Bölüm 4 - Ölülerin Yürüyüşü
“Saklanmak için yerin altına inen adam, karanlığın da bir sahibi olduğunu çok geçmeden öğrenir.”— Şark hattında dolaşan sözlerden
Balat’taki o eski sabunhane, gecenin ilerleyen saatlerinde İstanbul’un geri kalanından kopmuş, şehrin sırtından atılmış bütün koku ve rutubeti içine toplayıp kendine yuva yapmış bir yeraltı mezarı gibiydi. Dışarıdan bakıldığında çoktan terk edilmiş, kepenkleri pasla dikişlenmiş, duvarları küf ve zamanla kabarmış bir harabeden farkı yoktu. Fakat içeride, görünmez bir hattın yeni kalbi atıyordu; pis, dar, çürük ve yine de hayatta.
Hava insanın yüzüne çarpmıyor, içine işliyordu.
Ağır kostik. Acımış zeytinyağı. Küf. Islak taş. Haliç’ten yürüyüp gelen tuzlu, yosunlu nem. Eski kazanların, sabun artıklarının ve duvarlara sinmiş yağın mide kaldıran sarı kokusu. İnsan uzun süre burada otursa, yalnız elbisesi değil düşünceleri de bu kokuya bulanırdı. Tavanın alçak kirişlerinden damlayan su, taş zeminde görünmez bir kayganlık bırakıyor; gaz lambasının cılız ışığı ise karanlığı dağıtmaktan çok, gölgeleri duvarlarda daha diri, daha uğursuz hale getiriyordu.
Gece dışarıda başka, içeride başka konuşuyordu.
Uzakta bir Haliç vapurunun boğuk düdüğü, daha yakında duvar gerisinde eşinen lağım faresinin tıkırtısı, lambanın içindeki yağın ince cızırtısı, sonra yeniden sessizlik… İstanbul’un yerüstündeki gürültüsü başka semtlere akmıştı. Burada geriye yalnız tortu kalmıştı. Şehir bazen kendi pisliğini bir kenara çeker, en mühim sırlarını orada saklar.
Kâzım Bars Han, lambanın aydınlatmadığı en karanlık köşede, sırtını duvara vermiş oturuyordu. Oturuyordu ama dinlenmiyordu. O, dinlenmek için yaratılmamış adamlardandı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti; gözleri sokağa açılan dar, paslı demir kapının üstündeydi. Arada bir bakışı değil, zihni de kapının etrafına yerleştirdiği küçük emniyet hesaplarını yokluyordu.
Kapı pervazının iç köşesine kendi saçından kopardığı ince bir teli tükürükle yapıştırmıştı. Eşiğin dibine dışarıdan bakana doğal bir toz birikintisi sanılacak kadar ince kül serpmişti. Arka taraftaki dar havalandırma boşluğunun altına, basıldığında kırılıp ses çıkaracak kurumuş sabun kırıntıları yerleştirmişti. İç kapının demir diline de, yerinden oynasa düşecek küçük bir pas parçası sıkıştırmıştı. Şehirde görünmez olmak, kapıyı kilitlemekle başlamazdı; kapının kim tarafından, ne zaman ve ne niyetle yoklandığını bilmekle başlardı.
Nâzım Refik, eski ve yağa bulanmış ahşap tezgâhın üstüne serdiği paltosunun üzerinde yarı uzanır, yarı oturur haldeydi. Bir süre hiç kıpırdamadan tavana bakıyor, sonra aniden öksürük nöbetine tutuluyordu. Her öksürükte Horasan’da incinmiş kaburgasındaki o sinsi ağrı yüzünü buruşturuyor, gözaltlarındaki karanlık daha belirgin hale geliyordu. Çölde bedenini ayakta tutan şey sinirlerinin gerginliği olmuştu; payitahtın bu rutubetli havası ise o gerginliği çekip almış, geriye yalnız toksik bir bitkinlik bırakmıştı.
“Şu koku…” diye homurdandı sonunda, paltosunun yakasını burnuna doğru çekerek. “İnsanı İngiliz kurşunundan daha yavaş ama daha kesin öldürür. Tifüs, küf, lağım, kostik… Memlekette saklanmak için seçtiğimiz yere bak. Şurası mezbaha ile zindan arası bir şey. Bekirağa Bölüğü’nün hücresi bile buraya kıyasla dinlenme odası sayılır.”
Kâzım gözünü kapıdan ayırmadan cevap verdi:
“İnsanı kusturan koku, meraklı burnu uzak tutar Doktor. Güzel kokan yere herkes girer. Taze ekmek, iyi tütün, sıcak çorba… bunlar çağırır. Pislik ise kovar. Şehir seni unutsun istiyorsan, önce şehrin unuttuğu yerde oturacaksın.”
Nâzım dudak büktü.
“Unutulmak başka, diri diri çürümek başka.”
“İkincisi bazen birincinin bedelidir.”
Nâzım cevap vermedi. Çünkü bu tür cümlelerin Kâzım’ın ağzından çıktığında tartışılacak bir yanı olmazdı. Adam doğruyu çoğu zaman sevimsiz ve çıplak söyleyenlerdendi. Yine de Nâzım tavandaki kararmış kirişlere bakarak mırıldanmayı sürdürdü:
“Horasan’da ölmek başka. Burada, kendi şehrinde, sabunhanede, küften ölmek başka. Memleketin adama nasıl öleceğini de kendisi seçmek istemesi çok yorucu.”
Feridun Vefa, ikisinin arasındaki bu atışmaya hiç katılmadı. Sabunhanenin ortasında, tavanı taşıyan kalın meşe direğe yaslanmış, gözleri kapalı halde duruyordu. Dışarıdan bakana sanki uyuyor gibi görünebilirdi. Oysa uyumuyordu. O, taşın içinden geçen nemi, ahşabın gecede çıkardığı soluk iniltisini, sokakta ayak seslerinin hangi taraftan gelip hangisine dağıldığını dinliyordu.
Bir süre sonra, gözlerini açmadan konuştu.
“Şehir geceleri başka türlü konuşur.”
Kâzım hafifçe başını çevirdi.
“Ne diyor şimdi?”
Feridun gecikmeden cevap vermedi. Sanki duymaya devam etti. Sonra çok yavaş konuştu.
“Henüz tam söylemiyor. Ama Sâbit gecikti. Ayak sesini çoktan duymamız gerekirdi. Sokak onu tutuyor.”
Bu cümle, sabunhanenin kirli havasını biraz daha ağırlaştırdı.
Nâzım dirsekleri üzerinde doğruldu.
“Harbiye’de tanındı mı dersiniz? Ya Enver Paşa yalanı yutmadı da onu doğruca Bekirağa’nın taşlarına gönderdiyse? O adamı ikna etmek çölde su bulmaktan zordur.”
Kâzım başını iki yana salladı. Sesi, duygudan arınmış mesleki kesinlik taşıyordu.
“Sâbit bir yalanı odaya girmeden önce zihninde kurmuşsa, onu paşaya değil, şeytana bile yutturur. Sorun Harbiye değil. Harbiye’den çıkabilseydi şimdiye burada olurdu. Geciktiren şey Harbiye’den sonra gittiği yer.”
“Şehzadebaşı,” diye mırıldandı Nâzım. “Münire Hanım’ın evi.”
Adın havaya asılı kalışı bile sabunhanedeki havayı değiştirdi.
“İnsanın dünyası yıkıldığında, nefes almak için güvendiği tek kapıya gitmesinden daha tabii ne olabilir?” diye ekledi Nâzım daha alçak sesle.
Kâzım’ın bakışı karanlıkta daraldı.
“Bizim işimizde tabii olan her şey, çoğu zaman tuzağın kendisidir Doktor. Sâbit oraya sığınmaya gitti. Ama ya sığınak dediği yer artık sığınak değilse?”
Nâzım hemen döndü.
“Kadın hakkında ne biliyorsun?”
“Hiçbir şey.”
“Hiçbir şey bilmiyorsan bu kadar kesin nasıl konuşuyorsun?”
“Çünkü hiçbir şey bilmiyorum.” Kâzım’ın sesi kuru ve düzdü. “İstihbaratta kör nokta sevilmez.”
Feridun şimdi gözlerini açtı. Lambanın zayıf ışığında, gözleri olduğundan daha derin görünüyordu.
“Bazı kapılar eve açılmaz,” dedi. “İçeriye açılır. İnsan o kapıdan geçmeden kendi ağırlığını bilmez.”
Nâzım sabırsızlandı.
“Yine bilmece konuşuyorsun Feridun. Açık söyle. Kadın hakkında bir şey mi hissettin?”
Feridun doğrudan cevap vermedi.
“Ben bir kadını değil,” dedi, “bir eşiği sezdim. Bazen bir evde insan değil, bir yol oturur. Sâbit şimdi o yolun önünde olabilir.”
Bu söz, Nâzım’ın sinirini daha da gerdi ama Kâzım kısa bir bakışla onu susturdu. Çünkü o da aynı endişeyi başka bir dilden okuyordu: kör nokta, pusu, sızma, sessiz ağ.
Bekleyiş uzadıkça zaman kalınlaştı.
Gaz lambası bir kez sarsıldı; alev küçüldü, sonra toparlandı. Nâzım yeniden öksürdü. Kâzım ayağa kalkıp kapının altındaki külü kontrol etti, sonra eşiğin kenarına sıkıştırdığı pas parçasını parmak ucuyla yokladı. Feridun bir an taş duvara avucunu dayayıp geri çekti; sanki nemde bir ses arıyordu.
Kimse açıkça söylemiyordu ama aynı düşünce odanın içinde görünmez bir beşinci kişi gibi dolaşıyordu:
Ya Sâbit dönmezse?
Bu kez Nâzım soruyu açıkça dile getirdi.
“Dönmezse ne yapacağız?”
Kâzım hiç düşünmeden cevap verdi.
“İki saat daha bekleriz. Sonra sabaha çıkmadan yeri boşaltırız.”
“Onu burada bırakır mıyız yani?”
“Yakalanmış adamı kurtarmaya, aynı gece aynı yerden gitmek kahramanlık değil aptallıktır.”
Nâzım’ın yüzü sertleşti.
“Bazen siz saha adamları aptallıkla sadakati birbirinden fazla kolay ayırıyorsunuz.”
Kâzım da bu kez doğrudan ona baktı.
“Sadakat aynı kuyuya hep birlikte düşmek değildir.”
Feridun araya girdi.
“Bazen de aynı kuyudan çıkmaya razı olmaktır.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Nâzım daha alçak sesle sordu:
“Peki ya Münire Hanım? Diyelim ki orada bir şey oldu. Biz neyi esas alacağız? Kadını mı, hattı mı, Sâbit’in hükmünü mü?”
Kâzım hiç tereddüt etmedi.
“Önce tehdidi.”
Feridun başını yana eğdi.
“Ya tehdit dediğin şey, emanetin başka bir yüzüyse?”
Kâzım ona soğukça baktı.
“Yüzleri sonra tartarız. Önce bıçağın hangi elde olduğuna bakarım.”
Tam o sırada, sokağa açılan kapının ardından rüzgâra karışan çok hafif bir ayak sürüme sesi geldi. O kadar hafifti ki dikkatsiz kulak onu dışarıdaki gecenin sıradan bir parçası sanabilirdi. Ardından tokmağa iki kez kısa, bir kez uzun vuruldu.
Oda bir anda taş kesildi.
Kâzım ayağa fırladı. Eli paltosunun içindeki tabancaya gitti; horozu neredeyse hiç ses çıkarmadan geri çekti. Nâzım tezgâhtaki çantasına uzanıp uzun cerrahî bıçağını aldı. Feridun yalnızca meşe direkten ayrılıp kapıya baktı.
Kâzım kapıya yaklaşıp öte yanını dinledi. Yalnız bir kişinin nefesi vardı. İkinci bir yükleniş, çift ritimli soluk, gölge gösteren başka bir ağırlık yoktu.
Sürgüyü ağır ağır çekti.
Mehmed Sâbit Celâl içeri adımını attığında, dışarıdaki ıslak lodosu ve gecenin ağır is kokusunu da beraberinde getirdi. Kâzım onu içeri alır almaz kapıyı kapatıp sürgüledi. Sonra pervazdaki saç telini yokladı. Tel kopmamıştı. Sâbit kendinden önce kimseyi içeri getirmemişti.
Ama onu gören üç adam da aynı anda bunun yetmeyeceğini anladı.
Sâbit’in duruşunda Harbiye’ye girerken kasten taşıdığı o eziklik, o omuz çöküklüğü yoktu. Onun yerine, daha derin, daha gerçek ve daha tehlikeli bir yıkım vardı. Omuzları düşmemişti; aksine bir yay gibi gerilmişti. Yüzü yalnız soğuktan değil, içeriden aldığı bir darbeyle sertleşmişti. Gözlerinin içinde, bir adamın aynı günde hem devleti, hem mahrem hayatı, hem de kendi eski hükmüyle ilgili bir şeyi kaybettiği zaman beliren karanlık duruyordu.
Sabunhanenin çürük kokusu Sâbit’in burnuna dolduğunda içinden geçen ilk şey şu oldu:
Harbiye’nin yaldızlı koridorları bile buranın lağımından daha kirliydi.
“Geciktin,” dedi Kâzım, silahını indirmeden. Sonra onu baştan aşağı süzdü; kan yoktu, boğuşma izi yoktu ama haber taşıyan bedeni çoktan konuşuyordu. “Harbiye’den sağ çıktığına göre Enver yalanı yuttu. Ama yüzündeki bu ifade Harbiye’nin işi değil. Ne oldu Şehzadebaşı’nda?”
Sâbit hemen cevap vermedi. Odanın ortasındaki boş bir ahşap kasanın üstüne ağır ağır oturdu. İki elini birleştirip çenesine dayadı. Gözleri yerdeki kirli su birikintisine dikildi. Sanki önce zihninin içindeki fırtınayı kelimelere dökülebilir hale getirmesi gerekiyordu.
Sonunda konuştu.
“Enver yalanı yuttu.”
Sesi yankısız, donuk ve çok yorgundu.
“Çölde çapraz ateşe düştüğümüze, Seyfeddin Han’ın adamları tarafından satıldığımıza, sizin karanlıkta çığlıklar atarak öldüğünüze ve benim de cesetlerin altına saklanarak hayatta kaldığıma inandı. Beni ordudan, şerefimden ve devletten kendi ağzıyla azletti.”
Başını kaldırıp üçünün yüzüne tek tek baktı.
“Resmen gömüldük.”
Nâzım derin bir nefes aldı. Bıçağını yavaşça çantasına koydu.
“İyi,” dedi, sesi ilk anda acımasız biçimde pratikti. “Ölü adamların kâğıdı takip edilmez. Cesetlere kimse kimlik sormaz. Bu bize hareket alanı açar.”
“O kadar basit değil,” dedi Kâzım anında. “Resmen ölü olmak, doğru kullanılırsa zırhtır. Yanlış kullanılırsa av ilanıdır. Seni ölü bilenler yaşadığını anlarsa, bu kez seni resmen değil, sessizce yok ederler.”
Feridun da kendi yerinden konuştu.
“Ölü yazılan adam ya unutulur… ya da korkuya dönüşür. Şehirde unutulmak kurtarır. Efsane olmak öldürür.”
Sâbit acı bir tebessüm göstermeden baktı.
“Biz ikisi de olamayacağız.”
Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:
“Çünkü zırhı giymekte geç kaldık.”
Bu cümle odanın ağırlığını değiştirdi. Üçü de bunu aynı anda hissetti.
Sâbit devam etti:
“Harbiye’de, o odada… Altenburg’un masasında bir kâğıt vardı. Üzerinde Horasan’da gördüğümüz işaret. Yarım Mühür. Kendi eliyle, bir mühendis sabrıyla çizmiş. Kalemin ucuyla ritmik biçimde üzerine vuruyordu. Yalnız görüyor değildi; düşünüyor, iz sürüyor, anlamaya çalışıyordu.”
Bu sözler havayı ustura gibi kesti.
Kâzım’ın bedeni kaskatı oldu. Nâzım’ın yüzündeki pratik sertlik şaşkınlığa dönüştü. Feridun’un gözleri irileşti.
“Alman istihbaratı…” dedi Kâzım dişlerinin arasından. “Biz çölde İngiliz ararken, asıl avcıları karargâhın kalbine, masanın öbür ucuna oturtmuşuz.”
Sâbit başını salladı.
“Altenburg işaretin biçimini biliyor. Bir kapıya, bir hatta, bir ağa işaret ettiğini de sezmiş. Sorunu şu: henüz tam olarak neye baktığını bilmiyor. Ama koku almış.”
Nâzım meseleyi şimdi bütünüyle kavrıyordu.
“Yani biz,” dedi, “kumların arasında İngilizlere karşı duvar örerken, Alman masa başında aynı duvardaki gizli kapıyı mı arıyordu?”
“Evet,” dedi Feridun. “Bu, işaretin öldüğü anlamına gelmez. İşaret artık aranan şey olmuştur.”
Sâbit gözlerini ona çevirdi.
“Mesele yalnız Altenburg değil.”
Bu kez sesi daha sertti. İçindeki öfke artık düzgün cümlelere dönüşmeye başlamıştı.
“Harbiye’den çıkıp Şehzadebaşı’na gittim. Münire’nin kapısını çaldım. Sığınacak, nefes alacak bir yer arıyordum.”
Durdu.
Bu duraklamada üçü de aynı şeyi duydu: bu cümlenin askerî değil, insanî tarafını.
Sâbit çok yavaş devam etti.
“Kapıyı Münire açmadı.”
Sabunhanede hiçbir şey hareket etmedi. Sanki gaz lambasının alevi bile küçüldü.
“Rauf yahut Simon adında, İngiliz gibi giyinen, suikastçı kadar soğukkanlı bir adam açtı. Harbiye’de söylediğim yalanı, Enver’i, Altenburg’u… her şeyi biliyordu. Ve içeride beni bekliyordu.”
Nâzım bir adım öne çıktı.
“Adamı öldürmedin mi?”
Sâbit’in cevabı gecikmedi ama kolay gelmedi.
“Çünkü adam davetsiz değildi. Onu eve alan Münire’nin ta kendisiydi.”
Bu cümle, bölümü ikiye bölen gerçek kırılmaydı.
Nâzım bir an hiç konuşamadı. Kâzım’ın yüzünde, “işte buydu” diyen ama zafer taşımayan soğuk bir sertlik belirdi. Feridun ise gözlerini kısarak sanki çok eski bir sözün yeni anlamını duyuyordu.
Sâbit’in bakışı kısa süre boşluğa kaydı.
Zihninde Münire’yle ilgili küçük ayrıntılar arka arkaya yükselmeye başladı.
Bir akşam, Harbiye’den dönüp hiçbir şey söylemeden oturduğunda, Münire çayı bırakmış ve yalnız şu cümleyi kurmuştu:
“Bazı şeyler açıkta durmaz, Sâbit. Açıkta durursa çürür.”
O gün bunu kadın feraseti sanmıştı. Şimdi aynı söz, devasa bir hattın özeti gibi geri dönüyordu.
Bir başka akşam, eline bir mektup geçtiğinde, Münire’nin önce mühre değil, kâğıdın lifine, kenarının kesimine baktığını hatırladı. O zaman bunu da fark etmemişti. İstememişti belki de.
“Sen haklıydın Feridun,” dedi sonunda, bakışını ona çevirerek. “Şeyh Murtazâ haklıydı. Emanet hattı bir masal değil. Şehrin altında, mutfaklarında, paşa haremlerinde, dul evlerinde, hizmet kapılarında yürüyen o kadın hattı… o Bîbî Zühre damarı… var.”
Feridun huşu ile dinliyordu.
“Ve en acısı ne biliyor musunuz?” diye devam etti Sâbit. “Ben çölde o hattın izini sürerken, o hat yıllardır benim evimde, benim güvendiğim kadının şahsında nefes alıyormuş.”
“Münire Hanım…” dedi Feridun. “İç Kapı’nın İstanbul’daki gözlerinden biri o muymuş?”
“Evet.”
Bu tek kelime, Sâbit için hem cevap hem yara idi.
“Yıllarca benim üniformama, Harbiye’den getirdiğim sessizliğe hiçbir soru sormadı sanıyordum. Ben de onun suskunluğunu merhamet zannettim. Meğer benim sükutuma saygı duyduğundan değil; o sükutun ardındaki boşlukları okuduğu için susuyormuş.”
Kâzım bir anda öne çıktı.
“Bu bizi doğrudan hedef tahtasına koyar,” dedi. Sesinde merhamet yoktu; yalnız istihbarat mantığı vardı. “O kadın artık senin geçmişin değil, bir güvenlik meselesidir. Sen o eve giderek Harbiye’de kurduğumuz ölüm yalanını tehlikeye attın. O adam, Rauf, kimin adamı? İngilizlerin mi? İttihatçıların mı? Almanların içindeki başka bir damar mı? O ev gözetim altındaysa, hepimiz yarı yarıya açığa çıkmış sayılırız.”
Sâbit’in yüzü sertleşti.
“Onu hemen hain diye yaftalama.”
“Ben isim değil, risk tartarım,” dedi Kâzım. “Kadın risk.”
“Kadın aynı zamanda hat,” dedi Feridun sakin biçimde. “Kadın hattı, erkek aklının ölçtüğü gibi işlemez Kâzım. Biz doğruluk ararız, onlar dolaşım. Biz sadakati isimde sanırız, onlar işarette. Hainlik ile saklama aynı dikişte durabilir.”
Nâzım araya girdi.
“Bu laflar bizi hiçbir yere götürmez. Adam içeride bir yabancıyla seni bekliyordu Sâbit. Bu, en azından bir tuzak ihtimalidir.”
“Biliyorum!” diye patladı Sâbit aniden ayağa kalkarak.
Sesinde ilk kez askerî soğukkanlılık değil, içeriden patlamış mahrem bir öfke vardı.
“Bildiğim için o evden çıktım! Bildiğim için onu orada bırakıp geldim! Rauf denen herif bize bir ittifak teklif etti. ‘Hayatta kalmak ve Altenburg’u durdurmak istiyorsanız bize güveneceksiniz’ dedi.”
“Ve sen ne dedin?” diye sordu Nâzım.
Sâbit’in cevabı odanın havasını bir kez daha değiştirdi.
“Ben yalnız size güvendiğimi söyledim. Bu odadaki üç adama. Başka hiç kimseye.”
Sözleri sabunhanenin rutubetli duvarlarında yankılandı. Bu, itiraftan çok bir yemindi.
Kâzım derin bir nefes aldı. Duygusal ağırlığı bir yana itip meseleyi yeniden çizgiler, sokaklar ve ihtimaller halinde görmeye çalışıyordu.
“Duyguları bir kenara bırak Binbaşı,” dedi. “Madem o ev kör nokta, madem Rauf bizim yaşadığımızı biliyor, artık başlangıç noktasında değiliz. Münire Hanım’ın niyeti ne olursa olsun, o ev şu an satranç tahtası. Ve bizim de acilen kör noktalardan kurtulmamız gerek.”
Sâbit başını eğdi. Birkaç nefes aldı. Yeniden kurmay aklına dönmesi gerekiyordu. Şu anki acısı doğruydu ama faydalı değildi.
Sonra operasyonel ses tonuna geri döndü.
“Beni Babıâli’den Şehzadebaşı’na kadar bir hafiye takip etti. Acemiydi. Koyu renk pardösülü, kısa boylu biri. Onu Mısır Çarşısı’nın arkasındaki han geçidinde atlattım. Rauf, sokağın başında beni izleyen bir ‘Alman kurdu’ daha olduğunu söyledi. Yani iki koldan izlenmişim. Biri çırak, biri usta.”
Kâzım’ın ağzının kenarı kıvrıldı.
“Eğer peşindeki o çırak hafiye, senin o evden canlı çıktığını ya da Mısır Çarşısı’nda kasıtlı olarak izini kaybettirdiğini rapor ederse, Harbiye’deki çamurlu, korkak tüccar hikâyemiz paramparça olur. Ölü adamlar profesyonelce izlerini kaybettirmezler.”
“Tam olarak bu yüzden o adamı bulmamız gerek,” dedi Sâbit. “Bu gece. Sabaha çıkmadan. Bizi izleyen o gözleri kör etmeliyiz. Altenburg’un ağına kendi ölümümüzü inandıracak bir delil bırakmalıyız.”
Nâzım yine hemen onay vermedi.
“Bulmak bir şey,” dedi. “Konuşturmak başka. İstanbul’un göbeğindeyiz. Çölde eşkıya tutmuyoruz. Adamı elimize aldığımızda nerede duracağız? Acının da bir sınırı vardır.”
Kâzım hiç tereddüt etmedi.
“Dili açmak için her zaman et kesmek gerekmez. Korkunun yönünü doğru göstermek yetebilir. Galata kahveleri, Almanların uğradığı meyhaneler, Levanten hanları… O adamın döneceği yerleri tahmin ederim.”
Nâzım daha serinkanlı konuştu bu kez.
“Adamı canlı alacaksak önce bedenini değil, ritmini bozmak gerek. Uykusuzluk, susuzluk, zaman duygusunu kaydırmak… İnsan bazen işkenceden değil, düzeninin bozulmasından ne bildiğini şaşırır.”
Feridun da ekledi:
“Bazı adamlar dil ile çözülmez. Korkunun yönüyle çözülür. Ona yalnız acı vermek yetmez; inandığı şeyin zeminini kaydırmalısın. Kendi efendisinden şüphe ettirmelisin.”
Kâzım eski bir sandığın üstünden küçük, yıpranmış bir Galata haritası aldı ve masaya yaydı. Parmakları liman çevresinde, kahveler, meyhaneler, arka han geçitleri, yabancı tüccarların uğradığı karanlık sokaklar üzerinde dolaşmaya başladı.
“Çırak hafiye, cebinde sıcak haber varsa önce efendisine değil, kendi korkusunu bastıracak bir yere gider. Ya içki içer, ya sıcak bir masaya çöker, ya kendini kalabalığa karıştırır. Pera’ya doğrudan yürümez. Önce arada nefes alır.”
“Ya korkusu içki içmesine bile izin vermiyorsa?” diye sordu Nâzım.
“O zaman birine ulaşır,” dedi Kâzım. “Ama yine de yalnız yürümez. Asıl mesele onu o ulaşmadan bulmak.”
Feridun parmağını haritada başka bir yere koydu. Kâzım’ın işaretlediği yerlerden biri değildi.
“Burada bir sebil var. Eski. Gece vakti önü boş kalır. Üç sokak oraya bağlanır. Kaçan da gelen de oradan geçer.”
Kâzım ona baktı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Feridun omuz silkti.
“Şehir bazen taşlarıyla söyler.”
Nâzım homurdandı ama itiraz etmedi.
Sâbit hepsinin yüzüne tek tek baktı. Sonra belinden tabancasını çıkarıp ahşap masanın üstüne donuk, ağır bir sesle bıraktı. Bu ses, tartışmayı bir bıçak gibi kesti.
Bir an kimse konuşmadı.
Sonra Nâzım çantasına uzanıp az önce temizlediği neşteri tabancanın yanına koydu. Hareketi yavaş ve düşünülmüştü.
Kâzım, yıpranmış Galata haritasını silahın altına doğru çekti.
Feridun ise cebinden çıkardığı küçük, taşlaşmış bir tespih tanesini —Horasan’dan beri taşıdığı, söze değil hatırlamaya yarayan o işareti— masanın tam ortasına bıraktı.
Bu, yüksek sesli bir yemin değildi. Ama fiilen yapılmış, sessiz ve kanlı bir kontrattı.
Sâbit ellerini masaya dayadı.
“O adamı bulacağız,” dedi.
Sesi artık sabunhanenin ağır havasına değil, doğrudan bu üç adama hükmediyordu.
“Onu konuşturacağız. Altenburg’un ağına kendi ölümümüzü yedireceğiz. Eğer yalanı yutmazsa… eğer arkasında daha büyük bir gölge varsa…”
Durdu. Gözleri Nâzım’ın neşteriyle Kâzım’ın haritası, sonra Feridun’un bıraktığı işaret arasında gezindi.
“O zaman yalan söylemeyiz,” diye bitirdi. “O zaman onu karanlığın kendisine teslim ederiz.”
Bu cümleyle birlikte sabunhanedeki hava değişti.
Az önceye kadar burada saklanan, yönünü toparlamaya çalışan dört adam vardı. Şimdi ise kendi şehirlerinde görünmeden ilk aktif avlarını başlatmaya karar vermiş bir çekirdek vardı. Kurban psikolojisinden avcı psikolojisine geçiş, çoğu zaman büyük nutuklarla değil, böyle kısa ve geri dönüşsüz cümlelerle olur.
Fakat karar vermekle yürümek aynı şey değildi.
Kâzım ilk toparlanan oldu.
“Çıkmadan önce iki şey,” dedi. “Bir: bu yer geri döndüğümüzde de kullanılabilecek halde kalmalı. İki: sabaha kadar dönemezsek, her birimiz ayrı ayrı kaybolmayı bilmeliyiz.”
Nâzım bir bez parçasını bıçağına sardı, sonra çantasını yeniden düzenlemeye başladı. İçindeki şişeleri, pansuman bezlerini, afyon tentürünü, iğneleri tek tek yokladı. “Canlı almak istiyorsak,” dedi, “ihtiyar gibi davranamayız. Adamı hem korkutacak hem de öldürmeyecek kadar tutmak gerekir. Bilek, dirsek arkası, ense altı… Doğru yerden bastırmazsan ya kırarsın ya da konuşturamazsın.”
Kâzım kapıya gidip saç telini ve pas parçasını yeniden düzeltti, sonra arka çıkışı yokladı.
“Ben önden giderim,” dedi. “Galata hattına ben hâkimim. Sâbit merkezde kalır. Doktor, gerektiğinde adamı canlı tutar. Feridun, eğer iz taşlara kaçarsa sen okursun.”
Feridun ceketinin iç cebinden küçük bir bez kesesi çıkarıp kuşağının altına yerleştirdi. İçinde ne olduğu belli değildi. “İz bazen taşta değil,” dedi, “adamın korkusunda kalır. Gözünü ilk kaçırdığı yere bakarım.”
Sâbit bu hazırlıkları izlerken, sabunhanenin içindeki rutubetin arasında başka bir şeye dönüştüklerini açıkça hissediyordu. Devlet onları ölü saymıştı. Münire’nin eşiği, eski hayatını paramparça etmişti. Altenburg masasında aradığı işaretin çizimini tutuyordu. Bütün bu kırık hakikatlerin ortasında, ayakta kalan tek şey buydu: bu üç adam ve kendi kararı.
Bir an, Münire’nin kapısındaki son bakış aklına geldi.
Kadının yüzünde hem hakikat hem yara vardı. Ne bütünüyle ihanet ne bütünüyle masumiyet. Sâbit bunun acısını şimdi cebindeki mavi bezin sertliğinde duyuyordu.
Elini paltosunun içine götürdü, mavi dikişli parçayı bir an yokladı, sonra geri bıraktı.
Nâzım bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Kâzım ise fark etti ve yine de sormadı.
Çünkü bazı sorular, yanlış anda sorulursa adamı güçlendirmez; böler.
“Çıkıyoruz,” dedi Sâbit sonunda.
Gaz lambası bir kez daha titredi. Dışarıda, uzaklardan gelen rüzgâr kapıya hafifçe vurdu.
Dört adam tek tek hareketlendi.
Kâzım önce kapıyı aralayıp sokağı dinledi. Sonra geri dönüp çok hafif başını salladı. Temiz değildi belki, ama yürünebilir haldeydi.
Nâzım paltosunu omzuna aldı, çantasını sırtına geçirdi. Kaburgası yine sızladı; bu kez ses çıkarmadı.
Feridun, meşe direğe son kez dokunur gibi elini sürdü. “Bu yer bizi ilk gecemizde taşıdı,” dedi. “Dönüşümüz de sessiz olsun.”
Sâbit en son ayağa kalktı. Masadaki tabancasını aldı. Haritayı Kâzım topladı. Neşteri Nâzım çantasına koydu. Tespih tanesini Feridun avucuna aldı.
Bir süre sonra, sabunhanede yalnız koku kaldı.
Ve o gece, payitahtın görünmez damarlarına doğru dört ayrı gölge yürümeye başladı.
Ölülerin yürüyüşü, İstanbul sokaklarında o anda gerçekten başlamıştı.