Bölüm 9 - Barut ve Ateş Kapak

Bölüm 9 - Barut ve Ateş

18 dk okuma 2 okunma

“Denizden gelen demir yığınları sadece barut taşımaz; bazen bir imparatorluğun vadesini, bazen de milyonların sessiz çığlığını kıyıya vurur. Şafak vakti patlayan her top, aslında geçmişin üzerine atılmış bir toprak, geleceğin ise kanlı bir müjdesidir.”
— Sâbit Celâl’in günlüğünden, Kasım 1914

Ayasofya’nın gölgesinden çıkıp Sultanahmet Meydanı’na doğru yürüdüklerinde, gecenin o ağır, rutubetli sessizliği çoktan yırtılmıştı.

Önce uzaklardan, Boğaz’ın girişinden yahut daha ötelerden, Karadeniz’in soğuk karanlığından geldiği belli olan boğuk, yeri titreten bir gümbürtü duyuldu. Bu, gök gürültüsü değildi. İnsan gök gürültüsünü göğünde duyar; top sesini ise ayak tabanlarından alır. Gök sesi havada dağılır. Top sesi, ayak kemiklerinden girip doğrudan midenin üstüne oturur.

Sonra sirenler çaldı.

Uzun, acı, sinirleri lime lime eden ve bitmeyecekmiş gibi uzayan sirenler.

Ardından ikinci bir gümbürtü geldi. Sonra üçüncü. Sonra şehrin çok farklı yerlerinden, birbirine ulaşmaya çalışan korkmuş sesler yükselmeye başladı. Kapılar açılıyor, pencerelerden başlar uzanıyor, bekçiler “Ne oldu?” diye bağırıyor, uzaktaki mahallelerden köpekler havlayarak cevap veriyordu.

Şehir uykusundan bir çığlıkla uyandı.

Kâzım, sağ eliyle kanayan omzunu tutarken yüzünü buruşturdu. Sarnıçta aldığı yara, suyun soğuğu ve son boğuşmanın şiddetiyle yeniden açılmış, paltosunun altını ıslatmıştı. “Ne oluyor Binbaşım?” dedi dişlerinin arasından. “Sarnıçtaki it dalaşını duyup bütün payitahtı mı ayağa kaldırdılar?”

Sâbit başını iki yana salladı. Gözleri, sabahın o solgun gri ışığına rağmen alev alev yanıyordu. Yerebatan’ın karanlığından çıkıp, ellerinde imparatorluğun en ölümcül sırrıyla yeryüzüne vardıklarında, dünyanın yerinde durmadığını biliyordu.

“Bu bizimle ilgili değil,” dedi sesi pürüzlü, yorgun ve korkunç derecede berrak bir tonda. “Yavuz ve Midilli… Karadeniz’e çıkmışlar.”

Feridun bir an durdu. Yağmurun ardından kirli bir kurşun rengine dönen gökyüzüne baktı. “Yani?”

“Yanisi şu,” dedi Sâbit, adımlarını hızlandırarak. “Goeben ile Breslau İngiliz takibinden kaçıp boğaza sığındığında, herkes bunu bir tesadüf, bir zorunluluk sandı. İngilizler Sultan Osman ile Reşadiye’ye el koyunca, milletin öfkesini kullandılar. Alman mürettebata fes giydirdiler, gemilere Yavuz ile Midilli adını verdiler, oldu bitti dediler. Ama geminin adını değiştirmek, kaptanın niyetini değiştirmez.” Kısa bir nefes aldı. “Souchon, hâlâ Alman amiraliydi. Şimdi o demir yığınları Rus limanlarını vuruyor. Odessa’yı, Sivastopol’u, Novorossiysk’i… Karadeniz’i ateşe veriyor.”

Kâzım yavaşladı.
“Yani savaş…”

“Resmen başladı,” dedi Sâbit. “İmparatorluk az önce kendi idam fermanını imzaladı. Ve biz, o fermanı yazan adamın ismini şu an paltomun iç cebinde taşıyoruz.”

Sokaklar saniyeler içinde canlanmaya başladı.

Henüz güneş tam doğmamıştı ama gazete dağıtıcıları, ellerinde daha mürekkebi kurumamış ıslak baskılarla sokak aralarından fırlıyordu.

“Yazıyooor!” diye bağırıyordu biri. “Donanmamız Karadeniz’de! Rus limanları ateş altında! İntikam saati geldi, yazıyooor!”

Bir başka çocuk, daha da tiz sesle tekrar ediyordu:
“Yavuz vurdu! Midilli vurdu! Devlet-i Aliyye’nin şanlı donanması Karadeniz’de!”

Kapı önlerine dökülen adamlar, yaşlılar, gençler, dükkânını henüz açmamış esnaf, sabah namazından dönen birkaç kişi gazete kâğıdına saldırır gibi uzanıyordu. Yıllardır Balkan Harbi’nde, Trablusgarp’ta, adalarda, Rumeli’de ezilmiş, toprak kaybetmiş, aşağılanmış bir milletin içinde kabaran o ham intikam duygusu, şafak vakti birdenbire ateş bulmuştu. Kahve önlerinde toplanan adamlar birbirlerine sarılıyor, “Yaşa Enver Paşa!” diye bağırıyor, kimi ise daha en baştan “Cihad! Cihad!” naraları atıyordu.

Ama aynı sokakta başka yüzler de vardı.

Sâbit onları da görüyordu.

Bir fırının önünde ekmek sırasındaki dul kadın, gazeteyi almaya çalışan komşusuna bakıp hiçbir şey söylemeden çocuğunu arkasına çekti. Bir hamal, “Bir savaş daha mı?” diye kendi kendine sövüp gözlerini yere indirdi. Ayakkabısız iki çocuk, büyüklerin heyecanına bakarken neyin başladığını anlamıyor ama büyük bir felaketin kokusunu almış gibi susuyordu.

İşte hakikat buydu:

Bir taraf zafer diye bağırıyor, öteki taraf henüz adını koyamadığı kıtlığın, yoksulluğun ve toplu ölümün sessizliğini hissediyordu.

Sâbit, omuz omuza verip sevinç çığlıkları atan kalabalığın arasından geçerken midesinin bulandığını hissetti. Bu insanlar, cehenneme giden bir trene bindiklerini bilmiyorlardı. Çölde susuzluktan ölen çocukları, hastane koridorlarında bacağı kesilen neferleri, yetim kalacak yüz binlerce evi, kıyıya vuran tabutları, açlıktan kemirilecek mahalleleri henüz göremiyorlardı. Sâbit ise hepsini görüyordu. Çünkü cebindeki ceylan derisi tomar, savaşın yalnız dışarıdan gelen bir ateş değil; içeriden hazırlanmış bir sunu olduğunu haykırıyordu.

Gölge Paşa’nın kurduğu oyun kusursuz çalışmıştı.

Devlet, kendi eliyle kendini Alman hesabına ateşe atmıştı.

Tam Babıhümayun tarafından aşağı kıvrılan sokakta, ellerinde meşale taşıyan bir grup Harbiyeli ile Tıbbiyeli genç, sevinç naralarıyla önlerini kesti. Daha sakalları tam çıkmamış, gözleri ateşle değil fikirle yanan çocuklardı. İçlerinden biri, Sâbit’in çamur, kurum ve kan içindeki haline çarpıp sendeledi. Sonra öfkeyle baktı.

“Efendi!” dedi. “Kutlu gazaya neden sevinmiyorsun?”

Bu soru, bir gençlik taşkınlığı değil; körlüğün dilinden çıkmıştı. Çocuğun yanında duran diğerleri de aynı coşkuyla Sâbit’e baktı. Kimi ellerini havaya kaldırıyor, kimi “Rus’un hesabı kesildi!” diye bağırıyordu.

Sâbit o gence uzun uzun baktı.

Bir an için, karşısında nefer değil kendi gençliğinin başka bir versiyonunu gördü. İtaati vatan sanan, yürümeyi düşünmekten üstün tutan, bağırmayı inanmaktan ayıramayan bir genç subay adayını. Sonra cebindeki tomarı, Gölge Paşa’nın ismini, Şeyh Murtazâ’nın satırlarını, sarnıçta ölen Almanları ve arkasından çökecek milyonlarca hayatı düşündü.

Boğazı düğümlendi.

“Sevinç,” dedi çok alçak bir sesle, “neye yetiştiğini bilen adamın hakkıdır.”

Genç Harbiyeli bu cevabı anlamadı. Anlamadığı için de kızdı. Bir adım daha yaklaştı. “Sen korkuyorsun efendi,” dedi. “Biz gidip şan alacağız.”

Tam o anda Kâzım araya girip çocuğun omzuna dostça görünüp sertçe vurdu.
“Git de önce botunu bağlamayı öğren delikanlı,” dedi. “Şan sonra gelir.”

Kalabalık gülüştü. Gerginlik birkaç nefes içinde dağıldı. Ama Sâbit, o küçücük sahnede geleceğin mezarlığını görmüştü.

Üstelik Kâzım başka bir şey daha görüyordu.

Kalabalığın arkasında, coşkuya katılmış gibi duran iki adam. Biri bıyıksız, iyi kesimli pardösülü, biri kaba köylü kılığına girmiş ama elleri işçi eli olmayan türden. İkisi de slogan atmıyor, yalnız bakıyordu.

Kâzım, Sâbit’in kolunu çok hafif sıktı.
“Sağa bakma,” diye mırıldandı. “Kutlayanların arasına göz koymuşlar.”

“İngiliz mi?”

“Biri İngiliz usulü duruyor. Öteki Alman da olabilir. Savaş haberi halkı sarhoş eder; hafiye için en iyi örtü kalabalığın coşkusudur.”

Bundan sonra Balat’a gidişleri bir yürüyüş değil, görünmezleşme koreografisine dönüştü. Meşaleli toplulukla aynı ritimde yürüyor, sonra bir sokak dönümünde farklı bir akıntıya karışıyor, kalabalığın heyecanını kalkan gibi kullanıyorlardı. Kâzım, yaralı olmasına rağmen her köşe başında bir dükkân camından yansımalara, yağmur suyu birikintilerindeki gölgelere, sokağın gereğinden fazla dikkatli duran adamlarına bakıyordu.

Sâbit’in zihninde yol boyunca başka bir görüntü daha dolaştı: Harbiye’nin büyük odaları. Enver’in şiddetli tutkusu. Talat’ın hesaplı suskunluğu. Cemal’in deniz tarafına bakan ihtiyatı. Said Halim Paşa’nın yüzünde gezinen bezginlik. Bu savaş bir gecede doğmamıştı. Koridorlarda aylar süren bir itişmenin, masalarda örtülmüş bir kavganın, diplomasiyle kibirin birbirine dolanmasının son darbesiydi. Enver zafer istiyordu. Said Halim, felaket kokusunu alıyor ama durduramıyordu. Talat, rüzgârın yönünü kolluyor; Cemal, donanma ve deniz hesabını başka yerden yapıyordu.

Şimdi sokaktaki adamlar bunu zafer diye kutluyordu. Oysa Harbiye’nin içini bilen her akıllı adam, bunun yalnız savaş değil, aynı zamanda teslimiyet olduğunu da anlayabilirdi.

Ve Sâbit, o teslimiyetin adını artık biliyordu.

I

Balat’taki eski sabunhanenin sokağına girdiklerinde gün tamamen ağarmıştı ama Haliç’ten yükselen isli sis dar sokağı hâlâ kirli bir tül gibi örtüyordu. Gece boyunca hiç uyumamış mahallelerin sabah yüzü başka olur. Pencerelerin ardında merak vardır ama sokakta henüz kimse tam konuşmaz. Hele savaş sabahıysa, şehir önce kokularla uyanır: ıslak kömür, sabun, küf, tuzlu rüzgâr ve uzakta yanmış yağ.

Feridun kapıya yaklaşıp daha önce kendi aralarında kararlaştırdıkları o ritmik, asimetrik vuruşu yaptı: iki kısa, uzun bir susuş, sonra üç hızlı tıkırtı.

İçeriden sürgü ağır ağır çekildi.

Demir kapı aralandığında eşikte Nâzım belirdi. Üzerinde hâlâ dün hastanede giydiği, karbolik ve kan kokan önlük vardı. Yüzü uykusuzluktan çökmüş, sakal dipleri kararmış, gözlerinin altı morarmıştı. Fakat Kâzım’ın omzundan sızan kanı gördüğü an, yorgun adam yüzünden silindi; yerine yalnız cerrah kaldı.

“İçeri geçin,” dedi. “Çabuk.”

Kapıyı kapatıp sürgüyü oturttu. Sonra hiçbir soru sormadan Kâzım’ın yanına çöktü. “Sedyeye değil, masaya yatırın. Dikişi ayakta atmam.”

Sabunhanenin içi, o kostik ve bayat zeytinyağı kokusuna rağmen dışarıdaki deliliğe kıyasla bir sığınak gibiydi. Büyük ahşap çalışma tezgâhı, variller, sabun kalıpları, eski kazanlar ve duvar diplerinde dizili asit küpleri arasında, sanki başka bir dünyanın içindeydiler. Dışarıda savaş, içeride ise hayatta kalmaya çalışan birkaç gölge.

Sâbit ve Feridun, Kâzım’ı dikkatle tezgâhın üzerine yatırdılar. Kâzım dişlerini sıkarak inledi.

Nâzım çantasını bir hamlede açtı. Neşteri, pensi, iğneleri, tentürdiyotu, sargı bezlerini masaya dizdi. Kâzım’ın paltosunu omuzdan aşağı doğru kesti. Kumaş açıldığında yaranın gerçek çirkinliği ortaya çıktı: kurşun omzu delip geçmemiş, köprücük kemiğinin hemen altına saplanmış, et ve kas dokusunu çamur, kan ve sarnıç suyuyla beraber ezip bırakmıştı. Yaranın kenarlarında koyu morluklar başlamış, soğuk suyun taşıdığı kir şimdiden etin rengini bozmuştu.

Nâzım kısa, profesyonel bir küfür etti.

“Sarnıç suyu yaraya dolmuş,” dedi. “Kurşun kaldıysa enfeksiyon hızlı yürür. Kalmadıysa bile o su tek başına adam öldürür.”

Kâzım, dişlerinin arasından gülmeye benzer kuru bir ses çıkardı.
“Alman subayı afyonla uyuttun doktor. Bizim kanımız Alman kanından ucuz demek.”

Nâzım doğrudan cevap vermedi. Önce küçük bir şişenin dibindeki afyonlu tentürü kontrol etti. Şişeyi ters çevirdi. Dipte yalnız birkaç damla kaldı.

“Bunun yarısı bir Alman subayı, yarısı bir çocuk nefer için gitti,” dedi. “Sana yetmez.”

Sonra sabunhanedeki büyük kazanlardan birinin altındaki hâlâ ılık kalmış suyu çağırdı. Temiz su yoktu. Kaynatılmış ama sabun kokusuna bulanmış su vardı. Bir bezi o suya batırdı, bir başkasını sert içkiye benzeyen eski ispirtoya. Sonra, sabun yapımında kullanılan alkali artıkların temizlenmiş en saf kısmını küçük metal kasede eritti.

Sâbit bunu görünce sordu:
“Bunu yaraya mı süreceksin?”

“Neyi sürmeyeyim Binbaşım?” dedi Nâzım, sesi çatallı ama kontrollüydü. “Steril oda yok. Eter yok. Temiz alet yok. Yarada sarnıcın pisliği var. Ya elimdekiyle yaşatırım ya da Allah’a bırakırım.”

Bu cümlede, tıbbın değil kimsesizliğin öfkesi vardı.

Kâzım deri kayışı ağzına aldı. Nâzım tentürdiyotu hiç esirgemeden yaranın içine boşalttı.

Kâzım’ın vücudu yay gibi gerildi. Ağzından çıkan boğuk haykırış sabunhanenin taş duvarlarında yankılandı. Sonra, acının ilk darbesini atlatınca sayıklamaya başladı.

“Çölde su yoktu…” diye hırladı. “Şimdi su var, öldürüyor… Şu devlete bak doktor… Adamını önce çölde kurutur, sonra sarnıç suyuyla çürütür…”

Nâzım cevap vermedi. Neşter ete girdi.

Masada duran gaz lambasının sarı ışığında, Nâzım’ın parmakları yaranın içinde körlemesine dolaşıyor, dokuyu değil metali arıyordu. Kâzım dişlerinin arasına sıkıştırdığı deri kayışı öyle şiddetle ısırıyordu ki, çenesi titriyordu. Feridun başucunda dua etmiyor, yalnız sessizce duruyordu; ama o sessizlik, duadan daha ağırdı.

Bir an sonra metalin metale çarpan sesi duyuldu.
Nâzım pensi biraz daha derine daldırdı.
Sonra ezilmiş, kanlı, çarpılmış bir kurşun çekirdeğini dışarı çekip ahşap masaya fırlattı.

Tok bir ses çıktı.

“Çıktı,” dedi Nâzım nefes nefese. “Ama mesele kurşun değil. Mesele içeri ne taşıdığı.”

Kurşunu çıkardıktan sonra yarayı sabunlu kaynar suyla, ardından keskin alkali kokulu başka bir karışımla temizledi. Neredeyse kostik artığı kullanıyordu. Bu, tıp fakültesi kitaplarında yazacak şey değildi; yoklukta adam öldürmeyen her yöntem ilim yerine geçerdi.

Kâzım acıdan kasılırken yine konuştu. Bu kez sayıklama ile bilinç arasında asılıydı.

“Şirzad’ı orada bırakmak kolaydı,” dedi. “Bizi… hep… kullanıyorlar. Harbiye, Alman, İngiliz… herkes. Devlet adamına mezar kazdırıp sonra içine başkasını ittiriyor…”

Nâzım dikişe başlarken Sâbit’in yüzü taşlaştı. Kâzım’ın sözleri sayıklama değildi. Bir yaralı, ne zaman tamamen içinden konuşmaya başlarsa orada hakikatin payı artar.

“Üç gün ateşin çıkar,” dedi Nâzım. “Titreme olacak. Sıcak basacak. Enfeksiyon yürürse kolu kaybedersin. Bugün, yarın, ertesi gün… buradan kıpırdaman ölüm fermanındır.”

Kâzım ağzındaki kayışı tükürdü. Solgun yüzüne rağmen inatçı bir alay hâlâ yaşıyordu.

“Üç gün mü?” diye hırıldadı. “Üç saate kalmaz Altenburg’un itleri İstanbul’un altını üstüne getirir.”

Sâbit o ana kadar göğsünde taşıdığı ahşap muhafazayı sessizce masaya koydu. Odadaki herkesin gözü o anda aynı noktaya toplandı. Muhafazanın üstündeki yarım mühür, gaz lambasının ışığında belli belirsiz parladı.

“Altenburg Şirzad’ı bulduğunda,” dedi, “önce bizi değil, kendi içindeki sızıntıyı arayacak. Kâzım ona öyle bir hikâye bıraktı.”

Kâzım acıya rağmen hafifçe sırıtmak istedi ama yüz kasları buna yetmedi.

“Ceset bazen mektuptan iyi konuşur,” dedi.

II

Nâzım son dikişi atıp yarayı sardı. Ellerini eski bir bezle silerken muhafazaya baktı. “O nedir?”

Sâbit kapağı açtı.

İçinden çıkan ceylan derisi tomar, gaz lambasının ışığına serildiğinde sabunhanenin havası bile değişmiş gibiydi. Eski mürekkebin kokusu, sabun ve kostik arasında bile kendi zamanını dayatıyordu. Sâbit, Şeyh Murtazâ’nın vasiyet satırlarını, ihanet güncesini ve son sayfadaki o korkunç cümleyi yavaş, neredeyse törensel bir sesle okudu:

“1914 Kışı… İhanet müttefikle gelmedi, müttefik ihanetin üzerine oturdu. Altenburg sadece bir arayıcı. Asıl kapıyı tutan, içerideki ‘Gölge Paşa’dır.”

Odadaki sessizlik, savaş sabahının dışında kalan tek sessizlikti.

Nâzım elindeki kanlı bezi yere düşürdü.
Feridun başını eğdi.
Kâzım’ın yüzündeki ağrı, yerini daha başka bir donukluğa bıraktı.

“Yani,” dedi Nâzım yavaşça, “bütün bu Horasan heyeti, çölde harcanmamız, Almanların Yerebatan’a sızması… hepsi devletin kalbinden bir adamın eliyle oldu.”

Sâbit cevap vermedi hemen. Çünkü o isim, onun için yalnız siyaset değil; hayatında kurduğu ahlaki mimarinin de bir sütunuydu. Sonunda başını kaldırdı.

“Evet,” dedi. “Savaş yalnız dışarıdan gelmedi. İçeride hazırlandı. Almanların Osmanlı bürokrasisini parayla değil, doğru adamı doğru yere oturtarak nasıl felç ettiğini artık görüyoruz.”

Tomarın içinden birkaç satırı daha açtı.
“Bakın,” dedi. “Şu tarihte Erzurum hattına gitmesi gereken mühimmat iki hafta Edirne’de bekletilmiş. Resmî gerekçe nakliye sorunu. Ama aynı tarihte Balkan cephesine gereğinden fazla levazım kaydırılmış. Burada Halep’e çevrilen tabur… burada Karadeniz tahkimatından çekilen topçu ekibi… Bunlar beceriksizlik değil. Bunlar dengesini kasıtla bozan el işidir.”

Nâzım yavaşça başını kaldırdı.
“Yani yalnız fikir satmamış. Sayılarla oynamış. İnsan, mühimmat ve meşruiyet damarını aynı anda kesmiş.”

“Evet,” dedi Sâbit. “Savaşın kalbi cephede değil, iaşe kâğıdında da atar. Kâğıt yerinde oynarsa bin adam mermisiz kalır. Bir emir gecikirse bir şehir aç düşer. Gölge Paşa bunu biliyor.”

Kâzım doğrulmaya çalıştı, omzu izin vermedi. Küfür etti.
“O zaman daha neyi bekliyoruz? Adı belli. Gider, vururuz. Devlet de kurtulur.”

Feridun ilk kez sert bir sesle araya girdi.
“Devleti ayakta tutan direği vurursan, dam da üstüne çöker.”

Kâzım ona döndü. “Direk mi? Çürümüş direk çatı taşır mı?”

Feridun sakin ama keskin konuştu:
“Çürümüş direği gece yarısı baltayla kırarsan, evdeki masum da altında kalır. Devlet yalnız hainlerden ibaret değil.”

“Devlet bizi masum saymıyor,” diye hırladı Kâzım. “Bizi ölü biliyor.”

“Bildiği için hâlâ manevra alanımız var,” dedi Feridun.

Sâbit, ikisinin arasındaki o farklı akılları susturmadan önce dinledi. Biri sokak doğrusu söylüyordu, öteki hafıza doğrusu. Ama ikisi de tek başına yetmezdi.

“Gidip vurmak kolay,” dedi sonunda. “Zor olan, vurmadan önce kimin omuzunda hangi binayı taşıdığını bilmek. Gölge Paşa yalnız bir adam değil. Bir ağ. Bir karar biçimi. Onu erken vurursan yerine neyin geldiğini bilemezsin.”

Nâzım yavaşça sordu:
“Peki ne yapacağız? Elimizde isim var. Gider, Harbiye’ye koyarız. Enver kendi evindeki yılanı ezsin.”

Sâbit’in yüzünde acıya benzeyen kısa bir gülümseme belirdi.

“Enver, kibre aşıktır; hakikate değil,” dedi. “Biz onun gözünde ya ölmüşüzdür ya korkakça kaçmışızdır. Elimde bu tomarla Harbiye’ye girersem, beni Alman casusu yahut İngiliz oyuncağı diye Bekirağa’ya tıkarlar. Devleti devlete şikâyet edemezsin, Nâzım. Çünkü ihanet çok yukarıda.”

Feridun parmaklarını tomarın üstünde gezdirdi.
“Biz bulmasaydık?” diye sordu. “Altenburg sarnıca inseydi?”

Sâbit bu sorunun cevabını önceden düşünmüştü.
“Bîbî Zühre hattı açılırdı. Kadın ağı deşifre olurdu. Gölge Paşa artık Almanların ortağı değil, doğrudan mahkûmu haline gelirdi. Payitahtın mahrem sinir sistemi onların eline geçerdi.”

Kâzım tekrar homurdandı.
“Yani elimizde devlet kadar ağır bir şey var.”

“Daha ağır,” dedi Sâbit. “Çünkü devlet görünür. Bu ise görünmeyeni açıklıyor.”

Söz bitmişti. Bundan sonrası karar meselesiydi.

Sâbit tomarı yeniden rulo yapıp ahşap muhafazaya yerleştirdi. Sonra iki eliyle bir süre onu tuttu. Gözleri artık ne genç bir subayın itaati ne de yorgun bir adamın kırgınlığı taşıyordu. İçinde daha sert bir madde kalmıştı yalnız.

“Avlayacağız,” dedi sonunda. “Gölge Paşa’yı kendi makamında, kendi diliyle, kendi düzenini kullanarak.”

Bu cümle daha odada dolaşmayı bitirmeden, sabunhanenin dışından gelen tok bir ses duvarlara çarptı.

III

Kâzım’ın gözleri anında açıldı.

Acıdan uyuşmuş beden, birdenbire eski saha hayvanına döndü. Masadan yarı doğrulup başını kapıya çevirdi. Sâbit de aynı anda sustu. Dışarıdan gelen ses, sıradan bir sokak gürültüsü değildi. Ne sarhoş sesiydi, ne sabah hamallarının bağırtısı, ne de savaş haberi taşıyan çocukların heyecanı.

Bu, ağır, disiplinli ve sayıca fazla ayak sesiydi.

Kâzım elini sessizlik işareti için kaldırdı. Herkes sustu.

Bir iki saniye sonra ikinci işaret geldi: kapının önündeki ip kopmuştu. Çok ince bir “çıt” değil; Kâzım’ın kulağında senfoni gibi büyüyen bir ihbar.

Sonra dışarıda, eşiğin hemen gerisindeki külün bozulduğunu anlatan o hafif sürtünme. Biri kapıya yalnız yaklaşmamış, mevzi almıştı.

Ama bunlardan önce başka bir şey olmuştu.

Sokağın köpek sesleri bir anda kesilmişti.

Balat gibi yerde köpekler boş yere susmaz. Ya yabancı bir düzen vardır ya da ölüm kokusu.

Kâzım bunu fark ettiğinde yüzü sertleşti.
“İp koptu,” diye fısıldadı. “Ve kül dağıldı. Bir kişi değil. Dağılım aldılar.”

Nâzım elindeki pensi bıraktı. Otomatik biçimde neşterini aldı; bu refleksin anlamsız olduğunu o da biliyordu, ama insan bazen ilk güvendiği alete uzanır.

“Almanlar mı?” diye sordu Feridun.

Kâzım başını kapıya biraz daha yaklaştırdı. Dışarıdan gelen komutları, çizme tabanlarını, nefes aralıklarını dinledi. Sonra kaşları çatıldı.

“Hayır,” dedi. “Almanların yürüyüşü ağırdır. Topuğu sert vururlar. Bunlar lastik tabanlı çizme giyiyor. Ve kapı önüne yayılışları Alman nizamı değil.”

Tam o sırada pencerenin önündeki cılız sabah ışığı bir anlığına kesildi. Sokağın karşısında biri gövdesiyle görüşü kapatmış, sonra çekilmişti. Bu, tesadüf değil; yaklaşan darbenin gölgesiydi.

Ardından kapının hemen dibinden, çok alçak ama net bir İngilizce fısıltı duyuldu:

“Cover the back exit. No survivors.”

Arka çıkışı tutun. Sağ kalan olmasın.

Sâbit’in zihninde şimşekler çaktı.

İngilizler.

Pera’daki o pürüzsüz takım elbiseli adam. Simon mıydı, Rauf muydu, yoksa her ikisi birden miydi? Şehzadebaşı’ndaki evde Münire’nin yakınında durup “Sokak artık temiz değil” diyen o soğukkanlı levanten yüz. İngiliz Dışişleri’nin İstanbul’daki gölge memuru. O anda, İngilizlerin neden bu kadar hızlı hareket edebildiğini birdenbire anladı: onlar bu şehri, Osmanlı memurlarından iyi biliyorlardı. Elçilik çevresindeki Levanten tercümanlar, Galata’daki Rum muhbirler, Balat’taki çamaşırcılar, Ermeni hamallar, kâğıt taşıyan kuryeler… Pera House çevresinde örülü o ağ, savaş sabahını fırsat bilmişti.

Karışıklık başladığında en iyi yapılan iş, küçük ve tehlikeli odakları temizlemektir.

Sabunhane, artık o küçük odaklardan biriydi.

Tam bu sırada dışarıdan o tanıdık, pürüzsüz ve sinir bozucu derecede sakin bir ses yükseldi. Türkçesi kusursuzdu; yalnız vurgularında ince bir yabancılık vardı.

“Binbaşı Sâbit Celâl,” dedi ses. “İçeride olduğunuza inanıyorum. Bu şehri gereksiz yere kana boğmayalım.”

Kâzım dişlerini sıktı.
“Simon.”

Sâbit yaklaşmadan, olduğu yerden karşılık verdi:
“Adın hangisiyse onunla konuş.”

Kapının öbür tarafından hafif bir gülümseme hissedildi. Görülmüyordu ama duyuluyordu.

“İsimler, bu şehirde herkes için geçicidir,” dedi dışarıdaki ses. “Mühim olan denge.”

Sâbit konuşmadı.

İngiliz devam etti:

“İçeride siz varsınız. Yaralı bir adamınız var. Bir doktor. Bir… derviş yahut kâtip, artık her neyse. Ve sizin elinizde, sarnıçtan çıkarılmış bir şey olduğundan şüpheleniyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz. Ama dengeyi bozacak bir şey olduğunu biliyoruz.”

Nâzım ile Kâzım birbirlerine baktı.

Demek İngilizler gerçekten de tam olarak ne bulduklarını bilmiyordu. Körlemesine ama çok doğru bir korkuyla saldırıyorlardı.

“Emanet’i kapının altından bırakın,” dedi dışarıdaki ses. “Ben de size yalnız gitme hakkı vereyim. Bir kişi. Belki iki.”

Kâzım neredeyse tükürecekti.
“Yalan.”

Sâbit’in sesi buz gibiydi.
“İngilizlerin merhametine inansaydım, şimdiye kadar kendi kendimi vururdum.”

Dışarıdaki ses bir an sustu. Sonra daha sertleşti.

“Öyleyse içeride öleceksiniz Binbaşı. Bu sabah herkes başka bir şeye bakıyor. Siz burada kaybolursanız, kimse aramayacak.”

Sâbit çok kısa cevap verdi:
“Biz zaten ölüyüz.”

Bu cümleden sonra dışarıda sessizlik oldu.

İyi gerilimde sessizlik, patlamadan daha korkunçtur. Çünkü insan hangi yönden geleceğini bilmediği şiddeti hayal eder.

Sonra ilk darbe indi.

IV

Ağır demir kapının menteşelerine devasa bir balyoz vurdu.

Kapı içe doğru esnedi. Kilit tuttu ama demir sac inledi. İkinci darbe daha sert geldi. Ardından susturucu takılmış Webley tabancalarının o boğuk ama ölümcül poflamaları, kapının sac kısmını delerek içeri yağmaya başladı. Kurşunlardan biri gaz lambasının camını sıyırdı. Öteki arka raftaki sabun kalıplarına saplandı. Bir diğeri, Nâzım’ın az önce kurşun çıkardığı masanın kenarını parçaladı.

“Varilleri!” diye kükredi Sâbit. “Kapının önüne!”

Feridun ile Nâzım birlikte sabun yapımında kullanılan ağır kostik ve lye dolu ahşap varilleri itmeye başladılar. Bu variller, bir işlik için malzeme; bir baskın içinse kimyasal cephanelikti. Kâzım, omzu sarılı olmasına rağmen sol eliyle tabancasını doğrulttu, kapıdaki deliklerden görünen gölgeye iki el ateş etti. Dışarıda boğuk bir inilti duyuldu.

Ama İngilizler profesyoneldi. Kapıyla uğraşmayı bırakmadılar; yalnız cepheyi çoğalttılar.

Kısa süre sonra, sabunhanenin yan duvarındaki küçük demir parmaklıklı havalandırma pencerelerinde gölgeler belirdi. İçeri ilk atılan şey bomba değil, cam şişe oldu. İçinde yanıcı sıvı vardı. Şişe tezgâhın üstüne çarpıp patladı. Alev, yere dökülen eski zeytinyağı tortularını anında yaladı.

İkinci şişe, kostik varillerinin yakınına düştü.

Üçüncü şişeyle birlikte içerideki hava değişti. Sabunhanenin bayat sabun ve yağ kokusuna şimdi yanık ahşap, zehirli kimyasal duman ve benzinin ham ateşi karıştı. Gözleri yakan, ciğeri tırmalayan bir duman hızla tavana vurdu.

“Burada yanarak öleceğiz,” diye hırladı Kâzım.

“Hayır,” dedi Sâbit.

Cümleyi söylerken sabunhanenin arka tarafına bakıyordu. Eski atık tüneli. Sabun artıklarının, kostik suyun ve kirli akıntının Haliç’e boşaltıldığı o dar, zehirli kanal. Orası çıkıştan çok lağımdı. Ama lağım, kuşatılmış evde kapıdan daha dürüst olabilir.

Feridun onun baktığı yeri görünce anladı.
“Tünele mi?”

“Tek yol o.”

Nâzım bir an bile tartışmadı. Çünkü cerrahlar, kötü seçenekler arasında seçim yapmaya alışıktır.

Kapıdaki balyoz darbesi bu kez kilidi yerinden oynattı. Demir büyük bir çatırtıyla yana eğildi. Açılan yarıktan içeri ilk İngiliz ajanının silah namlusu girdi. Adam yüzünü tam göstermeden, alçak eğimde içeri tarama ateşi açtı.

Sâbit bu sırada muhafazayı paltosunun en iç cebine yerleştirdi, düğmelerini kapadı ve tünele giden kapağı işaret etti.

“Önce Kâzım! Nâzım, onu indir. Feridun, kapak!”

Feridun arka taraftaki ağır dökme demir kapağı kaldırdı. İçeriden bir anda çürük balık, kostik köpük, lağım suyu ve Haliç çamurunun birleşmiş o insanı kusturacak kokusu vurdu. Dar, diz üstü sürünmeden geçilemeyecek kadar alçak bir hat.

Nâzım, Kâzım’ı kolundan tuttu. Kâzım küfrediyor, yaralı omzu her harekette yeniden sızlıyor ama gidiyordu. Çünkü alternatif, içeride kavrulmaktı.

Dışarıdan o pürüzsüz İngiliz sesi son kez duyuldu.
“Geç kalıyorsunuz Binbaşı.”

Sâbit cevap vermedi.

Tam o anda kapı yarı açık hale geldi. İçeri giren ilk İngiliz gölgesiyle birlikte, kapının önünde devrilmiş büyük kostik varili gördü. Kararını yarım saniyede verdi.

Siper aldığı yerden yükselip ateş etti.

Kurşun adamı değil, varili vurdu.

Ahşap duvar parçalandı. İçindeki yakıcı, yoğun kostik sıvı yüksek basınçla kapının önüne, içeri girmeye çalışan adamlara doğru boşaldı. Alevle birleşen asit ve lye, insan teniyle temas eder etmez tarif edilemez bir yıkım yarattı. Sabunhanenin dışında o anda yükselen çığlıklar, savaş çığlığı değil; kimyasal yanığın hayvanca dehşetiydi.

Bir adam İngilizce küfrederek geri düştü.
Bir başkası yüzünü kapatmaya çalıştı ama daha kötü yaptı.
Dar giriş bir anda ölüm tuzağına dönüştü.

Bu birkaç saniye, onların hayatını satın aldı.

“Şimdi!” diye bağırdı Sâbit.

Son kişi olarak kapağa yöneldi. Tam tünele girecekken pencereden gelen bir kurşun sağ tarafındaki rafı paramparça etti. Sabun kalıpları ve kırık camlar üstüne yağdı. Bir parça ahşap yanağına değdi. Ama durmadı. Tünele atladı. Ardından kapağı içerden çektiler.

Dışarıdaki yangın, balyoz sesleri ve İngiliz çığlıkları bir anda metale vurup boğuklaştı.

V

Tünelin içi karanlıktan daha kötüydü.

Karanlık yalnız görmeyi alır. Buradaki kanal, insanın burnunu, tenini, midesini ve gururunu da elinden alıyordu. Diz üstünde sürünecek kadar dardı. Tavan alçaktı. Yer, yarısı balçık, yarısı sabun atığı, yarısı da Haliç’in yıllardır biriktirdiği isli çamurdu. Sıvı, bazen dizlerine kadar çıkıyor, bazen kaygan bir tabaka halinde altlarından kaçıyordu.

Önde Feridun sürünüyordu. Ardından Nâzım, yaralı Kâzım’ı itip çekiyor; en arkada Sâbit geliyordu. Muhafazanın cebinde olup olmadığını her üç nefeste bir yokluyor, aynı anda arkadan gelebilecek takip ihtimalini dinliyordu.

Tünelin ilk on arşını, insanın kendini hâlâ insan sandığı bölümdür.

Sonra beden küçülür.

Omuzun duvara, dizin çamura, yüzün taşın soğuk terine sürter. Nefesin kendi yüzüne geri vurur. İnsan, ne rütbesini hatırlar ne adını; yalnız çıkış düşünür.

Kâzım bir noktada takıldı. Yaralı omzu dar tünelin kıvrımına çarptı. Kısa ama sert bir inilti çıkardı.

“Durma,” dedi Sâbit arkadan.

“Dursam zaten burada gömülürüm,” diye hırladı Kâzım.

Nâzım bir eliyle onun sargısını bastırıyor, öteki eliyle çekiyordu. Her hareket, yaranın yeniden açılması demekti. Ama durmak, İngilizlerin arkadan tüneli keşfetmesi halinde hepsinin lağımda avlanması demekti.

Geriden boğuk bir metal sesi duyuldu.
İngilizler demir kapağı zorluyordu.

Biraz daha ilerlediklerinde tünel bir noktada çökmüştü. Üstten dökülmüş tuğla, balçık ve sabun tortusu dar geçidi neredeyse kapatmış, yalnız küçük bir boşluk bırakmıştı. Bu boşluk, sağlam adamın bile güçlükle süzüleceği kadardı; yaralı Kâzım’ın omzu ise oraya sığmazdı.

Nâzım küfretti.
“Burada kalırsak biter.”

Sâbit arkasını dinledi. Demir kapağa vuran darbeler artık daha sertti. Duman, tünelin içine ince bir hayalet gibi sızmaya başlamıştı.

“Ellerinizle kazın,” dedi.

Feridun ilk anda hiç tereddüt etmedi. Tuğlayı, balçığı, sabunlaşmış çamuru elleriyle eşelemeye başladı. Nâzım da ona katıldı. Parmaklar kir içinde kayıyor, tırnak dipleri tuğla tozu ve alkaliyle yanıyor, ama başka seçenek yoktu. Sâbit de birkaç parça iri taşı geriye çekti.

Kâzım bu sırada birden gevşedi.

Başını yana düşürdü.

“Nâzım!” diye tısladı Sâbit.

Nâzım hemen onun yüzüne eğildi. Nabzını yokladı. Kan kaybı, soğuk, duman ve dar alan birleşince Kâzım bilincini kaymaya başlamıştı.

“Bana bak,” dedi Nâzım, adamın yanağına sertçe vurup. “Uyursan ölürsün.”

Kâzım güçlükle gözünü araladı.
“Ölürsem de temiz yerde ölmüyorum,” diye mırıldandı.

Bu cümlenin ardından tekrar kapanacak gibi oldu. Nâzım cebinden küçük bir şişe çıkardı; afyon değil, sert kokulu uyarıcı bir tentürdü. Adamın dudağına birkaç damla sürdü. Sonra yüzünü eğip dişlerinin arasından konuştu:

“Ben Cerrahpaşa’da çocuk neferi bile elimde ölüme bırakmadım. Seni hiç bırakmam. Ama sen de bana yardım edeceksin. Nefes al.”

Bu, hekimlik onurunun tam o pisliğin içinde yeniden doğduğu andı. Ne beyaz önlük, ne temiz masa, ne akademi bilgisi kalmıştı. Yalnız bir adamı lağımın içinde ölümden çekip alma inadının çıplak hali.

Kazdıkları dar boşluk biraz genişleyince Feridun sağ duvardaki tuğlalarda maviye çalan bir boya izi gördü. Elini onun üstünde gezdirdi.

“Bak,” dedi boğuk bir sesle.

Sâbit yaklaştı. Dar yerde tam görmek imkânsızdı ama belli belirsiz, bir zamanlar işlenmiş yarım halka biçimli bir çizim seçiliyordu.

Kadın hattı.

Feridun, çamur içindeki parmağıyla işaretin kıvrımını izledi.
“Bu atık kanalı değil yalnız,” dedi. “Bizans’tan kalma bir kaçış damarı bu. Sonra İç Kapı muhafızları kullanmış. Pisliğin altına yol saklamışlar. Şehir yukarıda satıldığında, aşağıda hâlâ bir iz bırakmışlar.”

Bu keşif, iğrençliğin ortasında bile Sâbit’in içine kısa bir güç verdi. Demek yalnız kaçmıyorlardı; başkalarının daha önce kullandığı görünmez bir damarda ilerliyorlardı.

Duvardaki işaretin gösterdiği yerde balçık daha gevşekti. Orayı açınca geçit biraz daha büyüdü. Nâzım, Kâzım’ı önden itti; Feridun çekti; Sâbit arkadan omzunu koruyarak bastırdı. Kâzım bilinç ile baygınlık arasında, neredeyse ölü ağırlığına dönmüştü.

Nihayet tıkanıklığı aştılar.

Sonunda tünelin ucunda solgun bir ışık belirdi.

İlk anda bunun sabah ışığı mı, dışarıdaki yangının yansıması mı olduğu anlaşılmadı. Sonra tuzlu hava vurdu. Haliç’in yüzeyi yakındı.

Feridun ilk çıktı. Ardından Nâzım, Kâzım’ı yarı çekerek. En son Sâbit, çamur ve kurum içinden kendini dışarı attı.

Dört adam, Haliç kıyısındaki balçığın içine birer ölü gibi yuvarlandılar.

VI

Sabah güneşi İstanbul’un üzerine tam anlamıyla doğmuştu.

Ama bu, temiz bir sabah değildi. Gökyüzünde sabunhaneden yükselen kara duman sütunu, şehrin üstüne ikinci bir sancak gibi asılmıştı. Arkalarında, Balat’taki hücre evi yanıyordu. Yalnız bir bina değil; onların yeraltındaki ilk karargâhı, sahte emniyetleri, birkaç saatliğine bile olsa “ev” diyebildikleri yer.

Haliç’in suyu buz gibiydi; kıyı ise diz boyu çamurla, yosunla ve katran kokusuyla kaplıydı. Karşı kıyıda Süleymaniye, sabah ışığında kurşuni bir dağ gibi yükseliyordu. Minarelerin çevresinde ince sis parçaları dolaşıyor, gökyüzündeki kara duman o kutsal silueti kirletiyordu. Şehir hem güzel hem boğucuydu; sanki ölüm bile burada ihtişamla geliyordu.

Kâzım çamurun içinde sırtüstü yatıyordu. Nâzım hemen yarayı yeniden bastırdı. Sargı çoktan ıslanmış, kirlenmiş, kan ve kanal suyuyla birbirine karışmıştı. Ama o anda yeni bir pansuman değil, adamı ayakta tutmak önemliydi.

Feridun, Haliç’in suyuyla yüzündeki kiri temizlemeye çalıştı. Sonra yapmaktan vazgeçti. Çünkü kir bitmiyordu.

Sâbit ağır ağır doğruldu. Önce göğsünü yokladı. Ahşap muhafaza hâlâ cebindeydi. İçindeki tomar ıslanmış değildi. Bu, sabahın ilk gerçek zaferiydi.

Tam o sırada yakın bir caminin minaresinden sela yükselmeye başladı. Bu, cenaze selası değildi ama öyle duyuluyordu. Ardından başka minarelerden sesler cevap verdi. Savaş ilanı henüz her sokakta aynı sözle söylenmiyor, ama havadaki dini heyecan çoktan örgütleniyordu. Sâbit, bunun yalnız bir çağrı değil; yaklaşan Cihad-ı Ekber ikliminin ilk titremesi olduğunu anladı.

Uzakta bir top sesi daha geldi. Bu kez daha netti. Ardından başka mahallelerden yükselen tekbirler, bağrışmalar, sevincin ve felaketin birbirine karışmış uğultusu duyuldu. Haliç’in karşı kıyısında genç erkekler koşuyor, kimi dükkânların önüne savaşı haber veren kâğıtlar yapıştırılıyor, bazı kahvelerin önünde kalabalık toplanıyordu.

Sâbit kıyının çamurlu eğiminden yukarı baktı.

Şehrin her yerinde, bir şeyin başladığına inanan insanların telaşı vardı. Oysa o, aynı anda başka bir şeyin bittiğini biliyordu. Savaş ilanı metinleri duvarlara yapışırken, o metinlerin arkasındaki gerçek niyet cebinde taşınıyordu.

Nâzım başını kaldırdı.
“Evimiz yandı,” dedi.

Bu cümle, sanılandan daha ağırdı.

Çünkü gerçekten de öyleydi. Devlet onları ölü sayıyordu. Almanlar sarnıca indikleri için artık peşlerindeydi. İngilizler onları yakarak kapatmak istemişti. Sabunhane gitmişti. Şehir, bir anda hem düşman hem savaş alanı olmuştu.

Kâzım acıdan dudaklarını ısırarak gülümsedi.
“Devlet bizi ölü biliyor. Almanlar kapıyı arıyor. İngilizler bizi yaktı. Gidecek hiçbir yerimiz kalmadı.”

Sâbit, Haliç’in karşısındaki Süleymaniye siluetine, yükselen kara dumana ve minarelerden yayılan sese baktı. Gözlerinde artık ne bir subayın itaati ne de bir kurbanın çaresizliği vardı. Yalnız mutlak, soğuk ve hesaplı bir kararlılık.

“Sokaklar artık onların değil,” dedi. “Madem bizi cehenneme attılar, biz de cehennemin ateşini onların makamına taşıyacağız.”

Nâzım, hâlâ Kâzım’ın omzunu bastırırken sordu:
“Nereye?”

Sâbit muhafazayı göğsüne bastı.

“Artık kaçış yok,” dedi. “Yüzleşeceğiz.”

Bu söz, ilk kez bir vazife emrinden çok hüküm gibi duyuldu.

Feridun başını kaldırıp şehrin üstüne baktı.
“Kapı açıldı,” diye mırıldandı. “Şimdi menzil değişti.”

Sâbit, balçığın içinden bir adım attı. Sonra ikinciyi.

Artık yürüyüşü bir subayın göreve gidişi değildi. Bir hayaletin, kendi devletinin içindeki cenaze alayını önceden bilerek o kalabalığın içine girmesiydi.

Ve o an, sabahın bütün uğultusu, top sesleri, sela, duman, yangın, savaş naraları ve iç cebindeki korkunç hakikat tek bir cümlede düğümlendi:

Kıyamet eşiği aşılmıştı. Gölgeler şimdi doğrudan ateşe yürüyordu.