Bölüm 2 - Resmi Mezar Kapak

Bölüm 2 - Resmi Mezar

19 dk okuma 2 okunma

“Bir adamın en derin mezarı, toprağın altı değil; kendi devletinin sicil defteridir.” — Meçhul bir yolcunun notu

Harbiye Nezareti’nin ağır, oymalı taş kapılarından içeri girmek, Mehmed Sâbit Celâl için yıllardır nefes almak kadar sıradan bir iş olmuştu.

Bu kapıdan kaç kez parlak çizmeleri, muntazam üniforması ve adımına eşlik eden o metalik mahmuz sesiyle geçtiğini kendi bile sayamazdı. Nöbetçiler onu uzaktan tanır, toparlanır, selam durur; kalem odalarının kapıları önünde bekleyen küçük zabitler bir an için ceketlerini düzeltir, koridorlar ona bir kurmay subayın sessiz kibrine uygun biçimde açılırdı. İnsan aynı kapıdan çok girip çıktığında, taş bile bir süre sonra seni tanıyormuş gibi gelir. Hele de devletin merkezine yakın duran adamlardansan, bina yalnız iş gördüğün yer değil; adının yankı yaptığı mekân olur.

Fakat o öğleden sonra, aynı taşlıktan içeri adım attığında, adımlarından ses çıkmıyordu.

Bu sessizlik yalnız yorgunluğun sessizliği değildi. Bu, insanın kendi adına ait gürültüyü bilerek terk edişinin sessizliğiydi.

Üzerindeki çamurlu, yırtık sivil palto; yüzündeki kirli sakal; boynunun dibine kadar işlemiş kömür isi; omuzlarındaki o ağır, yenilmiş adam çöküklüğüyle bir binbaşıdan çok, merhamet dilenmeye gelmiş bir harp kaçağına benziyordu. Çizmesinin biri çamurdan sertleşmiş, paltonun eteği liman suyuyla karışık is lekesi almıştı. Yüzündeki yorgunluk oynanmış değildi; ama yönü değiştirilmişti. İnsan bazen gerçekten bitkin olur ve o bitkinliği, istediği hikâyeye hizmet edecek şekilde taşır. Sâbit de şimdi bunu yapıyordu.

Kapı nöbetindeki genç erler, onu önce sıradan biri sanarak durdurdu. Sonra sesindeki askerliğe çalan sertliği fark edip ikinci kez baktılar. Fakat o ikinci bakış da tanımaya yetmedi. Yalnız şüphe doğurdu.

“Dur,” dedi nöbetçilerden biri, elini tüfeğinin kayışına atarak. “Kimi ararsın?”

Sâbit, o küçücük sorunun içinde ne kadar büyük bir aşağılama taşıdığını hissetti. Yıllardır bu kapıda kendisinden hesap sorulmamıştı. Şimdi ise kendi devletine kendi adını ispat etmek zorundaydı. İçindeki eski refleks, göğsünü kabartıp sesi sertleştirerek “Yol ver” demek istedi. Fakat o refleks de, kendisi gibi, bugün gömülmek zorundaydı.

“Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl,” dedi.

Kendi adını kendi ağzından böyle, bu kadar kirli bir halde işitmek bile garipti. Sanki kendi isminden çıkmış, sonra geri dönüp onu uzaktan, yabancı biri gibi yeniden talep ediyordu.

Genç nöbetçi önce yüzüne, sonra paltosuna, sonra tekrar yüzüne baktı. İnançsızlıkla karışık bir şaşkınlık geldi gözlerine. Bir kurmay subayın adıyla karşısında duran bu perişan adam birbirine oturmuyordu. Yanındaki er, “Ne?” der gibi arkadaşına baktı. Üçüncü bakışta acımaya yakın, ama tam acıma da olmayan bir şey belirdi: insanın düşmüş birini, paşaların gözünden silinmiş bir zavallıyı seyretme merakı.

Sâbit bunu gördü.

Ve bu, kendi elleriyle kazacağı mezarın ilk kürek darbesiydi.

Genç nöbetçi içeri haber saldı. Bekleyiş kısa sürdü ama uzunmuş gibi geldi. Çünkü bazı dakikalar saat gibi değil, hüküm gibi akar. O sırada Sâbit taşlığın iç kokusunu yeniden duydu: sabun, kömür, ıslak kaput, eski kâğıt, cilalı ahşap, bir yerlerden gelen hafif mürekkep ve erimiş mühür mumu karışımı. Eskiden bu koku ona devletin intizamını, çarkların tıkır tıkır işleyişini çağrıştırırdı. Şimdi aynı koku, havasız kalmış, kapalı bir dehlizin sızıntısı gibi geliyordu.

Nihayet yukarıdan gelen emirle onu içeri aldılar. Bu kez ne selam verildi ne saygılı mesafe bırakıldı. Yalnız, başla yapılan soğuk bir işaretle geçmesine izin verildi. Bazen devletin insana verdiği en soğuk hüküm, açık hakaret değil; alıştığı muameleyi sessizce geri almasıdır.

Merdivenleri çıkarken her basamağın altında eski bir hatırası vardı. Şu dönüşte bir vakit Enver Paşa’ya ilk kez çağrılmıştı. Şu köşede bir Alman topçu subayıyla sert tartışmıştı. Şu pencerenin önünde bir akşamüstü Balkan ricatinden gelen o kan dondurucu telgrafı ilk kez okumuştu. Şimdi ise aynı bina, onu kendi geçmişine ait her şeyden soyarak, bir mahkûm gibi yukarı sürüklüyordu.

Koridorlar aynı telaşı taşıyordu. Duvarlardaki haritalar, kapı önlerinde bekleyen emir subayları, ellerinde evrak çantalarıyla koşturan kalem efendileri… Hepsi yerli yerindeydi. Değişen yalnız kendisiydi.

Tam ikinci sahanlığa vardığında, koridorun ucundan hızlı ve ritmik adımlarla gelen bir zabit belirdi. Sâbit onu ilk bakışta yürüyüşünden tanıdı.

Yüzbaşı Cemil Nihat.

Balkan Harbi’nde, Çatalca hattında üç gece boyunca aynı siperin çamurunda, aynı açlığın ve aynı yanlış emrin içinde kalmış adamlardandılar. O zamanlar Cemil Nihat gençti, rütbece aşağıdaydı ve Sâbit’in ağzından çıkan her emre adeta bir ayetmiş gibi hayranlıkla bakardı. Şimdi ise yüzüne yerleşen sertlikten, boynunu sıkan düzgün yakalı üniformasından ve koltuk altına sıkıştırdığı dosya destesinden, Enver Paşa’nın yakın yaverlerinden biri olduğu belli oluyordu. Harbiye insanı yalnız rütbece yükseltmez; yüzünü de koridorların duvarlarına benzetir. Cemil’de de o devlete mahsus ruhsuz sertleşme başlamıştı.

Sâbit’in kalbi, kendisine yakışmayacak kadar bir an hızlandı.

Tanıdığı bir düşmanla karşılaşmak, tanımadığı düşmanla karşılaşmaktan daha kolaydır. Ama eski bir dostun seni “ölü” bilmesi gereken bir anda karşısına çıkması en büyük tehlikedir. Tanınmamak için yalnız görünüşünü değil, adamın hafızasındaki o “dik ve mağrur” yerini de bozman gerekir.

Cemil Nihat merdiveni süratle çıktı. Sâbit’in yanından geçerken önce bakmadı. Sonra, tam omuz hizasında, havada asılı kalan eski bir frekansı sezmiş gibi başını ansızın çevirdi.

O yarım saniyelik bakışta yıllar, savaş, eski sadakat ve bugünün yabancılığı birden çarpıştı.

Sâbit o anda, saniyenin onda biri kadar bir sürede gövdesini çok az daha kamburlaştırdı. Boynunu omzuna doğru gömdü. Gözlerini yukarı değil, ayak dibindeki taşların aşınmış kenarına indirdi. Ve en önemlisi, nefes alışını değiştirdi. Güçlü adamlar tanınmamak için yüzünü gizler; tecrübeli adamlar ise sesini ve omuzlarının ritmini de bozar. Çünkü gözün tanıdığı çoğu zaman yüz değil, adamın havayı taşıma biçimidir.

Cemil durdu.

“Sen,” dedi, kaşlarını kısarak.

Gözlerinde bir şimşek çakmış ama hemen sönmüştü.

Sâbit boğazını hafifçe temizledi. Cevap verdiğinde sesi kendi sesi değildi; daha genizden gelen, boğuk, taşralı ve yıpranmış bir tınıydı.

“Affedersiniz beyim?”

Cemil Nihat, yüzüne bir an daha baktı. Sonra is lekesi içindeki paltosuna, ardından kurumuş çamurla kaplı çizmesine indi gözleri. Tanımak ile iğrenmek arasında sıkışmış adamlara mahsus o kısa tereddüt yüzünde açıkça okundu. Kurmay zekâsı, karşısındaki bu yıkıntıyı eski binbaşıyla bağdaştırmayı reddetti.

“Birine benzettim,” dedi nihayet, sesindeki o ilk heyecan yerini bürokratik bir bıkkınlığa bırakırken.

Sâbit başını daha da eğdi. “Yanlış bakmışsınız beyim. İçeri haber beklerim.”

Cemil’in gözleri o boyun eğişin üstünde bir an daha durdu. İnsan bazen tanıdığı şeyi yalnız kendi zihnindeki o parlak hâliyle arar; eksilmiş, kirlenmiş, kamburlaşmış halde kabul edemez.

“Elini çabuk tut,” dedi tersçe, sanki bir dilenciye sadaka verir gibi. “Paşa bugün sabırsız.”

Geçip gitti.

Sâbit, o uzaklaşan çizmelerin metalik ritmini son basamağa kadar dinledi. İçinden geçen ilk şey rahatlama değil, mideyi sıkan türden zehirli bir öfkeydi. Bir zamanlar kendisine saygıyla, hatta taparcasına bakan adamın, şimdi onu neredeyse tekmeleyip geçilecek kadar aşağıda görmesi… Bu acıydı. Bedenine batan bir kıymık gibi gerçek bir acı. Ama faydalı bir acıydı. Çünkü mezar, ancak üstüne toprak gerçek ağırlığıyla düştüğünde iş görür.

İçinden, demek ilk sınır buydu, diye geçirdi. Ve geçtim. Ama bir daha aynı adamla böyle karşılaşırsam, şans ikinci kez yardıma gelmeyebilirdi.

İki kanatlı meşe kapıya kadar vardığında yaverlerden biri onu içeri hemen almadı. Yüzüne bile bakmadan eliyle koridorun sonunu işaret etti.

“Bekle.”

Koridorun bitimindeki küçük, havasız bekleme odasına yönlendirildi. Oda büyük değildi. Duvar boyunca gıcırdayan iki ahşap bank, ortada duman tüten ağır bir döküm soba, pencere önünde eski gazeteler ve çamur taşımış çizmelerin bıraktığı kirli izler vardı.

Sâbit oturduğunda, odada kendisinden başka üç genç subay daha bulunduğunu fark etti. Biri bıyığı henüz terlemiş kadar toydu. Öteki, yepyeni üniformasını iyi taşımaya hevesli ama savaş görmemiş adamların o gereksiz dikliğine sahipti. Üçüncü ise konuşmuyor, ama ikisini dinlerken başını dünyanın sırrını çözmüş gibi sallıyordu.

Onlar Sâbit’i ilk bakışta sıradan, rütbesi sökülmüş, başarısızlıktan sürünmeye gelmiş bir emir eri sandılar. Bu Sâbit’in işine geldi. Çünkü genç adamlar, kendi seslerinin yankısını çok sevdikleri için karşılarındaki sessiz adamı bir mobilya parçası gibi çabuk unuturlar.

“Paşa haklı,” dedi genç olanlardan biri, sesini bilerek kalınlaştırarak. “Bu iş uzadıkça İngiliz daha da yerleşir. Bir büyük darbeyle Hind’in içini kaynatmak gerek.”

Öteki, daha da ileri giderek elini dizine vurdu. “Kabileler biraz altın ister, mollalar coşkulu bir hutbe ister, gerisi kendi kendine yürür,” dedi. “Bizim asıl eksiğimiz cesaret azizim. Cüret edemiyoruz.”

Sâbit başını kaldırmadı. Yüzü hâlâ yorgun ve donuktu. Gözleri kendi çamurlu çizmelerine, ardından da o genç teğmenin pırıl pırıl, cilalı çizmelerine kaydı.

O an, o cilalı derinin üzerinde Horasan’daki kurumuş kuyuları, susuzluktan çatlayan dudakları, gece pususunu ve Seyfeddin Han’ın avlusunda boğazından kan boşanarak yere düşen Sessiz Oğul’u gördü. O genç subayın ayakları, yürünmemiş toprak kadar temizdi. Kendi çizmeleri ise çöl tozu, liman çamuru ve kendi resmî ölümüne giden yolun kiriyle kaplıydı.

Bu çocukların dilinde Hind, İran, Afgan kapısı ve kabileler; harita üstünde kahve içilerek oynanan satranç taşlarından ibaretti. Oysa toprağın hakikati, masa başı cesaretinden çok daha kaba, çok daha pahalı ve çok daha kanlıydı.

Biri bankın öbür ucuna yaslanıp mağrurca güldü.

“Bir gün o coğrafyayı bana da verseydiler,” dedi, “vallahi atımdan inmeden Hind’e kadar yürürdüm.”

Sâbit’in içinden çok soğuk, jilet gibi bir cümle geçti:

Sen ilk kurumuş kuyuda kendi atını vurup kanını içerdin. İkinci gün de kendi kafana sıkardın.

Ama dudaklarını sımsıkı kapalı tuttu. Söylese, kendini ele verirdi. Onun yerine, o genç, pürüzsüz yüzlerde yaklaşan büyük harbin ilk cehaletini gördü. Devletin ciğerine dolmaya çalışan havanın bir kısmı işte böyle boş heveslerden, altı doldurulmamış kibirden oluşuyordu. Korumaya çalıştığı devletin aslında ne kadar hastalıklı olduğunu görmek, onun gölge yeminini bir kez daha perçinledi.

Üçüncü subay, şimdiye kadar susan, hafif sesle fısıldadı:

“Yine de bir şey var. Paşa bugün çok öfkeli. Kuzey hattından kötü haber gelmiş diyorlar.”

İlk ikisi hemen sustu. Biri Sâbit’e baktı, ama onu bu “devlet sırrına” dahil etmeye değmez gördü.

Ardından daha alçak sesle, “Büyük bir ihanetmiş galiba,” dedi. “Gönderilen gizli heyet çölde yok olmuş.”

Sâbit gözlerini yere indirdi. Kendi “başarısızlığının” ve “ölümünün” koridorlarda henüz adı konmamış bir efsane, fısıltıyla konuşulan bir söylenti gibi dolaşmasını işitmek tarifsiz bir duyguydu. İnsan kendi cenazesinin ardı sıra okunan fatihaları diri diri duyunca, içinde bir şey kopar. Fakat kopan şey bazen güçsüzlük değil, geçmişe dair kalan son aidiyet bağıdır. O bağ artık tamamen kopmuştu.

Yarım saat kadar bekletildi. O yarım saat içinde soba iki kere hırladı, kapı üç kere açıldı, iki evrak çantası içeri girip çıktı ve genç subaylar aynı cehaleti farklı cümlelerle tekrarlayıp durdu.

Ama Sâbit için asıl önemli olan bekletilmenin kendisiydi. Devlet, bazen insanı hor görmek istediğinde yüzüne bağırarak hakaret etmez; yalnız sırasını geciktirir. Bir zamanlar kapıdan girer girmez içeri buyur edilen adamın şimdi dumanlı bir bankta saatlerce unutulmuş gibi oturtulması, onun resmî defin merasiminin bürokratik bir parçasıydı.

Nihayet meşe kapı açıldı. Yaver içeri başını uzattı, sesi bıkkındı.

“Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl.”

Genç subayların üçü de aynı anda dona kaldı. Az önce önemsiz gördükleri, yanında pervasızca kahramanlık nutukları attıkları adamın ismi, hepsinin yüzünde farklı bir dehşet yarattı.

Sâbit ağır ağır ayağa kalkarken onların buz kesmiş bakışlarını hissetti. Bu bakışlarda merak, utanç ve biraz da geleceğe dair derin bir korku vardı. Çünkü devletin çarklarının, efsanevi bir kurmay binbaşını öğütüp dışarıya böyle bir çamur yığını olarak tükürebildiğini görmek, en hevesli genci bile bir anlığına ölümle yüzleştirir.

Odaya girdiğinde içerideki manzara aylar önce bıraktığı gibiydi. Masada yine haritalar açıktı. İran, Afganistan, kuzey yolları, sınır kırıkları, kalem izleri, küçük not kâğıtları… Pencere önünde yine aynı siluet duruyordu. Enver Paşa ellerini arkasında bağlamış, dışarıdaki sise bakıyordu. Odaya giren ayak seslerini duymuştu ama hemen dönmedi.

Masanın öbür ucunda ise Von Altenburg oturuyordu; önünde dosyalar, cetveller, küçük not kâğıtları ve her zamanki o makinemsi Alman ciddiyeti. Sâbit içeri girip durduğunda paşa ağır ağır arkasına döndü.

İşte o an, odadaki sessizlik bir kılıç kadar keskinleşti.

Enver Paşa’nın gözleri Sâbit’in üzerindeki perişanlığa, çamura bulanmış potinlerine, kirli paltosuna ve solgun yüzüne bir tarayıcı gibi kaydı. O bakışta dostane bir hoş geldin yoktu; yalnız şaşkınlık, hayal kırıklığı ve hemen ardından hızla zehirli bir sarmaşık gibi büyüyen öfke vardı. Çünkü böyle adamlar yenilgiyi yalnız vatanın felaketi diye değil, kendi şahıslarına, kendi parlak planlarına sürülmüş bir leke gibi algılarlar.

“Binbaşı,” dedi paşa. Sesi odanın yüksek tavanına çarparak büyüdü. “Seni böyle mi görecektim?”

Sâbit esas duruşa geçmedi. Topuklarını birbirine vurmadı. Eğer geçseydi, yalanının o kırık ruhu bozulurdu. Sadece başını hafifçe, çaresizce eğdi. Bu eğiliş ne korku ne de tamamen teslimiyetti. Daha çok, kendi elleriyle kurguladığı çöküş anıtının ilk taşını yerine koyma hareketiydi.

“Bağışlayın paşam,” dedi. Sesini bilerek pürüzlü, kısık ve titrek çıkardı. “Görünüşüm, getirdiğim haberin aynasıdır.”

Von Altenburg kalemini masaya bıraktı. Ama bunu öylesine değil, tık diye çok net, dikkat çekici bir sesle yaptı. Parmakları kalemin üstünde bir an gereğinden fazla kaldı. Alman’ın mavi gözleri Sâbit’in yüzünde değil, omuz çizgisinde ve ayakta duruşundaki asimetride dolaştı; sanki adamın sözlerinden önce, bedenin taşıdığı yenilginin miktarını bir mühendis gibi ölçmeye çalışıyordu.

İkilinin gözleri Sâbit’in üzerinde birleşti.

O an, Mehmed Sâbit Celâl ömrünün en zor harekâtına başladı: kendi devletine, uğruna ölmeye yemin ettiği karargâha yalan söyleme harekâtına. Bu yalanda, çölde bir bedeviyi kandırmak kadar basit bir hesap yoktu. Burada kandırılacak olanlar, bir zamanlar aynı masada oturduğu, aynı kurmay aklının farklı ve tehlikeli yüzlerini taşıyan adamlardı. Ve en ölümcül tarafı şuydu: Söyleyeceği şeyin parçaları büyük ölçüde gerçek olacaktı. Yalanı kusursuz kılan da zaten hakikatin kumaşına sarılmasıydı.

“Hat koptu paşam,” dedi.

Her kelimeyi özenle, ağır ağır seçiyordu. Hızlı söylenen yalan kendi telaşını, fazla süslenen yalan kurgusunu ele verir. O ise bozguna uğramış, gırtlağına kadar kana batmış, hâlâ o bozgunu kendi zihninde toparlamaya çalışan şokta bir adam gibi konuşmalıydı.

“Horasan’ın ötesine geçemedik. Aşiretlerin sadakati kâğıt üstünde, burada, bu masada yazdığınız gibi değildi. Bizi sattılar.”

Enver Paşa hızla masaya yaklaştı, yumruklarını ahşaba dayadı.

“Kim sattı? Hangi aşiret? Temas noktaları nerede çöktü?”

Sâbit burada, gerçeğin içinden seçtiği kanlı parçaları yeni ve yalan bir sonuca bağladı. Seyfeddin Han’a varmadan önceki pusuyu anlattı; ama onu asıl hakikatten koparıp Enver’in kibrinin kolayca inanacağı ve çabuk öfke duyacağı bir kalıba soktu.

“Vadi ağzında,” dedi. “Bize rehber diye verilen o sadık dediğiniz adamlar, yerimizi altın karşılığı İngiliz işbirlikçilerine sızdırdı. Gece baskını yedik.”

“İngiliz işbirlikçileri” sözü havada yankılandığında, Von Altenburg’un gözleri çok hafif daraldı. Başını kaldırıp doğrudan Sâbit’e bakmadı. Onun yerine, haritanın sağ alt köşesindeki işaretli geçitlerden birine gözünü dikti.

Sonra işaret parmağıyla masadaki kaleme bir kez, iki kez, üç kez çok hafifçe, tık-tık-tık diye vurdu. Ses yok denecek kadar küçüktü; ama ritim, adamın kendi içinde başka bir matematik, başka bir şüphe kurduğunu ele veriyordu. Enver Paşa öfkeyle köpürürken o, öfkeye kapılmıyor; dağılan parçaların kendi zihninde nereye oturduğunu test ediyordu.

Altenburg aniden sessizliği böldü. Sesi buz gibi, Türkçesi kesik ama hatasızdı.

“Binbaşı. Eğer aşiretler sizi sattıysa ve çapraz ateşte kaldıysanız… O dar vadi ağzından siz nasıl sağ çıktınız?”

İşte tam burasıydı. Kurşunun zırhı deldiği yer.

Sâbit bu soruyu bekliyordu. İçindeki kurmay onuru, Savaştım! Dört kişiye karşı vadide kan kusturdum! demek için çırpınıyordu. Ama bunu derse, Alman’ın kafasındaki “korkak, işe yaramaz adam” profili yıkılır, şüphe uyanırdı. Onurunu ayaklar altına alması gereken an gelmişti.

Sâbit gözlerini Altenburg’dan kaçırdı. Sesini daha da kıstı, neredeyse bir fısıltıya dönüştürdü. Yüzüne o acınası utancı yerleştirdi.

“Savaşmadım, Herr Oberstleutnant,” dedi. “Karanlıktı. Siper aldığım kayanın dibinde, ölen kendi rehberimizin cesedinin altına saklandım. Onlar… onlar ganimetleri toplayıp gidene kadar kanın içinde nefesimi tuttum.”

Bu cümle odada bomba gibi patladı.

Bir Osmanlı kurmayının ölü taklidi yaparak, savaşmadan saklandığını itiraf etmesi… Bu, Enver Paşa için dayanılmaz bir rezaletti.

“Heyet nerede Binbaşı?” diye gürledi Paşa. “Diğer üç adamın nerede? Doktor? O kâtip bozuntuları nerede?”

İşte bıçağın kemiğe dayandığı, can damarının kesildiği an buydu. Sâbit’in şimdi yalnız kendi itibarını değil, kendi yoldaşlarını da devletin resmî hafızasında kendi ağzıyla katletmesi gerekiyordu. Oysa onların yüzleri, Nâzım’ın o bitkin ama inatçı bakışı, Kâzım’ın pürüzsüz ciddiyeti, biraz önce Sirkeci sokağında ondan ayrılmıştı. Hâlâ hayattaydılar. Hâlâ şehirdeydiler.

Boğazı kurudu. Sağ eli istemsizce paltosunun iç kıvrımına gitti. Kumaşın altından siyah meşin defterin sert kenarını hissetti. Aynı cebin dibinde, Horasan’dan getirdiği mavi dikişli bez parçası da vardı. Biri hakikatin kaydıydı, öteki hakikatin sessiz ve mukaddes işareti. İkisine birden dokunmadı; ama kumaşın üzerinden varlıklarını hissetmesi bile o korkunç cümleyi kurmasına yetti.

“Dağıldık,” dedi yavaşça. “Çatışma… çatışma çok ağır oldu. Bedenlerini bulamadım. Kimi karanlıkta çığlık atarak kayboldu, kimi gözümün önünde vuruldu. Ben… günlerce yürüyerek izimi kaybettirdim. Geri dönmek, en azından vazifenin akıbetini bildirmek zorundaydım.”

Bu “zorundaydım” kelimesi bilinçli seçilmişti. Çünkü Enver Paşa’nın gözünde bozguna uğramış ama rapor vermek için, canını kurtarıp dönmüş bir subay tipi, tamamen kaçak bir askerden daha kullanışlı ve daha iğrençti. Sâbit buna razıydı. Görünür onurundan feragat etmeden görünmez hatta yaşayamazdı.

Enver Paşa’nın yumruğu haritanın üzerine, tam da Sâbit’in büyük dikkatle koruduğu o görünmez damarın, Emanet Hattı’nın bulunduğu coğrafyanın üstüne balyoz gibi indi.

“Ben sana ne dedim, binbaşı!” diye bağırdı paşa. Gözlerinde alev alev yanan, yakıp kavuran bir suçlama vardı. “Sana üç alay vereyim dedim! Sen kendi kibirli aklına güvendin. ‘Üç kişi yeter, gizlilik esastır’ dedin. Ne oldu senin o dâhiyane kurmay aklına? Çöle gömüldü! Cesetlerin altında saklandın ha? Devleti o bedevi çakalların önünde rezil ettin!”

Sâbit başını kaldırmadı.

“Kusur bendedir paşam,” dedi.

Sesi öylesine boyun eğmiş, öylesine utançla kaplanmış ve öylesine çıplaktı ki Von Altenburg bile bu mutlak psikolojik teslimiyet karşısında şaşırmış, hatta rahatlamış gibiydi. Alman aklı, çoğu zaman yenilmiş bir Türk subayında bile bir miktar inatçı bir savunma beklerdi. Oysa Sâbit burada savunmuyor; bilerek ve isteyerek çöküyordu.

“Hesabım yanlıştı,” diye devam etti. “Çölün ve insanın niyetini doğru tartamadım. Masadaki hesap kumda tutmadı. Bütün mesuliyet benimdir.”

Enver Paşa hırsla arkasını döndü. Yenilmiş bir adamı tekmelemek, onun tabiatına her zaman uymazdı; çünkü onda zaferi seyretme iştahı vardı, çöküşün kokusuna tahammülü yoktu. Sâbit’in bu kadar çabuk ve bu kadar dipten kabul edişi, paşanın içindeki öfkeyi bir an için katıksız bir iğrenmeye çevirdi.

“Çık dışarı,” dedi paşa, pencereden dışarı, sise bakarak. Yüzünü bile dönmedi. Sesi yorgun bir celladınki gibiydi. “Bu hezimetin raporunu yaverliğe yazılı olarak ver. Sonra da evine git. Seninle ne yapacağıma harp divanı mı, yoksa benim vicdanım mı karar verecek, sonra düşünürüm. Artık benim ordumda senin gibi cesetlerin altına saklanan korkaklara yer yok.”

Bu cümle, Mehmed Sâbit Celâl’in resmî ölüm fermanıydı.

Sâbit hayatının en ağır emrini almıştı. Ordudan, şerefinden, itibardan ve isimden bir darbede düşürülmüştü. Ama bu darbeyi kendi eliyle davet etmişti. Bunun acısı küçülmedi; yalnız şekil değiştirdi.

“Emredersiniz paşam.”

Geriye doğru bir adım attı. Askerî bir selam bile vermedi. Çünkü bu andan sonra selam vermek, kalan son resmî bağını, sadakatini de sürdürmek olurdu. O ise toprağın altına girmek istiyordu. Sivil bir eziklikle, bitmiş bir adam gibi kapıya doğru döndü.

Ve tam o anda, ruhunun özgürleştiğini hissetti.

Bu, sevinç değildi. Rahatlama da değildi. Daha çok, insanın uzun süredir sırtında taşıdığı, herkesin gördüğü ağır bir zırhı çıkarıp onun yerine görünmezliğin soğuk, jilet gibi keskin kılıfını giyişi gibiydi. Resmî mezarı kazılmış, üzerine devletin toprağı atılmıştı. Artık o odadakilerin gözünde yoktu. Devletin kaydında yaşayacak olan değil; devletin göremediği yerlerde, kılcal damarlarda çalışacak olan adamdı.

Fakat tam kapının altın sarısı pirinç koluna uzandığı anda, bakışları gayri ihtiyari olarak Von Altenburg’un masasına kaydı.

Ve zaman, o bir an için taş gibi katılaştı, nefes daraldı.

Alman subayın masasının sağ köşesinde, hizaya sokulmuş diğer kusursuz raporların ve haritaların arasına hafifçe taşmış ince bir parşömen kâğıdı duruyordu. Kâğıdın üzerinde kara kalemle, bir Avrupalının titizliğiyle ama son derece dikkatli çizilmiş bir eskiz vardı.

Sâbit’in damarlarındaki kan o an buz kesti. Yüzündeki o yenilmiş, zavallı adam maskesi, bir an için neredeyse yırtılıp düşecekti.

Çizim küçüktü. İlk bakışta sıradan bir subayın anlayamayacağı gelişigüzel bir saha notu gibi durabilirdi. Fakat o biçim, bir kere gerçekten toprağın altında görülmüşse, kanla sınanmışsa unutulacak şey değildi:

Yarım bir daire.
Ona yaslanan eğri bir hat.
Altında yan yana dizilmiş üç küçük nokta.

İstanbul’daki kapısına o gece yarısı bırakılan, Feridun’un Horasan kervansarayındaki eski taşların altından parmaklarıyla okuduğu, Şeyh Murtazâ’nın karanlık odasında sakladığı ve Bîbî Zühre’nin mavi dikişlerinde var olan o kadim ağın anahtarı… Yarım Mühür.

Sâbit dişlerini sıktı, gözlerini derhal kâğıttan çekip bir hiçliğe baktı. Kapı kolunu indirdi. Odaya giren adam ölmüş olabilirdi ama odadan çıkan adam artık başka biriydi.

Kapıyı arkasından kapattığı an, içerideki boğucu sıcaklık ve büyük strateji kokusu bir bıçak gibi geride kesilip kaldı; koridorun rutubetli, soğuk cereyanı ise yüzüne sertçe çarptı. O ani soğukluk, ona yalnız bulunduğu yerin değiştiğini değil, tehlikenin de ölümcül bir biçimde şekil değiştirdiğini hissettirdi.

İçerideki mesele masa başında dönen boş bir hesap gibiydi. Koridorda ise artık o hesabın ensesinde nefes alan ayak sesi vardı. Yarım mührü Alman’ın masasında görmüştü; bu saatten sonra hiçbir taş, hiçbir kapı, hiçbir müttefik, hiçbir dost yüzü bütünüyle masum sayılamazdı.

Taşın soğuğu, odanın havasından daha az sarsıcıydı. Asıl fırtına zihninde kopuyordu.

Alman istihbaratı.

Onlar yalnız Sâbit’in görünürdeki askerî hareketini takip etmemişlerdi. Çok daha derin, çok daha eski, çok daha tehlikeli bir şeyin kokusunu almışlardı. Altenburg’un masasındaki o çizim, düşmanın yalnız sınır boylarındaki İngilizler olmadığını; kendi müttefiklerinin, kendi karargâhlarının tam kalbinde oturanların da Üçüncü Kapı’yı aradığını haykırıyordu.

Sâbit o an merdivenleri inmeden önce, sırtını koridorun serin duvarına verip birkaç şeyi birden anladı.

Birincisi: Harbiye’de az önce anlattığı başarısızlık ve yıkım hikâyesi, yalnız Enver’i değil, Altenburg’u da yanlış yöne itmiş, onları çölde ölü bir heyet arayışına sokmuştu.
İkincisi: Eğer içeride gururuna yenilip “Savaştım! Başardık, o hattı kurduk” deseydi, Alman subay o yarım mührün sahada gerçekten doğrulandığını, ete kemiğe büründüğünü anlayacak ve daha bu ilk gün İstanbul’daki bütün kapılar ateşe verilecekti.
Üçüncüsü: Kendi devletine söylediği yalan, artık yalnız kurduğu hattı saklama değil; aynı zamanda “müttefik” maskesi taşıyan başka bir arayıcı, avcı güce karşı hayati bir savunma haline gelmişti.

Merdivenlerden inerken adımları artık sarsak değildi. Sendelemesi bitmişti.

Biraz önce içeri giren yenilmiş adam görüntüsünü dışarıya karşı hâlâ başarıyla taşıyordu; ama içinde muazzam, yırtıcı bir açıklık doğmuştu. Bu, cenazesi kılınmış bir adamın sahte hafifliği değil; ölü sayılan bir adamın sağ kalanlara karşı sahip olduğu o acımasız ayrıcalıktı.

Alt kapıya yaklaştığında, sokak uğultusu içeri sızmaya başlamıştı. At arabalarının tekerlek sesleri, uzaklardan gelen bağırışlar, ıslıklar. Bütün bir imparatorluk başkenti, sanki kapının dışında sisin içinde onu bekliyordu.

Sâbit, Harbiye’nin ağır kapısından yeniden dışarı çıktığında İstanbul’un sisi biraz daha incelmiş, ama şehir daha da sertleşmiş, bıçak gibi keskinleşmiş gibiydi. Çamurlu sokaktan geçen faytonların demiri taşta kayıyor, Babıâli yokuşunda evrak taşıyan memurlar aceleyle birbirini yarıyordu. Bir gazete satıcısı, boğuk sesiyle akşam baskısının geç haberlerini bağırıyordu. Bir köşede iki jandarma zabiti, savaş ihtimalini fısıldaşıyor; biraz ötede bir tüccar un fiyatlarına lanet okuyordu.

Şehir aynı şehirdi.

Ama Sâbit için artık başka bir savaştı.

Paşa onu ölü sanabilirdi. Devlet onu korkak görebilir, kendi yoldaşlarını bırakıp kaçmış bir hain diye anabilirdi, bu ihtimali çoktan aklına kazımıştı. Fakat Altenburg’un masasındaki o kâğıt ona tek bir hakikati fısıldıyordu:

Savaş kumların üzerinde bitmemişti.
Asıl muharebe şimdi, bu şehrin parke taşları altında, sarnıçlarında, kapalı ahşap kapıları ardında ve bu kahrolası sisin tam içinde başlıyordu.

Tam Babıâli yokuşuna vurup kalabalığa karışacakken, ense kökünde o eski saha içgüdüsü aniden kıpırdadı. Bu, açık bir tehdit veya duyulan bir ayak sesi değildi; daha çok, insanın kendi ritmine dışarıdan eklenen yanlış, asimetrik bir nabızdı. Bir adamın aynı mesafeyi iki kez koruması, aynı köşede seninle aynı anda yarım an durup sonra aynı hızla devam etmesi, karşıdan değil doğrudan sırttan gelen bir dikkat…

Sâbit yavaşlamadı. Yavaşlamak, takipten şüphelendiğini hedefe göstermek olurdu. Hızlanmadı da. Yalnız yürüyüşünü, yenilmiş adam rolüne uygun biçimde hafif aksatarak, omuzlarını biraz daha düşürerek sürdürdü.

Önce bir bakırcı dükkânının camasına baktı. Cam kirliydi, içerisi loştu ama dışarının yansımasını verecek kadar yeterliydi. Arkada, koyu renk, ucuz bir pardösülü, kısa boylu, bıyıkları yeni terlemiş bir sivilin iki dükkân geriden geldiğini gördü. Adam bir devlet hafiye ustası, bir teşkilat kurdu gibi görünmüyordu; daha çok “Şu kapıdan çıkan adamı gözden kaçırma” emri verilmiş, ama neye, kime baktığını tam bilmeyen türden bir sokak kuyruğuydu.

Bu, ilk gün için kötü sayılmazdı. Demek ki ya Harbiye kapısından çıkan bu garip sivil görünümlü adam, ya da genel telaş içinde görünen yabancı yüzü içerideki birilerinin, belki de Almanların küçük bir dikkatini çekmişti. Ciddi ağ henüz üzerine kapanmamıştı. Ama ilk koku alınmıştı.

Sâbit Mısır Çarşısı yönüne değil, tam oraya gidiyormuş gibi davranarak iki dükkân sonra aniden sağa, dar bir sokağa kırdı.

Sokak, keskin baharat, nemli kâğıt ve taze kavrulmuş kahve kokusuyla doluydu. Koku o kadar yoğundu ki insanın genzini yakıyordu. Karşıdan sırtında devasa bir çuvalla gelen hamalın yükü yüzünden yol iyice daraldı. Sâbit omzunu verip kenara çekildi; tam o anda arkasındaki adamın da hamala çarpmamak için aynı çekilmeyi, aynı gecikmeyle yapmaya çalıştığını göz ucuyla seçti.

Acemi, diye düşündü Sâbit. Ama hevesli.

İkinci dönüşte, bir sahafın önünde asılı duran, deri ciltli kitap yığınlarına baktı. İçeri girecekmiş gibi yaptı, bir kitabın kapağına dokundu, sonra vazgeçip hiçbir şey olmamış gibi yürüdü.

Takipçi de durdu, ama kitaplara veya vitrine değil, doğrudan ona baktı. Bu, ikinci ve ölümcül yanlıştı.

Üçüncü hareketi biraz daha sert ve kesin yaptı. Sokağın sonundaki, dışarıdan bakıldığında çıkmaz gibi görünen aralığa girip, içerideki küçük, karanlık han geçidinden öte tarafa hızlı bir adımla geçti. Bu geçidi, İstanbul’un arka sokaklarını askeri bir harita gibi ezberlememiş, bu şehri gerçekten yürümemiş bir adam bilemezdi.

Hafiye aralık başında yarım nefes durakladı. Acaba içeri mi girdi, yoksa pusu mu kurdu diye düşündü. İşte tecrübeyle korkunun birbirinden ayrıldığı yer tam da burasıydı.

Sâbit içeride, loşlukta bir an için tamamen görünmez oldu. Sonra hanın öte tarafındaki kalabalık çıkıştan, bu kez omzunu daha da düşürmüş, yakasını kaldırmış sıradan bir adam gibi süzüldü. Takipçi koşarak aralığa girdiğinde onu çıktığı tarafta görmesi gerekirdi. Ama göremedi. Sâbit sisin ve insan selinin içinde erimişti.

Sâbit, hanın çıkışından sonra yolunu hemen değiştirmedi. Bir limon sandığı taşıyan çocuğun arkasına düştü, adımlarını onun ritmine uydurdu. Sonra bir kitap hamalının yanından yürüdü, ardından kalabalığın akışına paralel olarak sokağın karşı kenarına çaprazlama geçti.

İki dakika boyunca dönüp arkasına bakmadı bile. Çünkü başarılı bir iz bozmanın, gölge olmanın ilk şartı, sonucunu seyretme merakına, kibrine kapılmamaktır.

Yine de, bir bakkal camındaki soluk yansımadan o kısa boylu adamı gördü: çıkmazın başında telaşla sağı solu yokluyor, avının nereye kaybolduğunu anlamaya, efendilerine ne hesap vereceğini düşünmeye çalışıyordu.

İlk takip atlatılmıştı.

Bu sevinilecek bir şey değildi. Yalnızca siyah deftere kayıt altına alınacak bir gerçekti. Demek ki şehir onu daha ilk gün, ilk adımında koklamaya başlamıştı.

Sâbit, Harbiye’den uzaklaşırken yürüyüşünü yeniden değiştirmedi. Çok hızlı gitmedi. Çok yavaş da yürümedi. Yenilmiş, bitmiş adam rolünü sokakta da kusursuz taşımak zorundaydı. Ama içinden geçen hüküm artık kesindi:

Resmî mezar kazılmıştı.
Fakat o mezarın altında yatan yalnız onun eski ismiydi.

Geri kalan, şimdi İstanbul’un içinde görünmeden, bir gölge olarak yaşayacaktı.