Bölüm 6 - Hastane Koridorları Kapak

Bölüm 6 - Hastane Koridorları

21 dk okuma 2 okunma

“Hekim yarayı dikerken bedeni susturur, hafiye ise aynı yarayı konuşturmak için bekler. Savaşın en çıplak hakikati, generalin haritasında değil, yaralının son nefesindeki sayıklamasında gizlidir.”
— Meçhul bir tabip binbaşının notları

İstanbul’un sabah sisi, Cerrahpaşa’daki hastanenin taş duvarlarına çarptığında, Nâzım Refik o büyük kapıdan içeri çoktan girmişti.

Balat’taki sabunhanenin genzi yakan kostik kokusu geride kalmıştı; fakat yerini daha ağır, daha tekinsiz ve insanın iliklerine kadar işleyen başka bir kokuya bırakmıştı: karbolik asit, kurumuş kan, irin, ter, kaynamış çamaşır suyu, kirli sargı bezleri ve bütün bunların altına sinmiş o tarifsiz çaresizlik kokusu. Savaş, bazen meydanda top sesleriyle değil, böyle yerlerde, kapalı taş binaların içine çöken bu rutubetli havayla duyururdu kendini.

Nâzım, üzerinde çok yıkanmaktan rengi dönmüş kirli beyaz önlüğü, boynunda asılı stetoskobu ve elindeki eski deri çantasıyla büyük avludan içeri yürürken artık yalnız “Dr. Nâzım” değildi. O, imparatorluğun can çekişen bedeninden sır devşirmeye gelmiş bir gölgeydi. Fakat bu gölgenin elleri hâlâ hekim elleriydi; hâlâ ateş ölçüyor, nabız tutuyor, yaraya dikiş atıyor, insan tenine değdiğinde ölümden çok hayatı düşünüyordu. İşte onu parçalayan şey de buydu.

Hastanenin iç avlusunda ilk gördüğü şey, duvar dibine üst üste yığılmış kanlı üniformalar oldu. Bir kısmı kireç serpildiği için solmuş, bir kısmı ise kurumuş kana bulanmış haldeydi. Bir hademe, kancalı sopayla onları ayırıyor, yanında duran iki çocuk kovaya sıcak su taşıyordu. Bir köşede ağzı açık bir sandıkta kirli sargılar birikmişti. Üstlerinden sinek kalkıyordu. Soğuk havada bile sineğin yaşadığı yer, ölümün çok yakın olduğu yerdir.

Merdivenlere vardığında iki sedye aynı anda kapıya dayandı. Biri karnından vurulmuş bir erdi; gözleri bembeyaz açılmış, dudakları titriyordu. Öteki ateşten bayılmış bir levazım neferiydi. Merdiven ağzında bağrışan hademeler, “Önce bunu alın!”, “Bu kusuyor!”, “Öteki gidiyor!” diye birbirlerinin sesini boğuyordu. Nâzım istemsizce bir sedyenin yanına eğildi, erin nabzını yokladı, sonra kendini geri çekti.

Hayır.
Bugün ilk iş, kendini göstermek değil, içeri sızmaktı. Hastanede faydalı olmak için önce hastanenin seni kabul etmesi gerekirdi.

Başhekim odası, giriş koridorunun sonunda, diğer kapılardan daha temiz ve daha sessiz duran ağır ceviz kapılı bir odaydı. Kapının pirinç tokmağında el sürülmekten oluşmuş mat bir parlaklık vardı. İçeri girdiğinde hastanenin geri kalanından bambaşka bir dünya ile karşılaştı: duvarlarda tıbbi çizimler, raflarda kavanozlar, bir köşede kilitli ecza dolabı, masanın üstünde muntazam dizilmiş kayıt defterleri, açık pencereden giren soğuk havaya rağmen ağır tütün kokusu.

Masadaki adam ellili yaşların sonlarında olmalıydı. Saçları seyrelmiş, bıyığı keskin, gözleri kırmızı damarlı ve uykusuzluktan öfkeli görünüyordu. Yüzü, yıllardır hastane ile kışla arasında kalmış, hem ölümden hem bürokrasiden aynı anda nefret etmeyi öğrenmiş adamların yüzüydü. Üzerinde rütbesini saklamayan temiz bir tabip ceketi vardı. Bu adam, sıradan bir başhekim değil; yetkisini, yorgunluğunu ve devlete sadakatini birbirine dolamış bir eşik bekçisiydi.

Evrakı uzun uzun inceledi. Mührü, imzayı, satır aralarını, kâğıdın cinsini bile. Sonra gözlerini kaldırıp Nâzım’ı baştan ayağa süzdü.

“Demek sizsiniz,” dedi. Sesi düz değil, bıçak sırtıydı. “Taşradan çağrılan hekim.”

“Evet.”

“İstanbul’un doktoru kalmadı da mı dışarıdan adam istedik?”

Nâzım bu sesi tanıyordu. Bu, meslektaş konuşması değildi; alan koruyan, yorgun ve şüpheci bir adamın sesi idi. Onunla tartışırsan kaybederdin. Boyun eğersen küçülürdün. İkisini de yapmayıp yalnız sabırlı durmak gerekirdi.

“Ben istenilen yere giderim,” dedi Nâzım. “Kimin eksik kaldığını tartmak benim işim değil.”

Başhekim dudaklarının kenarını kıpırdattı. Bunu tebessüm saymak fazla cömertlik olurdu.

“İyi,” dedi. “Madem öyle, size buranın en kolay kısmını vermeyeceğim.”

Sonra kapının yanındaki zile bastı. İçeri yirmili yaşlarının sonunda, zayıf yapılı, çok düzgün traşlı, gözleri fazlasıyla uyanık bir genç adam girdi. Önlüğü temizdi. Elleri çok temizdi. Fazla temiz eller, ya çok iyi cerrahların ya da çok az çalışanların elinde olurdu. Gözlerindeki kıpırtı ise başka bir şeyi ele veriyordu: hırs.

“Dr. Hikmet,” dedi başhekim. “Yeni gelen tabibe rehberlik edeceksiniz. Hastanenin işleyişini göstersin. Bir yanlışlık olmasın.”

Rehberlik kelimesi odada olduğundan daha uzun kaldı.

Nâzım genç adama baktı. Hikmet de ona baktı. İlk bakışta bile anlaşılan bazı şeyler vardır. Bu genç adam yalnız yardımcı değildi; aynı zamanda bir göz, bir kulak ve gerekirse bir ihbar hattıydı. İttihatçı bir sadakatin ateşi yüzüne sinmişti. Taşradan gelen bu yabancı doktora güvenmediği, daha ilk andan belliydi.

Başhekim devam etti:

“Hummalılar koğuşuna yazın bunu. Sonra Sevkiyat Yaralıları’na baksın. Almanlar için üstten ayrıca emir gelirse haber verirsiniz. Ve…” Başhekim burada durup gözlerini Nâzım’a dikti. “Burada iki şey affedilmez, doktor efendi. Biri hastayı gereksiz konuşturmak. Diğeri merhameti iş bilmezlikle karıştırmak.”

Nâzım dönmeden cevap verdi:

“İkisini de ayırmayı bilirim.”

Koridora çıktığında kendi kendine,
Birini ayırmayı biliyorum. İkincisini bugün öğreneceğim,
diye düşündü.

Hikmet onun yanında yürümeye başladı. Adımları hafifti ama varlığı ağırdı.

“Cerrahpaşa’yı daha önce gördünüz mü?” diye sordu.

“Hayır.”

“İstanbul’un hastaneleri taşradakilere benzemez.”

“Taşranın hastaları da İstanbul’dakilere benzemez.”

Hikmet hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemede sıcaklık yoktu.

“Başhekim bey insanı zor sever,” dedi. “Ama devlete sadık adamı hemen anlar.”

Nâzım onun ne demek istediğini gayet iyi anladı. Bu bir tanışma cümlesi değil; nabız yoklamasıydı.

“Ne mutlu ona,” dedi yalnız.

Hikmet’in yüzünde, “Seni not ettim” diyen o ince ifade belirdi.


Hummalılar koğuşu hastanenin geri kalanından bile daha kötüydü.

Dar, alçak tavanlı, havasız bir taş salon. Pencereler küçük ve yukarıdaydı; içerideki ağır havayı dışarı taşıyamıyor, yalnız solgun bir ışık bırakıyordu. Yataklar birbirine fazla yakındı. Bazılarında iki kişi, bazılarında yerde serili şiltelerde üç kişi yatıyordu. Kusmuk, ter, ilaç ve dışkı kokusu aynı havaya karışmıştı. Bir köşede iki hademe kireç serpiyor, başka bir köşede genç bir ebe, ateşli bir erin alnını soğuk bezle siliyordu.

Nâzım içeri adım atar atmaz, burada yalnız tıbbın değil, imparatorluğun da çöktüğünü gördü.

Bir yatakta on altı yaşlarında görünen bir çocuk titriyordu; yüzü sarı, gözleri cam gibi. Bir başkasında kırkını geçmiş bir er, ağzını duvara çevirip sessizce kusuyordu. Pencere altındaki en dip yatakta ise bacağından ağır yaralı, sakalı günlerdir kesilmemiş bir asker inliyordu.

Bir hademe Nâzım’ı görünce yaklaştı.

“Hocam, şunu sabaha çıkarmamız zor,” dedi, dipteki askeri göstererek. “Bacağı karardı.”

Hikmet hemen araya girdi.

“Onu dün gece cerrahiye istemiştik. Yer yok dediler.”

Yani savaşta her şey gibi, kimin daha önce öleceğine göre sıra belirlenmişti.

Nâzım eğilip baktı.

Bacağın alt kısmı, diz altından itibaren morarmış, yer yer siyaha dönmüş, derinin altı gerginleşmişti. Kötü koku, daha bakmadan kangreni haber veriyordu. Eski sargı açıldığında irinle karışık kan, bezin liflerine yapışarak kalktı. Adamın gözleri yarı kapalıydı ama Nâzım’a baktığında içlerinde hâlâ korkudan daha güçlü bir beklenti vardı: kurtarılma beklentisi.

İşte hekimliğin en acı tarafı buydu. Bazı gözler, daha bakar bakmaz sana bedenin aslında çoktan kaybedildiğini söyler. Ama o bedenin sahibi hâlâ senden hayat bekler.

“Ne kadar oldu?” diye sordu Nâzım.

“Dün geceden beri kötüleşti. Önce şişti, sonra koku başladı.”

“Neden haber verilmedi?”

Hademe omuz silkti. “Önce başkaları vardı.”

Nâzım kaynar su, temiz bez, makas, neşter istedi. Gelenlerin hiçbiri yeterince temiz değildi. Eldiven yoktu. İyot azdı. Maske zaten hayaldi. Bu imkânsızlık içinde hekimlik yapmak, ölümle pazarlık etmek demekti.

Askerin diz altını temizlemeye başladığında, adam dişlerini sıktı.

“Kesilecek mi hocam?” dedi boğuk sesle.

Nâzım bir an durdu. Evet dese adamı çökertecekti. Hayır dese yalan söylemiş olacaktı. Yalnız şu an, ameliyat da yapılamazdı; burada değil, bu koşullarda değil.

“Şimdi önce temizleyeceğim,” dedi. “Ateşi düşüreceğiz.”

Adam gözlerini kapadı. Bu cümlenin eksik umut taşıdığını anlamıştı.

Nâzım bıçağın çevresindeki ölü dokuyu ayıklarken irin fışkırdı. Koku öylesine keskindi ki, yanındaki hademe başını öte yana çevirdi. Hikmet ise bakmayı sürdürdü. Belki sınamak için, belki gerçekten tıp merakıyla. Nâzım elini sabit tuttu. Hekimlik bazen, elin tiksinmeyi unutmasıdır.

Asker bir ara dişlerinin arasından, “Cepheye gidemedim hocam,” diye fısıldadı. “Bizim köyden üç kişi yazıldı. İkisi gitti. Ben burada çürüyorum.”

Nâzım dikiş hazırlarken ona bakmadı.

“Şimdi konuşma.”

“Anam duysa utanır,” dedi çocuk sayılacak kadar genç o adam. “Kurşun değmeden öleceğim.”

Bu cümle, Nâzım’ın içini beklenmedik biçimde kesti. Bazı yaralar etten değil, sözden açılırdı.

Bacağı kurtaramayacağını biliyordu. Yalnız biraz daha zaman kazandırabilirdi. Ateşi düşerse, belki üst cerrahlara yetişir, belki diz üstünden kesilir, belki adam yaşardı. Belki. Savaşta “belki”, bazen Tanrı kadar uzaktı.

Nâzım işi bitirip yeni bez sardığında elleri irin ve ter karışımı bir kayganlık içindeydi. Hademe, “Yaşar mı?” diye sordu.

Nâzım doğrudan cevap vermedi.

“Başhekim görsün,” dedi. “Hemen.”

Hikmet ona dikkatle baktı.

“Bu bacak çoktan gitmiş,” dedi.

“Adam henüz gitmedi.”

“Bazen bedenin kurtulacak kısmını seçmek gerekir.”

Nâzım ellerini yıkarken kısa bir bakış attı.

“Bazen de ölüme ne kadar süre kaldığını yalnız Tanrı bilir.”

Hikmet hiçbir şey demedi. Ama zihnine yeni bir not düştüğü belliydi.

Hademe gidince kısa süre yalnız kaldılar.

Asker gözlerini aralayıp Nâzım’a baktı.

“Benim adımı yazar mısın hocam?” dedi. “Olur da…”

Devamını getiremedi.

Nâzım küçük defterini çıkardı. Askerin adını, köyünü, birliğini yazdı. Bu, resmî kayda belki hiç geçmeyecek, ama bir insanın dünyadan tamamen silinmemesi için tutulmuş küçük bir kayıttı.

İçinden,
Bir yanda kapı, mühür, sarnıç. Bir yanda bu çocuk. İkisine birden yetişmek zorundayım,
diye geçirdi.


Öğle saatlerine doğru hastanenin ritmini daha iyi öğrendi.

Hangi hademe hangi koğuşa en çok girip çıkıyor.
Hangi ebe, subaylara karşı erlerden daha yumuşak davranıyor.
Hangi genç doktor, Alman hastalara gereğinden fazla itina gösteriyor.
Hangi odanın kapısı hep yarı kapalı tutuluyor.
Hangi kayıt defterine isimler tam yazılıyor, hangisine yalnız rumuz düşülüyor.

Hastane, ilk bakışta düzensiz bir felaket gibi görünse de kendi içinde çok sert ve çok eski bir hiyerarşi taşıyordu. En ağır yaralı her zaman en önemli adam değildi. En çok sessizlikle korunan oda, çoğu zaman en çok şey bilen adamı barındırırdı.

Tam bir köşe başında soluklanmak için durmuştu ki, çamaşırhane tarafından gelen iki kadın önünden geçti. Biri iri yapılı, yüzü buhardan kızarmış bir kadın; öteki daha yaşlı, beli hafif bükük. Kollarında temiz bez tomarları vardı. Nâzım, alışkanlıkla ellerine ve ayaklarına baktı. İşçi elleri. Ağır su taşımaktan şişmiş parmak eklemleri. Fakat yaşlı olan kadın yanından geçerken temiz bezlerden birini yere düşürür gibi yaptı.

Bez, Nâzım’ın ayağının dibine kaydı.

Nâzım eğilip aldı.

İlk bakışta sıradan bir sargı beziydi. Ama kenarında, göze batmayacak kadar küçük, ince bir mavi dikiş vardı.

Nâzım başını kaldırdı.

Kadın ona bakmıyordu bile. Elindeki leğeni diğer kola aktarıyor, yerleri siler gibi yavaşlıyordu. Yanından geçerken dudakları neredeyse hiç kımıldamadan fısıldadı:

“Öğleden sonra üst kata bir Alman getirilecek. Kimseyi odaya sokmuyorlar. Suyunu değiştirmek bahanesiyle seni içeri aldıracağım. Gerisi sende tabip.”

Sonra yürüyüp gitti.

Nâzım birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

Kâzım’ın dün geceki yüzü birden gözünün önüne geldi.
Bir orduyla savaşabilirim ama dedikoduyla baş edemem.

Şimdi o mahrem ağ, hastane koridorunun tam ortasında, kanlı çarşafları taşıyan bir kadın bedeninin içinden ona konuşmuştu.

Mavi dikişli bez parçasını çantasına koydu. Bu yalnız bir işaret değildi; onların yalnız olmadığını, kadın hattının şimdi hastane içinde de çalıştığını kanıtlıyordu. Bu keşif Nâzım’ın sırtına bir güven değil, daha büyük bir sorumluluk bindirdi. Demek ki burada yalnız kendi aklına değil, görünmez bir örgünün zamanlamasına da ihanet edebilirdi.

Ama daha bunun ağırlığını sindiremeden Hikmet yeniden belirdi.

“Başhekim sizi arıyordu,” dedi.

“Ne için?”

“Almanlar için ayrı oda hazırlanıyormuş. Üstten emir gelmiş.”

Demek mavi dikişli kadın doğruydu. Ve Hikmet, istemeden de olsa aynı bilgiyi doğruluyordu.

Nâzım başını salladı. “Gidiyorum.”

Hikmet onun yanında kalmaya devam etti.

“Ben de geliyorum,” dedi.

Bu “yardımcı” kılığındaki gölgenin ondan ayrılmaya niyeti yoktu.


Özel koğuş hazırlanmadan az önce, Nâzım’ın elindeki afyonlu karışımı kontrol ettiğinde şişenin dibinde yalnız birkaç damla kaldığını fark etti. Bu, bir yaralıyı sakinleştirmek için yeterli olabilirdi; ama sayıklama ile bilincin eşiğinde tutulması gereken biri için yetmezdi. Daha fazlasına ihtiyacı olacaktı. Resmî eczaneden istese kayıt düşülür, Hikmet sorardı, Başhekim dikkat kesilirdi.

İşte tam burada, hekimlikten başka bir şey devreye girmek zorundaydı.

Hikmet’e döndü.

“Sen üst koğuşa çık,” dedi. “Kolera şüphesi olan er tekrar kusmuş. Başhekim seni sorarsa, ben özel odaya geçeceğim.”

Hikmet kaşlarını çattı.

“Kolera mı? Az önce yoktu.”

“Az önce de kangren yoktu,” dedi Nâzım sertçe. “Hastalık senden izin almaz Doktor Hikmet.”

Bu cümle, genç adamın meslek onuruna dokundu. Böyle zamanlarda en işe yarayan şey kibirdir; adamı gerçeği sınamaya iter. Hikmet hiç hoşlanmadan da olsa o tarafa yöneldi.

Nâzım fırsatı kaçırmadı. Merdivenlerin altındaki dar koridordan levazım depolarına indi.

Aşağı katlar, hastanenin üstündeki düzenli vahşetin çıplak iç organlarıydı. Burada su damlıyordu. Tahta sandıklar üst üste dizilmişti. Boş şişeler, paslı metal tepsiler, kırık sedye ayakları, ıslak kömür çuvalları, eski üniformalar ve kilitli ecza kasaları yarı karanlıkta üst üste duruyordu. Koku burada değişmişti: ilaç, rutubet, fare pisliği ve ucuz rakı.

Bir fener ışığının dibinde oturan levazım çavuşu, kâğıt üstünde hastaneye ait olan ama fiilen karaborsaya çıkan malzemenin bekçisine benziyordu. Kalın boyunlu, kirli sakallı, gözlerinde uykusuz kurnazlık olan bir adamdı. Önündeki sandık açıktı; içinde morfin ampulleri değilse bile afyonlu karışım şişeleri ve pahalı tentürler olduğu belliydi.

“Ne ararsın doktor?” dedi, Nâzım’ı görünce.

“İlaç.”

“Yukarıda yok mu?”

“Yok.”

Çavuş sırıtmakla tehdit etmek arasında bir ifade takındı.

“Burada da kâğıtsız verilmez.”

Nâzım kapıyı arkasından kapattı. Sandığın içindeki şişelere baktı. Sonra adamın yüzüne.

“Bu malzeme kâğıtla gelseydi burada durmazdı.”

Çavuşun gülüşü söndü.

“Lafına dikkat et.”

Nâzım ona bir adım yaklaştı. Horasan’da öğrendiği o sert, susuz bakış yüzüne geri geldi.

“Ben yukarıda kangren temizledim, kusmuk topladım, Alman yarası diktim. Sen burada devlete ait morfini sandık dibine saklayıp dışarıya mı satıyorsun? İstersem şimdi çıkar, Başhekim’in önünde bu sandığı açtırırım. İstersem askerî zabiti çağırır, seni hırsızlık ve iaşe bozgunundan asılacak yere kadar sürüklerim.”

Çavuş dişlerini sıktı.

“Delilin ne?”

Nâzım elini sandığa attı, iki şişeyi çıkarıp adamın önüne bıraktı.

“Benim delilim bu değil,” dedi. “Benim delilim, yarın sabah eksik ilaç yüzünden ölen adamlar. Senin yüzünse hafızamda kaldı.”

Bir an sessizlik oldu. Suyun damlama sesi daha net duyuldu.

Sonunda çavuş, sandığın dibinden küçük bir kutu çıkardı. İçinde morfin ampulleri vardı. İkisini Nâzım’a uzattı.

“Bunu hiç almadın,” dedi.

Nâzım ampulleri aldı. Sonra eğilip, adamın yalnız kendisinin duyacağı kadar alçak sesle konuştu:

“Bugün seni görmedim. Ama bir daha bir koğuşta ilaç yüzünden çocuk ölürse, bu hastanenin en pis bodrumundan bile seni çıkarırım.”

Çıkarken elleri artık yalnız kanla değil, savaşın tedarik pisliğiyle de kirlenmişti. Ve bunu geri çeviremezdi.


Öğle ezanı vururken hastanenin en loş ve havasız köşesindeki Özel Koğuşun kapısı sertçe açıldı.

İçeriye, üzerleri çamur ve barut içinde, yüzleri asık iki Alman askeri girdi. Aralarında taşıdıkları sedyede, yüksek ateşten yüzü kıpkırmızı kesilmiş, göğsü sargılarla kaplı bir subay yatıyordu. Adamın üniformasının üst kısmı aceleyle kesilmişti; apoletlerin izi hâlâ omuzda duruyordu. Çizmeleri iyi deridendi ama çamurla kaplanmıştı. Bu ayrıntı, Nâzım’a yaralanmanın bir kışla talimi değil, açık arazi yahut sevk hattı civarında yaşandığını düşündürdü.

Koridorun köşesinde ellerini yıkarken, bakışlarını o tarafa çevirdi. Eski bir saha içgüdüsüyle önce apolet izlerine, sonra çizmelere, sonra adamı taşıyan askerlerin yüzüne baktı. Getirilen kişi, sıradan bir cephe subayı değildi. Yüzünün solgunluğuna rağmen, çenesindeki o kibirli kemik yapısı, eldivenlerinin kalitesi, bel kemerinin metal tokası ve askerlerin ona gösterdiği istemsiz ihtiyat, Von Altenburg’un yakın çevresinden bir irtibat yahut istihbarat subayı olduğunu ele veriyordu.

“Tabip!” diye bağırdı Almanlardan biri bozuk bir Türkçeyle. “Hemen müdahale gerek. Ateşi çok yüksek!”

Nâzım ağır adımlarla yaklaştı. Yüzüne o hissiz, profesyonel doktor maskesini çoktan geçirmişti.

“Koğuşa alın,” dedi soğukça. “Ben ilgileneceğim.”

Tam içeri gireceklerdi ki, Hikmet araya çıktı.

“Başhekim olmadan—”

Nâzım onu öyle bir sertlikle susturdu ki, Almanlar bile bir an durdu.

“Başhekim gelene kadar ölsün mü istersin?” dedi. “Göğsünde cerahat kaynıyor. Burada karar verme sırası sende değil.”

Hikmet bir şey söylemek istedi ama Alman nöbetçinin “Schnell!” diye bağırması üzerine geri çekildi. Nâzım onun yüzünde büyüyen şüpheyi gördü. Bu şüphe ileride yine karşısına çıkacaktı.

Yatak hazırlanıp subay yatırıldığında, Nâzım önce yaraya baktı.

Göğsün sağ tarafında, kaburgalara yakın, temiz olmayan bir giriş vardı. Kurşun doğrudan saplanmamış, belki taş sekmesi yahut dar açıyla gelen bir mermi parçası eti yırtıp geçmişti. Fakat asıl tehlike yarada değil; içeri dolan enfeksiyon ve ateşteydi. Yara aceleyle sarılmış, kanama kaba biçimde durdurulmuş, ama beden saatlerce titreşim içinde kalmıştı.

Nâzım stetoskobunu adamın göğsüne dayadı. Kalp, bir kuşun kapana sıkışmış kanadı gibi hızlı ve düzensiz atıyordu. Akciğerin alt tarafında hırıltılı, nemli bir ses vardı. İçeride kan yahut cerahat toplanmaya başlamış olabilirdi. Adam ölüme yakın değildi henüz; ama ölümü bedeninin köşelerine çoktan yerleştirmişti.

Subay, hummanın zehirli karanlığında, kontrol edemediği bir dille Almanca ve Türkçe kelimeleri birbirine karıştırarak sayıklamaya başladı.

“Sieben Tage…” diye mırıldandı önce. Sonra Türkçe kırıntılar geldi. “Yedi gün… Karadeniz… Yavuz… kapı içeriden değil… mühür… Altenburg… mühür nerede…”

Nâzım’ın parmakları stetoskobun soğuk metalinde dondu.

Mühür. Altenburg. Kapı.

Hipokrat yemini,
Bu adamı ne pahasına olursa olsun yaşat
diyordu.

Sâbit’e verdiği gölge yemin ise,
Bu adamın son nefesindeki sırlar, belki binlerce askerin canından daha değerlidir
diye fısıldıyordu.

Alman askerlerinden biri şüpheyle yaklaştı.

“Ne diyor? Anlıyor musun doktor?”

Nâzım adamın nabzını tutarken kafasını kaldırmadan cevap verdi:

“Annesini çağırıyor. Ölüm döşeğindekiler hep öyle yapar. Ateşi dili bozmuş. Dışarı çıkın, hastanın hava alması gerek.”

Alman asker isteksizce kıpırdanmadı. Öteki daha sert baktı.

“Biz kalırız.”

Nâzım bu kez doğrudan gözlerinin içine baktı.

“Kalırsanız adam boğulur. Akciğerine kan doluyor. Ya dışarı çıkarsınız ya da biraz sonra kendi komutanınıza cesedini teslim edersiniz. Tercih sizin.”

Askerlerden biri dişlerini sıktı, öteki elini silah kayışına götürdü. O an odadaki hava bir ameliyathaneden çok sorgu odasına döndü. Nâzım bir adım dahi geri çekilmedi. Kan, irin ve ölümün içinden geçmiş bir hekimin yüzündeki o soğuk kesinlik, kaba kuvvetten daha ikna edici olabilir.

Sonunda askerler dışarı çıktı. Kapı kapandı.

Ama bu kez asıl tehlike kapının dışında yalnız Almanlar değildi. Hikmet’in gölgesi de oradaydı. Kapının altındaki ışık çizgisinde iki ayrı ayak gölgesi görünüyordu.

Nâzım hızlı düşünmek zorundaydı.

Kapıya doğru, “Doktor Hikmet!” diye seslendi.

Dışarıdan şaşkın bir ses geldi. “Efendim?”

“Alt koğuşa git. Az önce gördüğüm çocukta kolera başlangıcı olabilir. Kusmuğunu kimse temizlemesin. Başhekim’e haber vermeden evvel sen bak.”

Hikmet’in sesinde irkilme duyuldu. “Kolera mı?”

“Koş!” dedi Nâzım. “Burada bir Alman var; orada bütün hastane gider.”

Bu kadar yeterdi. Genç bir hırslı doktor için, başhekimden önce kolera şüphesini teşhis etme ihtimali kendi şüphesinden daha cazipti. Ayak sesi uzaklaştı.

Kapı kapanır kapanmaz odadaki hava değişti.

Nâzım eğilip subayın yüzüne yaklaştı. Adamın göz kapakları titriyor, dudakları kurumaktan çatlıyor, dişlerinin arasından kötü kokulu bir nefes çıkıyordu. Nâzım suya batırdığı bezi alnına bastırdı. Sonra morfin ampulünü dikkatle açtı, dozu ölçtü ve yarı sakinleştirici, yarı çözme niyetiyle adama verdi.

Tam o sırada, neşterini eline alınca parmaklarında beklenmedik bir anı kıpırdadı.

Viyana.

Bembeyaz ameliyathane ışıkları. Cilalı metal aletler. Kış sabahlarında camlara vuran sakin kar. Üniversite amfisinde Alman profesörün “Tıp millet üstüdür, bedenin dili birdir” deyişi. Ders çıkışı genç doktor adaylarının kahve içtiği dar masalar. Damar, sinir, doku üzerine yapılan uzun tartışmalar. İnsan bedeni önünde milliyetin, ihtirasın ve siyasetin küçüldüğüne dair o naif inanç.

Sonra bugünkü Cerrahpaşa.

Yarı karanlık. Paslı metal. Kirli bez. Çürüyen yara. İlaç karaborsası. Ve karşısında, “medeniyet” dersi aldığı milletin şimdi kendi toprağını satranç tahtası gibi kullanan bir subayı.

Nâzım neşteri biraz daha sert kavradı.

Demek medeniyet de bazen yalnız iyi aydınlatılmış bir yalandı.

Subayın göğsüne eğildi.

“Mühür bizde,” dedi. “Altenburg seni sattı. Üçüncü Kapı nerede?”

Subayın gözleri bir an için aralandı. O gözlerde artık askerî disiplin değil, mutlak ölüm korkusu vardı. İnsan en çok, artık rol yapacak gücü kalmadığında gerçeğe yaklaşırdı.

“Wasser…” diye fısıldadı önce. Sonra boğazı hırladı. “Sarnıç…”

Nâzım eğildi.

“Nerede?”

“Işık sönünce…” dedi subay. “Medusa’nın bakışı…”

Nâzım morfinin etkisinin tam dil eşiğine geldiğini hissetti. Şimdi ya açılacaktı ya kapanacaktı.

“Hangisi?” diye fısıldadı. “Hangi Medusa?”

Subayın gözleri bir an titredi. Sonra dudakları kımıldadı.

“Yanlış baş… değil…”

Nâzım daha yaklaştı.

Tam o sırada dışarıdan bir boğuşma sesi geldi. Almanca küfür. Kadın sesi. Kapıya sert bir şey vuruldu.

Nâzım dişlerini sıktı. Bir an tereddüt etti. Sonra kapıyı araladı.

Koridorda, sabah mavi dikişli bezi bırakan yaşlı çamaşırcı kadın, elindeki leğenle duvara sıkıştırılmıştı. Alman nöbetçilerden biri kadının kolunu sertçe tutuyor, “Ne bakıyorsun?” diye bağırıyordu. Kadın başını eğmiş, korkmuş bir işçi gibi görünmeye çalışıyordu ama omuzlarındaki gerginlik Nâzım’a her şeyi söyledi.

Araya girdi.

“Ne yapıyorsunuz?” dedi sertçe. “Bu kadın çamaşır taşıyor.”

Alman dönüp ona baktı. “Bu kapıya iki kere geldi.”

“Kanlı bezleri taşıyan herkes bu kapıya gelir,” dedi Nâzım. “Yoksa komutanınız kendi pisliği içinde mi yatsın?”

Bu tıbbi hakaret gibi duyulan cümle askeri bir an durdurdu. Nâzım fırsatı kullandı. Kadının elindeki leğeni aldı, onu mutfak tarafına doğru çekti.

“Bunu ben gönderiyorum,” dedi. “Mutfakta sıcak su hazırlansın.”

Asker söylene söylene geri çekildi.

Mutfak koridoruna girdiklerinde, içeride kazanlar kaynıyor, buhar tavana vuruyor, kaşık ve tencere sesleri birbirini eziyordu. Burası konuşmak için hastanenin en güvenli yeriydi; çünkü herkes sesini bir başkasına bastırmaya çalışıyordu.

Kadın, başını hiç kaldırmadan, elindeki bezleri sıkarken fısıldadı:

“Onlar yanlış Medusa’ya bakıyor.”

Nâzım yalnız gözlerini çevirdi.

“Ne demek?”

“Asıl kapı, ağlayanın altında.”

Kadın bir kaseyi başka yere taşıdı. Sanki hiç konuşmamış gibiydi.

Nâzım arkasından yalnız bir an baktı. Ağlayan Medusa. Demek sarnıcın içindeki başlardan biri değil, biri üzerinde su damlayan, gözünden yaş gibi akan, başka türlü bir işaret taşıyan taş.

Bu artık yalnız adres değil, bilmeceydi.

Odada bekleyen Alman subaya dönmeden önce zihninde yeni düğüm eklendi:

Sarnıç. Medusa. Ağlayan olan.

Geri döndüğünde subayın durumu kötüleşiyordu. Kan yeniden sızıyor, nefes kısalıyordu. Nâzım bir an daha beklerse adamı kaybedebilirdi. Kapıyı kapattı. Neşterini aldı. Gaz lambaları bu kez daha sert sarsıldı; biri tamamen söndü. Oda yalnız pencerenin zayıf ışığı ve küçük bir alevle kaldı.

Savaş hastanelerinde aydınlık da güvenilir değildi.

Bir an, yarayı görmek için parmağını doğrudan etin içine daldırmak zorunda kaldı. Islak, sıcak ve kaygan karanlığın içinde metal parçasını arar gibi bedenin içine yoklandı. Subay inledi. Nâzım dişlerini sıktı. Tam o anda yine eğilip kulağına fısıldadı:

“Altenburg seni feda etti. Bana söyle.”

Bu, tıbbi müdahale ile psikolojik işkencenin aynı nefeste birleştiği andı.

Subay bir şey söylemeye çalıştı. Dudaklarından parçalanmış bir ses çıktı:

“Unter… Wasser…”

Suyun altında.

Sonra bir kan pıhtısı daha geldi. Nâzım başını çevirdi, temizledi, dikişi tamamladı. Adamı yaşatıyordu. Aynı anda soyuyordu.

Kapı vuruldu.

“Doktor?”

Bu kez Hikmet’ti.

Nâzım başını kaldırmadan bağırdı:

“Girmeyin!”

Sesindeki öfke gerçekti. Çünkü şimdi onu yalnız Almanlar değil, genç bir meslektaşın şüphesi de öldürebilirdi.

Dikiş bittiğinde subayın ateşi biraz düştü, ama sayıklamaları tam kesilmedi. Nâzım, adamı sakinleştirmek için birkaç damla daha verdi. Sonra başucundaki küçük masaya eğilip sözde tıbbi notlar yazmaya başladı.

Kâğıda şunları kaydetti:

Göğüs yarası. Yüksek ateş. Deliryum. Solunum düzensiz.

Ama aynı kâğıdın köşesine, yalnız kendi anlayacağı küçücük işaretler de düştü:

S / M / ışık / 7 / A / Y

Y: ağlayan.


Öğleden sonra koğuşlar arasında dolaşmaya devam etti. Şimdi kulağı daha keskinleşmişti. Bir yaralı nefer, “Yavuz gene Karadeniz’e mi çıkacakmış?” diye sayıklıyor, başka biri “Yedi gün sonra sevk var” diye inliyordu. Normalde bu parçalar önemsiz gelebilirdi. Ama Alman subayın ağzından dökülen kırıntılarla birleşince, artık bunlar bir desene dönüşmeye başlıyordu.

Hummalılar koğuşunda, Osmanlıca ile Almanca küfürleri birbirine karıştıran yaşlı bir levazım memuru, “Mühürsüz sandık olmaz, beni kandıramazsınız…” deyip sonra yeniden ateşin içine gömüldü. Nâzım, her duyduğu sözü olduğu gibi yazmıyor, yalnız yankılanan ortak kelimeleri topluyordu. Çünkü istihbarat, tek bir doğru cümleden çok, tekrar eden korku motiflerinden doğardı.

İkindiye doğru hastane biraz daha karardı. Pencerelerdeki gri ışık zayıfladı. Koğuşların havası ağırlaştı. Hademelerden biri, “Akşama doğru iki cenaze daha çıkacakmış,” dedi geçerken. Bu cümle, burada herkesin ölüme ne kadar gündelik baktığını gösteriyordu. Fakat ölüm gündelikleşince hakikat de gevşerdi. İnsanlar o saatlerde daha az dikkatli konuşur, daha çok iç dökerdi.

Hummalılar koğuşuna uğradığında sabahki genç Anadolu neferini gördü.

Çocuk çok küçülmüş gibiydi. Ateş yüzünü içeri çekmiş, dudaklarını bembeyaz bırakmıştı. Nâzım yanına çöktü. Çocuk gözlerini güçlükle açtı.

“Hocam…”

“Buradayım.”

“Cepheye gidemedim ya…”

Nâzım elini alnına koydu. Ateş alev gibiydi.

“Şimdi konuşma.”

“Babam duysa… korktu sanır.”

Bu kez Nâzım’ın boğazı sıkıldı. Bu çocuk, kurşun yemeden, kahramanlık gösteremeden, yalnız hastane yatağında ölmenin utancını taşıyordu. İmparatorluğun en büyük felaketlerinden biri de buydu belki: daha savaşmadan yenik hissettirilen çocuklar.

“Kimse seni korkak sanmayacak,” dedi Nâzım, sesini mümkün olduğunca düz tutarak. “Sen vazifedeyken düştün.”

Çocuk çok hafif gülümsedi. Bu gülümseme, kurtulacağına inandığı için değil; son anda bir yetişkinin yalanını hediye olarak kabul ettiği içindi.

Bir süre sonra nefesi bozuldu. Eli havada bir şey arar gibi kıpırdadı. Nâzım elini tuttu. Çocuk gözlerini son kez açtı.

“Anama…” dedi.

Devamı gelmedi.

Beden gevşedi.

Nâzım elini yavaşça bıraktı.

O an, biraz önce bir Alman subayı yaşatmak için kanla boğuşmuşken, şimdi kendi devletinin çocuğunu yalnız teselli ederek kaybetmenin ağırlığı omzuna çöktü. İşte asıl vicdan azabı buydu. Düşmanın yarasını dikip kendi çocuğunu toprağa teslim etmek.

Yüzünü çevirmedi. Çünkü hekimlerin bazı ölümlere tanıklık ederken bile yüzünü saklama lüksü yoktur.

Yalnız, çocuğun adını küçük defterine ikinci kez yazdı. Bu kez yanına bir nokta koydu.


Akşamüstü, Alman subayın odasına bir kez daha döndü.

Adam yaşıyordu. Ama yüzü sabahkine göre daha sönmüş, dudakları morarmaya yüz tutmuştu. Ateş hâlâ yüksekti. Alman nöbetçiler kapıda daha sinirliydi; biri içeride olup bitene güvenmiyor, öteki yalnız emir bekliyordu.

Nâzım içeri girer girmez subayın gözlerini kısa süreliğine açtığını gördü. Bu kez sayıklama daha zayıftı.

“Licht…” diye fısıldadı adam. “Wenn die Lichter aus…”

Işıklar sönünce.

Nâzım eğilip kulağına bir kez daha sordu:

“Kim bekliyor?”

Adamın boğazı gıcırdadı. Dudakları titredi.

“Onlar…” dedi. “Kapının adamları… aşağıda…”

Sonrası boğuk bir inlemeye dönüştü.

Daha fazlasını alamadı. Çünkü artık adamın bedeni bilgi vermekten çok kapanmaya başlamıştı. Bazen hakikat, kendini tümüyle değil, yettiği kadar açık ederdi. Doktor, casus kadar sabırlı olmak zorundaydı.


Akşam saatlerine doğru hastanenin arka kapısından çıkmaya hazırlanırken, koridorda bir dalgalanma oldu.

Önce hızlı adımlar. Sonra hademelerin aniden yol açışı. Ardından sert Almanca komutlar.

Nâzım refleksle döndü.

Giriş koridorunda, koyu renk uzun paltolu üç Alman subayı beliriyordu. Biri gençti. Biri daha yaşlı, suratında bürokratik bir soğukluk taşıyordu. Ortadaki ise yürüyüşüyle bile diğerlerinden ayrılıyordu; çevresindekileri susturan, bakmadan bile tartan, mekanın ritmini üzerine alan bir adam.

Nâzım yüzünü tam seçemedi.

Ama o yürüyüş, o düzen, o çevresinde açılan görünmez boşluk…

Altenburg olabilir miydi?
Yahut en azından onun sağ kolu?

Kalbi bir an hızlı vurdu. Sonra hemen yavaşladı. Panik, hastane gibi kalabalık yerlerde en görünür hatadır.

Kanlı önlüğünü biraz daha yukarı çekti. Elindeki kirli sargı bezlerini önüne aldı. Başını öne eğip, iki hademe ile bir sedyenin arasına karıştı. Sedyede yatan yaralı bağırıyordu; bu, saklanmak için lütuf gibiydi. Nâzım, sedyenin öbür kenarından tutar gibi yaptı ve kalabalığın ritmine uydu.

Alman subaylar koridoru yararak ilerlerken, Nâzım yüzünü yaralının kanlı örtüsünün gölgesine aldı. Bir an için, ortadaki Alman’ın bakışı kalabalığın üstünden süzülüp geldi. Nâzım nefesini tam o anda değil; bir an önce kesmişti. İyi saklanmak, tehlike gelince değil, gelmeden önce sıradanlaşmaktır.

Yanından geçtiler.

Ama tehlike bitmedi.

Arka kapıda bu kez bir Osmanlı zabiti duruyor, çıkanların yüzüne hızlı hızlı bakıyordu. Belki rutin. Belki de içerideki Alman hareketliliğinden sonra aceleyle konmuş bir tedbir.

Nâzım’ın yüreği ilk kez gerçekten ağzına geldi.

Çantasında, üzerinde hastane masrafları ve ilaç isimleri yazılı gibi görünen ama aslında bir imparatorluğun kaderini taşıyan o küçük defter vardı. Üstelik önlüğünde Alman subayın taze kanı, cebinde mavi dikişli bez, zihninde Yerebatan’ın kapısı…

Zabit önündeki yaşlı hademeyi itti. Sıradaki Nâzım’dı.

“Sen,” dedi. “Dur.”

Nâzım başını kaldırdı. Gözlerine doğrudan değil, saygı sınırında baktı.

“Tabibim.”

“Ne işten çıkarsın?”

“Hummalılar ve özel koğuş.”

“Çantanda ne var?”

Nâzım çantayı uzattı. Bunu tereddütsüz yapmak zorundaydı. Tereddüt, suçun ilk işaretidir.

Zabit çantayı açtı. Şişeler. Bezler. Makas. İğne. Defter.

Defteri eline aldı.

Nâzım’ın boğazında görünmez bir halka sıkıştı.

Zabit kapağını açtı. İlk sayfada bilinçli olarak en üste yazılmış ilaç isimleri ve masraf kalemleri vardı. Altta, küçük ve dağınık hekim notları. Nâzım, asıl işaretleri sayfanın köşelerine, yalnız kendi anlayacağı biçimde dağıtmıştı.

Zabit dudak büktü.

“Doktor yazısı,” dedi küçümseyerek. Defteri geri attı. “Geç.”

Nâzım başını eğdi, çantayı aldı ve yürüdü.

Hastane kapısından çıkana kadar arkasına bakmadı. Sokak taşına ayağı bastığında bile dönmedi. Ta ki ikinci köşe dönülüp karbolik kokusu zayıflayana kadar.

İşte ancak o zaman, akşam ayazının içinde derin bir nefes aldı.


Cerrahpaşa’nın dar sokaklarından Balat’a doğru yürürken, havadaki karbolik asit kokusu yavaş yavaş İstanbul’un akşam ayazıyla karıştı. Bir noktada durdu ve arkasına baktı.

Kimse yoktu.

Ama hissediyordu.

Hastane koridorlarında kurtardığı o hayat, aslında çok daha büyük bir suikastın işaret fişeğiydi. O Alman subayını yaşatmaya çalışırken, belki de Altenburg’un peşine düştüğü kapının adresini kendi elleriyle sağlamlaştırmıştı. Ya da belki tam tersine, o adamı canlı tutarak doğru vakte kadar bilgi kanalını açık bırakmıştı. Hekimlik ve istihbarat arasındaki fark tam da burada kayboluyordu: biri hayatı uzatır, öteki uzayan hayattan anlam devşirirdi.

Balat’a vardığında gece çökmüştü. Sabunhanenin kapısı açıldığında içeriden sızan cılız lamba ışığı, dışarıdaki karanlıktan daha güvenli görünmüyordu ama artık ev sayılabilecek tek yer orasıydı.

Sâbit ve Kâzım onu bekliyordu. Feridun biraz geride, meşe direğin yanında gölge gibi duruyordu.

Nâzım içeri girdi. Çantasını masaya bıraktı. Sonra ellerini kaldırıp bir an onlara baktı. Parmak aralarında görünmez kalmış kan, bileklerinde kurumuş karbolik, tırnak diplerinde hafif kızıllık…

“Ölüler yalan söylemiyor Binbaşım,” dedi. Sesi bir mezar kadar soğuktu. “Ama artık sadece sayıklamıyorlar. Bize bir adres verdiler.”

Sâbit yerinden doğruldu.

“Neresi?”

Nâzım gözlerini doğrudan onun gözlerine dikti.

“Yerebatan Sarnıcı. ‘Üçüncü Kapı’ orada. Ama anahtar düşündüğümüz kadar basit değil.”
Kısa bir duraklama oldu.
“Onlar yanlış Medusa’ya bakıyor. Asıl kapı, ağlayanın altında.”

Sabunhanedeki kostik kokusu o an silinmedi belki, ama yerini daha soğuk, daha kadim bir hayale bıraktı: asırlardır yerin altında bekleyen durgun su, kemerli tavanlar, sütun gölgeleri ve karanlığın içinde taş gözlerinden su damlar gibi duran bir yüz.

Av başlamak üzereydi.

Ve bu kez hedef, yerin yedi kat altıydı.