İçindekiler
Bölüm 1 - Sis Altında Sirkeci
Horasan’dan sağ dönmeyi başaran Sâbit ve ekibi, İstanbul’a kahramanlar gibi değil, kendi isimlerini ve geçmişlerini geride bırakmak zorunda kalan gölgeler gibi girer; sisli Sirkeci rıhtımından payitahtın çamurlu sokaklarına uzanan bu dönüşte, hem savaşın eşiğindeki şehrin korkulu nabzı hem de dört adamın artık eski hayatlarına dönemeyecek kadar değiştiği açıkça hissedilir. Kâzım güvenli bir hücre kurmak, Nâzım yaklaşan büyük harbin insan maliyetini okumak, Feridun ise İstanbul taşlarının altında hâlâ yaşayan kadim izleri yoklamak üzere ayrılırken; Sâbit de kendi devletinin kapısına, kendi resmî ölümünü bizzat almaya giden bir hayalet gibi tek başına Babıâli’ye yönelir. Böylece bu bölüm, ikinci kitabın ana tonunu mühürler: İstanbul artık bir payitaht değil, görünmeden yaşamak, saklamak ve çözmek zorunda olduğu büyük bir sırdır.
Bölüm 2 - Resmi Mezar
Sâbit Celâl Harbiye Nezareti’ne bir kurmay subay olarak değil, kendi adını ve itibarını devletin sicilinde gömmeye gelen yenilmiş bir adam kılığında döner; kapıdaki nöbetçiden koridordaki eski silah arkadaşına, bekleme odasındaki toy subaylardan Enver Paşa’nın öfkesine kadar her karşılaşma onun resmî kimliğinin sökülüşünü daha da derinleştirir. Kendi ekibini ölü ve dağılmış göstermek pahasına kurduğu büyük yalanla hem merkezin hiddetini üstüne çeker hem de görünmez hatta yaşama hakkını satın alır; fakat tam bu “resmî mezar” tamamlanmışken, Von Altenburg’un masasındaki yarım mühür çizimi Sâbit’e asıl tehlikenin çölde değil, payitahtın kalbinde, müttefik maskesi taşıyan gözlerin arasında büyüdüğünü gösterir. Böylece bölüm, Sâbit’in devlet nezdinde düşüşünü değil, gölge hayata doğuşunu mühürler: o artık yalnız başarısız sayılmış bir binbaşı değil, İstanbul’un sisinde, kendi cenazesinin içinden yürüyen görünmez bir muhafızdır.
Bölüm 3 - Münire'nin Kapısı
Harbiye’de kendi resmî ölümünü ilan ettiren Sâbit Celâl, İstanbul’daki son sığınağı sandığı Münire Hanım’ın evine umut ve yorgunlukla döner; fakat kapıda onu Münire değil, evin artık yalnız bir mahrem yuva değil, “İç Kapı”nın payitahttaki düğümlerinden biri olduğunu haber veren yabancı bir adam karşılar. Evin içinde Münire’nin de Horasan’dan İstanbul’a uzanan görünmez kadın hattının bir parçası olduğunun açığa çıkması, Sâbit’in hem duygusal hem zihinsel dünyasını sarsar; çünkü artık yalnız devlete değil, en güvendiği hatıralarına da eski gözle bakamayacağını anlar. Böylece bu bölüm, Sâbit’in savaşının dışarıdaki düşmandan çok, ev bildiği yerlerin bile çoktan karanlık bir istihbarat cephesine dönüştüğü hakikatiyle yüzleşmesine dönüşür ve ikinci kitabın en keskin kırılmalarından birini kurar.
Bölüm 4 - Ölülerin Yürüyüşü
Harbiye’den ve Münire’nin evinden ağır darbeler alarak dönen Sâbit, Balat’taki sabunhanede ekibine hem devlet nezdinde artık resmen “ölü” sayıldıklarını hem de Altenburg’un yarım mühür izini sürmeye başladığını açıklar; asıl sarsıcı kırılma ise, Münire Hanım’ın da İstanbul’daki görünmez “İç Kapı” hattının bir parçası olduğunun ortaya çıkmasıyla yaşanır. Bu haberler, ekibi yalnız savunmada kalamayacakları gerçeğiyle yüzleştirir ve dört adam, sabunhanenin çürük duvarları arasında ilk kez kurban değil avcı gibi düşünmeye başlar. Böylece bölüm, Sâbit ve yoldaşlarının kendi şehirlerinde görünmeden yaşayacak “ölüler”e dönüşmesini ve Altenburg’un ağına karşı ilk sessiz avlarını başlatmak üzere karanlığa adım atmalarını mühürler.