Bölüm 6 - Tahran’da Soğuk Yüzler
“Düşman açıkça konuşur; dost kılığı ise çoğu zaman eksik doğru söyler.” — Şark hattında dolaşan sözlerden
Serhat geride kalmıştı; ama yol hafiflememişti.
Sınır boylarında tehlike daha kabaydı. Bozuk erzak, kirli su, satılmış rehber, uzaktan ölçen süvari gölgesi, kimin adına iş gördüğü belli olmayan küçük silahlı adamlar… İnsan onları hiç değilse tanırdı. Kurşun sesi, çürük et kokusu, zehirli kuyunun dibindeki ölü kuş, gece duvar dibinde fısıldaşan adam… Bunların hepsi açık tehlikenin diline aitti.
İran içlerine doğru yürüdükçe bu dil değişti.
Tehlike görünmez olmadı; daha terbiyeli oldu. Daha iyi giyinmeye, daha ölçülü konuşmaya, daha az bağırmaya başladı. Artık ölüm çoğu zaman duvar ardındaki tüfekten değil, o tüfeğin neden henüz ateşlenmediğini açıklamayan yüzlerden geliyordu. Sınırda insanı rehber satardı; şehir yaklaştıkça bazen bilgi satar, bazen de hiç bilgi vermeyen adam satardı. Kimi yerde adamı altınla alırdın, kimi yerde korkudan çözülürdü; büyük şehirlerde ise çoğu zaman ne satıldığın bile hemen anlaşılmazdı. Çünkü orada insanı bazen iyilik, bazen geciktirme, bazen de tam zamanında söylenmeyen bir isim öldürürdü.
Sâbit bunu bekliyordu.
Ama beklemek ile içine girmek başka şeydi.
Yol boyunca haritalarda güvenilir diye işaretlenen ilk temasların bir kısmı, toprak üstüne çıkınca küçülmeye başlamıştı. Kâzım’ın topladığı haberler, bazı isimlerin yalnız paraya değil korkuya da boyun eğdiğini gösteriyordu. Feridun’un yol üstü sezgileri, görünürde sıradan duran menzillerin bazılarında garip bir hafıza izi taşıdığını fısıldıyordu. Nâzım ise her geçen gün, sefere dair en büyük masalın bedenin dayanacağına dair kurulan masal olduğunu daha sert biçimde görüyordu.
Üçü de kendi yerinden haklıydı.
Ve bunların hiçbiri, Tahran’a varmadan işin asıl karmaşasını tam göstermiyordu.
Şehir yaklaştıkça yolun üstüne başka bir koku çöktü. Bu ne çölün kuru kokusuydu ne sınır hanlarının ekşi, rutubetli havası. Daha çok, büyük bir iç merkezin kendine has karışımıydı: at pisliği, kömür, baharat, eski taş, yıkanmamış kalabalık, kapalı avlu suyu, tütün ve para. Büyük şehirler uzaktan her zaman devlet gibi görünür; içine girince daha çok menfaat kokarlar. Tahran da öyleydi.
Şehre yaklaştıkları son menzilde, yol bir süre daraldı. Ardından kerpiç evlerin, alçak kubbeli dükkânların ve tozla boğulmuş dar sokakların seyrek bir ön halkası belirdi. Diller çoğaldı. Farsça zaten zemindi; ama onun içine başka sesler de karışıyordu: Azerî Türkçesi, kırık Osmanlıca, Rusça gibi gelip geçen sert heceler, Levantenlere mahsus yumuşatılmış Fransızca kelimeler, Arapça’dan ödünç alınmış selamlar… Sâbit at üstünde bunların hepsini tek tek ayıklamadı; fakat şehirlerin asıl niyetini bazen onların hangi dili hangi niyetle konuşturduğundan çıkarırdı. İstanbul’da diller, çökmekte olan imparatorluğun yorgun hatırası gibi birbirine sürtünürdü. Tahran’da ise aynı çok dillilik bambaşka bir his veriyordu: burada herkes birini ikna etmeye, aldatmaya, oyalamaya yahut nabız yoklamaya çalışıyor gibiydi. İstanbul’un yorgunluğu çökmekte olan bir merkezindi. Tahran’ın havasında ise her an patlamaya hazır bir kurnazlık vardı.
İstanbul, Sâbit’e bazen hasta ama hâlâ vakarını koruyan yaşlı bir payitaht gibi görünürdü.
Tahran ise ilk bakışta ondan daha genç değildi; ama daha çevik, daha kaygan ve daha sabırsızdı. Sanki burada herkes bir devleti değil, bir fırsatı bekliyordu. Bu yüzden şehir, medenî görünse de derin bir emniyet hissi vermiyordu. Aksine, her kapının arkasında başka bir hesabın işlediği duygusunu büyütüyordu.
Tahran’a yaklaştıklarında merkezden gelen talimat açıktı: şehre doğrudan girilmeyecek, önce dış mahallelerin ötesinde, yarı resmî temaslar için kullanılan eski bir bağ evinde beklenecekti. Orada kimlerin gerçekten erişilebilir, kimlerin yalnız kâğıtta mevcut olduğu anlaşılacak; sonra şehir içindeki görüşmeler buna göre kurulacaktı.
Bu tedbir kâğıt üstünde makuldü.
Ama Sâbit, böyle ara mekânların başka bir işlevini de iyi bilirdi. İşler ters giderse, merkez bu tür yerlerden kolayca uzak durabilirdi. Bir cinayet, bir kayboluş, başarısız bir pazarlık yahut yarım kalmış bir temas… Hepsi sonradan “resmî yapıdan tam sayılmazdı” diye küçültülebilirdi. Ara mekân, yalnız emniyet sağlamaz; gerektiğinde inkârı da kolaylaştırırdı.
Bağ evi, Tahran’ın hemen dışında, yüksek taş duvarların ardında saklı eski bir mülktü. Ne tam harabe sayılırdı ne de tam canlı. Dışarıdan bakıldığında eski bir tüccarın yahut zamanında zengin olmuş, sonra gözden düşmüş küçük bir yerel beyin evi sanılabilirdi. Ama kapıdaki silahlı adamların duruşu, bunun yalnız taşra zenginliğine ait bir yapı olmadığını gösteriyordu.
Avluda bakımlı ama yorgun atlar, kapı dibinde bekleyen iki araba, soğuğa rağmen gevşemeyen dört silahlı adam, taşlık boyunca sessizce gidip gelen hizmetkârlar vardı. Silahlıların kıyafeti sadeydi. Ama sadeliklerinin içinde, ücretini kim verirse ona doğru dönen adamların gevşek güveni okunuyordu. Ellerini açıkça silaha atmıyorlardı; ama gerekirse silaha ilk gidecek bedenin kendileri olduğu belliydi.
Kâzım atından iner inmez onları ölçtü. Sonra Sâbit’in yanından geçerken çok kısa mırıldandı:
“Bunlar bir kapının adamı değil. Ücretli.”
Sâbit gözünü onlardan ayırmadı.
“Mühim olan da zaten kimin kapısının adamı olmadıkları değil,” dedi. “Şu an kimin ücretini aldıkları.”
Onları karşılayan ilk kişi, listelerde beklenen büyük isimlerden biri değildi.
Kapıdan ince yapılı, kusursuz giyimli, sakalı tertemiz, yaşlıca bir İranlı kâtip çıktı. Adını Mirza Hüseyin diye takdim etti. Türkçesi neredeyse kusursuzdu; o kadar kusursuzdu ki, bu bile başlı başına bir işaretti. Çünkü böyle yerlerde bir dil bu kadar pürüzsüz konuşuluyorsa, o dil uzun zaman yalnız kültür için değil, menfaat için de kullanılmış demekti.
Mirza Hüseyin hafifçe eğildi.
“Yolunuz uzun olmuş efendiler. Misafirliğiniz hazırdır. İlk görüşme akşamüzeri olabilir.”
Sâbit ilk soruyu hemen sordu:
“Kimle?”
Mirza Hüseyin’in yüzündeki kibar ifade bozulmadı. Ama gözünde bir anlık dikkat belirdi.
“Burada sıra, vakti gelince açılır binbaşı bey.”
Bu cümle zarifti. Aynı zamanda aşağılayıcıydı. Çünkü bilgi vermemekle kalmıyor, bilgi vermeme hakkını kendi tabiî hakkı gibi taşıyordu. Kâzım bu tavrı not etti. Nâzım, kâtibin sözünden çok avludaki suyun nereden geldiğine ve hizmetkârların kimden çekindiğine baktı. Feridun ise koridordan geçerken duvardaki iki eski levhaya göz ucuyla bakıp sessizleşti. Sâbit bunların hepsini aynı anda kaydetti.
Kendilerine ayrılan odalar, yol boyunca kaldıkları hanlarla kıyaslandığında fazla temiz, fazla muntazam ve fazla rahattı. Bu rahatlık, Nâzım’ın hoşuna gitmedi; ama en çok Sâbit’i huzursuz etti. Çünkü düşmanlık açık olduğunda insan ona göre hazırlanır. Rahatlık ise çoğu zaman gevşetmek için verilir.
Odanın bir köşesinde işlemeli ibrik, öbür yanında temiz yatak, duvarda Tahran işi ince desenli küçük bir kilim vardı. Tavan kirişleri sağlam görünüyordu; fakat sağlam görünen şeyin güven verdiği her yerde Sâbit önce tersi ihtimali düşünürdü. Nâzım odaya girer girmez hekim gibi değil, kuşatılmış adam gibi dolaştı. Sürahinin boğazını, kahve fincanlarının içini, kilimin altını, pencere kafesinin vidalarını, duvarın dip birleşimlerini, hatta soba deliğinin genişliğini kontrol etti. Sonra kapı gerisindeki oyuklara ve tahta işçiliğinin arasına baktı.
“Koku yok,” dedi. “Ama bu iyi haber sayılmaz.”
“Neden?” diye sordu Kâzım.
“Çünkü burada yalnız zehir aranmaz. Ses de aranır.”
Sonra duvara kulağını verip parmak eklemleriyle iki farklı yere vurdu. Biri tok, öteki hafif boş geldi.
“Bu evde dinleme yapılacak delik olmasa bile, dinlemeye uygun boşluk var,” dedi. “Şu duvarın arkasında dar bir geçit yahut servis oyuğu olabilir. Akşam kim konuşacaksa sesini alçak tutacak.”
Sâbit pencereye yürüyüp kafes aralığından dışarı baktı. Avlunun öbür ucunda, üst katın tahta kafesi arkasında bir gölge belirdi. Kadın mıydı, genç bir hizmetkâr mıydı, yoksa yalnız perde hareketi mi, ilk anda ayırt edilemedi. Gölge kayboldu. Fakat hemen ardından ince bir metal sürtüşmesi, çok kısa bir bilezik tınısı duyuldu.
Feridun da aynı yöne bakmıştı.
“Bu evde yalnız erkek aklı dolaşmıyor,” dedi.
Nâzım yüzünü buruşturdu.
“Şimdi bunu hangi tıbbî aletle ölçtün?”
Feridun cevap vermedi. Gözünü bir an daha üst kattaki kafeslerden ayırmadı. Sonra çok alçak sesle, sanki sözü yalnız Sâbit duysun ister gibi ekledi:
“Kuş konmadığı dala gölge düşürmez binbaşım.”
Sâbit bu cümleyi zihnine kaydetti. Çünkü bazı büyük şehirlerde kapılar erkeklerin önünde kapanır, fakat aynı kapının içerden açılması bambaşka ellerle olurdu. O kısa bilezik sesi, o andan sonra onun için yalnız tesadüfi bir ev içi sesi olmaktan çıktı. Evin görünen tertibinin arkasında görünmeyen başka bir irade daha olabileceği ihtimali, zihnine saplandı.
Kısa süre sonra gümüş tepsi içinde kahve, sıcak yemek ve kuru meyve getirildi. Nâzım hepsini tek tek kontrol etti. Sürahinin boğazını, bardak içindeki tortuyu, etin kokusunu, ekmeğin alt yüzünü, hatta kahvenin fincana konuluş sırasını bile. Yol boyunca öğrendiği ilk kuralı burada da bozmadı: kendiliğinden gelen hiçbir iyilik, sorgusuz kabul edilmezdi.
“Yemek temiz olabilir,” dedi, “ama rahatlık da zehir kadar işe yarar. Adam önce iyi beslendiğini sanır, sonra iyi düşünmediğini fark etmez.”
Sâbit yatağa baktı. Yumuşaktı. Fazla yumuşaktı. O gece orada yatmayacağını o anda anladı. Çünkü bazı evlerde insanı dinlemek için delik açılmaz; onu gevşetmek için iyi yastık yeter.
Akşamüstü ilk haber geldiğinde, şart açık kondu: içeri yalnız Sâbit çağrılmıştı.
Nâzım hemen itiraz etti.
“Tek başına gitmenizi istemeleri iyi işaret değil.”
Sâbit paltosunun düğmesini iliklerken cevap verdi:
“Tam tersine. Beni konuşarak çözebileceklerini sanıyorlarsa henüz beni tanımıyorlar demektir.”
Kâzım daha pratik bir soru sordu.
“Dönüşte neye göre hüküm vereceğiz?”
Sâbit kısa cevap verdi:
“Konuşulan cümlelere göre değil. Saklananlara göre.”
Mirza Hüseyin’in peşinden geçtiği koridorlar loştu. Duvarlar kalın, perdeler ağırdı. İçeriden dışarı fazla ışık sızmıyordu. Böyle yerler insanı önce sıcaklıkla, sonra sessizlikle gevşetmeye çalışırdı. Sâbit bu tür mekânlarda gevşemenin ölümcül olduğunu biliyordu. Koridor dönüşlerinden birinde yine o hafif bilezik sesi işitildi. Bu kez ses görünmedi, yalnız hissedildi. Mirza Hüseyin yürüyüşünü bozmadı. Fakat sesin geldiği yere doğru bakmaması bile, o sesin bu evde sıradan olmadığını gösteriyordu.
İlk salona girdiğinde gözünü en çok harita çekti.
Bu, İstanbul’daki Harbiye paftalarına benzeyen türden bir harita değildi. Burada vilayet sınırları, alay hareketleri yahut resmî yollar kadar; kuyu başları, kervan menzilleri, kabile sahaları, yan geçitler ve ikmal kıvrımları da işaretlenmişti. Brenner gibi bir Alman bunu askeri hassasiyet sanabilirdi; fakat Sâbit o haritanın başka bir akla da hizmet ettiğini gördü. Demek ki bu oda, meydan savaşı düşünenlerin değil; hattı adam, mal ve haber üzerinden okuyanların odasıydı.
İçeride üç kişi vardı.
Birincisi, Osmanlı tarafının resmî yüzü gibi durmaya çalışan Rauf Şevket Bey’di. Kâğıt üstünde sefaret memuru yahut mülazım bir diplomat sayılabilirdi. Ama yüzündeki yorgun çizgiler, gözünü doğrudan tutamayan bakışı ve konuşmadan önce boğazını gereğinden fazla temizleme alışkanlığı, onun çok daha karanlık ara işlerde kullanıldığını ele veriyordu. Titreyen ellerini saklamak için parmaklarını sık sık fincanın kulbuna götürüyor, sonra kulpu tutmadan geri çekiyordu. Sâbit bunu fark etti: bu adam ya çok korkmuştu ya da çok şey saklıyordu. Korku ile sır bazen aynı parmak titreyişinde görünür.
İkinci adam Alman’dı. Ama İstanbul’da gördüğü von Altenburg değildi. Bu daha iri, daha kaba, daha sabırsız bir yüz taşıyordu. Binbaşı Karl Brenner. Üniforması titizdi, bakışı ise kabaydı. O, haritayı yumruklayarak ikna etmeyi seven adamlardandı. Masanın kenarında pergel, kısa cetvel, açıölçer ve metal uçlu bir işaret kalemi vardı. Bu aletleri gereğinden görünür biçimde masaya dizmişti. Sanki coğrafyayı da insanı da ölçülebilir sanıyordu. Modern aklın kibri, bazen kullandığı aletleri koyma biçiminden bile anlaşılırdı. Brenner, bu toprağın kendisine teslim olmasını bekleyen, haritayı ikna edici sayan adamlardandı.
Üçüncü kişi ise odadaki en sessiz ve muhtemelen en kıymetli iradeydi.
Üniforması yoktu. Fakat odadaki herkesin varlığını hesaba katmak zorunda kaldığı adam oydu: Hacı Emir Ali Han. Başındaki sarık, omzundaki ağır aba, yüzündeki derin çizgiler ve hiç acele etmeyen bakışıyla, o bu topraklarda hem para hem silah hem hatır hem de korku üzerinden yürüyen eski bir kudret türünü taşıyordu. En önemlisi, onun adı İstanbul’daki ilk listelerde yoktu.
Sâbit bunu görür görmez ilk soğuk hükmünü verdi: ya merkez bu sahadaki asıl güçlerden habersizdi ya da haberdardı ama saklamıştı. Birincisi kifayetsizlikti. İkincisi başka türden tehlike.
Rauf Şevket ayağa kalktı.
“Nihayet müşerref olduk binbaşı bey.”
Sâbit kısa selamla yetindi.
“Emredin.”
Rauf Şevket buyur etti. Ama Sâbit oturur oturmaz önce haritaya değil, yüzlere baktı. Brenner onu kaba asker mantığıyla tartıyordu: kullanılabilir mi, itirazı ne kadar, sabrı ne kadar? Rauf Şevket, hangi cümleyi ne dozda vereceğini hesaplayan memur tedirginliğindeydi. Asıl tehlike Emir Ali Han’dı. Çünkü o henüz konuşmadan, odadaki herkesi kendi yerinde okumaya başlamıştı. Önündeki nargilenin dumanı ağır ağır yükseliyor, odadaki havayı ne dağıtıyor ne tamamen kapatıyordu. Duman, sanki bu görüşmenin kendi tabiatını temsil eder gibiydi: açık değil, kapalı da değil; yalnız araya perde koyuyordu.
İlk sözü yine Rauf Şevket aldı.
“İstanbul’da çizilen çerçeveyi malumunuz. Burada o çerçeveyi sahaya uygun hale getirmek için toplandık.”
Sâbit bu devlet terbiyeli yuvarlak cümleyi olduğu yerde kesmek istedi. Çünkü bu tür girişler, çoğu zaman hakikati bekletmenin yoluydu.
“Buradaki ‘biz’ kim?” diye sordu.
Rauf Şevket hafifçe durdu.
“Efendim?”
“Şunu soruyorum,” dedi Sâbit. “Buradaki ‘biz’, Osmanlı mı? Alman tertibi mi? Mahallî güçler mi? Yoksa aynı masaya oturmuş, birbirinden farklı neticeler isteyen birkaç ayrı irade mi?”
Bu soru havaya değil, doğrudan adamlara çarptı. Brenner tercümanına sertçe bir şey sordu. Emir Ali Han’ın dudak kıyısında ise çok kısa, neredeyse görünmez bir kabul belirdi. Karşısındaki subayın lafı dolandıran cinsten olmadığı anlaşılmıştı.
Rauf Şevket kendini toparlamaya çalıştı.
“Sahada işler merkezdeki kadar sade olmaz.”
“Ben sadelik istemiyorum,” dedi Sâbit. “İpi kimin tuttuğunu bilmek istiyorum. Çünkü uçuruma uzanan ip yanlış eldeyse, düğüm ne kadar güzel görünürse görünsün adam yine düşer.”
Bu kez Brenner sabırsızlandı. Haritaya eğilip kalın parmağıyla doğuya giden hattı gösterdi ve Almanca hızlı cümleler kurdu. Tercüman çevirdi:
“Binbaşı Brenner diyor ki vakit daralıyor. Kabil yönü için oyalanacak zaman yok. Mesele niyet değil, harekettir.”
Sâbit haritadaki hatta baktı. Çizgi düzgündü. Ama üzerinde iki kırılma vardı. Bunlar coğrafyanın değil, güven ve meşruiyetin yaralarıydı.
“Bu iki kopukluk neden hâlâ açık?” diye sordu.
Brenner yine sertçe konuştu. Tercüman çevirdi:
“Yerel aşiretler güven vermiyor. Para geç geliyor. Kabileler birbirine kırgın.”
Sâbit içinden, yani felaketin bütün ana sütunları yerinde, diye geçirdi. Sonra doğrudan sordu:
“Hangisi daha ağır? Para mı? Güven mi? Kan davası mı?”
İlk kez Emir Ali Han konuştu. Sesi alçaktı; ama odadaki herkesi yerinde durduracak kadar oturmuştu.
“Dışarıdan bakana para büyük görünür binbaşı,” dedi. “Ama bu kumlarda asıl mesele güvendir. Kabile kavgası dediğiniz de çoğu zaman güvenin dağıldığı yerde başlar.”
Sâbit dikkatini ona çevirdi.
“Demek siz sahayı Alman’dan başka türlü okuyorsunuz.”
Han’ın cevabı kısa oldu.
“Saha, tepeden bakanı sevmez.”
Bu cümle, Feridun’un diline yakın ama bütünüyle dünyevî bir ağırlık taşıyordu. Sâbit bunu hemen not etti.
Rauf Şevket yeniden söze girdi.
“Mesele şu binbaşı… İstanbul’da düşünülenden daha kırılgan bir saha var. Afgan kapısına doğrudan nüfuz, umulduğu kadar kolay görünmüyor.”
Sâbit bunu bekliyordu.
“Bu sizin için yeni bilgi mi?” diye sordu. “Yoksa İstanbul’un bilerek eksik anlattığı eski hakikat mi?”
Rauf Şevket sustu.
Bu suskunluk, cevap kadar öğreticiydi.
Emir Ali Han çok kısa konuştu:
“İstanbul uzaktan bakar. Kum yakınında duran başka görür.”
Sâbit o an ilk gerçek taşın yerine oturduğunu hissetti. Demek ki merkezde büyük diye sunulan plan, sahaya değdiği ilk anda küçülmeye başlıyordu.
Rauf Şevket, konuşmayı başka raya çekmek ister gibi devam etti:
“İstanbul’da dile getirdiğiniz küçük çekirdek heyet fikri… burada bazılarınca da isabetli görüldü.”
Sâbit hemen o küçük kelimeyi tuttu.
“Bazılarınca mı?”
Rauf Şevket kendini ele verdiğini geç fark etti.
“Evet… bazılarınca.”
Demek ki bu masanın içinde bile birlik yoktu. Kimisi küçük heyeti sahici çözüm sanıyor, kimisi büyük nümayiş peşinde koşuyor, kimisi de küçük heyetin sahada kaybolmasının inkâr edilmesinin daha kolay olacağını hesaplıyordu.
Sâbit’in zihninde karanlık ihtimallerden biri daha netleşti: küçük çekirdek fikri, yalnız akıl yüzünden değil, gerektiğinde kolay harcanabilir olduğu için de bazılarına cazip gelmiş olabilirdi.
Toplantı uzadıkça dağınıklık büyüdü. Osmanlı tarafı hilafet ve siyasi tesirden söz ediyor ama bunu taşıyacak sahici isim veremiyordu. Alman tarafı hız ve silah istiyor ama insan unsurunu altına ve lojistiğe indirgemeye devam ediyordu. Emir Ali Han ise bunların her birine kısa cümlelerle sınır çiziyordu.
Nihayet Sâbit açık konuştu.
“Temennileri bırakın. Afgan kapısında elimizde ne var?”
Rauf Şevket boğazını temizledi.
“Yazılı taahhüt yok. Ama zemin bütünüyle kapalı da değil.”
Sâbit bu cümleyi daha önce duymuştu. Böyle cevaplar, hakikati değil, onu söyleyen memurun korkusunu gösterirdi.
“İsim verin.”
“Diplomatik olarak—”
“İsim.”
Bu kez sesinde tartışma değil, emir vardı.
Brenner masaya vurdu. Tercüman çevirdi:
“Bu sahada isimler her gün değişebilir! Önemli olan Alman silahıyla yolun açık tutulmasıdır!”
Sâbit ona döndü. Cevabı yüksek değil, aksine yavaş verdi.
“Hayır. Tam tersi. Bu coğrafyada isim, sizin telgraf hattınızdan önce gelir. Çünkü hattı açan da kapatan da odur. Güvenilir adamı olmayan çizgi, sizin kâğıdınızda düzgün durabilir. Sahada ise ilk rüzgârda dağılır.”
Bu cümle Brenner’i susturdu. Çünkü itiraz edeceği yer, tam da zayıf olduğu yerdi.
Sâbit haritadaki iki kopuk noktayı işaret etti.
“Buradaki ilk kırık, para ve sadakat meselesi. İkincisi meşruiyet. İlki altınla bir süre onarılır. İkincisi onarılmaz. Afgan kapısı resmen açılmazsa, burada yapılacak her hareket ancak küçük sınır fitnesi gibi kalır. İngiliz’i korkutacak olan yalnız üç beş silahlı adam değil; onların hangi adla konuştuğudur.”
Emir Ali Han ilk kez açıkça destek verdi:
“Bu adam doğru söylüyor.”
Bu söz, odadaki dengeleri biraz daha değiştirdi.
Görüşme geceye kadar iki kez biçim değiştirdi. Sonraki oturumda iki yeni isim daha masaya eklendi. Biri, Levanten tüccar çevrelerini andıran, tertemiz giyimli ama fazla kaygan duran Yusuf el-Lebnani’ydi. O, daha ilk bakışta aynı anda birden çok efendiye hizmet etmeye müsait adamlardan olduğunu belli ediyordu. Salona girerken kapıya değil, insanın cebine bakar gibi bakan adamlardandı. Selamı fazla samimiydi; mesafe azaltarak üstünlük kurmaya çalışan adamlara mahsus bir yakınlık taşıyordu.
Sâbit’e doğru gelirken, Kâzım kapı dibinde görünmese de elini bir an beline yakın taşıdı. Açık tehdit yoktu; ama Yusuf’un vücudunda “gerektiğinde taraf değiştirir” rahatlığı vardı. Bu, Kâzım’ın sevmediği beden cinsiydi.
Yusuf elini göğsüne götürüp güldü.
“Şark yolunun cesur misafirlerini görmek bahtımızmış.”
Sâbit onun yüzündeki tebessümün gözlerine uğramadığını gördü.
“Baht bazen pahalıya çıkar,” dedi.
Yusuf hafifçe gülümsedi. Sonra cebinden küçük, parlak bir taş çıkardı; üstünde çok eski bir kakma işçilik vardı. Belli ki konuşmanın doğal akışında ortaya çıkmış gibi yaptı.
“Bazı kapılar altınla değil, hatırla açılır,” dedi. “Bazen küçük bir eşya, bir ay sürecek pazarlığı bir gecede çözer.”
Sâbit’in gözü istemsizce o nesnede bir an fazla kaldı. Taşın kendisi mühim olmayabilirdi; ama altına yerleştirilmiş küçük metal yuva, ona cebindeki yarım mührü hatırlattı. Doğrudan bir benzerlik yoktu. Yine de aynı zihnin iki ayrı usulü gibi duruyordu: eksik bir şeyin tamamı başka elde olmalıydı. O anda, Yusuf’un yalnız tüccar değil, eski bir işaret dilinin kenarından geçmiş bir adam olabileceği şüphesi zihnine düştü. Şüphe küçüktü; ama yeterince canlıydı.
Diğeri ise Kaçar çevresine temas ettiği söylenen genç Mirza Cevad’dı; yüzünde devlet terbiyesi ile canlı kalma korkusu bir arada duruyordu. Giyimi temizdi, konuşması ölçülüydü; ama omuzları asla tam rahatlamıyordu. Bu şehirde saraya yaklaşan her genç adam, yalnız terfi umuduyla değil; yanlış cümleyle mahvolma korkusuyla da yaşardı.
Masaya yeni adamlar geldikçe netlik artmadı; tam tersine daha da dağıldı.
Rauf Şevket hilafet ve siyasi sarsıntıdan konuştu. Brenner zaman baskısını tekrarladı. Yusuf, sadakatin altınsız işlemeyeceğini zarif cümlelerle hatırlattı. Mirza Cevad, Kaçar sarayının doğrudan sorumluluk almak istemediğini ama kapıyı da tümden kapatmayacağını seçerek anlattı. Emir Ali Han hepsini dinledi ve bazen tek cümleyle koca konuşmaları anlamsızlaştırdı.
Bir ara kapının dışında ince bir bilezik sesi duyuldu. Çok kısa. Sonra sustu. Rauf Şevket konuşmasını bozmadı. Ama Emir Ali Han bir an gözünü kapıya çevirdi. Yusuf el-Lebnani’nin gözünde ise neredeyse görünmez bir dikkat belirdi; demek ki o da o sesi sıradan saymıyordu. Kâğıt, erkekler arasında dönüyordu; fakat bu evde kimi kapıların büsbütün başka bir dikkat tarafından dinlendiği hissi artık Sâbit’in içinden çıkmıyordu.
Toplantıların sonunda Sâbit için resim berraklaşmıştı.
İstanbul ona büyük bir dava vermişti.
Tahran ise o davanın içindeki dağınık menfaatleri gösteriyordu.
Kimisi gerçekten İngiliz’i zayıflatmak istiyordu.
Kimisi Alman hesabına vakit kazanmak.
Kimisi yalnız kendi nüfuzunu genişletmek.
Kimisi de bu işin büyüyüp kendi üstüne sıçramamasını.
Böylesi bir masada tam güven mümkün değildi. Burada başarı, yalnız düşmanı değil “müttefiki” de okumaktan geçecekti.
Gece yarısını geçe kendi odasına döndüğünde Nâzım, Kâzım ve Feridun onu bekliyordu.
Kimse uyumamıştı.
Sâbit kapıyı kapatır kapatmaz Nâzım alçak sesle sordu:
“Ne çıktı?”
Sâbit paltosunu çıkarmadan cevap verdi:
“İstanbul’daki harita fazla derli topluydu.”
Kâzım hemen anladı.
“Yani?”
“Yani aynı masada oturan herkes aynı menzile bakmıyor.”
Kâzım ikinci soruyu geciktirmedi.
“En tehlikelisi kim?”
Sâbit düşündü.
“Brenner aceleci ve kör. Rauf Şevket korkak ama çok şey saklıyor. Yusuf fazla kaygan. Yerli hatlar bütünüyle menfaat hesabında. Ama bizim için en tehlikeli olan… hiçbirinin bize tamamen yalan söylememesi.”
Nâzım kaşlarını çattı.
“Bu nasıl tehlike?”
Sâbit oturdu. Ama yatağa değil, sert iskemleye. Eliyle yatak tarafını işaret etti.
“Orası gevşemek için hazırlanmış. Ben burada kalırım.”
Sonra sesi yorgun ama çok net biçimde devam etti:
“Bütün yalan birden söylenirse kokar. Eksik doğrular ise birbirine eklenince hakikat sanılır. Buradaki tehlike bu.”
Feridun o zamana kadar susmuştu. İlk sorusu doğrudan kendi dünyasına değdi:
“Eski hat… odada hissedildi mi?”
Sâbit bakışını ona çevirdi.
“Açıkça konuşulmadı. Ama oradaydı.”
Feridun çok hafif başını salladı. Sanki duymak istediği tek şey buydu.
Bu defa Kâzım, herkesin içindeki asıl soruyu açıkça söyledi:
“Bizi gerçekten netice için mi yürütüyorlar… yoksa çölde kaybolacak küçük heyet olduğumuz için mi?”
Oda sustu.
Bu sessizlik, bölümün asıl ağırlığını taşıyan sessizlikti. Nâzım bakışını yere indirdi. Feridun boncuklarına dokunmayı bıraktı. Kâzım soruyu sormuştu ama cevaba hazırlanmış değildi. Dördü, ilk kez bir devlet görevinin dilinden çıkıp çıplak kader ortaklığının eşiğine gelmişti.
Sâbit ilk kez bu soruya açıkça, dürüstçe ve hiçbir örtüye sığınmadan cevap verdi:
“Bilmiyorum.”
Nâzım’ın yüzüne hoşnutsuzluk oturdu.
“Bu cevabı duymaktan hoşlanmadım.”
“Ben de.”
Sonra Sâbit haritayı açtı. Parmağını Tahran’dan doğuya uzanan çizgi üzerinde gezdirdi.
“Şuna bakın,” dedi. “Eğer bizden sahiden temiz bir netice isteselerdi, ilk temas isimleri daha sağlam olurdu. Afgan kapısına dair meşruiyet zemini daha açık olurdu. Para, silah, geri hat önceden bağlanırdı. Şu an gördüğüm şey başka. İş yürürse herkes pay almaya hazır. İş çökerse herkes suçu başkasına bırakmaya.”
Kâzım bunu kendi diline çevirdi.
“Yani çölde harcanmamız ihtimali canlı.”
“Evet.”
Nâzım derin nefes aldı.
“Bunca yalandan sonra bizi ne kurtaracak?”
Sâbit bir an sustu. Sonra çok ağır konuştu:
“Belki de bizi kurtaracak olan, cebimizde taşıdığımız resmî vazife kâğıdı değildir.”
Feridun’un gözleri ilk kez belirgin biçimde canlandı.
“Eski kanal.”
“Belki.”
Sonra, pek fark ettirmeden ekledi:
“Ve şehir içi kapılar. Erkeklerin konuştuğu kadarını duymayan kulaklar.”
Kâzım hemen baktı.
“Sen de fark ettin.”
Sâbit başını çok az eğdi.
“Bu evde bir çift göz daha var. Görünmeden dinleyen.”
Nâzım sıkıldı.
“Bu iyi haber mi, kötü mü?”
“Henüz bilmiyorum,” dedi Sâbit. “Ama bazı şehirlerde asıl yol, kapı önünde bekleyen silahlıdan değil; üst kattaki kafesin arkasındaki sessizlikten geçer.”
Feridun bu cümleyi olduğu yerde aldı. Bir şey söylemedi. Ama onun yüzünde, daha sonra açılacak başka bir hattın ilk küçük onayı dolaştı.
Sâbit defterini açtı ve kısa not düştü:
Tahran hattı:
Osmanlı çekingen.
Alman aceleci.
Yerel nüfuz ayrı hesapta.
İsimler eksik ve çürük.
Devlet taahhüdü zayıf.
Altına ikinci satırı yazdı:
Asıl güvenilir damar, resmî vazifede değil; görünmeyen hatta olabilir.
Bir an durdu. Sonra üçüncü ve daha küçük bir not ekledi:
Şehir içi ikinci kulak ihtimali. Kadın hattı olabilir.
Defteri kapattı.
Nâzım o gece ilk kez yorgunlukla değil, zihinsel tiksintiyle konuştu:
“İnsan burada hastalıktan değil, yukarıdakilerin bu dağınıklığından da ölebilir.”
Kâzım karşılık verdi:
“Dağınıklıktan değil. Bazen fazla kurnazlıktan.”
Feridun ise sobanın sönmeye yüz tutan koruna bakarak dedi:
“Büyük yolları düşman kadar dost kılığı da bozar.”
Sâbit bu cümleyi zihnine kazıdı.
Ertesi gün yapılan son küçük görüşmede odada yalnız Rauf Şevket ile Emir Ali Han vardı. Brenner özellikle dışarıda bırakılmıştı. Bu başlı başına bir işaretti. Demek ki bazı sözler Alman’ın yanında söylenmiyordu.
Kısa bir yüzey konuşmasından sonra Emir Ali Han nargilesini bıraktı ve doğrudan Sâbit’e baktı.
“Şimdi size üniformanızın dışına konuşacağım.”
Sâbit sustu.
Han devam etti:
“Büyük adamlar, sizin gibi küçük heyetleri çöle iki sebeple yollar. Ya orduların yapamadığını sessizce yapın isterler. Ya da küçük olduğunuz için, ölürseniz daha kolay kaybolursunuz.”
Rauf Şevket bu sözden rahatsız oldu.
“Bu lüzumsuz—”
Han bu kez ona bile dönmeden konuştu:
“Lüzumunu sahada anlarsınız.”
Sonra yeniden Sâbit’e bakarak şunu söyledi:
“Gidiyorsanız, size verilen vazifeyi namusla taşıyın. Ama yalnız ona yaslanıp uyumayın. Kendi geri yolunuzu, kendi doğrulama usulünüzü, kendi hakikatinizi de hazırlayın.”
Sâbit bu cümleyi cevaplamadı. Çünkü bu bir nasihat değil, tecrübeyle yoğrulmuş açık ihtardı.
Emir Ali Han biraz sustu. Sonra bu kez daha somut konuştu:
“Haritalarınızda açık görünen bazı geçitler, bu kış için kapalı sayılır. Hele Herat hattına yaklaşırken size ‘açık’ denilen her dar boğaza güvenmeyin. Özellikle Kara-Subaş geçidi artık kervan geçidi değildir; orada iki aşiret birbirine görünürde susmuş, gerçekte pusudadır. Bir de size şehirde bazı isimler güvenilir diye verilebilir. Sakın ilk söylenen adama dayanmayın. Bu toprakta bugün aynı sofrada oturan adam, yarın sizi satmazsa bile sizi savunmaz.”
Sâbit dikkatini tamamen ona verdi.
“Peki sahici güç nerede?”
Han’ın cevabı gecikmedi:
“Aşiretin resmî reisinde değil; onun kanını taşıyan ama sofrada görünmeyen genç kolda. Geçidi açan bazen bey değil, beyin küstürdüğü yeğendir. Saray size bunu söylemez. Harbiye bunu bilmez. Tüccar bunu satar. Yalnız sahaya kulak veren toplar.”
Bu söz, Sâbit’in elindeki resmî haritayı zihninde bir anlığına gerçekten yırttı. Çünkü o ana kadar çizgi, menzile göre okunuyordu. Şimdi ilk kez, menzilin insan kırgınlıklarına ve aile içi kuvvete göre de değiştiği bu açıklıkla önüne konuyordu. Harita coğrafyayı gösterirdi; yerel hakikat ise insanın kinini, korkusunu ve ihtirasını. Asıl geçidi bunlar açar yahut kapardı.
Tam kalkacağı sırada Emir Ali Han bir cümle daha ekledi:
“Ve Tahran’da görünür kapıların hepsi erkek eliyle açılmaz. Bunu unutmayın.”
Rauf Şevket bu sözden hoşlanmadı. Ama susmayı seçti.
Sâbit, Han’ın neyi ima ettiğini tam sormadı. Fakat artık şunu biliyordu: şehir içindeki bazı kollar, Harbiye paftalarında isim olarak bulunmazdı. Onlar daha sessiz, daha mahrem ve belki de daha güvenli yollardan yürürdü.
Toplantı bitip odasına döndüğünde, karar artık zihninde iyice yerine oturmuştu.
Bundan sonra önündeki mesele yalnız görevi yürütmek değildi. Görevin etrafında dolaşan niyetleri de okuyacaktı. Karşısında yalnız İngiliz yahut Rus değil; aynı masaya oturmuş ama bambaşka neticeler isteyen insanlar da vardı.
Ve belki ilk kez, yolun bundan sonraki kısmında bir kadının açacağı kapının, birçok silahlı adamdan daha kıymetli olabileceğini de sezmişti.
O gece, son kez aynı masada toplandıklarında adamlarına uzun nutuk çekmedi. Yalnız yüzlerine bakarak şunu söyledi:
“Yarın buradan çıktıktan sonra bize içeride verilen söze göre değil, sahada kendi gözümüzle gördüğümüz hakikate göre yürüyeceğiz.”
Kâzım ilk başını salladı.
“Doğru.”
Nâzım daha kuru bir sesle ekledi:
“Geç kaldı ama doğru.”
Feridun ise kandilin zayıf ışığında, boncukları parmakları arasında ağır ağır çevirerek mırıldandı:
“Soğuk yüzlerin ardında dostluk aramayın. Ama kapıyı da unutmayın.”
Sâbit o gece son notunu düştü:
Tahran karargâhı sonrası:
Merkez emri tek başına esas alınmayacak.
Bundan sonra saha hükmü önceliklidir.
Sonra çok kısa bir satır daha ekledi:
Şehrin içi henüz tam açılmadı. Asıl kapı belki içeridedir.
Defteri kapattı. Ama uyumadı.
Yatağa uzanmadı. İskemlede, paltosu sırtında, yarım mühür cebinde, gözleri yarı kapalı halde sabaha kadar bekledi. Bir ara yine o ince bilezik sesi duyuldu. Bu kez sesle birlikte üst kattaki kafes aralığından küçük bir şey düştü; doğrudan onun penceresinin alt taşlığına. Sâbit kapıyı açmadı. Bir süre bekledi. Sonra sessizce çıktı, avludaki gölgelerin kör noktasını kullanarak taşlığın dibine indi. Bulduğu şey, ince katlanmış, kokusuz küçük bir kâğıttı. Üstünde yalnız şu yazıyordu:
“Görünür kapıya inanmayın. Şehir sizi duymadan önce siz şehri dinleyin. Yarın kuşluk vakti, kuzey duvarı dışındaki kuru çeşmede bir dilenci göreceksiniz. Diline değil, sol bileğine bakın.”
İmza yoktu.
Kâğıdı yazan el, ne Rauf Şevket’in ne Mirza Hüseyin’in ne de Yusuf’un eli gibiydi. Daha küçük, daha sade ama saklanmamış bir yazıydı. Ve kâğıtta çok hafif bir gül suyu izi vardı; neredeyse duyulmayacak kadar. Bu, erkekler dünyasının açık işareti değildi.
Sâbit o anda karar verdi: Şehre tam girmeden önce oyunu bir hamle öne taşıyacaktı.
Sabah kuşluk vaktine az kala, kâğıdı kimseye göstermeden yalnız Kâzım’a işaret verdi. Nâzım’a, bunun sağlık bahanesiyle yapılacak kısa bir dış yoklama olduğunu söyledi. Feridun ise hiçbir soru sormadı; yalnız “Kapı çağırmış” der gibi baktı.
Sâbit ve Kâzım, bağ evinin kuzey duvarı dışındaki kuru çeşmeye dolambaçlı yoldan vardılar. Gerçekten de orada çökmüş omuzlu, paçaları toz içinde bir dilenci oturuyordu. Adamın dili, gerçekten de yoksulun diliydi; ama sol bileğinde, kirli bezin altından anlık bir metal parıltı göründü. Bilekteki ince halka, yarım daireyi andırıyordu. Tam mühür değildi. Ama Sâbit’in cebindeki parçaya uzaktan akraba bir remiz taşıyordu.
Dilenci başını kaldırmadan konuştu:
“Sadaka istemem. Yolu soran çok olur.”
Sâbit hiçbir şaşkınlık göstermedi.
“Şehre giden yol çok,” dedi. “Açılan kapı az.”
Dilenci ilk kez gözlerini kaldırdı. Bakışı, dilenci bakışı değildi.
“Öyleyse yanlış evde fazla oturmayın,” dedi. “Sizi içeri alanların hepsi sizi çıkarmak istemez.”
Kâzım eli silahına gitmeden, ama ona yakın durarak etrafı süzdü.
Sâbit son soruyu sordu:
“Bizi kim çağırdı?”
Dilenci başını hafifçe yana eğdi.
“Şehrin erkekleri cevap verir. Kadınları kapıyı gösterir.”
Sonra ayağa kalktı, sakat gibi duran ayağını bir an için düzelterek yürüdü ve kalabalığa karıştı. Bu küçücük ayrıntı bile adamın kılık değiştirdiğini gösteriyordu.
Sâbit, kuru çeşmenin başında birkaç nefes durdu. Artık elinde iki kesin bilgi vardı: Birincisi, bağ evindeki görünmeyen kadın hattı gerçekti. İkincisi, Tahran’a resmî kapıdan girmek, kendini başkalarının kurduğu oyuna bütünüyle teslim etmek demekti.
Bağ evine döndüğünde uzun açıklama yapmadı. Yalnız adamlarına baktı ve çok sakin bir sesle şunu söyledi:
“Şehre onların bizi sokmak istediği yerden girmeyeceğiz.”
Kâzım bunu duyunca hafifçe gülümsedi. Nâzım hoşnutsuz ama ikna olmuş görünüyordu. Feridun ise ilk kez içten gelen çok küçük bir huzurla başını salladı.
Sâbit son notunu o vakit düştü:
Tahran sonrası ilk hüküm:
Görünür ittifaklar eksik.
Gizli kapı mevcut.
Şehre giriş resmî tertiple sınırlanmayacak.
Defteri kapattı.
Dışarıda gece, taş duvarların üstüne mezar gibi çökmüştü. Uzakta bir köpek havladı, sonra sustu.
Ve o sessizlikte, dördü de artık şunu biliyordu:
Şimdiye kadar çölde onları öldürebilecek şey, daha çok açık düşmandı.
Bundan sonra ise, yanlış dostluk da en az düşman kadar tehlikeliydi.