Bölüm 8 - Yerebatan'daki Hafıza Kapak

Bölüm 8 - Yerebatan'daki Hafıza

19 dk okuma 2 okunma

“Yerin altı yalan söylemez. Çünkü oraya inen adam ya ölüdür ya da hakikatin ağırlığı altında ezilmeye hazır bir canlı. Sesin değil, sessizliğin tarihini okumak istersen; ışığını söndür ve taşın kalbini dinle.”
— Şeyh Murtazâ’nın kayıp risalesinden

Galata’daki kanlı pusunun ve Şirzad’ın cesedi üzerine bırakılan o kurgulanmış yalanın üzerinden henüz birkaç saat geçmişti. Yağmur hızını kesmiş olsa da İstanbul’un üstüne çöken o ağır, nemli is hâlâ sokakları bir kefen gibi sarıyordu. Şehir uyuyor gibiydi; ama bu şehir hiçbir zaman bütünüyle uyumazdı. Yalnız gündüz konuştuğu dille gece konuştuğu dil birbirinden farklı olurdu. Gündüz devlet konuşur, gece hafıza.

Sâbit, Kâzım ve Feridun, Galata’dan Sultanahmet’e doğru inerlerken tam da bu ikinci dilin içinden geçiyorlardı.

Yağmur, Şirzad’ın kanını paltolarından bütünüyle silememişti. Kumaşın kimi yerlerinde koyu, ağır gölgeler halinde kalan o lekeler, sanki üzerlerine yapışmış ikinci bir deriydi. Sâbit, yürürken kendi göğsüne bulaşmış o ince kan çizgisini birkaç kez avucuyla ovduysa da çıkmadı. Kir bazen suyla giderdi. Kan ise ancak başka bir hakikatin içine karışınca görünmez olurdu.

Karaköy’den Eminönü hattına yaklaşırken, rıhtımda nöbet gezen Osmanlı zabitleriyle Alman subaylarının karışık devriyelerine iki kez rastladılar. Birincisinde Kâzım, limana geç kalan bir hamal gibi omuzlarını düşürüp yürüyüşünü bozdu; elindeki kirli bez parçasını sırtındaki yük kayışı gibi kullanarak sıradanlaştı. Sâbit de yüzünü şapkanın altına gömüp, geceden kalan sarhoş bir kalem efendisine benzeyen bir gevşeklik takındı. Devriye, onları yağmur ve yorgunluk içindeki yüzlerce küçük adamdan ikisi sayıp geçti.

İkincisinde ise o kadar şanslı değildiler.

Bahçekapı’ya yakın dar bir sokakta, iki Alman erinden biri, Sâbit’in paltosundaki koyu lekeye dikkatle baktı. O an sokakta zaman daraldı. Sâbit elini silahına değil, cebindeki ıslak tespih tanesine götürdü. Çünkü silaha davranmak ölüm getirirdi; sıradan davranmak hayat.

“Balık kanı,” dedi Kâzım ondan önce, kusmukla kahkaha arası bir ses çıkararak. “Rıhtımda sandık patladı. İstersen sen de kokla.”

Alman erin yüzünde tiksinti belirdi. Gerçekten eğilip koklamak istemedi. Yanındaki Osmanlı zabiti ise yağmur altında kimin balıkçı, kimin kaçakçı, kimin serseri olduğunu ayırmaktan bıkmış görünüyordu. Elini salladı. Üç adam, sokağın dibindeki karanlığa geçtiler.

Bir süre konuşmadılar.

Çünkü “ölü adam” olmak, Sâbit’in daha önce düşündüğü gibi yalnız saklanmak değildi. Aynı zamanda kendini aşağı çekmek, sıradanlaştırmak, omurganı kırmadan görünmezleşmekti. Eskiden bu sokaklardan üniforması, kılıcının şakırtısı ve kendisine yol veren bakışlarla geçerdi. Şimdi ise bir Alman erinin tiksintiyle uzak baktığı sıradan bir gece pisliğine dönüşmüştü. Bu onda hem tuhaf bir özgürlük hem de iliklere işleyen bir aşağılanma duygusu yaratıyordu.

Ölü olmak, kimseye hesap vermemek kadar; artık hiçbir ismin seni taşımaması da demekti.

Feridun, Ayasofya’ya yaklaştıklarında yavaşladı.

Sokak taşlarına, yağmur oluklarına, evlerin saçaklarından süzülen sulara, duvar diplerinde biriken siyah rutubete ve karanlığın içinde seçilen eski Bizans taşlarına bakıyordu. Onun yürüyüşü başından beri ötekilerden farklıydı. Kâzım yol arar, Sâbit hedef düşünür, Feridun ise sanki şehir onu bir yere çağırıyormuş gibi yürürdü.

“Ne var?” diye sordu Sâbit.

Feridun cevap vermedi önce. Başını çok hafif eğdi. Sağ avucunu, Ayasofya yakınındaki nemli duvara dayadı. Sonra kısık bir sesle konuştu:

“Su bizi bekliyor.”

Kâzım, bu tür cümlelere alışkın olmakla birlikte o geceki kadar sinirli değildi.

“Su bekler mi?”

“Bekler,” dedi Feridun. “Taş da bekler. Yeter ki biri ona neyi saklayacağını öğretsin.”

Sâbit, yorgun zihninin kenarından geçen bu sözlere tutunmak istemedi. Ama bir yanıyla da istemsizce Feridun’a güveniyordu. Çünkü Horasan’dan beri en anlaşılmaz adam, çoğu zaman en doğru kapının önünde durmuştu.

Sultanahmet’in gece sessizliği, Galata’nın kirli ve hareketli karanlığından farklıydı. Buralarda suç da dua gibi fısıltıyla yürürdü. Ayasofya’nın heybetli gövdesi, gecenin içinden siyah bir dağ gibi yükseliyor; kubbe görünmese de varlığı sokakların üstüne ağırlık gibi çöküyordu. Yerebatan’a açılan yol, ne bir kapı kadar açıktı ne de bir sır kadar kapalı. Tam o ikisinin arasındaydı.

Sâbit içinden geçen çelişkiyi tam bu noktada en sert haliyle hissetti:

Ben devleti kurtarmaya çalışıyorum. Ama şimdi devletin en mahrem arşivini, bizzat devletin resmî müttefiklerinden ve kendi zabitlerinden saklayarak çalmak için gidiyorum.

Bu düşünce, onu ne geri çevirdi ne durdurdu. Ama omurgasının içinde ince, soğuk bir çizgi bıraktı.

Demek bazen vatanı korumak, vatan adına konuşanlardan çalmak demekti.

Ayasofya’nın gölgesindeki o sıradan ahşap evin önünde durduklarında gece daha da ağırlaşmıştı.

I

Ev, ilk bakışta kimsenin ikinci kez dönüp bakmayacağı kadar yorgun ve sıradandı.

Tek katlı görünüyordu ama bodrumu derindi. Cephedeki tahtalar rutubetten kabarmış, pencere pervazları şişmiş, kapının üstündeki saçak yağmurun altında iyice sarkmıştı. Ev, şehrin büyük tarihinin yanı başında unutulmuş küçük bir yara gibiydi. Ayasofya’nın dev gölgesi altında böyle yüzlerce yapı olur; kimse onların altına, daha eski çağlardan kalma nefeslerin saklanmış olabileceğini düşünmezdi.

Feridun kapıya yaklaşmadan önce durdu.
Parmaklarını cebinden çıkardığı küçük bir kumaş parçasına sildi. Sonra diz çöktü ve kapının alt eşiğini yokladı.

Kâzım ise işe kendi usulüyle girişti.

Önce sokak başına kadar gidip geri döndü. Sonra evin önündeki çamurlu zemine kısa bir bakış attı. Ayakkabı izlerini seçti, su akışını hesapladı. Kapının sağ yanına görünmeyecek kadar ince bir ip gerdi. Sol tarafa, duvar dibine sabun kırıntısı kadar ufak iki beyaz parça koydu. Eşiğin hemen içine de, dışarıdan fark edilmeyecek kadar az kül serpti.

Sâbit bunları izlerken sordu:

“Bu kadarına gerek var mı?”

Kâzım kapıya kulak verdi, sonra fısıltıyla cevap verdi:

“Buradan çıktıktan sonra biri içeri girmiş mi, geri dönünce anlayacağım. İp koparsa biri acele geçmiş demektir. Sabun kırıntısı dağılırsa ayağı ağırmış. Kül bozulursa rüzgâr değil, insan.”

Sâbit başını salladı. Kâzım’ın zekâsı bazen kılıç gibi değil, hırsız anahtarı gibiydi; sessiz ama kilit açan türden.

Feridun, kapının yanında diz çökmüş halde, başını eşiğe yaklaştırdı. Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak sesle bir dua mırıldandı. Şeyh Murtazâ’dan mı, Horasan’dan mı kalma olduğu belli olmayan kelimeler, yağmur ve taş kokusuna karıştı.

“Hazır,” dedi sonunda.

Ağır demir kapı, Feridun’un cebinden çıkardığı eski, paslı anahtarla gıcırdayarak açıldı. İçeriden yüzlerine vuran hava, dışarıdaki soğuktan daha farklıydı; daha durgun, daha küflü ve asırlardır dokunulmamış bir sessizliğin kokusunu taşıyordu.

Bodrum merdivenleri dar ve çürük değildi; aksine şaşırtıcı derecede sağlamdı. Bu, evin sonradan o sarnıcın üstüne kurulduğunu, alttaki taş işçiliğin ise çok daha eski olduğunu düşündürüyordu. İlk basamakta ahşabın gıcırtısı duyuldu. İkincide ses azaldı. Üçüncüden sonra ise dünya yukarıda kaldı.

Kâzım merdiven ağzında durup arkadaki gaz lambasını söndürdü.

Bir anda öyle bir karanlık çöktü ki, Sâbit kendi elini yüzünün önünde bile göremedi. Bu, gecenin karanlığına benzemezdi. Gece göğün, ayın ve uzak evlerin ışığını taşır. Bu karanlık ise taşın içine ait, maddi, ağır ve insanın göğsüne oturan türdendi.

“Işık sönünce,” diye mırıldandı Sâbit istemsizce.

Nâzım’ın hastanedeki sayıklamalardan topladığı o cümle şimdi yalnız bir şifre değil, ilk sınav olmuştu. Gerçekten de ışık söndüğünde insanın kulağı, teni ve korkusu gözün yerini almaya başlıyordu.

Feridun kısık sesle, “Şimdi bizi taş duyuyor,” dedi.

Kâzım homurdandı. “Taş duysun. Alman duymasın.”

Sonra meşaleler yakıldı.

II

Taş basamaklardan aşağı inerken adımlarının yankısı, sarnıcın derinliklerinde kayboluyor, sonra başka yönlerden geri dönüyordu. Bu yankı, insanın kendi sesini bile yabancılaştırıyordu. Bir an, arkadan dördüncü bir kişi geliyormuş gibi duyulur; sonra aslında kendi çizmesinin suya vuran sesini dinlediğini anlardın.

Meşale ışıkları duvarlara çarpıp uzadığında, karşılarına çıkan manzara Sâbit’in nefesini kesti.

Yüzlerce devasa mermer sütun, durgun suların içinden birer dev gibi yükseliyor, tavanın karanlığına uzanıyordu. Suyun yüzeyinde hafif bir titreme vardı; o titreme ışığı kırıp sütun gölgelerini tavana taşıyor, tavan da bu gölgeleri geri sarkıtıyordu. Böylece sarnıç tek bir mekân olmaktan çıkıyor; kendi gövdesinde sürekli hareket eden, yaşayan, karanlık bir mahlûka dönüşüyordu.

Burada yükseklik yukarı gitmiyordu. Derinliğe iniyordu.

“Nereye gidiyoruz?” diye fısıldadı Kâzım. Elindeki tabancanın emniyeti açıktı. Şirzad’ın “Almanlar ışıkların sönmesini bekliyor” uyarısı kulaklarında çınlıyordu.

Feridun durdu. Bakışlarını en dipteki karanlığa, suyun en derin olduğu tarafa çevirdi.

“Medusa’ya,” dedi. “Korkunun bittiği, hakikatin başladığı yere.”

Suyun içindeki dar tahta iskelelerin üzerinde sessizce ilerlediler. Her adım tahtadan önce suya, sudan önce sarnıcın kubbelerine gidiyor, sonra geri dönüp kulaklarına vuruyordu. Kâzım bir noktada aniden dönüp arkasına baktı. Meşale alevi döndüğünde, sütunların arasındaki gölgeler de sanki yer değiştiriyormuş gibi oynadı.

“İnsanı kendi sesi takip ediyor,” dedi dişlerinin arasından.

“Bu yüzden burada korku çabuk büyür,” dedi Feridun. “Sarnıç, insanın içindekini yankılar.”

Sâbit bu cümleyi hiç sevmedi. Çünkü o an kendi içindekinin adını koyabiliyordu:

Gölge Paşa.

Henüz sadece bir ima, bir ihtimal, bir korku. Ama sarnıcın içindeki her dev sütun, o görünmez adamın devlet içindeki ağırlığına dönüşüyordu sanki. Yukarıda herkesi gölgeleyen, adı nadiren anılan, ama masalarda hep hissedilen biri.

Bir noktada Kâzım eliyle işaret etti.

“Durun.”

Üçü de sustu.

Sarnıçta insan sustuğunda, o da biraz daha konuşmaya başlardı. Tavandan bir damla düştü. Uzak bir yerden ikinci bir damla cevap verdi. Sonra hiçliğin içinden, sanki iskelelerin öbür ucunda birinin ayağı hafifçe tahtaya değmiş gibi bir ses geldi.

Sâbit silahını kaldırdı.
Feridun meşaleyi biraz aşağı indirdi.

Bir an boyunca kimse nefes bile almadı.

Sonra suyun içinden küçük bir şey fırlayıp başka tarafa sıçradı. Büyük bir fareydi. Tahtanın kenarından geçip karanlığa kayboldu.

Kâzım homurdandı ama o anki gerginlik geçmedi. Çünkü burada düşman yalnız insan değildi; insanın kendi sinirleri de düşman kesilirdi.

Biraz daha ilerlediklerinde sarnıcın fiziki düşmanlığı kendini gösterdi.

İskelelerden biri, orta yerinde çürümüş, altındaki kirişlerden biri suyun içinde çürüyüp yumuşamıştı. Kâzım ilk adımı attığında tahta korkunç bir inilti çıkardı. Sonra önlerindeki üç kalas, birdenbire kırılıp aşağı gömüldü. Sâbit refleksle geriye sıçradı. Kâzım silahını yukarı kaldırmasaydı suya düşürecekti. Tahta parçaları sarnıcın siyah suyunda döndü.

Önlerindeki yol kesilmişti.

Daha kötüsü, geriye dönmek zaman kaybetmek demekti. Ve sarnıçta bazı kararlar düşünülmez, yalnız yaşanırdı.

Kâzım dişlerini sıktı.
“Bellerimize kadar,” dedi. “Belki daha fazla.”

Feridun aşağı baktı.
Suyun yüzeyi, meşale ışığında siyah yağ gibi parlıyordu. Derinliği seçilemiyordu.

Sâbit ilk adımı kendisi attı.

Su dizlerini geçtiğinde soğuk bıçak gibi girdi. Kalın çizmelerin içinden, çoraplardan, derinin altından kemiğe kadar yürüdü. İkinci adımda uyluklarına dayandı. Üçüncüde, beline kadar çıktı. Nefesi kesildi. Bu, yalnız soğuk değildi; güneş görmemiş, yüzyıllardır aynı karanlığın içinde beklemiş bir suyun düşmanlığıydı.

Feridun bir an sendeledi.
Kâzım, tek elle onu tuttu; öteki elinde tabancasını suyun üstünde tutmaya çalışıyordu.

Suyun içinde bir şey, Sâbit’in bacağına sürtündü.
İnce, kaygan ve canlı.

Refleksle geri çekildi.
Yılan balığı mı, kör sarnıç balığı mı, yalnız yosunlu bir ip mi; bilemedi. Ama iğrenti, korkudan ayrı bir bıçak gibi kaslarına girdi.

“İleri,” dedi Kâzım. “Düşünürsen donarsın.”

Üçü, karanlığın içinden, bellerine kadar o siyah suya gömülü halde ilerledi. Her adım bir ceza gibiydi. Kıyafetler ağırlaştı, soğuk iç organlarına kadar işledi, ayaklarının dibindeki taşları görmeden bastılar. Nihayet öteki iskeleye ulaştıklarında, Sâbit’in çenesi istemsizce titriyordu.

Sarnıç, içeri gireni yalnız karanlıkla değil, bedeniyle de kırmak istiyordu.

III

İlk yanlış yönü Ağlayan Sütun verdi.

Sâbit, Nâzım’ın Alman subaydan aldığı “Medusa’nın bakışı” sözünü zihninde doğrudan Medusa başlarına bağlamıştı. Ama Feridun sarnıçta ilk ilerleyişlerinde bir sütunun gövdesindeki yaşlı gözyaşı gibi süzülen damarlara ve tavus gözüne benzeyen desenlere dikkat çekti.

“Ağlayan gibi,” dedi Kâzım, meşaleyi yaklaştırınca.

Gerçekten de sütunun yüzeyi, sanki taşın içinden yıllardır sessizce akan yaşlarla örülmüş gibiydi. Küçük oyuklar, damla izleri ve kıvrımlar vardı. Su damladıkça bu izler daha da belirginleşiyor, meşale ışığında taze bir ıslaklık hissi veriyordu.

“Nâzım’ın getirdiği işaret bu olabilir,” dedi Sâbit. “Ağlayan… bakış…”

Kâzım hemen çevreyi taradı. Taşın altına, kaidesine, çevresindeki su hattına, döşemedeki çatlaklara baktı. Feridun ise elini sütunun yüzüne koydu.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sâbit sabırsızlandı. “Bir şey var mı?”

Feridun başını yavaşça iki yana salladı.

“Taş burada ağlıyor ama açılmıyor.”

Bu cevap Sâbit’i sinirlendirdi. Çünkü zamanları azdı. Altenburg’un adamları gerçekten iki gün içinde sarnıca girecekse, onların da o hafızaya şimdi ulaşması gerekiyordu. Yanlış taşlar ve yanlış yorumlarla oyalanamazlardı.

Kâzım sütunun çevresini daha kaba bir yöntemle yoklamaya koyuldu. Bıçağının kabzasıyla kaideyi vurdu. Ses tok geldi. Altında boşluk yoktu.

“Bu tuzak,” dedi sonunda. “Ya da dikkat dağıtıcı.”

Sâbit meşaleyi kaldırıp yeniden çevreye baktı.

Tam o sırada, zihninde beklenmedik bir görüntü belirdi:

Münire’nin evindeki küçük dikiş kasnağı.
Mavi iplik.
Kasnağın kenarındaki yarım halka düzeni.
Ve bir akşam, Münire’nin düğüm atarken parmağını önce yukarı, sonra sola, sonra yeniden aşağı kaydırışı.

Bu hareketi o zaman kadın işi bir beceri gibi izlemişti. Şimdi ise nedensizce, sarnıçtaki sütun dizilişiyle aynı ritim üzerinden hatırladı.

Bir anda arkasını döndü.

Sütunların dizilişine, özellikle Medusa tarafına açılan koridora baktı. Mavi dikişli bezi cebinden çıkardı. Bezin kenarındaki düğümlerin sıralanışını meşale ışığında bir kez daha inceledi. Bir uzun, üç kısa, yarım halka…

Bu yalnız yazılı bir işaret değildi. Aynı zamanda yön tarifiydi.

“Hayır,” dedi kendi kendine. “Yanlış taş bu değil.”

Kâzım başını çevirdi.

“Neyi gördün?”

Sâbit, bezin kenarını Medusa tarafındaki koridora doğrulttu.

“Münire… bir akşam dikiş atarken düğümü ters tarafta kapatmıştı. ‘Bazı kapılar düz bakana açılmaz’ demişti. O zaman söz sanmıştım. Belki şekildi.”

Feridun’un gözlerinde kısa bir parıltı belirdi.

“Kadın hattı, taşı da dikiş gibi okuyor,” dedi.

Sâbit sütun dizilişine tekrar baktı. Medusa başlarına giden hat düz değildi; önce hafif sola kırılıyor, sonra tekrar sağa dönüyordu. Dikiş desenindeki yarım halkanın açık tarafı da aynı yönü gösteriyordu.

“Medusa’nın bakışı,” dedi. “Başın baktığı yer değil… başa bakan yol.”

Kâzım’ın yüzünde sert bir kabul belirdi.

“Demek o yüzden herkes doğrudan başlara gidip kaybolur.”

IV

Sarnıcın en sonuna vardıklarında, iki devasa sütunun kaidesi olarak kullanılan o meşhur mermer başlarla karşılaştılar. Biri yan yatmış, diğeri ise tamamen ters dönmüş Medusa başları… Yılan saçlı kadının taşa kazınmış o dehşetli yüzü, meşale ışığında adeta onlara bakıyor gibiydi.

Ama bu kez doğrudan taşa saldırmadılar.

Sâbit, mavi bez parçasını yeniden açtı. Düğüm sırasını Medusa başlarının yerleşimiyle karşılaştırdı. Sonra çevredeki kaidelerin alt kenarlarını ve su hattına yakın taş yüzeyleri inceledi.

Ters Medusa’nın alnında küçük bir oyuk vardı. Bu, ilk bakışta rastgele bir taş yarası gibi görünürdü. Ama Münire’nin dikiş kasnağındaki yarım düğüm düzeniyle aynı açıdaydı.

Sâbit, o oyukla yetinmedi. Çenesinin altını, saçların kıvrımlarını, hatta yılanların boyun kesitlerini bile tek tek yokladı. Sonunda Medusa’nın sol şakak kısmında, su taşına işlemiş çok ince, neredeyse görünmez bir çizik fark etti. Çizik düz değil, dikilmiş kumaş izi gibi yarım hilal biçimindeydi.

“Burada,” dedi.

Feridun meşaleyi yaklaştırdı. Kâzım suya biraz daha eğildi.

Ama sorun şimdi başladı.

İşaretin yalnız üst parçası görünüyordu. Geri kalanı suyun altındaydı.

Yüzyıllar önce bu mekanizma kurulduğunda su seviyesi daha aşağıdaydı belki. Şimdi taşın asıl dili karanlık suyun içinde kalmıştı.

Sâbit eğildi. Meşaleyi daha alçağa indirdiler. Ama yüzeydeki siyahlık taşın altını göstermiyordu. Su, ışığı yutuyordu.

“Görmüyor,” dedi Kâzım.

“Görecek bir şey kalmamış zaten,” dedi Sâbit.

Sonra paltosunun düğmelerini çözdü. Sol dizini kaidenin yanına koydu. Bedenini neredeyse Medusa’nın üstüne yatırarak kolunu o karanlık suya daldırdı.

Soğuk, bilekten omza kadar bir anda çıktı.

Parmakları yosuna değdi önce. Sonra kaygan taşa. Sonra hiçbir şeye.

Daha derine uzandı. Omzu neredeyse suya gömüldü. Nefesini tutmuştu. Gözleri karanlığa değil, kör parmak uçlarına güvenmek zorundaydı.

Feridun meşaleyi sabit tutuyordu.
Kâzım etrafı kolluyor, ama bakışının bir kısmını Sâbit’in kolundan ayıramıyordu.

Sâbit’in parmak uçları sonunda bir çiziğe takıldı.
Yosun altındaki sert, yarım halka biçimli bir oyuntu.

“Buldum.”

Sesi dişlerinin arasından çıktı.

Ama yetmiyordu. Mekanizmanın dilini yalnız bulmak değil, çevirmek gerekiyordu.

Parmaklarını oyukta kaydırdı. Taşın altında küçük, metal bir parçaya benzeyen bir çıkıntı vardı. Onu tutmak için elini daha da aşağı itmesi gerekti. Bu kez dirseğine kadar suya girdi. Su içindeki kör balıklar yahut ince uzun canlılar bacağına yine sürtündü. Omzundaki kaslar titremeye başladı.

“Çabuk,” dedi Kâzım. “Bu kadar açıkta kalma.”

Sâbit metal çıkıntıyı yakaladı.
İlk denemede dönmedi.
İkinci denemede yine.
Üçüncüde, bütün kolunu zorlayarak çevirdi.

Taşın derinliklerinden gelen o kadim, metalik tıkırtı bu kez daha uzun sürdü. Sanki yüzyıllardır kıpırdamamış bir kilit, kemiğini kırarak uyanıyordu.

Medusa’nın çenesinin altındaki ağır taş blok, milimetrik bir sarsıntıyla içeri doğru kaydı.

Aynı anda çevredeki su bir karış kadar yükseldi.

Kâzım hemen tabancasını çekti. “Tuzak mı?”

Feridun eğilip su hattını dinledi.

“Hayır,” dedi. “Kilidi açınca denge değişti. Su başka hazneye geçti.”

Ortaya çıkan boşluk, bir adamın kolunun girebileceği kadar dardı ama içi zifiri karanlıktı.

Feridun elini o karanlığa uzattı.
Bir an eli boşlukta kayboldu.
Sonra parmakları bir şeye değdi.

Yavaşça geri çektiğinde elinde yağlı bir beze sarılmış, silindir biçimli bir ahşap muhafaza vardı. Muhafazanın üzerinde, Sâbit’in Harbiye’de Altenburg’un masasında gördüğü o işaretin aynısı duruyordu:

Yarım Mühür.

Kimse birkaç saniye konuşmadı.

Çünkü bazen aranan şey bulunduğunda, insanın ilk hissi sevinç değil; onun gerçekten var olduğuna inanmanın ağırlığıdır.

V

Sâbit, titreyen ellerle ahşap kapağı açtı.

İçinden rulo yapılmış, sararmış, ceylan derisi üzerine yazılmış bir tomar kâğıt çıktı. Eski mürekkebin kuru ama hâlâ hafif ekşi kokusu, yağlı bezin kokusuna karıştı. Ceylan derisi, yıllar boyunca kapalı kaldığı için tuhaf biçimde esnekliğini korumuştu; ama kenarları yer yer kırılgandı. Sâbit parmak uçlarını istemsizce geri çekti. Çünkü bu yalnız bir belge değil, elini yanlış sürersen parçalanabilecek kadar yaşlı bir hatıraydı.

En üstteki sayfayı meşale ışığına doğru tuttuğunda ilk fark ettiği şey yazıdaki o keskin, otoriter ama aynı zamanda hüzünlü üslup oldu.

Bu, Şeyh Murtazâ’nın el yazısıydı. Ama tarih çok eskiydi.

Feridun, yazıya yalnız bir göz atıp başını eğdi. “Aynı el,” dedi. “Horasan’daki risale ile aynı nabız.”

Sâbit okumaya başladı:

“Bu satırları okuyan muhafız… Eğer kapıyı içeriden açtıysan, dışarıdaki savaş çoktan kaybedilmiştir. Ama asıl savaş, toprağın üstünde değil, vicdanın kuyusundadır. Devletin kalbine bir yılan girdi. Ve o yılan, senin en yakınında, belki de sofranda oturuyor.”

Kâzım’ın yüzü meşale ışığında sertleşti.

Sâbit kâğıdı biraz daha kaydırdığında, alt kısımda isimler ve tarihler görmeye başladı. Bunlar yalnız birer ajan listesi değildi. Bunlar, imparatorluğun en kritik dönemlerinde verilen yanlış kararların, satılmış kalelerin, kasten geciktirilmiş sevkiyatların, “tesadüf” gibi gösterilmiş mağlubiyetlerin dökümüydü.

İsimlerin yanında yalnız adamlar değil, olaylar vardı.
Bazı hatlar çizilmiş, bazı tarihler kırmızımsı koyu mürekkeple işaretlenmişti.
Bu, bir ihanet güncesi değil; içeriden çürütülmüş bir imparatorluğun ameliyat raporuydu.

Son sayfaya geçtiklerinde, orada taze mürekkeple yazılmış gibi duran bir cümle ve bir isim vardı:

“1914 Kışı… İhanet müttefikle gelmedi, müttefik ihanetin üzerine oturdu. Altenburg sadece bir arayıcı. Asıl kapıyı tutan, içerideki ‘Gölge Paşa’dır.”

Sâbit, ismin üzerindeki parmağını çektiğinde, sarnıç etrafında dönmeye başladı.

Bu isim, Enver Paşa’nın ya da başka bir bilinen siyasetçinin ismi değildi.
Bu isim, onun yıllardır “devletin namusu” diye bildiği, Harbiye’nin en derin odalarında sessizce kararlar veren, adeta dokunulmaz kabul edilen birine aitti.

Boğazı kurudu.

Bir an için sarnıçtaki bütün sütunlar, o adamın gölgesi gibi etrafında yükseliyormuş hissine kapıldı.

Ve o an zihnine, yıllar öncesinden uzun zamandır gömülü duran bir gece düştü.

Balkan Harbi bozgunu sırasında, ordu darmadağınken, genç bir kurmay yüzbaşı olan Sâbit, yağmur altındaki bir çadırın önünde tek başına oturmuştu. Harita ıslanmış, emirler gecikmiş, erler kaçmış, zabitler susmuştu. O gece, ilk kez devleti sırtında taşıyamayacak kadar genç olduğunu anlamıştı. Ellerindeki titreme, korkudan değil; her şeyin dağıldığını görüp bir şey yapamamanın utancındandı.

İşte o anda çadırın kapağı açılmış, içeri o adam girmişti.

Üzerinde sade ama temiz bir üniforma, yüzünde ne öfke ne panik. Elinde kendi beylik tabancasını taşıyordu. Sâbit’i çadırın kenarına oturtmuş, yağmur damlalarının sesini dinler gibi kısa bir süre sustuktan sonra ona tabancayı uzatmıştı.

“Bunu al,” demişti. “İnsanın en çok kendinden kaçmak istediği gecelerde, elinde ağırlık taşıyan bir şey olmalı.”

Sâbit tabancayı iki eliyle almıştı. Adam sonra omzuna dokunmuştu.

“Devlet düştüğü yerden senin gibi evlatlarının omzunda kalkacak,” demişti. “Bağıranlar tarih yazar sanılır. Oysa asıl devleti, doğru zamanda susmayı bilenler taşır.”

Sâbit o gece, çadırın içindeki o birkaç dakikayı kutsal bir miras gibi taşımıştı.
O adamı yalnız üst olarak değil; babasının ölümüyle içi boşalan yerde oluşmuş sessiz bir baba figürü olarak bellemişti.
Vatan sevgisini, vakarını, suskun sadakati ondan öğrendiğini sanmıştı.

Şimdi ise aynı anıya başka bir ışık vuruyordu.

Belki de o adam o gece ona sabrı değil, gizlemeyi; vakarı değil, perdelenmiş ihaneti öğretmişti.

Sâbit’in dizlerinin bağı bir an boşalacak gibi oldu. Elindeki ceylan derisi tomar, tabancasından, rütbesinden, gençliğinden ve bütün inançlarından daha ağırdı şimdi. Çünkü o kâğıt, yalnız devletin içine düşen yılanı göstermiyordu; Sâbit’in kendi inandığı dünyanın temeline konmuş yalanı da açığa çıkarıyordu.

“İmkân yok…” diye mırıldandı. “Bu adam olamaz. O, vatanın ta kendisidir.”

Kâzım yanına yaklaştı, kâğıdı okudu ve o an Galata’nın en cesur adamının bile yüzü kireç gibi beyaz oldu.

“Eğer bu doğruysa Binbaşım…” dedi. “Biz bugüne kadar yalnız rüzgâra karşı kılıç sallamışız. Asıl fırtına bizim kalemizdeymiş.”

Sâbit cevap veremedi. Çünkü o anda elinde tuttuğu tomar, cebindeki tabancadan daha ağır geliyordu. Tabanca bir bedeni öldürür. Bu kâğıt ise bir devleti öldürebilecek hakikati taşıyordu.

VI

Tam o sırada, sarnıcın giriş tarafından gelen o metalik yankı sessizliği parçaladı.

Şırrık… Şırrık…

Ağır çizmelerin su içindeki tahta iskelelere basarken çıkardığı o ritmik ses. Ardından, sarnıcın yüksek tonozlarında yankılanan o buz gibi Almanca komut:

“Licht aus!”

Sâbit meşaleyi anında suya daldırıp söndürdü. Zifiri karanlık bir yumruk gibi üzerlerine çöktü.

Şimdi sarnıçta yalnız üç şey vardı: durgun suyun kokusu, yaklaşan düşman adımları ve Sâbit’in elinde tuttuğu o dehşet verici hakikat.

Altenburg’un adamları sarnıca girmişti.

Ve bu kez yalnız bir şifrenin peşinde değillerdi; o şifrenin ete kemiğe büründüğü adamları, “ölü” olması gereken gölgeleri avlamaya gelmişlerdi.

Sâbit karanlığın içinde Kâzım ve Feridun’un nefeslerini duyabiliyordu. Silahını çekti, namlunun soğukluğunu yanağında hissetti.

“Sağa,” diye fısıldadı Kâzım. “İskele iki kola ayrılıyor. Biri oyalansın, öteki saklar.”

“Saklanacak olan kâğıt,” dedi Sâbit. “Adam değil.”

Feridun çok alçak sesle, “Sütunlar konuşur ama ses taşır,” dedi. “Hareket etmeyin, ritimlerini dinleyin.”

Bu söz ilk anda anlamsız geldi. Ama Almanların adımları yaklaştıkça gerçekten de sarnıcın farklı noktalarında yankıların birbirine karıştığı anlaşılıyordu. Bir adam üç kişiymiş gibi, üç kişi de bazen bir kişiymiş gibi duyuluyordu.

Kâzım cebinden küçük bir taş çıkardı. Galata’daki pusuda kullandığı sokak aklı şimdi yeraltının karanlığına taşınıyordu. Taşı avucunda birkaç kez tarttı, sonra tam karşı taraftaki sütunların arasına doğru fırlattı.

Taş, önce tahta iskelenin kenarına çarptı, sonra suya düştü.

Şlap.

Ses, sarnıcın içinde beklenenden çok daha büyük yankılandı.

Almanca bağrışmalar anında o tarafa yöneldi. Fener yahut el lambası gibi taşınan küçük bir ışık huzmesi sütun gövdeleri arasında kaydı.

“Da drüben!”

Kâzım’ın planı işlemişti. Düşman, karanlıkta her yankıyı beden sanıyordu.

Sâbit, Feridun’u kolundan tutup ters yöne, daha dar ve daha alçak bir iskeleye çekti. Sol eliyle tomarın yağlı bezini sıkıyor, sağ eliyle tabancasını taşıyordu. O anda gerçekten de belge silahından ağırdı. Çünkü ölürse bile onu kurtarmak zorundaydı.

Alman adımları yaklaştı.
Bir ışık huzmesi sütun gövdesine vurdu.
Su üstünde ince bir titreşim dolaştı.

Feridun’un nefesi bile duyulmasın diye Sâbit onu taş kaidenin arkasına itti. Kâzım ise birkaç adım ötede, suya daha yakın bir gölgede çömeldi.

“İlk gelen benim,” diye fısıldadı.

Sâbit cevap vermedi. Çünkü ilk gelenin kim olacağı artık şansa değil, karanlığın nabzına bağlıydı.

Tam o anda karanlık yırtıldı.

Ama silahla değil.

Sarnıcın orta yerinde, suya yakın bir yere küçük bir cisim düştü. Bir an için ne olduğu anlaşılmadı. Sonra büyük, kör edici, bembeyaz bir ışık patladı.

Magnezyum.

Sarnıcın bir bölümü ölü gibi beyaz, keskin ve acımasız bir aydınlıkla yıkandı. Sütunların devasa gölgeleri bir anda fırıl fırıl dönmeye başladı. Su, siyah değil cıvalı bir ayna gibi parladı. Bu ışık görmek için değil, kör etmek içindi.

Sâbit istemsizce gözlerini kapadı.
Kâzım başını yana çevirdi.
Feridun kısa bir inilti çıkardı.

Almanlar çabuk toparlanmıştı. Demek bunlar sıradan devriye değil, yeraltında da avlanmayı bilen adamlardı.

İlk silah sesi şimdi patladı.

Magnezyum alevinin o kısa ömrü içinde, Sâbit bir Alman askerin namlusunu kendilerine dönerken gördü. Kurşun, kulağının dibinden geçip taşa çarptı. Parça sıçradı. Sol yanağında ince, yakıcı bir çizik açıldı. Sıcaklığı anında hissedildi. Sonra kendi kanının, sarnıcın o küflü soğuğu içinde yüzüne yayıldığını fark etti.

Sâbit karşılık verdi.

Ama aynı anda bir seçim yapmak zorunda kaldı.

Belge sol elindeydi. Ateş ederken iki el kullansa daha isabetli olacaktı. Fakat iki el için tomarın suya düşmesi gerekiyordu. Yarım saniyelik tereddüt, ölüm getirebilirdi.

Tomarı dişlerinin arasına aldı.

Tuzlu, küflü, eski deri tadı ağzına doldu. Sonra tek eliyle ateş etti.

Namlu alevi, magnezyum ışığı sönmeye yüz tutarken kısa bir ikinci şimşek gibi çaktı. Karşıdaki gölge omzundan vuruldu yahut dengesini kaybetti; bir beden suya düştü.

Işık yine söndü.

Sarnıç bir kez daha karanlığa gömüldü.

VII

Sessizliği ilk patlatan şey silah sesi değil, bıçak oldu.

Işık taşıyan ilk Alman askeri, Kâzım’ın saklandığı sütunun yanından suya bakarak geçti. Adamın çizmesi suyu hafifçe yarınca Kâzım karanlığın içinden çıktı; elindeki bıçak, adamın ağzından giren bir haykırışı boğazının içinde boğdu. Bıçağı doğrudan yukarı, çene altından itti. Adamın eli havada anlamsızca savruldu, ışık yere düştü, suya vurup döndü.

Aynı anda ikinci Alman bağırdı.

Bir silah patladı.

Karanlık, milisaniyelik bir namlu aleviyle parçalandı. O küçücük alev anında sarnıcın sütunlarını, suyu, Kâzım’ın bıçağını ve Sâbit’in Feridun’u iten kolunu kızıl bir hayalet gibi gösterip kayboldu.

Feridun silahsızdı ama donmuş değildi. Sâbit’in işaretiyle sütun dibine daha çok sindi, tomarın ikinci kat bezini hızla çözüp yeniden sardı. Onun işi savaşmak değil, hafızayı batırmadan taşımaktı.

Üçüncü Alman, karanlığın içinde nereye ateş edeceğini bilemedi. Fakat korku, kötü nişancıyı daha tehlikeli kılar. Rastgele sıktığı kurşunlardan biri Kâzım’ın sağ omzunu sıyırdı. Kâzım dişini sıktı; sesi çıkmadı ama suya karışan koyu sıcaklık yayıldı. Sarnıcın soğuk, yosun kokan suyuna ilk kan karışmıştı.

“Sağdasın,” diye fısıldadı Sâbit.

“Kolum gitti sanma,” dedi Kâzım, nefesini yutarak. “Henüz bıçak tutuyor.”

Bir Alman daha bağırdı. Bu kez kelime seçildi:

“Hier! Hier!”

Demek en az dört kişilerdi. Belki daha fazla.

Kâzım, omzundaki acıyı bastırıp su içinden yana doğru kaydı. Bıçağı bu kez taş değil, su rehberliğinde kullandı. Suyun bozulduğu, yürüyen bedenin nerede olduğu anlaşılırdı. Karanlıkta göz değil, dalga takip edilir.

Bir bedenin yer değiştirdiğini su söyledi.

Kâzım hamlesini buna göre yaptı.

Ama bu kez iş temiz olmadı.

Alman da suya girdi. İkisi birden, sarnıcın kalın ve siyah suyunun içine gömüldüler. Sıçrayan suyun sesi, sonra bir anlık hiçlik. Kâzım görünmez oldu.

Sâbit’in kalbi bir an dondu.

Karanlık suyun yüzeyinde yalnız baloncuklar yükseliyordu. Sonra birden kırmızıya çalan bulanık bir yayılma başladı. Sâbit, Kâzım’ı o an gerçekten kaybettiğini düşündü. Geri atılmak, elindeki emaneti bırakmak ve dostunu çekip almak arasında yarım saniyelik bir yarılma yaşadı.

Tam o sırada, suyun içinden korkunç bir boğuşma sesi geldi. Bedenlerin birbirine vurduğu, havaya değil suya küfredilen bir dövüş.

Sonra Kâzım başını sudan çıkardı. Bir anda havayı yutmaya başladı. Sol eliyle Alman’ın ensesini bastırıyor, sağ omzundan kan boşalmasına rağmen bıçağını adamın kaburgalarının arasına yeniden yeniden gömüyordu. Bu, havada sallanan bir bıçak değil; nefessiz, kör, boğucu bir ölüm savaşıydı.

Kâzım en sonunda adamı bıraktı.
Beden tekrar suya gömüldü.
Kâzım sütuna tutunarak nefes aldı.

Sâbit, kendi göğsünde tuttuğu nefesi o an verdi.

Bir ışık huzmesi bu kez doğrudan yüzüne vurdu.
Sâbit tereddüt etmeden ateş etti.
Işık söndü.

Sarnıç yine tam karanlığa gömüldü.

Bir an için bütün sesler kesildi.

Sonra çok uzaktan, girişe yakın bir yerden sert bir Almanca emir duyuldu. Bu ses ötekilerden farklıydı. Daha disiplinli, daha soğuk, daha buyurgan.

Kâzım bunu da duydu.
Sâbit de.

İkisi de aynı şeyi düşündü:

Altenburg burada olmayabilir. Ama ona en yakın adamlardan biri burada.

“Binbaşım,” diye fısıldadı Kâzım, sesi şimdi acıdan daha pürüzlüydü. “Çıkışa vuracağız. Uzarsa bizi burada boğarlar.”

Haklıydı.

Sarnıçta uzun süren bir çatışma, sayıca az olanı ezerdi. Onların avantajı karanlık ve sürprizdi; ama Almanlar düzene girerse sütunlar arasında tek tek tarama yapabilirlerdi.

Sâbit Feridun’u kolundan çekti.

“Öne geç.”

Feridun itiraz etmedi. Meşalesiz, ışıksız, yalnız hafızayla yön bulur gibi önden gitti. Çünkü biraz önce geldikleri yolu o taşların nabzından tanıyordu. Kâzım ise geride kaldı; omzundan kan akıyor ama geriyi kapatıyordu.

Çıkışa yakın dar iskelede bir Alman gölgesi belirdi. Bu kez mesafe çok kısaydı. Sâbit silahı kaldırdı, ama ateş etmek için alan yoktu; Feridun’a da değebilirdi.

Kâzım öne atıldı.

Bıçağı, suda değil, havada çalıştı. Adamın bileğini kesti, silah suya düştü. İkisi birlikte tahta iskelenin kenarından kayıp suya yuvarlandı. Büyük bir sıçrama oldu.

Sâbit bir an durdu. Geri dönmek istedi.

Ama Kâzım suyun içinden boğuk bir sesle küfretti:

“Git!”

Bu bir emir değildi. Kurtarmak için geri dönmeyi yasaklayan bir sahra bağırışıydı.

Sâbit Feridun’u itip ilerledi. Birkaç saniye sonra Kâzım da sudan çıktı. Nefesi bozuk, yüzü ıslak, omzundan kan boşalıyordu. Ama yaşıyordu. Bıçağı da hâlâ elindeydi.

“Adam?”

“Medusa’ya anlatsın,” dedi Kâzım.

VIII

Bodrum merdivenlerine ulaştıklarında arkada Almanların yeniden toplandığını duyabiliyorlardı. Şimdi onlar da karanlığa alışmış, daha dikkatli geliyor, her adımı hesaplı basıyorlardı.

Feridun yukarıdaki demir kapıya ulaşıp eski anahtarı çevirdi.
Kapı ilk seferde açılmadı.

Sâbit’in kalbi o an gerçekten duracak gibi oldu.

Bir saniye.
İki saniye.

Arkada iskeleye vuran çizme sesleri büyüyordu.

Feridun anahtarı ikinci kez, bu kez daha sert çevirdi. Paslı mekanizma inilti gibi bir ses çıkarıp yine yarım kaldı.

“Kilit pas tutmuş,” dedi Feridun.

“Kır,” dedi Kâzım.

Ama tam o anda dizleri çözüldü. Omzundan akan kan, soğuk ve suyla birleşince onu boşaltmıştı. Merdivenin üçüncü basamağında bir dizinin üstüne düştü.

Sâbit hiç düşünmedi.

Tomarı Feridun’un kucağına itti. Sonra Kâzım’ı omzundan yakaladı, yarı sürükledi, yarı kaldırdı.

“Ölüler burada kalmaz,” dedi dişlerinin arasından.

Bu cümle, Horasan’dan beri peşlerini bırakmayan bir yemin gibiydi şimdi.

Kâzım’ın ağırlığı omzuna bindi. Merdivenler dar, kaygan ve ahşaptı. Arkadan gelen ilk Alman kurşunu merdivenin kenarına saplandı. Tahta kıymıkları havaya kalktı. İkinci kurşun basamağın altını parçaladı. Feridun anahtarı üçüncü kez çevirmeye çalışırken elleri titremeye başladı.

Sâbit, bir eliyle Kâzım’ı taşıyor, bir eliyle tabancasını geriye doğru rastgele ama bilinçli aralıklarla boşaltıyordu. Amaç vurmak değil, baş kaldırmayı geciktirmekti.

Kurşun sesleri bodrumun darlığında daha vahşi yankılanıyordu.

Nihayet mekanizma, kırılan yaşlı bir kemiğin sesi gibi çözüldü. Kapı açıldı. Dışarıdaki gece havası içeri doldu.

Üçü birden yukarı çıktı.

Kâzım son anda dönüp kapıyı içerden iterek kapattı. Sonra cebinden küçük metal kamayı çıkarıp menteşe yanına sıkıştırdı. Bu, kapıyı sonsuza kadar tutmazdı; ama birkaç dakika kazandırabilirdi. Şu an birkaç dakika, bir ömür kadar kıymetliydi.

Bodrumu, ahşap evi ve sokağın karanlığını hızla geçtiler.

Ayasofya’nın gölgesinden çıktıkları anda, dünyayı ilk kez yeniden duydular.

Sarnıcın mutlak sessizliğinden sonra yukarıdaki şehir başka bir şehirdi.

Uzakta, deniz yönünden derin bir top sesi geldi. Ardından ikinci, daha boğuk bir gürleme. Sonra siren gibi, insanın içini titreten uzun bir ses.

Kâzım durdu.
Sâbit de.

“Bu ne?” dedi Feridun.

Sâbit başını deniz tarafına çevirdi. Yüzünde sarnıçtaki karanlıktan bambaşka bir ifade vardı artık.

“Yavuz ve Midilli,” dedi. “Ya da onların haberi.” Nefesini aldı. “İmparatorluk artık uyanıyor. Ama yatağından değil; cenazesinden.”

O an gerçekten de dünya, sarnıca girdikleri dünyadan farklıydı.

Az önce yerin altında bir hafıza bulmuşlardı. Şimdi yerin üstünde tarihin yön değiştirdiğini duyuyorlardı. Belki savaş resmen başlıyordu. Belki de yalnız, yaklaşan büyük felaketin ilk metal sesi duyulmuştu. Ama ne olursa olsun, Sâbit artık eski subay değildi.

O, devletin kalbindeki kanseri bilen tek “ölü”lerden biriydi.

Ve bu bilgi, ona rütbeden daha ağır, üniformadan daha soğuk bir kader yüklemişti.

Ayasofya’nın karanlık gölgesi arkalarında kalırken, Sâbit elini iç cebine götürdü. Tomarın hâlâ orada olduğunu hissedince, ilk kez kısa süreliğine gözlerini kapadı.

Kan, su, küf, taş, ihanet, kadın hattı, hastane sayıklamaları, Medusa, Gölge Paşa… hepsi şimdi aynı yolda birleşmişti.

Kâzım omzunu sıkıp dişlerini gıcırdattı.

“Temiz çıkamadık.”

Sâbit onun omzundaki kana baktı. Kendi yanağındaki ince sıyrığın kuruduğunu da hissediyordu. Hayır, temiz çıkmamışlardı. Sarnıç, bedellerini almıştı.

Ama hafıza onların elindeydi.

Feridun arkaya, Ayasofya’nın taş karanlığına doğru bir kez daha baktı. Sonra çok alçak sesle, sanki kendine konuşur gibi dedi:

“Kapı açıldı. Şimdi dışarıdaki dünya kapanacak.”

Sâbit yürümeye başladı.

Bu yürüyüş artık bir subayın vazifeye gidişi değildi.
Bir hayaletin, kendi devletinin yasını önceden bilerek içine doğru ilerleyişiydi.

Ve o an, bütün gecenin, bütün ikinci kısmın, hatta belki ilk kitabın özü tek bir cümlede düğümlendi:

Av bitmişti ama imparatorluk kendi cenazesine uyanıyordu.