yutar gibi hareket etti.
“Buralarda insan ya paylaşır ya ölür,” dedi kısık sesle. “Onlar sormadan yol tutulmaz.”
“Onlar kim?”
Murtaza’nın bakışı boşluğa düştü.
“Bazen ağa derler. Bazen muhafız. Bazen de sadece adamlar…”
Bu cevap, itiraftan çok serhat gerçeğinin çarpık tercümesiydi. Sâbit anladı: Murtaza’nın ihaneti tam bir kötülükten değil; korkuyla geçim arasına sıkışmış bir sınır ahlakından doğuyordu. Ama bu, sonucu değiştirmiyordu.
Kararını anında verdi.
“Buradan sonrası için rehberlik yapmayacaksın. Geri döneceksin.”
Murtaza’nın yüzü düştü.
“Beni burada bırakmayın bey…”
“Bu senin seçimin,” dedi Sâbit. “Bizim değil.”
Kâzım atını hafifçe ileri sürdü.
“Git. Bizi bir daha satacak kadar yaklaşma.”
Murtaza’nın atını çevirdiler. Adam bir süre gitmedi; sanki affın son kırıntısını yüzlerde aradı. Bulamayınca başını eğdi. Uzaklaşırken omuzları kamburlaştı. O an Kâzım çok alçak sesle, neredeyse kendine söyler gibi konuştu:
“Ölümünü yanına aldı da gitti.”
Sâbit bir şey demedi. Çünkü Kâzım’ın kastını anlamıştı. Böyle adamlar bazen kendi ihanetlerinden değil; ihanet ettikleri tarafın gözünde artık işe yaramaz hâle geldikleri için ölürlerdi. Serhatta faydasını kaybeden korkak adam, çoğu zaman ilk satandan daha çabuk toprağa düşer.
Böylece paşaların kâğıt üzerinde çizdiği ilk güvenilir bağ, sınır tozuna varmadan çökmüş oldu.
Ekip bu andan sonra resmen rehbersizdi.
İşte tam burada Feridun ilk kez görünür biçimde devreye girdi.
Bir sırtın üstünde durdu. Uzakta toprağın rengini, eğimini, kuru otların yönünü ve gün ışığının kırılışını bir süre seyretti. Sonra çömeldi. Elini toprağa koydu. Parmak uçlarıyla kuru yüzeyi kaldırıp alttaki serinliği yokladı. Bir avuç toprağı alıp hafifçe kokladı. Sanki insanlar konuşmayı bıraktığında yerin dili daha iyi işitiliyormuş gibi uzun süre sessiz kaldı.
Nâzım dayanamayıp sordu:
“Senin cebinde görünmez harita mı var?”
Feridun başını çevirmedi.
“Bazı yollar kâğıtta değil, insanda kalır.”
Ama bu kez yalnız cümle kurup susmadı. Ufka baktı, sonra sağ yandaki kuru hatta işaret etti.
“Bakın,” dedi. “Rüzgâr bu sırtı soldan dövüyor. Kuru otların yatışı bir günlük değil, birkaç günlüktür. Demek ki karşı yamaç daha kapalı. Orada gece soğuğu daha sert olur ama iz daha geç çözülür. Şu alttaki çizgiye bakın. Toprak beyazlaşıyor. Tuzlu düzlük var. Gündüz geçilirse uzaktan parlar. Gece geçilirse sessizdir.”
Kâzım dikkatle baktı. Sâbit de öyle. Nâzım önce şüpheyle dinledi.
Feridun devam etti:
“Şu kuşlar da boşuna aynı yönden dönmüyor. Suya inmiyorlar; suyu aşıyorlar. Demek ki yakın su ya kötü ya da açıkta. Sağ alacağız. İki menzil sonra tuzlu düzlük çıkar. Onu gündüz geçmeyelim. Sonra bir kuru dere yatağı var. İnsan onu taş sanır. Asıl yol oradadır.”
Nâzım homurdandı.
“Kuşa bakıp menzil mi bulunur artık?”
Feridun ayağa kalktı.
“Kuşa değil. Kuşun neyi reddettiğine bakılır.”
Sonra çok alçak sesle, sanki eski bir tekkenin duvarından sökülmüş bir beyiti hatırlatır gibi mırıldandı:
“Yıldız yol gösterir sanma her gece,
Yol bazen gölgesini gündüzden seçer.”
Bu söz, Nâzım’ı ikna etmedi. Ama Sâbit’e Feridun’un bu bilgiyi laf için taşımadığını gösterdi. Adamın bakışı, yerin sıradan ayrıntılarında gizli düzeni görmeye alışmıştı. Üçüncü Kapı’ya dair işittiği eski hat, belki de yalnız bir teşkilat bilgisi değil; toprağı başka türlü okuma terbiyesiydi.
Sâbit kısa düşündü.
“Sağ alıyoruz,” dedi.
Bu andan sonra Feridun, önde giden rehber gibi değil; toprağın tereddütlerini dinleyen sessiz bir kılavuz gibi yürüdü. Ara sıra duruyor, rüzgârın gelişini ölçüyor, bir çalılığın kuruluk derecesine bakıyor, bazen de hiç kimseye açıklama yapmadan yön değiştiriyordu. İlginç olan şuydu: Feridun’un seçtiği çizgi, kaba göz için belirsizdi ama menzili her defasında daha örtülü, daha makul ve daha az görünür tutuyordu.
O gün akşam üstü, güneş alçalırken küçük bir sırtı aştıklarında, karşılarına gerçekten beyazımsı sert bir düzlük çıktı. Tuzlu toprak ışığı geri vuruyordu. Nâzım istemeden Feridun’a baktı. Feridun hiçbir zafer belirtisi göstermedi. Yalnız “Gündüz geçmeyelim demiştim” dedi.
Bu, ilk sessiz ispat olmuştu.
Aynı günün akşamına doğru ikinci darbe erzakta kendini gösterdi.
Mola sırasında Nâzım, kurutulmuş etlerden birini kesti. Bıçağı ete girer girmez yüzünde küçük ama kesin bir ifade belirdi. Eti burnuna götürüp kokladı. Sonra peynire geçti. Tulumu açar açmaz aynı rahatsızlık yüzüne yansıdı.
“Bunu kim hazırladı?” diye sordu.
“Konağın adamları,” dedi Kâzım. “Niye?”
Nâzım eti uzattı.
“Kokla.”
Kâzım koklayınca kaşları çatıldı.
“İçten ekşimiş.”
“Yalnız ekşimemiş,” dedi Nâzım. “Bekletilmiş. Ya ihmal, ya kasıt. Sonuç değişmez.”
Peynirden de benzer kötü koku yükseliyordu. Ama Nâzım bununla yetinmedi. Ufak metal kabını çıkardı. Etin küçük bir lifini suyla ıslatıp kaba koydu. Sonra çantasından ince bir şişe çıkardı; içinde renksiz sayılacak kadar soluk bir karışım vardı. Bir damla damlattı. Lifin çevresinde önce bulanık bir halka oluştu. Ardından soluk sarı, hastalıklı bir renk dışa yürüdü.
“Çürük yalnız yüzeyde değil,” dedi. “İçine işlemiş.”
Sâbit’in sesi düz kaldı.
“Bunu yiyen ne olur?”
Nâzım hiç düşünmeden cevap verdi:
“İki menzil sonra yürüyemez. Önce mide tutulur. Sonra bağırsak çöker. Üçüncü menzilde ateş, kusma, ishal başlar. Dördüncüde adam at üstünde değil, bir çukurun dibinde öğürerek ölür.”
Bu cümle, ateş başındaki havayı birden sertleştirdi.
Nâzım peynire döndü. Tulumu biraz daha açtı. Parmağını çok az değdirip diliyle yokladı, hemen tükürdü.
“Bunda da bozulma var. Tuz oranı dengesiz. Kasıt varsa zekice değil; kaba. Ama kaba iş de öldürür.”
Sonra kendi küçük kapta başka bir karışım hazırladı. Peyniri ılık suyla ezip içine iki damla daha damlattı. Sıvının yüzeyi kısa sürede griye çalan yağlı bir tabaka verdi.
“Kötü,” dedi. “Bu, yalnız bozulma değil; bekletme ve kirli muhafaza. Bilmeden yaptıysalar beceriksizlikten. Bilerek yaptıysalar sabırlı öldürme hevesinden.”
Sâbit:
“Hangisi daha muhtemel?”
Nâzım omuz silkti.
“Bu yolda ikisi aynı şeye çıkar.”
Bozuk olanı ayırdılar. Ateşe attılar. Et yanarken çıkan koku normal et kokusu değildi; ağır, tatlımsı ve mide bulandırıcıydı. Nâzım yüzünü çevirerek konuştu:
“İnsan bazen düşmanın niyetini kokudan anlar.”
Sağlam kalan kırıntılarla küçük, tatsız ama güvenli bir çorba yaptı. Kuru otları çok az kullandı, tuzu ölçülü koydu, suyu iki kere kaynattı. Sonra hükmünü koydu:
“Bundan sonra kimsenin ağzına girecek lokma, benim elimden geçmeden yenmeyecek.”
Kâzım ona baktı.
“Biraz bozuk et gerçekten sefer bozar mı?”
Nâzım sertçe karşılık verdi:
“Kurşun kadar hızlı değil belki. Ama daha aşağılayıcı biçimde bozar. Adamı savaşmadan düşürür. Kılıçla ölmek başka, kendi pisliğinde kıvranarak ölmek başka.”
Feridun, ateşin öte yanından sakin bir tonla ekledi:
“Görünmez ölüm, görünen ölümden daha çok korkutulur. Çünkü adam ona kızacak yüz bulamaz.”
Nâzım ilk kez onun sözüne açıkça karşı çıkmadı. Çünkü o gece Feridun’un sözü mecaz değil; yaşanan şeyin başka bir adı gibiydi.
Bu, grubun Nâzım’a bakışını da değiştirdi. İstanbul’da o, hekimdi. Yolda ise hekimlik, yalnız yara sarmak değil; görünmeyen ölümü ayıklamak demekti.
Üçüncü gün takip kendini belli etti.
Bunu önce Kâzım fark etti. Dar bir vadide gördüğü nal izleri onlarınkinden ne çok eskiydi ne yeni. Sonra yüksek bir sırtta bir anlık karaltı belirdi. Sonra gün batımına yakın, rüzgârın yapamayacağı kadar ritimli iki küçük taş düşme sesi geldi.
O geceyi açıkta değil, sırtını kayalığa veren dar bir oyukta geçirdiler. Ateş alçak tutuldu. Nöbet sessiz döndü. Şafaktan biraz önce Kâzım sürünerek Sâbit’in yanına geldi.
“Takip var.”
“Kaç kişi?”
“Net değil. Ama dağ eşkıyası gibi davranmıyorlar. Yaklaşmıyor, ölçüyorlar.”
“Hudut ağasının adamları?”
“Olabilir. İngiliz’in tuttuğu göz de olabilir. Ya da bizi kimin yiyeceğine bakmak isteyen üçüncü bir el.”
Sâbit birkaç saniye sustu.
“Harbiye’den sarkmış bir göz olur mu?”
Kâzım kısa düşündü.
“Olur. Ama merkezin adamı böyle uzaktan koklamaz. O, belgeye güvenir. Bu iz sürenler belge değil, hata arıyor.”
Sâbit cebindeki yarım mühre dokundu. Bu küçük hareketi Kâzım fark etmedi; ya da fark edip belli etmedi.
“Sabah bize dokunmazlarsa?”
“Biz de dokunmayız. Ama iz bırakmayız.”
Şafak sökmeden hemen önce Kâzım, peşlerine düşecek aklı şaşırtmak için küçük ama usta işi işler yaptı. İki atı kısa süre başka yöne sürdü, sonra geri aldı. Külün yerini dağıttı. Ateşin yanındaki ayak izlerini çalı dalıyla bozup bir keçi sürüsünün geçmişi izlenimi verdi. Bir çalılığa keçi yünü takıp rüzgâr alacak başka hatta bıraktı. Kendi ağır izlerini özellikle yanlış dere yatağına yönlendirdi. Sonra bir atın arka nalını gevşetip çapraz bastırdı; izi bir süre aksak hayvana benzeyecekti. Ters nal çakmak kadar kaba bir hileye başvurmadı. Çünkü iyi iz süren adam, fazla düzenli aldatmacadan şüphelenirdi. Kâzım’ın işi yalan göstermek değil; seçenek çoğaltmaktı.
Nâzım bunu izlerken sordu:
“Bütün bunlara değer mi?”
Kâzım, yere eğilip kendi bıraktığı izin biçimine bakarak cevap verdi:
“Akıllı iz süren, tek izden şüphe eder. Çok izden birini seçmek zorunda kalır. Bizim işimiz onu yanlış seçime mecbur etmek.”
Feridun çok uzaktan, sanki kendi kendine konuşur gibi ekledi:
“Yol da bazen böyle saklanır.”
Öğleye doğru takip biraz geri düşmüş görünüyordu. Hiçbiri rahatlamadı. Çünkü sahada görünmeyen düşman, vazgeçmiş değil; yalnız bekliyor da olabilir.
Asıl üçüncü darbe sudan geldi.
Öğle sıcağında, köy dışındaki eski kuyuda mola verdiler. Su ilk bakışta berraktı. Mataralar doldurulurken Nâzım, avucuna biraz alıp önce kokladı, sonra dudağına değdirir değdirmez yüzünü buruşturdu. Kuyunun kenarında biri eski, biri taze iki ölü kuş vardı.
“Kimse içmesin!” diye bağırdı.
Herkes durdu.
Sâbit hemen döndü.
“Ne var?”
Nâzım, kuşun gagasındaki kurumuş beyazımsı tortuyu gösterdi.
“Bu su ya bozulmuş ya karıştırılmış. Her iki halde de içilmez.”
“Emin misin?”
Nâzım ona bakmadan cevap verdi:
“İçmek istiyorsan sen iç.”
Bu, ondan gelen en kesin hüküm biçimiydi.
Sonra çantasından küçük bakır kap, ince cam damlalık ve iki ayrı küçük şişe çıkardı. Kuyudan aldığı suyu bakır kaba koydu. İlk damlayı bıraktı. Suyun rengi hemen değişmedi; ama yüzeyde çok ince, yağlı bir parlama oluştu. İkinci damlayı kattığında o parlama sarımsı, hasta bir lekeye dönüştü. Birkaç nefes sonra yüzeyde incecik gri köpükler belirdi.
Nâzım’ın yüzü sertleşti.
“Koku aldınız mı?” dedi.
Kâzım eğildi.
“Pasla çürük arasında bir şey.”
“Evet. Bu su yalnız pis değil. İçinde canlıyı düşürecek şey var. Leş karışmış olabilir. Bilerek atılmış ot olabilir. Belki ağızdan öldürmez, ama bedeni yolda bırakır.”
Sonra herkesin duyacağı açıklıkta konuştu:
“Eğer bunu içseydik, sınırın öte tarafında değil, bir çukurun dibinde öğürerek ölecektik.”
Bu söz, ateş başındaki et meselesinden daha sert vurdu. Çünkü susuzluk, yol adamını daha çabuk teslim alırdı.
Mataralar boşaltıldı. Susuz kalmak göze alındı. Nâzım, kuyu ağzındaki taşı, ip kovasını ve yosun çizgilerini inceledi.
“Bu doğal bozulma da olabilir,” dedi. “Ama şu iki kuşun biri eski, biri yeni. Demek ki su bir süredir kötü. Buna rağmen köylü kuyuyu kapatmamışsa ya çaresiz ya da konuşmaktan korkuyor.”
Sâbit bunu not etti. Suda bile insan korkusunun izi vardı.
Feridun, kuyu başında eğilip bakmadı. Daha çok çevreye baktı. Sonra yalnız şu cümleyi kurdu:
“İnsan bazen suyu zehirlemez. Suyu yalnız sahipsiz bırakır. O da zehir kadar öldürür.”
Nâzım buna sertçe karşılık vermedi. Çünkü haklıydı. İhmal ile kasıt, sahada çoğu zaman aynı mezara çıkar.
Akşam üstü sığındıkları küçük köy de bunu doğruladı.
Köylüler açık düşmanlık göstermiyor ama fazla sessizdi. Çocuklar duvar arkasından bakıyor, erkekler yabancı yaklaşınca konuşmayı kesiyor, kadınlar kapıları yarım kapatıyordu. Bu yalnız çekingenlik değil, önceden korkutulmuş insanların sessizliği de olabilirdi.
Sâbit, köy meydanına benzemeyen küçük açıklıkta durup yüzlere baktı. Birkaç adam gözünü kaçırdı. Biri belgesine baktı, sonra belgeyi değil Sâbit’in silah taşıyıp taşımadığını yokladı. Bir başkası, konuşmak ister gibi olup hemen sustu. Sâbit o an şunu düşündü: Devletin kağıdı burada okunuyor, ama inandırmıyor. Çünkü bu köyün halkı, mülki amirin mühründen önce geceleri kapısına dayanan silahlı gölgeye itaat etmeyi öğrenmişti.
Bir köylü devletten korkunca eğilir. Ama başka bir güçten korkunca susar.
Bu köy susuyordu.
Kâzım yaşlı bir köylüyle konuşmaya gitti. Ona doğrudan soru sormadı. Önce havadan sudan konuştu. Sonra araya ustaca iki yalan kattı: güya güneye gideceklerini ve arkalarından daha kalabalık bir grubun geleceğini söyledi. Yaşlı adam, yön yalanına zayıf tepki verdi. Ama arkadan gelecek adam lafına daha dikkatli kulak verdi.
Kâzım dönünce yalnız şunu söyledi:
“Buraya ya biz sorulmuşuz ya da sorulmamız bekleniyor.”
“Satılmış mı?” diye sordu Nâzım.
“Belki. Ama daha çok korkutulmuş gibi. Bu toprakta insan ilk önce paraya değil, yakındaki silaha ve sabaha kadar sağ kalma ihtimaline boyun eğer.”
Feridun, köy girişindeki kırık taş duvara bakarak çok alçak sesle ekledi:
“Buradaki sadakat, devlet mühründen çok ertesi sabaha bağlıdır.”
Sâbit, elindeki kâğıdı yavaşça katladı. Belgelerin bu köyde hükmü yoktu; yalnız hatırası vardı. Kâğıt, kağıt olmaktan ileri gitmiyordu. O anda anladı ki serhatta devletin varlığı bazen resmî evraktan değil, yokluğunun doğurduğu korkudan okunur.
O gece nöbetler uzatıldı. Yemek az yenildi. Herkes daha az konuştu.
Sâbit, ateşin cılız ışığında adamlarına tek tek baktı. Nâzım artık yalnız hekim değil, yolun görünmez felaketlerini ayıklayan adamdı. Kâzım sahadaki ilk ihaneti koklamış, takibi fark etmiş ve izleri bozmuştu. Feridun ise elle tutulur işlerin arasında görünmeyen yönü dinlemeyi sürdürüyordu. Demek ki İstanbul’da kurduğu ekip hesabı, ilk kez sahada deneniyor ve şimdilik doğru çıkıyordu.
Ama bunun içinde tuhaf bir hüzün de vardı. Çünkü insan, yanındaki adamların gerçekten işe yaradığını en çok tehlike altında anlar. Ve o andan itibaren onları yalnız “yardımcı” diye göremez. Sorumluluk ağırlaşır.
Gece ilerledikçe bozkırın ayazı sertleşti. Atların kokusu, ıslak deri, kurum ve duman birbirine karıştı. Sâbit ellerine baktı; eklem yerlerinde ince çatlaklar başlamıştı. Boğazında gün boyu yutulan tozun sert çizgisi vardı. Omuzları, şehirdeki masa başı yorgunluğundan farklı bir ağrıyla ağırlaşıyordu. Bu, subay yorgunluğu değil; yol adamı yorgunluğuydu. İnsanı rütbesinden çok bedenine indiren cins.
Yalnız kaldığında siyah defterini çıkardı. Kısa satırlarla yazdı:
İlk üç menzil:
Yerel rehber satılmış yahut ölümüne korkak.
Erzak bozuk. Su kirli. Takip mevcut.
Köyler korkudan susuyor.
Verilen yol kâğıttakinden daha kirli.
Bir an durdu. Sonra ikinci satırı ekledi:
Kâzım ilk tuzağı kokladı.
Nâzım ilk görünmez ölümü durdurdu.
Feridun yolun kâğıtta değil toprağın huyunda kaldığını gösterdi.
Kalemi elinde biraz daha tuttu. Ateşin zayıf ışığı sayfanın üstünde titriyordu. Sonra, ne diye yazdığını tam kendi de bilmeden, üçüncü satırı ekledi:
İstanbul artık uzaklık değil, başka hayat gibi görünüyor.
Bu cümleyi yazınca deftere biraz daha uzun baktı. Sonra kapağını kapattı. Çünkü o satır, bu gece için yeterince açıktı.
Dışarıda rüzgâr sertleşti. Uzakta köpekler bir süre havladı, sonra sustu. Sessizlik yeniden bozkırın üstüne indi.
Ve bu sessizliğin içinde, dördü de artık aynı şeyi biliyordu:
Haritada çizilen çizgi, toprağa düz basmıyordu.
O çizgi, önce insanın korkusundan, açlığından, yalanından ve yanlış hükmünden geçiyordu.
Serhat daha yeni başlamıştı. Yol ise onlara ilk büyük dersini çoktan vermişti:
Uzak menzil, dağdan önce insanla başlar.