Bölüm 7 - Av Kapak

Bölüm 7 - Av

19 dk okuma 2 okunma

“Ölüler cinayet işlemez. Onlar, yalnız hayatta kalanların birbirini boğazlaması için karanlıkta yeni sebepler yaratır.”
— Kayıp bir istihbarat defterinden

Galata’nın arka sokaklarında yağmur, şehrin diğer yerlerine yağdığı gibi yağmaz.

Yukarı mahallelerde, konakların bahçelerinde yahut cami avlularında yağmur bir rahmet, bir temizliktir; toprağın kokusunu açığa çıkarır, servi yapraklarının arasından süzülüp taşı, kireci ve kubbeyi yumuşatır. Oysa Galata’nın o dehliz gibi dar, basamaklı sokaklarında yağmur; kiri temizlemek yerine onu daha da cıvık, daha da yapışkan ve daha da karanlık bir hale getirir. Arnavut kaldırımlarının arasından süzülen su, anason, afyon, bayat şarap, çürümüş balık, küflü tahta ve insan terinin kokusunu alıp yokuş aşağı, Haliç’in kara sularına doğru kusar.

O gece, gökyüzü İstanbul’un üstüne delinmiş gibi boşalıyordu.

Gaz lambalarının cılız ışığı altında yağmur damlaları eğri büğrü çizgiler halinde beliriyor, sonra anında karanlığa karışıyordu. Sokakların iki yanına dizilmiş çürük ahşap binaların saçaklarından sular şeritler halinde akıyor, taş basamaklar kayganlaşıyor, derin oluklarda lağım suyu yağmura karışarak ağır ağır ilerliyordu. Bir köşede çöreklenmiş köpekler ıslanmaktan bıkmış, başlarını kuyruklarının arasına gömmüşlerdi. Pera’ya çıkan geniş caddelerde yağmur bir şehir olayıdır; Galata’nın iç kıvrımlarında ise sokağın tabiatına katılmış ikinci bir suç ortağı.

Mehmed Sâbit Celâl ile Kâzım Bars Han, bu kirli suyun içinde, Galata Kulesi’nin gölgesinde kalan izbe bir hanın karşısındaki çıkmaz sokağa sinmiş, hedeflerini bekliyorlardı.

İkisi de ıslanmıştı. Paltoları ağırlaşmış, şapkalarının siperliğinden yağmur damlaları yüzlerine süzülüyordu. Soğuk yakalarından içeri işliyor, çizmelerinin derisini sertleştiriyor, ellerin mafsallarını uyuşturuyordu. Ama ikisinin de umurunda değildi. Soğuk, avlanmaya çıkmış bir bedeni uyuşturmaz; aksine zihni ustura gibi keskin tutar.

Karşıdaki hanın kapısı her aralandığında dışarıya ağır bir afyon dumanı, içeride çalınan bozuk bir udun iniltisi, kahkahaya benzeyen boğuk hırıltılar ve çürük mey, nargile kömürü, kadın pudrası ve kirli para kokusu taşıyordu. İçerideki sıcak, yağmurlu sokağa her kapı açılışında bir anlığına sızıyor; sonra ahşap kapı yeniden kapanınca ortalık daha da soğuk, daha da yoksul görünüyordu. Merdivenlerden inip çıkan gölgeler, kapıda beliren siluetler, hanın küçük camlarına vurup yayılan lamba ışığı gecenin ritmini bozuyor; her seferinde iki adamın kasları sessizce geriliyordu.

Bir ara kapıda uzun boylu, kasketli bir adam belirdi. Sâbit elini paltosunun içine, silahının kabzasına attı. Kâzım yalnız gözlerini kıstı, adamın merdivenlerden inişindeki dağınık sarhoşluğu, adımlarındaki taşkın gevşekliği izledi. Sonra başını çok az salladı.

“O değil,” diye fısıldadı, elini Sâbit’in koluna hafifçe koyarak. “Şirzad böyle gürültülü yürümez. Afyon içse bile ayağını saklar. O çöl köpeği, sarhoş olsa bile önüne değil arkasına dikkat eder.”

Bu, iki saatlik bekleyişin üçüncü sahte alarmıydı.

İlki, yarım saat önce siyah kaşe paltolu bir Ermeni tüccar olmuştu; içeriden çıkınca hemen paçasını kaldırıp lağıma söverek koşmuştu. İkincisi, kırık dişli bir Arnavut fedai; kapı önünde durup sidik yapacak yer aramış, sonra yeniden içeri dönmüştü. İkisinde de Kâzım gözle, Sâbit içgüdüyle hazırlanmış, sonra aynı sessizlikle gevşemişti.

Ama ikisi de şikâyet etmiyordu.

Sâbit, Harbiye’den çıktığı günden beri ilk kez kendini bu kadar kendi işinin içinde hissediyordu. Masada yalan söylemek, Enver’in öfkesine boyun eğmiş görünmek, Alman subayının gözlerinin içine bakıp acziyet rolü yapmak onun ruhunu kanatmıştı. Oysa şimdi, yağmurun altında belinde silahıyla, İstanbul’un bu kirli ve alçak sokaklarında beklerken, o eski, ölümcül kurmay yeniden uyanıyordu. Yalnız küçük bir farkla: eskiden bu tür pusuları devlet için kurardı, şimdi ise devletin bizzat kendisinden sakladığı bir hakikat için kuruyordu.

“Emin misin Kâzım?” diye fısıldadı. Sesi yağmurun gürültüsüne karışıp kayboluyordu.

Kâzım gözlerini karşıdaki hanın buğulu camlarından ayırmadan başını salladı.

“Eminim Binbaşım. O köpek, Horasan’dan buraya kadar o kadar altını cebinde boşuna taşımadı. Çölde bizi sattığını sanıyorduk; meğer doğrudan Altenburg’un İstanbul’daki kasasından besleniyormuş. Ve böyle adamlar, ellerine geçen ilk büyük parayı silah yahut at almak için değil; afyon ve kumar masasında unutulmak için harcarlar.”

Sâbit’in çenesi kasıldı.

Horasan’ın o dar vadisini, gece karanlığında üzerlerine yağan kurşunları, bozulan pusulayı, Şeyh Murtazâ’nın karanlıkta yankılanan sesini, Seyfeddin Han’ın sessiz oğlunun boğazından boşalan kanı hatırladı. O pusuyu kurduran, onlara rehberlik edeceğine yemin edip sonra yerlerini altın karşılığı düşmana veren adam buydu. Adı Şirzad’dı. Yarı Fars, yarı Afgan, tamamı çıkar. Çölde onun gibi adamlardan çok görmüştü Sâbit; ama Şirzad’ı farklı kılan, ihanetinin tam zamanında gelmesi değildi. Onu farklı kılan, sonrasında çoktan toprağa karışmış sayılmasıydı. Sâbit onu o vadide kalmış sanmıştı. Oysa ihanet, çöl sıcağında kurumamış, payitahtın kalbine kadar seyahat etmişti.

Sabah Nâzım’ın hastaneden getirdiği “Yerebatan, Medusa, ışıklar” şifresi, Sâbit’e hedefin ne kadar yakın olduğunu göstermişti. Altenburg, “Üçüncü Kapı”nın yerini arıyordu. Eğer Şirzad bu şehirdeyse ve Almanlarla doğrudan temastaysa, bu herifin Sâbit’in hayatta olduğuna dair en ufak bir şüphesi bile, Altenburg’un bütün dikkatini Sâbit’in “ölü” bedenine çevirmesine yeterdi.

Şirzad susmalıydı. Ama sıradan bir cinayetle değil.

Sâbit’in emri kesindi:
Adamı bulacağız. Konuşturacağız. Sonra Almanların kucağına öyle bir yalan bırakacağız ki, Altenburg ihanetin bizim tarafımızdan değil, kendi çevresinden yahut İttihatçı müttefiklerinden geldiğine inansın.

Hanın karşısında beklerlerken zamanın nasıl aktığını anlamak kolay değildi. Çünkü yağmur, geceyi parçalayıp süreyi küçük, ıslak ve sinir bozucu anlara bölüyordu. Hanın kapısı açılıyor, kapanıyor; içeride bir ud teli cızırdıyor; uzaktan Rumca bir küfür duyuluyor; sokak başında bir hamal şarkısı başlıyor sonra kesiliyordu. Kâzım arada bir sokağın öbür ucuna, arada bir hanın üst pencerelerine bakıyor, sonra yine kapıya dönüyordu.

Bir an için konuşmadan beklediler.

Sonra Sâbit, yağmurun altındaki suskunluğun içinden, sanki kendi kendine söyler gibi, “Çölde insanı kum yutar Kâzım,” dedi. “İstanbul’da ise insan insanı yutuyor. Çölde ölüm daha dürüsttü.”

Kâzım gözünü ayırmadan cevap verdi:

“İstanbul’da ölüm bile kalabalık çalışır Binbaşım. Burada bıçak bir elden çıkar, cinayet üç kişinin ağzından yürür.”

Sâbit hafifçe başını çevirdi.

“Ölü kalmak zor işmiş.”

Kâzım bu kez başını çok az eğdi. Dudaklarının kenarında anlaşılması zor bir sertlik vardı.

“Ölü kalmak kolay,” dedi. “Zor olan, ölüyken doğru zamanda doğru adamı boğazlamak.”

Sâbit istemsizce çok hafif gülümsedi. Kâzım’ın cümleleri, taş gibi sert ve sokak kadar kirliydi; ama bazen en net hakikatler tam da o kirli dilden çıkardı.

Yağmur biraz daha şiddetlendi.

Sâbit’in zihni yeniden Horasan’a döndü.

Karanlık vadi.
Önde yürüyen Şirzad’ın sırtı.
Ateşte pişen etin kokusu.
Şirzad’ın “bu gece yıldız yok ama ben yolu bilirim” deyişi.
Sonra ilk kurşun.
Sonra o karanlıkta, kılavuzun ortadan kayboluşu.

O gece, ihanetten çok kendi körlüğüne öfkelenmişti Sâbit. Bir adama değil, rehbere inanmıştı. Şimdi, aynı rehberin peşinde, İstanbul’un karanlık sokağında sabırla bekliyordu. Demek ki bazı hesaplar ölümden sonra bile kapanmıyordu.

Tam o sırada hanın ikinci katındaki odalardan birinde, aradıkları adam altın sayıyordu.

I

Şirzad, hanın ikinci katındaki alçak tavanlı, rutubetli odada tek başına değildi belki; ama kendini her zamanki gibi yalnız hissediyordu.

Masanın üstüne saçılmış Alman altınları, lambanın titrek ışığında sarı değil, kirli bir bakır gibi parlıyordu. Küçük, dar oda afyon dumanıyla dolmuştu. Köşedeki mangalda kömürler hâlâ kızıl, duvarda asılı nargilenin suyu kirliydi. Bir köşede yarı uyuklayan boyalı bir kadın, ağzı açık şekilde nefes alıyor; yerde devrilmiş bir şarap testisinden tahta döşemeye damlalar sızıyordu.

Kapı vurulmadı. Yalnız açıldı.

Şirzad başını çevirdi.

İçeriye giren adam Türk değildi. Ne tam asker gibi görünüyordu ne de sıradan sivil. Koyu renk pardösü, yağmurdan ıslanmış yakalar, kalın bıyık, soluk yüz, donuk bakış. Türkçe bilmiyorsa da iş görmek için bilmesi gerekmeyen adamlardandı. Şirzad onu daha önce Pera’daki Alman elçiliğinin arkasındaki dar sokakta görmüştü; para uzatan ellerin sahipleri nadiren aynı yüzle ikinci kez görünür. Ama bu adam görünmüştü. Demek mesele yalnız ödeme değil, denetimdi.

Adam odada dolaşan afyon kokusuna burnunu hafifçe kıvırdı. Sonra masadaki altınlara, uyuklayan kadına ve Şirzad’ın elindeki keseye baktı.

Almanca bir şey söyledi.

Şirzad söyleneni tam anlamadı; ama tonunu anladı. Soru değil, emir.

“İki gün,” dedi kırık Türkçeyle Alman. “Şehirden çıkma. İki gün sonra yine haber.”

Şirzad dudak büktü.

“İşim bitti,” dedi. “Parayı aldım. Ben giderim.”

Adamın yüzünde hiçbir duygu değişmedi.

“Gitme.”

“Niye?”

Adam bu kez biraz daha yavaş konuştu. Sanki bir aptala çocuk diliyle bir şey anlatır gibi.

“Sarnıç. Gerekebilir. Sen beklersin.”

Şirzad’ın içini soğuk bir şüphe kapladı. Demek para işin sonu için değil, devamı içindi. Oysa onun hesabı başka türlüydü: altını al, şehirden çık, iz bırakmadan kaybol. Almanlar ise ondan hâlâ faydalanmak niyetindeydi. Ve faydalanılan adam, işi bitince ortadan kaldırılacak adamdır.

“Daha çok para,” dedi Şirzad, sesine cılız bir meydan okuma koyarak.

Alman ona yalnız baktı.

O bakışta para yoktu. Yalnız şunu anlatan bir soğukluk vardı:
Pazarlık edebilecek yerde değilsin.

Sonra cebinden küçük bir kâğıt parçası çıkarıp masaya bıraktı. Üzerinde adres yoktu. Yalnız bir işaret ve saat. Şirzad bunu tanımıyordu; ama artık bazı işaretlerden korkmayı öğrenmişti.

Alman arkasını dönüp çıktı.

Kapı kapanınca odadaki afyon dumanı daha ağır geldi. Şirzad terden sırılsıklam olmuş mintanını göğsünden çekti. Afyonun damarlarda dolaşan o ağır, uyuşturucu rehavetine rağmen içinde bir şeyler kıpır kıpırdı. Altınları saydı. Bir daha saydı. Sonra keseye tıkıştırdı. Elini kesenin üstünde biraz fazla tuttu; sanki ağırlığını ölçüyor, bu altının gerçekten hayat kurtarıp kurtarmayacağını anlamaya çalışıyordu.

“Almanla iş tutulmaz,” diye homurdandı kendi kendine. Farsça ve Türkçe kelimeler ağzında birbirine dolaşıyordu. “İşin bitti mi seni de o vadideki ölülerin yanına gömmek isterler.”

Köşedeki boyalı kadın yarı uyanır gibi oldu. Gözleri, altınların üstünde kısa süre parladı. Sonra kedi gibi sessizce elini masaya uzatmaya kalktı. Şirzad bunu gördü.

Bir anda boğazına yapıştı.

Kadın boğuk bir çığlık bile atamadan nefesi kesildi. Şirzad onu duvara doğru itti, yüzünü çok yakından, dişlerinin arasından konuşarak ezdi:

“Altına uzanan elini keserim.”

Kadının gözleri korkuyla büyüdü. Şirzad birkaç saniye daha boğazını sıktı. Sonra bıraktı. Kadın iki büklüm olup öksürerek köşeye çekildi.

Bu küçük, vahşi hareket, Şirzad’ın içinde hâlâ çölün yaşadığını gösteriyordu. İstanbul’a gelmişti, afyon içiyordu, boyalı kadınlarla yatıyordu; ama fırsat çıktığında yine boğaz sıkan, ilk korkusunu şiddetle bastıran bir hayvandı.

Masadaki altınların birini yeniden alıp dişiyle yokladı. Gerçekti.

“Gerçek altın verip sonra boğaz keserler,” diye tükürdü yere.

Hanın altından bozuk bir ud sesi yükseldi. Gülüşmeler duyuldu. Dışarıda yağmur daha da hızlanmıştı. Şirzad kasketini başına geçirdi, bıçağını yokladı, keseyi mintanının iç cebine sıkıştırdı ve kapıya yürüdü.

Çıkarken içinden yalnız bir cümle geçti:

Bu şehirde fazla duran ölür.

Bilmediği şey, ölümün o anda sokakta onu bekliyor oluşuydu.

II

“Çıkıyor,” dedi Kâzım birden.

Sesinde, avını gören yırtıcının o ince ama tehlikeli titreşimi vardı.

Hanın ağır ahşap kapısı aralandı. İçerideki afyon sıcaklığı yağmurlu sokağa bir anlığına sızdı, sonra kapı kapandı. Dışarı çıkan adam uzun boylu, omuzları geniş, esmer yüzlüydü. Kasketini iyice indirmişti. Adımları afyonun verdiği rehavetle hafif sarsak ama yine de temkinliydi; sanki bedenini uyuşturmuş ama içgüdülerini değil. Şirzad, yakasını kaldırıp yağmura karşı başını eğerek Galata’nın dar basamaklarından aşağı inmeye başladı.

Sâbit ve Kâzım, on adım geriden, gölgelerin içinden kayarak onu takip etmeye başladılar. Kâzım’ın yürüyüşü adeta sessizliğin kendisiydi; çizmeleri su birikintilerinin kenarına basıyor, taşların üstünde sürtünmeden ilerliyordu. Sâbit de eski saha günlerine hızla dönmüştü. O da neyin üstüne basmayacağını, hangi karanlığın içinde bir an beklemenin daha güvenli olduğunu bedeniyle hatırlıyordu.

Takip, Galata’nın o dar ve lanetli yokuşlarında başladı.

Şirzad her köşe dönemezdi; bazen omzunu hafifçe kaldırıyor, bazen bir dükkânın kapalı kepengine dönüp yağmurdan saklanır gibi duruyordu. Ama bu duraklamalar gerçek dinlenme değil, çevre yoklamasıydı. Kâzım bunu ilk anda anladı. O yüzden Sâbit’i bir kez, yalnız iki parmak hareketiyle uyardı: Bu adam gevşek ama aptal değil.

Bir ara sokağın köşesinden naralar atarak çıkan iki sarhoş Rum balıkçı, dar yolu tamamen kapattı. Bellerinde ağ bıçakları, omuzlarında ıslak halatlar vardı. Küfürleşe küfürleşe geliyor, aralarında bir meyhane hesabını tartışıyorlardı. Şirzad istemsizce hızlandı. Sâbit ile Kâzım ise aynı anda ritim kaybetti.

Sâbit bir an için Şirzad’ın sırtını gözden kaçırdı.

Tam o sırada ileriden bir devriye fenerinin sarı ışığı sokağa vurdu.

“Duvara,” diye tısladı Kâzım.

İki adam aynı sokağın farklı karanlıklarına saniyeler içinde sindiler. Sâbit, kapısı çürük bir marangoz dükkânının saçağına çekildi. Kâzım ise yağmur suyu oluğunun gölgesine. Devriye ışığı duvarları yalayıp geçtiğinde, Şirzad durup arkasını kontrol etti. Bakışları Sâbit’in olduğu karanlık oyuğu taradı ama yalnız gölgeleri gördü. Av ve avcı, o saniyelerde ölümcül bir sessizlik dansı yapıyordu.

Şirzad önüne dönüp yürümeye devam etti.

Bir köşede nargile kömürü taşıyan çocukların arasından geçti. Bir yerde iki kadın kapı önüne döktükleri kirli suyu lağıma süpürüyordu. Başka bir yerde meyhane kapısından sarhoş bir Levanten dışarı tökezledi. Her engel, takibi biraz daha sinirli ve biraz daha hassas hale getiriyordu.

Sâbit, Şirzad’ın omzunu izlerken bir an için Horasan’a döndü.

Dar vadi.
Kılavuzun önden yürüyen sırtı.
Gece karanlığı.
Pusulayı yanlış gösteren yıldızsız gök.
Sonra ilk kurşun.

O gece de böylesi bir takip başlamış, böylesi bir güvenle yürünmüştü. Sonunda arkadan gelen değil, önden götüren adamın sattığını öğrenmişlerdi.

Şirzad, Tophane’ye inen karanlık, izbe bir ara sokağa saptığında, Sâbit’in içindeki o eski düğüm daha da sertleşti. Burası iki tarafı yüksek, çürük ahşap evlerle çevrili, ortasından yağmur suyu ve lağım akan, kimsenin gece yarısı girmek istemeyeceği türden bir yutucu boğazdı. Duvarlarda yosun, pencere pervazlarında çürük saksılar, kapı diplerinde yağmurdan sığınmış kediler vardı.

Ama Şirzad burada beklenmedik bir şey yaptı.

Birden yavaşladı.

Sonra, sokağın tam ortasından yürümek yerine sol taraftaki terk edilmiş meyhane çıkmazına kıvrıldı. O kadar hızlı değildi ki kaçıyor densin, o kadar doğal da değildi ki sadece yön değiştiriyor densin.

Kâzım’ın omuzları bir anda gerildi.

“Ters pusu,” diye dişlerinin arasından fısıldadı.

Şirzad afyonlu olsa da çöl kurduydu; izlendiğini teninden sezmişti. Şimdi köşe başında bekleyip, ardından geleni tek hamlede yoklamaya niyetlenmişti.

Sâbit ile Kâzım durmadılar. Ama ritimleri değişti. Kâzım duvar dibine daha çok yaklaştı. Sâbit ise sokağın su kanalının öte tarafına kaydı. İkisi de aynı anda, birbirini görmeden birbirine uygun açı aldı.

Meyhane çıkmazına yaklaşırken karanlık daha da koyulaştı. Şirzad görünmüyordu.

Bir an boyunca yalnız yağmurun sesi vardı.

Sonra karanlığın içinden bir bıçak parladı.

Şirzad, çıkmazın ağzında duvara sinmiş, arkadan gelen ilk gölgeyi boğazlamaya hazır bekliyordu. Bıçağı vahşi bir kavisle savurdu. Kâzım son anda belini kırıp yana düştü; bıçağın ağzı paltosunun kolunu sıyırıp geçti. Deriyle kumaş arasından ince bir çizik açıldı. Eğer bir parmak daha geç kalsaydı, etine girecekti.

Kâzım’ın yüzü sertleşti ama sesi çıkmadı.

Sâbit aynı anda öte yandan hamle yapınca Şirzad karanlıkta tek kişi değil, iki kişiyle çevrildiğini anladı. Geri sıçradı. Ama artık geç kalmıştı. O andan sonrası takip değil, kapanan kapanın içindeki son çırpınıştı.

Sâbit ile Kâzım, bir an göz göze geldiler.

Konuşmaya gerek yoktu.

Yılların verdiği saha ortaklığı, yarım bir bakışla ne yapılacağını dikte ediyordu.

Sâbit’in gözünde emir vardı.
Kâzım’ın gözünde zaman.

“Şimdi.”

III

Kâzım, bir sırtlan gibi ileri atıldı. Sokak taşlarında yankılanan tek şey, yağmurun sesiydi. Kâzım, adamın tam arkasına bir hayalet gibi yaklaştığında, Şirzad ensesindeki havanın aniden soğuduğunu hissetti. Çöl adamları bazen arkalarını gözleriyle değil, tenleriyle görürler. Şirzad de öylelerden biriydi. Elini belindeki ikinci bıçağa atmak için yarım hamle yaptı, ama Kâzım ondan hızlıydı.

Kâzım’ın sol kolu, adamın boğazına çelik bir kement gibi dolandı. Sağ elindeki silahın namlusu doğrudan adamın böbrek hizasına, kaburgalarının arasına saplandı. Şirzad boğuk bir hırıltı çıkardı, Kâzım onu büyük bir ustalıkla kendi ekseni etrafında döndürerek sokağın karanlık duvarına, yosun tutmuş taşlara şiddetle yapıştırdı. Adamın kafası taşa vurduğunda çıkan tok ses, gök gürültüsünün içinde kayboldu.

“Sesini çıkarırsan ciğerini buradan deşerim,” diye fısıldadı Kâzım adamın kulağına. “Bıçağını bırak.”

Şirzad’ın parmakları istemsizce gevşedi. Uzun bıçak çamura düştü.

Sâbit gölgelerin içinden yavaş yavaş, ağır ve ölçülü adımlarla ışığın ucuna doğru yürüdü.

Şirzad’ın gözleri, karanlıktan çıkan bu siluete takıldı. Yüzü yağmurdan ıslanmış, gözleri dipsiz bir mezar gibi bakan bu adamı tanıması birkaç saniyesini aldı. Horasan’ın çöllerinde öldüğünden emin olduğu o Osmanlı binbaşısı şimdi İstanbul’un orta yerinde, karşısında duruyordu.

Şirzad’ın yüzündeki esmerlik yerini kül gibi bir beyazlığa bıraktı.

Bedeni, Kâzım’ın kolu arasında istemsizce titremeye başladı. İnsan bir askeri, bir polisi ya da bir cellâdı gördüğünde korkar. Ama ölü bildiği bir adamı karşısında gördüğünde zihni çatırdar.

“Sen…” diye hırıldadı. “Sen öldün… Vadide… Kan içindeydiniz…”

Sâbit adamın yüzüne bakarken, yağmur suyu kirpiklerini ağırlaştırıyordu. Zihni bir an için yeniden o vadiye kaydı. Seyfeddin Han’ın sessiz oğlunun gırtlağından boşalan kanı, bozulan pusulayı, kurşun seslerini, gecenin ortasında bir tek o kılavuzun kaybolmayışını hatırladı. Eskiden olsa, silahsız ve kıstırılmış bir esiri infaz etmek onu günlerce uykusuz bırakırdı. Lakin şimdi, içindeki o eski adamın gerçekten öldüğünü fark etti. Acımasızlık ona artık yabancı gelmiyordu; bu, yeni hayatının tabii bir refleksine dönüşmüştü.

Sâbit adamın tam önünde durdu.

“Ölüler vadide kalmaz, Şirzad,” dedi. Sesi alçak ama mezar soğuğundaydı. “Onlar kendilerini satanların peşinden yedi kat yerin dibine bile inerler.”

Adamın yakasını kavradı. Şirzad’ın kalbi öyle hızlı atıyordu ki, Sâbit bunu parmaklarının altından hissedebiliyordu.

“Altenburg sana bu ihanet için ne kadar ödedi?”

Şirzad’ın gözleri panikle sağa sola kaydı. İlk refleks, her zaman olduğu gibi inkârdı.

“Ben yapmadım!” diye çırpındı. “Ben sizi satmadım! Çatışma çıkınca korktum, kaçtım Binbaşım! Vallahi ben satmadım!”

Kâzım namluyu böbreğe biraz daha bastırdı. Şirzad’ın beli kırılır gibi oldu.

Sâbit belinden kendi bıçağını çıkardı. Sessizce, hiç acele etmeden bıçağın ucunu Şirzad’ın çenesinin altına, şahdamarına milim kalacak şekilde yerleştirdi.

“Altınlar yukarıdaki handa ağırlık yapıyordu Şirzad,” dedi. “Yalanın da burada ağırlık yapıyor.”

Şirzad bir an sessiz kaldı. Sonra inkârın işe yaramadığını anlayınca yön değiştirdi. İnkâr, yerini yanıltmaya bıraktı.

“Elçilik,” dedi aceleyle. “Pera’daki Alman elçiliği… orada buluşuyorlar. Bahçenin arka tarafında bir kapı var. Beni oraya çağırdılar. Sarnıç falan yok.”

Sâbit onu dikkatle izledi. Adamın gözünde bilgi değil, kurtulma ümidi vardı. Tam da beklediği gibi önce yanlış adres vermişti.

Sâbit, bıçağı geri çekmedi. Yalnız sesini biraz daha düşürdü.

“Nâzım hastanede ölmek üzere olan Alman subayının ağzından ‘Sarnıç’ı, ‘Medusa’yı, ‘ışıklar sönünce’ sözünü aldı. Ben de şimdi senin yüzüne bakıyorum. Yalan söylemeye devam edersen, seni burada öldürmeden önce aklını kırarım.”

Şirzad’ın dudakları titredi.

Sâbit, hiç acele etmeden sol elini uzattı ve adamın sağ elinin serçe parmağını yakaladı.

Şirzad anlamaya bile fırsat bulamadan parmağı geriye doğru kırıldı.

Kemik sesinin ince, çıtırdayan yankısı yağmurun içinde kayboldu. Ama acı kaybolmadı. Şirzad’ın ağzından hayvana benzeyen boğuk bir ses çıktı. Kâzım boğazını daha da sıktı.

“Şimdi,” dedi Sâbit. “Yeniden söyle.”

Şirzad ağlıyormuş gibi nefes alıyordu.

“Altenburg’un adamı…” dedi nefes nefese. “Beni buraya çağırdılar. Pera’daki Alman elçiliğinin arkasındaki bir kasadan paramı aldım. ‘Yerebatan’ dediler. ‘Mühür orada. Kapıyı açanlar bizden değil, İttihatçılardan birileri.’ İki gün sonra sarnıca girecekler. Işıkların kesilmesini bekliyorlar.”

Sâbit sustu. Nâzım’ın hastaneden getirdiği sayıklamalar şimdi tam anlamıyla doğrulanıyordu.

“Sonra?” dedi.

Şirzad boğazını oynattı. Yüzü acı ve korkudan yamulmuştu.

“Ben yalnız yol açtım. Vadide sizi yok etseler çantadaki çizimi alacaklardı. Bulamayınca İngilizlerin kaptığını sandılar. Sonra dediler ki asıl yer İstanbul. Asıl kapı burada.”

Sâbit’in içi buz gibi oldu. Demek Altenburg en başından beri Horasan’daki hattı yalnız çöl meselesi olarak değil, İstanbul’a açılan bir kapının ön adımı olarak görmüştü. Sâbit’i yem gibi kullanmak istemişti.

“Altenburg benim hayatta olduğumu biliyor mu?”

“Hayır!” dedi Şirzad hemen. “Sizi o geçitte parçalandı sandılar. Çizimi bulamayınca İngilizlerin aldığını düşündüler. Beni de buraya işin bittiği için susturmaya çağırdıklarını sanıyordum… yemin ederim.”

Bu son cümlede pazarlık değil, çıplak korku vardı.

Ama Şirzad hâlâ ölmemek istiyordu.

“Beni bırakın,” dedi. “Sizi götüreyim. Kimle buluşacağımı söylerim. Sarnıca girecek adamları tanırım. Size yararım. Yemin ederim yararım.”

Kâzım bu kez ilk kez konuştu.

“İhanetçinin yararı,” dedi, “satacağı yeni kapıya kadardır.”

Şirzad çırpınmak istedi ama Kâzım’ın kolu demir gibiydi.

Sâbit adamın gözlerinin içine son bir kez baktı. Şirzad doğruyu söylüyordu. Korkaktı, satılıktı ama şu an yalan söylemiyordu. Üstelik söyleyebileceği kadarını söylemişti. Bundan sonrası yalnız riskti.

Bir adım geri çekildi.

Karanlığa karışırken Kâzım’a yalnız başıyla, neredeyse görünmez bir işaret verdi.

IV

Kâzım’ın sol kolu, Şirzad’ın boğazını aniden, insanüstü bir güçle sıktı. Aynı anda sağ elindeki silahın kabzasıyla adamın ensesine ölümcül bir darbe indirdi. Şirzad’ın gözleri yuvalarında döndü, bedeni bir çuval gibi ağırlaştı. Sonra Kâzım, hiç ses çıkarmadan, boynunu hızlı ve kesin bir hareketle kırdı. Kemik kırılmasının o boğuk çatırtısı, sokağa vuran gök gürültüsünün içinde kayboldu.

Ceset, çamurlu Arnavut kaldırımına ağır ağır bırakıldı.

Sâbit, ölü adama bakarken içinde beklediği hiçbir şeyin gelmediğini fark etti. Ne vicdan azabı, ne rahatlama, ne de öfke. Eskiden olsa bir esirin infazı onu günlerce uykusuz bırakırdı. Ama şimdi, o eski adam gerçekten ölmüştü. İstanbul artık bir şehir değil; bir satranç tahtasıydı. Ve az önce sahadan alınan, değeri bitmiş bir piyondu yalnız.

Ama iş burada bitmiyordu.

“İşimizi bitirmedik Kâzım,” dedi. “Bu cesedi böyle bırakamayız. Altenburg yarın bu adamın öldüğünü duyduğunda şüphelenir. Bizim yaşadığımızı düşünür.”

Kâzım yağmur altındaki o karanlık, tilki gibi kurnaz gülümsemesini yüzüne yerleştirdi.

“Bana bırak Binbaşım,” dedi. “Ölüler cinayet işlemez. Biz sadece onların başka katiller aramasını sağlayacağız.”

Diz çöktü. Şirzad’ın ceplerini tek tek karıştırdı. Kese dolusu altını aldı. Belindeki ikinci küçük bıçağı da çekip cebine koydu. Sonra cesedin duruşuna baktı; baş, kol, bacak, gövde… Hepsi yeni bir hikâye yazmaya yarayacak malzemeydi.

“Bu sokağı bilerek seçtim Binbaşım,” dedi fısıltıyla işini yaparken. “Buradan devriye geçmez. Sabahları ilk liman serserileri ve sabahçı kahvesine giden hamallar geçer. Cesedi ilk onlar bulmalı ki cinayet resmiyet kazanmadan önce sokak fısıltısına dönüşsün. Sokak hikâyesi, resmî tutanaktan daha hızlı yürür.”

Kendi paltosunun iç cebinden küçük, buruşuk bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın alt kademe mühürlerinden birinin bulunduğu, silik bir emir kâğıdıydı. Kâğıdı Şirzad’ın avucunun içine sıkıştırdı ve parmaklarını kaskatı kapattı.

Sonra kendi bıçağını çıkardı.

Şirzad’ın boğazına kaba, kasapça bir kesik daha attı.

“Almanlar cesedi bulduğunda,” dedi Kâzım, sesi bir adlî tıp hocası kadar soğuktu, “önce boyun kesisine bakar. Bu açı profesyonel bir istihbaratçının işi değil; öfkeyle saldıran sağlak bir sokak tetikçisinin işi gibi görünecek. Derinlik eşit değil, demek ki boğuşma anında vurmuş. Sonra avucundaki kâğıda bakacaklar. Mühür kanın içinde ama parmak araları temiz olmayacak; yani adam kâğıdı ölmeden önce sıkıyormuş sanacaklar. Biz de öyle göstereceğiz.”

Ardından Şirzad’ın mintanından bir düğmeyi koparıp adamın kendi elinin uzağına fırlattı. Bir ayakkabısını yarım çıkarıp tekrar bıraktı. Çamurda sanki boğuşma olmuş gibi iki farklı ayak oyuntusu açtı. Sonra Şirzad’ın sağ omzunu biraz yana çevirdi.

“Ceset çok düzgün yatarsa profesyonel iş derler. Sokak cinayeti darmadağın görünmeli.”

Sâbit bunları sessizce izledi.

Kâzım konuşmaya devam etti. Sanki bir cinayeti değil, sahne mizansenini anlatan bir tiyatro ustasıydı.

“Bak,” dedi. “Altınları yok. Avucunda İttihatçı mührü var. Boğazı da sokak raconuyla kesilmiş. Sabah bunu bulan ilk ayyaş diyecek ki: para kavgası değil. Sonra kahvehaneye varan hamal, ‘Bu Almanların adamıymış,’ diyeceği bir söz uyduracak. Polis gelene kadar hikâye yürümüş olacak.”

“Altenburg ne anlasın istiyorsun?”

Kâzım başını kaldırdı.

“Şunu: kendi kiraladığı adam, Osmanlı müttefikleri yahut Teşkilat-ı Mahsusa içindeki bir kanat tarafından fark edilip temizlenmiş. Yani Almanlar, Türk müttefiklerinin kendilerinden gizli iş çevirdiğini sanacak. Sizi aramak yerine önce birbirlerini koklayacaklar.”

Sâbit başını salladı. Zaman kazanmışlardı.

Kâzım işi bitirince ellerindeki kanı yağmur altında ovdu. Sonra cesede son kez baktı, başını çok hafif yana eğdi ve sanki kendi eserini değerlendirir gibi mırıldandı:

“Bir cesedin de dili vardır Binbaşım. Yeter ki ona doğru hikâyeyi giydirmeyi bil.”

Sâbit, Kâzım’ın bu şehirde neden vazgeçilmez olduğunu bir kez daha anladı. Kâzım yalnız “sağ kol” değildi; o, İstanbul yeraltısının asıl okuruydu. İnsan, sokakların ne söylediğini her zaman anlamaz. Kâzım ise sokağın hem dilini hem yalancılığını biliyordu.

V

İki adam, çamurun içindeki cesedi ve ustaca yazılmış yalan hikâyeyi Galata’nın karanlık sokağında bırakarak, yağmurun içine doğru sessizce yürümeye başladılar. Ayak sesleri duyulmuyordu; yalnız paltolarından süzülen su, lağım akıntısına karışıyordu.

Bir süre konuşmadılar.

Çünkü bazı operasyonlardan sonra konuşmak, yapılan işi küçültür.

Tophane’ye doğru sokağın köşesini dönerlerken yağmur biraz hafifledi. Sokak genişlemeden önce bir bekçi düdüğü duyuldu.

İkisi de aynı anda durdu.

Sokağın alt başından bir gece bekçisi çıkıyordu. Elinde fener, belinde kısa sopa, başında ıslanmış kalpak. Yalnız değildi; arkasında iki zaptiye daha vardı. Bu saatte yağmur altında devriye gezen adamlar ya bir ihbar almıştır ya da suç arıyordur.

Kâzım ile Sâbit’in paltolarında yağmurla incelmiş ama tamamen kaybolmamış kan lekeleri vardı.

Bekçi feneri kaldırdı.

“Hey! Siz!”

Sâbit’in kalbi hızlandı ama yüzü değişmedi. Kâzım anında omuzlarını biraz düşürdü, yürüyüşünü ağırlaştırdı. Bir liman işçisinin yorgunluğu ile az içmiş bir tüccarın gevşekliği arasında bir beden dili kurdu.

“Ne var ağa?” diye homurdandı Kâzım, sesine kaba ama korkusuz bir ton vererek.

Bekçi yaklaştı. Fener ışığı yüzlerini taradı. Sâbit başını biraz öne eğmişti; bıyık altı ve gölge, yüzünü olduğundan daha sıradan gösteriyordu.

“Bu saatte nereden geliyorsunuz?”

Kâzım hiç düşünmeden cevap verdi.

“Rıhtımdan. Balık sandığı boşalttık. Adamımız hasta çıktı, işi uzattık.”

Zaptiyelerden biri Sâbit’in paltosuna baktı.

“Bu leke ne?”

Fener ışığı tam göğüs hizasındaki koyu çizgiyi yakaladı. Kan, yağmurla seyrelmişti ama hâlâ kumaşta ağır bir koyuluk bırakıyordu.

Bir saniyelik sessizlik.

Sâbit o an kendini hiç asker gibi değil, bitkin ve sinirli bir liman hamalı gibi taşıdı. Elini paltosuna vurdu, bıkkınlıkla yüzünü buruşturdu.

“Balık kanı,” dedi. “Yoksa paşa mı kestik?”

Bekçi bu kabalığa kızacak gibi oldu. Ama Kâzım hemen araya girip cebinden küçük bir para çıkardı; doğrudan rüşvet gibi değil, “bize daha fazla bulaşma” der gibi gevşekçe uzattı.

“Yağmurda hepimiz sürünüyoruz ağa. Sen de, biz de.”

Bekçi paraya değil, adamlara baktı. Şüphe tam gitmemişti. Tam o sırada uzakta, az önce bıraktıkları sokak tarafında bir kadın çığlığı duyuldu. Ardından köpekler havladı.

Bekçi irkildi. Zaptiyelerden biri “Oradan geldi!” dedi.

Bu, Tanrı’nın değil, İstanbul’un yardımıydı. Bir ceset bulunmuş ya da bir gölge yanlış kapıyı açmıştı. Her ne olduysa, dikkat onların üstünden kaydı.

Bekçi feneri indirip eliyle ters istikameti gösterdi.

“Yıkılın gidin. Bir daha bu saatte önümde görmeyeyim.”

Kâzım başını salladı, parayı geri cebine koydu, sanki küfredecekmiş gibi burun kıvırdı. İkisi de yürümeye başladı. Ne hızlı, ne yavaş. Köşeyi dönene kadar ne arkasına baktılar ne nefes verdiler.

Sokağın kıvrımı onları devriyeden kopardığında Kâzım çok alçak sesle, “İstanbul bazen kendi yalanını kendi büyütür,” dedi.

Sâbit cevap vermedi. Yalnız yürümeyi sürdürdü.

Biraz daha ilerleyip Tophane’ye açılan köşeyi dönerlerken Sâbit gayri ihtiyari arkasına baktı.

Gecenin karanlığında, yağmurun sildiği sokağın üst katlarındaki bir pencerede, tülün ardında kısa süreliğine bir siluet belirdi ve kayboldu. O kadar kısa sürdü ki insan bunu gölgelerin oyunu da sanabilirdi. Ama saha gözü, korkunun değil, ayrıntının yanılmadığı zamanlar bilir.

Sâbit duraksadı.

Kâzım da onunla birlikte durdu, Sâbit’in baktığı yöne baktı. Tül şimdi hareketsizdi. Pencere siyah bir göz gibi kapalı duruyordu.

“Bir şey mi gördün Binbaşım?”

Sâbit gözlerini karanlıktan ayırmadan fısıldadı:

“Görmemiş olmayı umut ettiğim bir şey.”

Kâzım bir süre daha baktı. Sonra paltosunun yakasını kaldırdı.

“Yağmur izleri siliyor Binbaşım,” dedi. Sesinde ince, tekinsiz bir kuşku vardı. “Ama tamamen affetmez.”

Bu cümle ikisinin arasında, geceyle birlikte yürüyen bir beşinci gölge gibi kaldı.

Av başarılı olmuştu. Ama karanlık bir savaşta zafer bile tam bir güven üretmezdi. Hele İstanbul gibi şehirlerde hiç. Burada bir ceset sokakta bırakılır, onun etrafına üç hikâye doğar, bunların ikisi yalan olur, üçüncüsü ise en tehlikelisidir; çünkü kimse tam bilmediği için onu büyütür.

Sâbit yürümeye devam etti. Zihni artık Şirzad’da değildi. Adam, işlevini yerine getirip toprağa bırakılmıştı. Asıl büyük hesap şimdi yer değiştiriyordu.

Yerebatan.

Sarnıcın o ağır, küflü, su dolu karanlığı.
Medusa başları.
Işıklar sönünce açılan kapı.
Ve “ağlayanın altı.”

Nâzım’ın hastaneden getirdiği ipucu, Şirzad’ın sorguda doğruladıkları ve Kâzım’ın bıraktığı yalan… Hepsi aynı noktada birleşiyordu. Altenburg, iki gün içinde sarnıca girecekti. Ya da en azından girmeye çalışacaktı. Bundan sonrası pusudan çok, zamana karşı bir mücadeleydi.

Bir süre sonra Kâzım konuştu.

“Bu işten sonra Şirzad’ın ölüsü kadar, onun bize söylediği sözler de peşimize düşer.”

Sâbit başını çevirmeden sordu:

“Ne demek istiyorsun?”

“Şunu: Eğer Almanlar kendi içlerinde hain aramaya başlarsa zaman kazanırız. Ama eğer o penceredeki gölge bizi gördüyse, ya da hanın içinde Şirzad’ın biriyle daha teması olduysa… o zaman yarın aynı sokakta başka bir hikâye dolaşır. Belki de tam istediğimiz kadar temiz çıkamayız.”

Sâbit bunu düşünmüştü zaten. Ama Kâzım’ın ağzından duymak, ihtimali daha keskin hale getiriyordu.

“Yine de yapmak zorundaydık,” dedi.

“Zorundaydık,” dedi Kâzım. “Sokak kusursuzluk istemez zaten. Yalnız yeterince inandırıcı bir pislik ister.”

Bu cümleye Sâbit istemsizce kısa, karanlık bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Galata geride kaldıkça, yağmur biraz hafifledi. Ama gece hafiflemedi. Çünkü artık onları bekleyen şey, bir adamın boğazını kesmekten çok daha eski ve daha tehlikeli bir yerdi. Sokakta öldürmek, insanın bedenini hedef alır. Sarnıca inmek ise hafızaya dokunmaktır.

Bu yüzden Sâbit, Tophane yokuşunun taşlarını inerken kendi kendine şunu düşündü:

Şirzad’ı öldürmek kolaydı. Zor olan, Yerebatan’da henüz görmediğimiz düşmanı tanıyabilmek olacak.

Yolun sonunda Haliç’in ıslak rüzgârı yüzlerine vurdu. Uzakta ezanla kilise çanının birbirine karıştığı o eski İstanbul sesi yükselip alçaldı. Şehir, ne onların işlediği cinayeti ne de bıraktıkları yalanı umursar görünüyordu. Ama Sâbit artık biliyordu ki, İstanbul hiçbir şeyi umursamaz görünürken en çok kaydeden şehirdir.

Ve bu gece, şehir bir ölünün üzerinden yeni bir oyun kurulduğunu sessizce hafızasına yazmıştı.

Av bitmişti.

Ama asıl büyük çarpışma, Yerebatan’ın o soğuk, kapkaranlık sularının altında onları bekliyordu.

İkinci kısım şimdi yeni bir eşiği atlıyordu.