Bölüm 1 - Sis Altında Sirkeci
“Hayatta kalmanın bir yolu da, kendi adına tutulan yasın içinden yürümektir.”
Denizden gelen koku, doğduğu şehre yaklaşan bir adam için çoğu zaman sılaya kavuşmanın ferahlığını taşır. Çocukluğunda kıyıya vuran yosunun, ıslak tahta iskelelerin, sabah serinliğinde açılan balıkçı ağlarının ve taş duvarlara sinmiş tuzun kokusu insana eve dönüşü hatırlatır. Fakat o sabah Karadeniz’in dondurucu sularını yarıp Boğaz’a süzülen kömür şilebinin ambarında, bu koku hiç de öyle hissettirmiyordu. Rutubet, kömür tozu ve çürüyen tahta kokusunun arasına karışan ağır bir is vardı havada. Bu is, yalnız gemi bacalarından yahut Sirkeci kıyısındaki depolardan yükselmiyordu; bu, fırtınayı bekleyen bir payitahtın, 1914’ün son aylarında için için yanmaya başlayan korkusunun da kokusuydu.
Ambarın içi alçak, nemli ve boğucuydu. Tavandan sarkan paslı zincirler, geminin her sarsıntısında birbirine sürtünüp ince, rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Bir köşede, ağzı düzgün kapanmamış fıçıdan damlayan siyah su, tabanın çarpık tahtaları arasına sızıp kaygan bir leke bırakmıştı. Çuvalların arasına sinmiş kömür tozu, insanın yalnız eline yüzüne değil, ciğerine de yapışıyor; konuşulan her cümleyi biraz daha boğuk, biraz daha kirli kılıyordu. Uzun süre o havayı soluyan adam, kendi nefesinin bile başkasına ait olduğunu düşünmeye başlardı.
Mehmed Sâbit Celâl, karanlığın en az göz alan köşesinde, sırtını yarı çürümüş bir kalasa vermiş halde oturuyordu. Üzerindeki kirli yün palto, omzuna çöken toz ve yüzüne yerleşmiş sert yorgunlukla, aylar önce Harbiye koridorlarında soğuk ve dik adımlarla yürüyen o kurmay binbaşıdan eser yoktu. Çöl ayazı, pusular, susuz yürüyüşler ve uykusuz nöbetler insanın yalnız bedenini değil, yüzündeki fazlalıkları da törpüler. Sâbit’in yüzünde de artık lüzumsuz hiçbir ifade kalmamış gibiydi. Elmacık kemikleri biraz daha çıkmış, gözleri daha derine oturmuş, bakışları daha tasarruflu hale gelmişti. O sabah Boğaz’ın kurşuni sularına bakarken geride bıraktığı şey yalnız yolculuğun geçtiği coğrafya değildi; ismini, rütbesini ve devlet nezdindeki varlığını da geride bırakmıştı. İstanbul’a dönen adam Mehmed Sâbit Celâl’di; ama şehre girecek olan, artık o isimle yaşamayacaktı.
“Görünmeye başladık.”
Kâzım Bars Han’ın sesi, ambarın öbür ucundan, mazgal deliğinin yanından geldi. Sesi fısıltıdan biraz hallice, kuru ve duygusuzdu. Kâzım’ın dünyasında manzara seyretmek diye bir şey yoktu; yalnız tehdit analizi vardı. Şehir, insanı ne kadar özlemiş olursa olsun, onun için önce bakılacak kör nokta, sayılacak nöbetçi, ayıklanacak tehlike demekti.
Sâbit usulca ayağa kalktı. Başını tavandaki kirişe çarpmamaya dikkat ederek dar deliğe yaklaştı. Kömür tozu paltosunun eteğinden aşağı ince bir duman gibi döküldü.
Dışarısı sise gömülüydü. Karşı yaka görünmüyor, İstanbul kendi kubbe ve minarelerini kalın, kirli beyaz bir örtünün ardına saklıyordu. Sis öylesine yoğundu ki şehrin silueti görünmek yerine seziliyordu. Sanki İstanbul oradaydı ama kendini göstermemeyi seçiyordu. Ara sıra sisin içinden, yönünü arayan bir vapurun boğuk ve kesik düdüğü duyuluyor, sonra sessizlik yeniden denize çöküyordu. Yakında bir yerde zincir boşanıyor, bir küfür yükseliyor, bir hamal bağırıyor, bir martı ses veriyor; ama bütün bu sesler sanki pamukla sarılı gibi dışarı çıkamadan boğuluyordu.
Şehir, onları bağrına basmak için değil, yutmak için pusuda bekleyen karanlık bir dev gibiydi.
“Şehre böyle girmeyi hiç düşünmemiştim,” diye mırıldandı Nâzım Refik.
Duvara yaslanmıştı. Üşümüş, bitkin ve günlerdir doğru dürüst uyumamanın verdiği o asabi yorgunluk yüzünden sesi her zamankinden daha sert çıkıyordu. Ellerine baktığında, bir hekimin titiz ellerinden çok; uzun zamandır kana, toprağa, isli bezlere ve acele dikişlere değmekten kararmış bir yolcunun elleri görünürdü. Parmak boğumları çatlamış, tırnak dipleri siyahla dolmuştu. Yol boyunca ölümle uğraşmış insanların elleri, sonunda biraz kendi mesleklerine benzeyip sertleşir.
“Bir ordunun ardından şanla dönmeyi beklemiyordum elbette,” dedi. “Ama bir gemi faresinin kaderini paylaşmayı da ummazdım.”
Sâbit gözlerini mazgaldan ayırmadan cevap verdi:
“Fareler gemiyi terk etmez Nâzım. Gemide ne olduğunu en iyi onlar bilir. Bizim işimiz de bu. Gemi su alırken güvertede marş söyleyenlerden değil, ambarın dibinde deliği arayanlardanız.”
Nâzım dudak büktü. Normalde bu cümleye başka bir sivri sözle karşılık verirdi. Ama yorgunluk, bazı adamların dilinden fazla şey götürür. Bir süre sustu. Sonra yalnız başını duvara yaslayıp gözlerini kapattı. Dışarı çıkınca ayakta durabilecek kadar gücü kalıp kalmadığını kendisi de bilmiyor olmalıydı. Ama böyle adamlarda beden yorulur, huy yorulmaz. Sâbit bunu biliyordu.
Feridun Vefa, kömür çuvallarının üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Yol boyunca olduğu gibi gözlerini kısmış, etrafındaki fiziki dünyadan çok zihninin içindeki başka bir sessizliği dinler gibiydi. Karanlıkta oturuşu, ambarın içinde bir yolcudan çok oraya çok önceden konmuş bir gölgeyi andırıyordu. Kömür tozunun siyahlığına rağmen yüzü sanki daha açık, daha duru görünüyordu; çünkü o, yolun kirini üstünde değil içinde taşıyan adamlardandı.
“Sis,” dedi yavaşça, “saklanana yuvadır. Ama kör adama mezar. Şehir bizi unuttuysa, bu bizim en büyük kuvvetimizdir.”
Bu, dört adamın İstanbul’a dair vardığı ilk ortak hükümdü: Onlar artık bu şehrin evladı değil, bu şehrin içinde yaşayan ama görünmeyen yabancılardı. Seyfeddin Han’ın avlusunda dökülen kan, Horasan’ın kervansaraylarında buldukları oyuk, Şeyh Murtazâ’nın emanet diye önlerine koyduğu o görünmez damar ve Bîbî Zühre hattından gelen sessiz işaretler, bunların hepsi onları bu hayalete dönüştürmüştü.
Fakat limana yanaşmadan birkaç saat önce, gece henüz kopuk dalgalarla karanlığın içinde inlerken, bu hayaletlerin gerçekten görünmeden kalıp kalamayacağı ilk kez sınanmıştı.
Şilep, Kilyos açıklarında rüzgârı bordasından yiyerek ağır ağır salınıyordu. Güvertedeki koşuşturma ambarın içine zincir sürtünmeleri ve küfürler halinde sızıyordu. Bir ara, ambar kapağının üstünden sert bir vurma sesi geldi. Sonra sürgü açıldı. İçeri soğuk, tuzlu ve yağlı bir hava doldu. Ardından iki gölge merdivenden indi.
Bunlardan biri, kısa boylu ama omuzları geniş, burnunun üstü eski kavgadan kırılmış, gözleri sürekli hesap yapan türden bir kömür kaçakçısıydı. Ötekinin yüzü daha genç, daha aceleci ve daha öfkeliydi. İkisinin de ellerinde fener vardı. Işık, ambarın dibindeki çuvallar arasında dolaşırken dört adamın üstünde durdu.
“Burada ne var lan?” dedi genç olan.
Kâzım hiç kıpırdamadı. Sâbit de olduğu yerde kaldı. Nâzım’ın eli, refleksle çantasına gitti; orada neşter yoktu, ama alışkanlık vardı. Feridun yalnız başını kaldırdı.
Kırık burunlu adam feneri biraz daha yukarı tuttu. “Yolcu mu taşıyoruz, ceset mi saklıyoruz?”
Gemilerde kimse bedava yük istemez. Hele savaş eşiğindeki limanlarda, her fazladan insan tehlikedir. Kaçakçıların korkusu yalnız yakalanmak değil; taşıdıkları bilinmeyen şeyin başlarına iş açmasıdır.
Genç adam bir adım daha attı. “Kaptan bunları bilmiyor.”
“Biliyor,” dedi Kâzım.
“Yalan.”
“Değil.”
Kısa cümleler, karanlık yerlerde daha keskin olur. Genç adam feneri bırakıp belindeki bıçağa davrandı. Hareketi çiğdi; yani tehdit etmek için öğrenilmiş, ama henüz çok adam öldürmemiş ellerin hareketi.
Tam o anda gemi sancak tarafa sertçe yattı. Fener ışığı duvara vurup sekerek eğildi. Bıçak yarım çekildi.
Sâbit işte o bir nefeslik dengesizlikte konuştu.
“Bıçağı şimdi çekersen,” dedi, sesi ne yüksek ne telaşlıydı, “geminin bir sonraki yatışında ya adamının böğrüne saplarsın ya da ışığı düşürürsün. Karanlıkta kavga, kıyıda kavgadan farklıdır.”
Genç adam durdu. Bıçağı tam çekemedi. Çünkü söylenen şey doğruydu. Gemiyi, denizi ve dar mekânı bilen adamın sesi başka duyulur.
Kırık burunlu kaçakçı Sâbit’e uzun baktı. “Sen denizci değilsin.”
“Değilim.”
“Askersin.”
Sâbit cevap vermedi.
Kâzım araya girdi. “Asker olsaydık, sizin gibi iki hamal bozuntusuna gecenin bu saatinde hâlâ dil döküyor olmazdık.”
Bu küstahlık bilinçliydi. Korku gösterse iş büyürdü. Fazla sertleşse de büyürdü. Kâzım tam ortasını seçmişti: karşıdakini hakaretle yoklamak, ama savaş başlatacak kadar da tırmandırmamak.
Genç adam, “Bunları kaptana çıkarırım,” dedi.
“Çıkar,” dedi Sâbit. “Ama önce şunu düşün. Eğer biz aranıyorsak, bizi taşıdığın ortaya çıkar. Eğer aranmıyorsak, kaptanın senden habersiz para aldığı anlaşılır. Her iki halde de sana pay düşmez; dayak düşer.”
Kırık burunlu adamın yüzü değişti. Çünkü gerçek tehdit çoğu zaman dışarıdaki devlet değil, içerideki kaptandır.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
Kâzım, paltosunun iç cebinden küçük, kirli bir bez parçasına sarılmış iki gümüş çıkardı. Elindeki parayı göstermedi; hissettirdi. “Sabaha kadar kör kalmanızı.”
Genç olan hemen uzanmak istedi. Kırık burunlu onu durdurdu. “Yeterli değil.”
Sâbit, adamın sesindeki açlığı duydu. Açlık pazarlığa açıktır ama sonsuz değildir. Fazla verirsen ertesi gün yine gelir. Az verirsen bıçak çalışır. O yüzden Kâzım’ın tuttuğu para tam yerindeydi.
“Yeter,” dedi Sâbit. “Çünkü biz kıyıya çıkınca sizi bir daha hiç görmeyeceğiz. Siz de bizi. Fazlası, yarın tekrar konuşma isteği doğurur. Bu da sizin için kötü alışkanlık olur.”
Kırık burunlu adam parayı aldı. Genç olan hâlâ hırslıydı ama tecrübesi azdı; susturulması kolaydı. Çıkarken kırık burunlu yalnız bir cümle bıraktı:
“Sabaha kadar yoksunuz. Sonra da hiç olmamış olun.”
Ambar kapağı yeniden kapandığında Nâzım nefesini bıraktı. “Bir gümüş eksik kalsa, içimizden birine neşterle dikiş atacaktım.”
“Karanlıkta dikiş zor tutar,” dedi Kâzım.
Feridun alçak sesle mırıldandı: “Şehirden önce deniz yokladı.”
Sâbit cevap vermedi. Kapağın kapanmasıyla içeri çöken karanlık, az önce havada asılı kalmış ölüm ihtimalini de ambarın içine hapsetmiş gibiydi. Kömür isinin kokusuna, şimdi bir de geride kalmış tehlikenin ekşi, metalimsi tortusu karışmıştı. Görünmez olmak, bazen kılıç kuşanmaktan daha pahalıydı.
Şilep ağır sarsıntılarla Sirkeci rıhtımına yanaştığında saat çoktan sabahı etmişti; ama gökyüzü inatla aydınlanmıyordu. İstanbul’un havasında gergin bir telaş vardı. Bu, sıradan liman telaşı değildi. Savaşın tam eşiğinde duran şehirlerin kendine has bir nabzı olur; herkes işini yapar, ama herkes bir kulağıyla başka bir yerden gelecek haberi bekler. Limanda bekleyen memurlar, gümrük muhafızları, Arap işçiler, Rum hamallar, İtalyan tüccarlar, yarım yamalak Türkçe konuşan Levanten komisyoncular ve üniformalı Alman subaylar… Karman çorman kalabalık, sanki herkes her an kaçmaya yahut saldırmaya hazırmış gibi tedirgindi.
Bir iskele işçisinin sesi yükseliyor, hemen ardından başka bir yerde fısıltı başlıyordu. Çarşıda erzak fiyatları konuşuluyor, kahvelerde “Harbe girdik gireceğiz” sözü alçak sesle dolaşıyor, paşa konaklarında ise daha gizli hesaplar dönüyordu. Şehrin üstünde görünmeyen ama hissedilen bir sıkılık vardı. Sanki herkes, henüz resmen başlamamış bir felaketin yerini sezmiş ama adını koymamıştı.
Sâbit, limana bakan o dar delikten dışarıyı izlerken bir an için eski İstanbul’la şimdiki İstanbul’un farkını düşündü. Bir zamanlar bu şehrin telaşı ona devletin canlılığı gibi görünürdü. Şimdi ise aynı telaş, dağınık bir bedenin ateşli çırpınışına benziyordu. Bu şehir nefes alıyordu, evet. Ama rahat bir nefes değildi bu; sanki büyük bir darbeyi yemeden önce ciğerine hava toplamaya çalışan bir gövdeydi.
Gemiden iniş anı, ekibin yeni kimliklerinin ilk ciddi sınavıydı.
Kâzım onları Karadeniz’in kuzeyinden, Rus sınırına yakın hattın karışıklığında malını mülkünü kaybetmiş, perişan halde dönmüş küçük bir bezirgan kafilesi gibi gösterecek evrakları çoktan hazırlamıştı. Kâğıtlar eskiydi, kenarları yıpratılmıştı. Mühürler sahte ama ustacaydı. İsimler tam değildi. Bazı boşluklar bilerek bırakılmıştı. Kâzım yol boyunca defalarca aynı şeyi söylemişti:
“Her şeye cevap verirsen yalan söylediğin anlaşılır. Eksik söyle. Bırak karşındaki adam boşluğu kendi aklıyla, kendi şüphesiyle doldursun.”
Sâbit bunu aklında tutmuştu. Çünkü doğru yalan, çoğu zaman fazla pürüzsüz olmayandı.
İnerlerken üzerlerine çöken kömür tozunu silmediler. Hatta biraz daha yüzlerine sürdüler. Nâzım’ın yüzündeki hastalıklı sarılık saklanmaya değil, gösterilmeye değerdi. Feridun’un sessizliği zaten hiçbir kılığa ihtiyaç duymuyordu. Kâzım konuşacak adamdı. Sâbit ise asıl kendini eksiltecek olan kişiydi. Çünkü onun bedeni, en küçük bir diklikte eski terbiyesini ele verebilirdi.
Gümrük kapısının önünde kısa bir kuyruk vardı. Bir kadın ağlıyor, bir ihtiyar bağırmadan itiraz ediyor, iki hamal birbirine küfrediyor, bir Alman subayı sabırsızlıkla saatine bakıyordu. Tam bu kargaşanın içinde görünmeden geçebilmek için insanın ya çok yoksul ya çok önemsiz görünmesi gerekirdi.
Kâzım bunu iyi biliyordu.
Görevli muhafız, önündeki yıpranmış evraklara, sonra karşılarındaki dört adama baktı. Nâzım’ın hastalıklı ve yorgun hali, Feridun’un dervişane sessizliği, Kâzım’ın bezgin öksürüğü ve Sâbit’in sıradan bir taşra adamı gibi omuzlarını düşürerek duruşu birlikte kusursuz bir perde kuruyordu.
Kâzım öne çıktı. Genzi yakan bir öksürük krizi eşliğinde, “Malımız yolda yağmalandı ağam,” diye homurdandı. “Canımızı zor kurtardık. Akrabalarımızın yanına, Kasımpaşa tarafına sığınacağız. Bırak geçelim, zaten dünyamız yıkılmış.”
Muhafız evrakları çevirirken çok dikkatli görünmüyordu; ama bu aldatıcı olabilirdi. Bazı adamlar tembel görünür, ama asıl dikkatleri son bakışta açılır. Adam bir kere Kâzım’a baktı, sonra evrakta damgalı satıra döndü.
“Nerede yağmalandınız?” diye sordu.
Kâzım öksürüğünü bastırdı. “Kuzey hattında.”
Muhafız kaşını çattı. “Kuzey hattı çok yer. Neresi?”
Kâzım, bir yalanı doğru kılacak kadar gerçeği içine katmayı bilen adamlardandı. Gözünü kaçırmadı. Ama doğrudan da bakmadı.
“Geçit ağzında,” dedi. “Rus’a kaçanlar, Rus’tan dönenler, eşkıya, asker kaçağı… Her şey birbirine karışmıştı.”
Muhafız tatmin olmadı. Evraktaki mührü parmağıyla bastırarak sordu:
“Karantinayı nasıl aştınız?”
Sâbit o anda sorunun keskinliğini hissetti. Demek ki adam tamamen kör değildi. Karantina, yol bilmeyen yalanı açığa çıkaracak iyi bir soruydu. Nâzım hafifçe başını kaldırdı. Feridun kımıldamadı.
Kâzım gecikmeden cevap verdi:
“Aşmadık. İki gün dışarıda bekledik. Sonra zaten bekleyenlerle hastalar birbirine karıştı. Kim kime bakıyordu belli değildi.”
Bu cevap tam değildi. Bilerek tam değildi. Muhafızın aradığı düzenli açıklamayı vermediği için, adam kendi hafızasındaki düzensizlikle onu birleştirdi. Çünkü böylesi kargaşada en inandırıcı şey, dağınık hatırlanan gerçektir.
Muhafız tam yeniden soru soracakken, yanlarından sert adımlarla bir Alman subayı geçti. Uzun boylu, düzgün tıraşlı, yakası sert, sesi daha sertti. Yanındaki Osmanlı sivil komiseriyle yarım Almanca, yarım bozuk Türkçe konuşuyordu. Cümlelerinden yalnız bazı parçalar seçiliyordu: erzak, sevkiyat, bekleme, emir, gecikme.
Sâbit’in içindeki eski refleks işte tam o anda yoklandı.
Bir zamanlar böyle bir subay geçerken başını kaldırır, omuzunu düzeltir, adamın rütbesini, niyetini, birliğini ve yürüyüşünden mizacını aynı anda tartardı. Şimdi bunu yapamazdı. Yaparsa yanardı.
O bir an içinde kendi bedenine hükmetti. Başını daha da eğdi. Omzunu biraz daha düşürdü. Alman’ın sert çizmesini, çamura saplanan topuğunu ve yanında yürüyen komiserin aceleci kibirini yalnız göz ucuyla gördü. İçindeki kurmay, refleksini bastırmak zorunda kaldı. Bazen insanı ele veren şey konuşmak değil, fazla tanımaktır.
Alman subayı geçip gidince muhafızın dikkati bir an dağıldı. İşte tam bu tür küçük dış kırılmalar, doğru yalanın en iyi dostudur.
Kâzım bunu anında kullandı. Yaklaşırken elindeki buruşuk evrakı düzeltir gibi yaptı; parmaklarının arasında sakladığı küçük mecidiyeyi muhafızın paltosunun açık iç cebine, adam başını çevirdiği o yarım anda kaydırdı. Hareket o kadar kısa ve o kadar tabiiydi ki, dışarıdan bakana yalnız evrakı geri veriyormuş gibi görünürdü.
Ardından yakasını çekip boğuk bir nefesle yeniden öksürdü. “Ağam,” dedi, “istersen geri dönelim. Zaten açız, perişanız. Bir de burada kalırsak çocuklar gibi kapıda gebeririz.”
Muhafızın yüzü değişmedi. Ama eli istemsizce paltosunun yanına değdi. Adam parayı hissettiğini belli etmedi; fakat o andan sonra sertliğinin tonu değişti. Şehir kalabalıktı, gerginlik büyüyordu ve önünde daha çok iş vardı. Böyle zamanlarda rüşvet, adamın ahlâkını değil karar süresini kısaltır.
Evrakı mühürleyip geri uzattı.
“Geçin,” dedi. “Şehir zaten yeterince kalabalık. Bir an evvel dağılın.”
Kapıdan çıktıklarında Sirkeci yokuşunun o meşhur kalabalığına karıştılar. Gürültü, çamur ve sis onları bir anda yuttu. Arkalarında kalan liman, artık yalnız giriş kapısı değil; ilk yoklamanın atlatıldığı dar boğazdı.
Bir köşeyi döndükten sonra Kâzım fısıldadı:
“Bu kadar kolay olmamalıydı.”
“Kolay olmadı,” dedi Sâbit, adımlarını hızlandırarak. “Sadece o muhafız, araması gereken adamın biz olduğumuzu bilmiyordu. Henüz.”
Bir tramvay çanı uzaktan vurdu. Çamurun içinde teker sesleri kaydı. Kalabalığın içine karışırken İstanbul’un sesi yavaş yavaş onlara dolmaya başladı: ıslak nal sesi, hamal küfrü, bir kahvehaneden taşan boğuk tartışma, uzaktan ezan, yakın bir dükkândan gelen soba demiri şakırtısı… Bir fırının önünden geçerken sıcak ekmek kokusu, limandan gelen ıslak kömür isiyle karıştı. Bir meyhanenin kapısı aralandı; içerden şarap, ter ve ıslak yün kokusu geldi. Sonra kapı yine kapandı. Şehir, insanı kendi sesleriyle yoklar. Hoş geldin demez; yalnız seni hangi sese döneceğine göre ölçer.
Yokuşu çıktıkça şehrin gerginliği daha görünür hale geldi. Bir uncu dükkânının önünde, çuval sayısını hesaplayan iki kardeş yüksek sesle tartışıyordu. Biri öfkeyle, “Yarın fiyat iki kat olursa şimdi saklamayan ahmaktır,” diyordu. Öteki, “Fiyatı devlet mi tutacak, Alman mı, Allah mı?” diye cevap veriyordu. Biraz ileride, fesli iki adam alçak sesle ama hararetle, İngilizlerin el koyduğu gemileri lanetliyordu. “Sultan Osman’ı aldılar, Reşadiye’yi aldılar,” dedi biri, “şimdi dönüp utanmadan medeniyet dersi verirler.” Yanındaki, “İnsanın donanmasını çalıp sonra dost görünmek de İngiliz işidir,” diye dişlerinin arasından tısladı.
Daha yukarıda, bir avlu kapısının önünde üstü başı dökülen tecrübesiz Anadolu neferleri sıraya dizilmişti. Çoğunun paltosu bol, çizmesi sert, bakışı şaşkındı. Henüz büyük savaşı bilmiyorlar; yalnız bir yere sevk edildiklerini anlıyorlardı. Onlara bakan Sâbit’in içinden kısa, soğuk bir düşünce geçti: Memleket henüz harbe tam girmeden, harp çoktan bu çocukların yüzüne sinmişti.
Nâzım bunu başka yerden okudu.
“Şunların yarısı,” dedi alçak sesle, “cepheyi görmeden yataklık olur.”
Kâzım sordu:
“Niçin?”
“Çünkü kimse onlara soğuğun, bitin, ishalin, korkunun ve kötü çorbanın mermiden önce geldiğini anlatmadı.”
Feridun ise aynı manzaraya bakıp bambaşka bir şey gördü.
“Devlet,” dedi, “büyük sözle yürür. Ama kader çoğu kez en toy yüzü seçer.”
Sâbit, çocukluğunun İstanbul’unu bu seslerin içinden ayırmaya çalışmadı. Çünkü biliyordu ki insan bazı yerlere geri döndüğünde, hatıra ile şimdiki zaman birbirine yardım etmez; aksine birbirini yaralar. Onun için artık İstanbul, çocukluğu taşıyan şehir değil, çözmesi gereken bir sırdı.
Nâzım hâlâ hem yürüyüp hem söyleniyordu:
“Şu çamur, insanın ayağından değil aklından tutuyor. Çölden dönüp bunu çekmek de ayrı talih.”
Kâzım dudak kıyısını kıpırdattı.
“Çöl daha dürüsttü. Orada seni ne öldürecekse açık havada dururdu.”
“Burada?” diye sordu Nâzım.
“Burada önce seni selamlar.”
Bu kısa cümle, ikinci kitabın bütün İstanbul’una yetecek kadar doğruydu.
Feridun, yol kenarındaki duvar diplerine, çeşme başlarına, eski kitabe gölgelerine sanki gelişigüzel bakıyormuş gibi bakıyordu. Sâbit onun ne yaptığını biliyordu: şehir onu dinliyordu, o da şehri dinliyordu. Yol boyunca Horasan’da hissettiği o görünmez ağın payitahtta nereye değdiğini, belki ilk işaretlerin burada hangi taşta gizlendiğini anlamaya çalışıyordu.
Tam bu sırada, eski bir sebilin yosun tutmuş yan duvarından geçerlerken Feridun bir an durdu. Duruş o kadar kısaydı ki, kalabalık içinde bakmayan göz onu fark etmezdi. Parmaklarını taşın çatlamış yüzüne götürdü. Yosunla kararmış iki taş arasına sıkışmış, sıradan gözün kir yahut çürümüş bez parçası sanacağı kadar ince bir mavi dikiş ipliği vardı. Feridun onu çekmedi. Yalnız parmağının ucuyla yokladı. Sonra taşın hemen altındaki aşınmış çıkıntıya baktı. Orada, yılların kiri ve suyu altında silinmeye yüz tutmuş çok ince bir kavis seçiliyordu. Yarım mühür değildi belki. Ama aynı hafızaya ait bir izdi.
Dudaklarının kenarı, neredeyse görünmez bir memnuniyetle kıpırdadı.
“Şehir tamamen sağır değil,” dedi.
Bu cümleyi yalnız Sâbit duydu. Ve o anda anladı: Emanet Hattı doğuda bulunmuştu belki, ama payitaht taşları da onu çoktan unutmamıştı.
“Harbiye’de ne arıyorlar sence?” diye sordu Nâzım. “Bizi başarıya ulaşmış bir heyet mi sanıyorlar, yoksa çölde ihanete uğrayıp yok olmuş bir birlik mi?”
Sâbit’in cevabı, ikinci kitabın bütün ağırlığını taşıyordu.
“Onu öğrenmenin tek bir yolu var Nâzım,” dedi, sesi yokuşun gürültüsünde bile soğuk ve keskindi. “Kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle gidip Harbiye’den almak zorundayım.”
Nâzım ona baktı. Yorgun yüzünde kısa süreli bir memnuniyetsizlik gezdi. Çünkü bir hekimin tabiatı, yaşayan adamı diri tutmaya meyleder. Oysa Sâbit’in söylediği şey, hayatta kalmak için önce kendi adını öldürmekti.
“İnsan kendini kaç kere gömer?” diye sordu.
“Gerekirse her menzilde bir kere,” dedi Kâzım. “Yeter ki doğru mezar olsun.”
Feridun, bir faytonun yanından geçerken ağır ağır Sâbit’e döndü.
“Cenazesi kılınmamış adam,” dedi, “şehrin içinde yaşayamaz.”
Sâbit başını salladı.
“Doğru. Bugün öğleden sonra Harbiye’ye gireceğim. Ve çıktığımda, Mehmed Sâbit Celâl resmen ölmüş olacak. O saatten sonra yalnız Emanet’in Sâbit’i kalacak.”
Bu cümle, dördünün de adımlarını kısa süreliğine ağırlaştırdı. Çünkü yol boyunca hepsi kimlik değiştirmiş, kılık taşımış, isim gizlemişti. Ama İstanbul başka yerdi. Payitahtta insan yalnız başkasına değil, kendi geçmişine de görünmeden yaşamak zorundadır. Bu, sınır boyundaki pusu kadar basit değildi; çünkü burada düşman bazen senin eski odanda oturur, senin adını senden önce söyler, senin yokluğunu kayda geçirirken yüzüne bile bakmadan yapabilirdi.
Sirkeci’den yukarı tırmandıkça kalabalık seyrelmedi; yalnız biçim değiştirdi. Limanın kaba gürültüsü yerini dairelere, depolara, sarraflara, kahvehanelere ve ufak dükkânlara bıraktı. Her köşede başka bir konuşma vardı. Kimi yerde Rus cephesinden söz ediliyor, kimi yerde Alman gemilerinin Boğaz’daki hareketi tartışılıyor, kimi yerde ekmek ve kömür fiyatı küfredilerek anılıyordu. Ama bütün bu konuşmaların altında aynı şey yatıyordu: henüz başlamamış gibi duran ama çoktan başlamış bir çözülme duygusu.
Sâbit bir kahvehane önünden geçerken içeride asılı gazetelerin manşetlerine göz ucuyla baktı. Büyük laflar, büyük beklentiler, büyük isimler… Hepsinin arasında, insanın dikkatini asıl çekmesi gereken şey çoğu zaman satırların kendisi değil, neyin söylenmediğidir. O buna alışkındı. Çünkü devlet de çoğu zaman hakikati yalanla değil, eksik cümleyle örter.
Bir süre daha birlikte yürüdüler. Sonra doğru yer, yanlış göz ve gereksiz kalabalık hesabı yapılarak ayrılma vakti geldi. Bunu uzun uzun konuşmadılar. Çünkü daha önce kendi aralarında kararlaştırmışlardı. Ama karar verilmiş şeyi uygulamakla, onu payitahtın tam göbeğinde gerçekten hayata geçirmek aynı şey değildi.
Dar bir sokak ağzında, iki tarafı rutubetli taş duvarla sıkışmış bir köşede durdular. Karşıdan bakana yalnız kalabalıktan bir anlığına çekilmiş dört yorgun yolcu gibi görünebilirlerdi. Oysa o kısa duruş, ikinci kitabın ilk iç düzenini kuruyordu.
Kimse el uzatmadı. Kimse “dikkat et” demedi. Böyle cümleler, bu adamlara hafif gelirdi. Ama o birkaç saniyelik sessizlikte, birbirlerine söylediklerinden daha fazlasını verdiler.
Nâzım, Sâbit’e bir hekimin hastasına bakışı gibi değil, ölüme giden bir adama son kez bakar gibi baktı. Yüzünde merhamet yoktu; ama hekimlerin bazı zamanlar taşıdığı o sert, açık ve kaderi kabul etmiş dikkat vardı.
Kâzım’ın bakışı daha kuru, daha ağırdı. Sanki sessizce, “Ölürsen seni biz bile bulamayız. Ama yaşıyorsan bizi de ele vermeyeceksin,” diyordu.
Feridun’da ise başka türden bir kabul vardı. Onun bakışı, sanki bu anı daha önce görmüş, yalnız şimdi gerçekleşmesini beklemiş gibiydi.
Bu, dostane veda değildi.
Bu, karanlıkta yapılmış bir tür yemindi.
Sâbit önce Kâzım’a baktı.
“Sabunhane.”
Kâzım yalnız başını salladı. Fazla söz etmedi. Bu, onun işi kabul etme biçimiydi. Balat’taki eski sabunhane merkez olacaktı. Şehrin altında iş görmek için iyi bir yerdi: rutubetli, unutulmuş, kokusu insanı uzun tutmayan, ama içine gireni de kolay kolay merak ettirmeyen bir yer.
Sonra Nâzım’a döndü.
“Hastane.”
Nâzım homurdandı.
“Yine ölülerle başlayacağız anlaşılan.”
Sâbit düz cevap verdi:
“Ölülerle değil. Ölmek üzere olanlarla. Fark büyük.”
Nâzım istemese de bunu kabul etti. Çünkü yaklaşan büyük savaşta ilk hakikat en önce hastane koridorlarına vurur. Yaralar, eksik ilaç, salgın, korku, yorgunluk ve konuşurken ne söylediğini bilmeyen yaralı subaylar… Bunların hepsi bazen karargâh raporlarından daha doğru bilgi verir.
Sonra Feridun’a baktı.
“Eski yankıları dinle.”
Feridun başını hafifçe eğdi. Bu adamdan “tamam” kelimesini duymak çoğu zaman gereksizdi. O, vazifeyi emir olarak değil, yön olarak alırdı.
En son kendini işaret eder gibi çok küçük bir hareket yaptı.
“Harbiye.”
Bu tek kelime, hepsini bir an için susturdu.
Çünkü biliyorlardı: dört adamın bu şehre gerçekten girip girmediğini tayin edecek eşik, gümrük kapısı değil, Harbiye kapısıydı. Eğer Sâbit kendi ölümünü orada mühürletemezse, geri kalan her şey daha başlamadan kırılabilirdi.
Kâzım bu yüzden ilk kez açık uyardı:
“Oraya yalnız girdiğinde, içeri senden önce kimin girdiğini varsay.”
“Varsayıyorum,” dedi Sâbit.
Nâzım da ekledi:
“Ve çıkamazsan?”
Sâbit ona baktı. Sesi çok sakindi.
“O zaman gerçekten ölmüş olurum.”
Bu cümle, dostane teselliye açık değildi.
Feridun çok alçak sesle, sanki cümleyi tamamlıyormuş gibi konuştu:
“Bazı ölüm, gömülmeden başlar.”
Sonra ayrıldılar.
Kâzım, Balat’taki eski sabunhaneyi merkez karargâh haline getirmek üzere Galata tarafına kırıldı. Kalabalığın içine karışır karışmaz sıradanlaştı; sanki biraz önce orada duran adam o değilmiş gibi. Şehrin arka yüzünde yaşamak için gerekli ilk meziyet, kendini hikâyeden silebilmekti. Kâzım bunu en iyi bilenlerdendi.
Galata’ya yaklaşırken limanın kaba kokusu yavaş yavaş yerini başka türlü bir pisliğe bıraktı: sabun kaynatılmış kazanların küflü yağı, bayat su, rutubet, kanal, kızarmış balık, şarap tortusu ve insan kalabalığının ağır teri. Kâzım, Balat’a kıvrılmadan önce iki ayrı sokağı boşuna dönmedi. Birinde arkasına bakan çırak çocuğu gördü; ötekinde aynı köşede ikinci kez duran tespihli adamı. Takip olup olmadığını anlamak için üçüncü sokağa girdiğinde, adam yoktu. Demek ki henüz ciddi bir göz değildi. Şehir, ilk gün yeni gelenleri kokluyor; ama henüz ısırmıyordu.
Eski sabunhane kıyıya yakın, dar bir ara sokakta, dışarıdan bakana çoktan ölmüş bir dükkân gibi görünüyordu. Taş kapısının üstünde silinmiş bir levha izi kalmış, pencere kepenkleri yağ ve isten kararmıştı. İçeri girdiğinde onu ilk karşılayan şey koku oldu. Kostik, bayat zeytinyağı, eski sabun, küf ve rutubet. Bu, uzun kalmaya iyi gelen koku değildi; ama saklanmaya iyi gelen kokuydu. Çünkü insan böyle yerde uzun süre solumak istemez. Merak da çoğu zaman önce burunla kırılır.
İçeride kambur bir ihtiyar oturuyordu. Sözde dükkân bekçisi. Gözleri, yaştan çok hayattan daralmıştı.
“Burayı kiralamaya geldim,” dedi Kâzım.
İhtiyar güldü. “Burayı kim ne yapsın?”
“Ben yaparım.”
“Ne yaparsın?”
Kâzım omuz silkti. “Sabun kaynatmam. O kadarını bilmen yeter.”
İhtiyar bir süre onu süzdü. Kâzım, böyle adamlarda açık tehdidin değil, açık sıkıntısızlığın daha tesirli olduğunu bilirdi. Bir kese altını masaya koymadı. Önce bir küçük gümüş bıraktı. Sonra dükkânın arka dehlizine, su giderine ve arka çıkışına göz gezdirdi. İçeri iki ayrı noktadan girilebildiğini, arkada küçük bir avlu bağlantısı olduğunu, çatının alçak ama taşınabilir olduğunu gördü.
“Haftalık,” dedi ihtiyar.
“Aylık,” dedi Kâzım.
“Peşin.”
“Yarısı şimdi.”
Pazarlık uzamadı. Çünkü bu tür yerlerde mesele kira değil; karşılıklı olarak birbirinin adını sormamaktır. Kâzım çıkarken sabunhanenin artık yalnız kiralanmış değil, ele geçirilmiş olduğunu biliyordu. Kapıdan çıkmadan hemen önce parmak ucunu paltosunun iç astarına götürdü, oradan söktüğü neredeyse görünmeyecek kadar ince siyah bir ipliği başparmağıyla ıslatıp kapı pervazının iç alt köşesine yapıştırdı. Sonra menteşenin dibine, tozun bozulmayacağı küçük bir noktaya tırnağının kenarıyla belli belirsiz bir çizik attı. Döndüğünde kapı açılmış mı, içeri yabancı girmiş mi, ihtiyar verdiği sözü tutmuş mu; bunların hepsini bu küçücük işaretler söyleyecekti.
Dönüp son kez kokuyu içine çekti. “İnsanı burada saklayan duvar değil,” diye düşündü, “önce tiksinti. Sonra tedbir.”
O sırada şehrin başka ucunda Nâzım, Cerrahpaşa yoluna sapmıştı.
Askerî hastanenin kapısına daha varamadan dışarı taşan gerçek onu karşıladı. Avluda sedyeler, kapı önünde bekleyen analar, merdiven dibinde kusan bir nefer, elinde eski sargı beziyle koşan çavuş, içeriden gelen karbolik asit, irin, kömür ve korku kokusu... Horasan’daki susuz yaralar ile İstanbul’daki bekleyen savaş aynı yerde birleşmişti. Burada mermi henüz herkese değmemişti; ama bekleyiş çoktan etleri çürütmeye başlamıştı.
Kapı önünde bir çocuk asker, ayağındaki şişmiş bileği tutup sessizce ağlıyordu. Nâzım eğildi, baktı. Kırık değildi. Ama çocuk, ağrısından çok korkusuna yenilmişti.
“Cephe mi?” diye sordu Nâzım.
Çocuk başını salladı.
“Nereye?”
“Bilmiyorum.”
Nâzım, çocuğun ayağını iki eliyle yokladı. “Henüz kimse bilmiyor,” diye mırıldandı. “En kötüsü de bu zaten.”
Sonra, hiç konuşmadan, çantasının dibinden nispeten temiz kalmış bir sargı bezi çıkardı. Bez yeni değildi; ama hastane avlusundaki çamur ve pas kokulu dağınıklığa göre neredeyse lüks sayılırdı. Çocuğun bileğini tıbben şart olmadığı kadar özenle sardı. Düğüme fazladan dikkat etti. Sargı, kemiği düzeltmekten çok çocuğun korkusunu yerinde tutmaya yarıyordu.
Çocuk şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Yürüme,” dedi Nâzım. “Sana ‘koş’ deseler bile topallayarak yürü. İlk gün kahramanlık yaparsan ikinci gün seni taşıyacak adam da bulunmaz.”
Bu söz sertti; ama çocuk üzerinde şefkatten daha güven verici tesir bıraktı. Çünkü bazen savaşın ortasında en merhametli şey, gerçeği süslemeden söylemektir.
Ayağa kalkarken Nâzım hastane kapısına baktı. Horasan’da ölüm açıktı. Burada ise daha büyük, daha yaygın ve daha bürokratik olacaktı. İçinden istemsiz bir öfke geçti. “Buralarda,” diye düşündü, “hekimlik yetmeyecek. Yalnız yarayı dikmek değil; aklı da sağlam tutmak gerekecek.”
Feridun ise çoktan gözden kaybolmuştu. Üsküdar’a mı, Fatih’e mi, bir tekkeye mi, sarnıç başına mı gittiği dışarıdan anlaşılmazdı. Ama onun kayboluşu da bir iş görüyordu. Şehirde bazen en çok şey yapan adam, en az görülen olur.
Sâbit ise tek başına kaldı.
Yalnız kalmak onun için rahatlık değil daha çok açıklıktı. Çünkü insan tek başına kaldığında, dışarıdaki sesler kadar kendi içindeki hükmü de duyar. Sirkeci’nin çamurlu yokuşundan Babıâli’ye doğru yönelirken bunu açıkça hissetti. Kalabalık sürüyordu, faytonlar geçiyor, dükkânlar açılıyor, sabahın ilk satış kavgaları başlıyordu. Ama bunların ortasında o artık insanlarla birlikte yürüyen biri gibi değil; onların içinden geçen, ama onlara tam değmeyen bir gölge gibi hissediyordu kendini.
Ve tam bu yürüyüşte, eski hafıza onu yokladı.
Bir zamanlar aynı kaldırımlarda üniformasıyla yürürdü. Kılıcının halkası adımına uygun ses verir, ceketinin sert yakası boynunu sıkardı. Kapı önlerinde duran memurlar ona hafifçe yer açar, çıraklar göz ucuyla bakar, küçük zabitler selam için toparlanırdı. O zaman görünür güç, insanın omzuna neredeyse fark ettirmeden yerleşir. Bir gün o güç çekildiğinde, insan omzunun neden boşaldığını ilk anda anlayamaz.
Şimdi ise kimse yol vermiyordu.
Bir hamal omzuyla hafifçe itti. Bir esnaf telaşla yanından geçti, dönüp yüzüne bile bakmadı. Çamur, çizmesinin yanına sıçradı. Bir faytoncu küfrünü ona değil, yolu kapatan herkese birden savurdu. Sâbit bunların hiçbirine içerlemedi. Çünkü bunlar aşağılanma değildi; yokluktu. Bir zamanlar devletin merkezine yakın olmanın verdiği görünür kuvvet, şimdi elinden alınmıştı. Ama onun yerinde başka bir şey doğuyordu. Görünmezliğin verdiği daha sert, daha yalnız ve daha hakiki bir güç.
İşte bu ikisi arasındaki farkı ilk kez bu kadar keskin hissetti.
Eskiden bu yokuşu bir binbaşı olarak çıkardı.
Şimdi ise kendi şehrinde omuz atılan, çamura değen, adı silinmeye hazırlanan bir hayalet gibi yürüyordu.
Ama tuhaf olan şuydu: O eski binbaşının elinde daha çok rütbe vardı; bu şimdiki hayaletin elinde ise daha çok hakikat.
Yüzünü Babıâli’ye çevirdiğinde sis artık biraz incelmişti. Ama bu, şehri açmıyor; daha da kuşkulu hale getiriyordu. Sanki ayrıntılar ortaya çıktıkça tehlike de çoğalıyordu. Rüzgâr paltosunun eteklerini savururken, sol elini iç cebindeki siyah meşin deftere, sağ elini ise Horasan’dan getirdiği mavi dikişli bez parçasına bastırdı.
Siyah defter, devlete veremediği asıl kayıtların ağırlığıydı.
Mavi bez ise devletten saklamak zorunda kalacağı hakikatin sessiz işareti.
İkisi aynı bedende taşınıyordu.
Babıâli yokuşuna daha kararlı adımlarla girdi. Karşısında şimdi yalnız Harbiye binası değil; kendi eski adı, kendi eski rütbesi ve kendi resmî ölümü duruyordu.
Yokuşu tırmanırken içinden bir hüküm daha geçti. Bunu ne yüksek sesle söyledi ne de deftere yazdı. Ama bölümün gerçek omurgası orada, o kısa düşüncede tamamlandı:
İstanbul artık koruması gereken bir vatan değil; çözmesi gereken bir sırdı.
Ve o, bu sırrın içine girmeye hazırlanan bir hayaletti.