Bölüm 10 - Babıâli'de Pusu Kapak

Bölüm 10 - Babıâli'de Pusu

20 dk okuma 2 okunma

“Kurt dumanlı havayı sever derler; lakin dumanın içinde sadece kurtlar değil, avcıların kurduğu tuzaklar da gizlidir. Hakikati haykırmak istediğin yer, bazen seni sonsuza dek susturacak olan mezarın olur.”
Sâbit Celâl’in günlüğünden, Kasım 1914

Haliç’in balçıklı kıyısından, Balat’ın yanan sabunhanesinden ve o zehirli tünelin lağım kokusundan sıyrılan dört gölge, İstanbul’un kalbine doğru ilerlerken şehir artık dün bıraktıkları şehir değildi. Yavuz ile Midilli’nin Karadeniz’de Rus limanlarını vurmasıyla patlayan o ilk toplar, yalnız bir donanma baskını değil; koca bir imparatorluğun tarihî vadesinin de ilanıydı.

Sâbit Celâl, ıslak ve çamurlu paltosunun içindeki ahşap muhafazaya bir kez daha dokundu. Sarnıçtan çıkardıkları o ceylan derisi tomar, artık belindeki Mauser’den daha ağır, daha soğuk ve daha tehlikeli bir yük gibi göğsüne oturuyordu. Silah, gerektiğinde bir adamı öldürürdü. Ama cebindeki tomar, bir devleti ayakta tutan yalanı öldürebilirdi. Bu yüzden, ağırlığı yalnız fizikî değildi.

Sabahın o kurşuni saatinde, İstanbul’un üstünde iki ayrı hava dolaşıyordu. Biri halkın coşkusu, öteki yaklaşan felaketin kokusu.

I

Pera’daki Örümcek

Sâbit ve arkadaşları Sirkeci’ye doğru sürünürken, karşı kıyıda, Galata ile Pera’nın o yaldızlı ama tekinsiz dünyasında “Büyük Oyun” çoktan başka bir safhaya geçmişti.

Pera Palas Oteli’nin ağır bordo perdelerle dış dünyadan yalıtılmış süitinde, Rauf — yahut İngiliz Dışişleri’nin gizli kayıtlarındaki adıyla Simon — şöminenin karşısında oturuyordu. Üzerindeki o pürüzsüz İngiliz takım elbisesi, İstanbul’un bu kederli ve isli sabahına inat tertemizdi. O, tetiği çeken adamlardan biri değildi; tetiğin hangi sokakta, hangi kalabalığın içinde, hangi dakikada çekileceğini hesaplayan akıldı.

Odanın ortasındaki büyük meşe masanın üstünde ayrıntılı bir İstanbul haritası seriliydi. Haritanın üstü kırmızı, siyah ve lacivert iğnelerle doluydu. Kırmızılar Osmanlı resmî merkezlerini, siyahlar Alman temas noktalarını, lacivertler ise İngiliz ağının “uyuyan damarlarını” gösteriyordu. Galata rıhtımlarındaki Rum hamallar, Pera’daki Levanten tercümanlar, elçilik çevresindeki kuryeler, Balat ve Fener arasındaki yerli gözler, hatta maaşı az, hırsı büyük bazı polis memurları… Simon için şehir bina ve sokaklardan ibaret değildi; damarlarından veri akan canlı bir mahlûktu.

Kapının eşiğinde, yağmurdan sırılsıklam olmuş, korkudan titreyen Rum bir kurye duruyordu. Elindeki şapkayı iki eliyle sıkıyor, boynunu bükmüş halde konuşmayı bekliyordu. Balat’taki baskının sonucunu az önce rapor etmişti. İngiliz timi sabunhaneyi ateşe vermiş, içerideki hücreyi susturduklarını sanmış, ama kostik tuzağına düşmüşlerdi. İki adam kör olmuş, biri yüzü eriyen mum gibi akarken dışarı taşınmış, fakat içeride ceset bulunamamıştı.

Simon sigarasını yaktı. Alev, yüzündeki o simetrik ve duygusuz hatları bir anlığına aydınlattı. Onda Türk nezaketiyle İngiliz soğukluğunu aynı bedende taşıyan, sınırda yaşamaya alışmış adamlara mahsus bir çift yüzlülük vardı. Münire’nin evinde sergilediği o zarif, ölçülü ve alaycı tavır şimdi kaybolmuş; yerini daha sabırsız ama hâlâ kontrollü bir avcı sessizliği almıştı.

“Demek sabunhanede yandılar ha?” dedi İngilizce. Sesi kadife kadar yumuşaktı ama odadaki havayı donduruyordu. “Asit tuzağı… Kostik soda. Bay Celâl, doğu çöllerinden eli boş dönmemiş belli ki.”

Rum kurye başını daha da eğdi.
“İki adamımız kör oldu efendim,” dedi Türkçeye dönerek. “Bina tutuştu. İçeride ceset yok. Arka tünelden Haliç’e dökülmüş olmalılar.”

Simon ayağa kalktı. Haritanın başına gitti. Parmağını Balat’tan Haliç kıyısına, oradan Eminönü’ne, Sirkeci’ye ve Babıâli yokuşuna doğru yavaşça kaydırdı. Geceden beri gelen parçalı bilgiler, Almanların sarnıca indiğini ama eli boş çıkmadıklarını düşündürüyordu; fakat asıl mesele Almanların neyi bilip neyi bilmediği değil, Sâbit’in neyi ele geçirdiğiydi. Eğer o tomar gerçekten İç Kapı’ya ve Gölge Paşa’ya dair kayıtları taşıyorsa, mesele artık Osmanlı-Alman işbirliği değil; imparatorluğun hangi elde ve hangi yalanla savaşa sürüldüğünün açığa çıkmasıydı.

Tam bu sırada ikinci kapı vuruldu.

İçeri alınan adam Rum kurye gibi değildi. İyi kumaştan dikilmiş ama aceleyle giyilmiş koyu renk bir setre, tertemiz ama titreyen eller, gözlerde uykusuzluk ve korku… Orta yaşlı, düzgün bıyıklı, devlete ait odalarda bulunmaya alışkın bir adamdı. Her hareketinde “Ben burada olmamalıyım” diyen bir telaş vardı.

Kurye onu tanımadı. Simon tanıdı.

Harbiye Nezareti’nin alt katlarından birinde kâğıt çeviren, ama kâğıt kadar tehlikeli adamların adlarını duymaya müsait bir Osmanlı muhbiri.

“Geç kaldınız,” dedi Simon.

Adam yutkundu.
“Efendim… vaziyet değişti.”

“Vaziyet her sabah değişir. Siz ne getirdiniz?”

Muhbir titreyen parmaklarla cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı.
“Babıâli’de, sabah baskısından önce, ‘Horasan heyetinin tamamen kaybolduğu’ haberi tekrar teyit edildi. Fakat bir mülazım, dün gece Harbiye civarında—” Adam sustu. Kendi söylediğinden korkmuştu. “Ölü sanılan bir yüz gördüğünü söylemiş. Henüz resme dökülmedi. Ama eğer bu haber yukarı çıkarsa…”

“Panikliyorsunuz,” dedi Simon.

Adam sesini alçalttı.
“Paniklemek için sebebim var. Harp başladı. Eğer içerideki dengeler kayarsa, benim ismim de çıkar. Beni buradan çıkaracağınıza söz vermiştiniz. İskenderiye’ye, Atina’ya, neyse… artık bu şehir beni taşımaz.”

Simon ona uzun uzun baktı. Sonra sigarasından bir nefes aldı.

“Bu şehrin kimi taşıyıp kimi taşımayacağına siz değil, faydanız karar verir.”

Muhbirin yüzünde utançla korku birbirine karıştı.
“Ben size kâğıt taşıdım,” dedi. “Said Halim’in çekincelerini, Enver’in Almanlarla ne ölçüde baş başa kaldığını, sevkiyat sapmalarını… Hepsini bildirdim.”

“Evet,” dedi Simon soğukça. “Ve bugün siz burada, ben ise hâlâ bu odadayım. Demek ki sistem doğru çalışmış.”

Adam bir adım öne atıldı.
“Beni bırakırsanız mahvolurum.”

Simon birden yüzünü sertleştirdi.
“Yanılıyorsunuz,” dedi. “Sizi biz bırakmayız. Sizi memleketiniz bırakır. Biz yalnız o anı not ederiz.”

Sonra kapıya dönüp çok sakin bir hareketle işaret etti.
“Çıkın. Bugün gözünüze görünmeyecek bir yere gidin. Yarın yaşarsanız yeniden konuşuruz.”

Muhbir daha bir şey söylemek istedi. Ama Simon’ın gözlerinde, artık onunla ilgilenmediğini anlatan o buz gibi kapanış vardı. Adam çıktı. Kapı kapandı.

Rum kurye ürperdi.

Simon ise haritaya dönüp, sanki az önce bir insanı değil, fazlasıyla konuşan bir evrakı odadan çıkarmış gibi konuştu:

“Gördün mü?” dedi. “Osmanlı’yı yıkmak için toplar yetmez. Korku, bazen toplardan daha sadık hizmetkârdır.”

Sonra şöminenin yanındaki gölgede bekleyen iki suikastçıya döndü. Biri Levanten bir Katolik’ti; yüzünde din adamı sakinliği, ellerinde cellât çevikliği vardı. Öteki, kahverengi bıyıklı, Balkan kökenli bir kiralık adam; liman serserisi gibi görünür, ama susturuculu Webley’yi doktor titizliğiyle kullanırdı.

“Gülhane çıkışı ile Babıâli yokuşunun daraldığı matbaalar köşesine iki halka kurun,” dedi Simon. “Birinci halka onları yavaşlatacak. İkinci halka işi bitirecek. Kalabalığın içine ses değil panik bırakın. Kahraman yaratmayın. Herkes bir sokak kavgası, bir kapkaç, bir sarhoş bıçaklaşması görsün.”

Bir an durdu, sonra daha alçak sesle ekledi:

“Emaneti alabilirseniz alın. Alamıyorsanız adamı alın. Adamı da alamıyorsanız, belgede ne yazdığını kimsenin okumayacağı şekilde şehirden silin.”

Bu son cümle, Simon’ın gerçek önceliğini gösteriyordu.

Hakikatin sahibini öldürmek, hakikatin kendisini ele geçirmek kadar mühimdi.

II

Haliç’ten Çıkış: Kaçışın Lojistiği

Sâbit ve arkadaşları Haliç kıyısındaki balçıktan çıktıklarında, üzerlerindeki manzara insandan çok lağımdan tırmanmış gölgeleri andırıyordu. Paltoları balçık, kül, sabun artığı ve kanla ağırlaşmıştı. Feridun’un etekleri lağım suyuyla kararırken, Kâzım’ın omzundan akan kan, çamura karışıp dizlerine kadar sızmıştı. Nâzım’ın elleri cerrah eli değil, mezar eşeleyen adam eli gibiydi. Bu halde Babıâli’ye kadar yürümek, görünmez kalmak değil; devriyeye kendini ihbar etmek olurdu.

Unkapanı tarafına kıvrılan dar bir sokakta, sabahın köründe henüz tam açılmamış küçük bir mahalle hamamının arka duvarına sığındılar. Hamamın yanında taş çeşme vardı. Su buz gibiydi ama temizdi. İlk iş, yüzlerini yıkamak oldu.

Sâbit, avuçladığı suyu yüzüne vurduğunda kurumun altından kendi derisi çıkmak yerine başka bir adamın yüzü beliriyor gibiydi. Yüzünü silerken şunu düşündü:
İnsan bazen kaçarken değil, arınmaya çalışırken daha çok suçlu görünür.

Kâzım ise çeşme başında duramıyordu. Sağ omzu boşalıyor, kolu bir leş gibi sarkıyordu. Nâzım ona yaslanacak yer buldu. Feridun sokağın iki yanını kolaçan edip geri geldi.

“Çamaşır var,” dedi. “Arka avluda. Hamamcı kadınlar kurutmuş.”

Kâzım alay etti.
“Devleti kurtarmaya giderken don çalacağız deseler inanmazdım.”

Ama yapacak başka şey yoktu.

Feridun ile Sâbit, hamamın arka avlusuna duvardan aştılar. Orada iplere asılı birkaç yedek mintan, iki koyu renk şalvar, bir eski aba ve kalınca kadın örtüleri vardı. Yalnız çalmak değil; dikkat çekmeden eksiltmek gerekiyordu. Çünkü savaş sabahı, küçük hırsızlık bile mahalleyi ayağa kaldırabilirdi.

Feridun sessizce iki koyu mintanla bir yaşlı esnaf abasını aldı. Sâbit, Kâzım’ın üstüne geçirebilecek kadar geniş bir ceket buldu. Çıkarken, ipte boşluk göze batmasın diye örtülerin yerini kaydırdılar.

Dönüşte, Nâzım çoktan Kâzım’ın omzundaki sargıyı yeniden bastırmıştı. Çeşme başında, herkes eski ve daha sıradan kıyafetlere geçti. Paltoları ters çevrildi, kimi kanlı yerler içe getirildi, kimisi parçalanıp çeşmenin altındaki taş oyukta bırakıldı. Mauser, bez parçasına sarılıp aba altına saklandı. Ahşap muhafaza, Sâbit’in göğsünde ikinci bir kemik gibi yerini aldı.

O kısa dönüşüm anı, onların gerçekten başka bir evreye geçtiğini gösterdi.

Artık ne devletin zabitine benziyorlardı ne de yalnız kovalanan kaçaklara. Daha tehlikeli bir şeye dönüşüyorlardı: görünüşü sıradan, niyeti ölümcül adamlara.

III

Çöküş Koridoru

Sâbit, Kâzım’ın koluna daha sıkı girdi. Sirkeci’den yukarı, Babıâli’ye doğru tırmanırlarken Kâzım’ın bedeni artık açık bir isyan halindeydi. Sarnıçta omzuna yediği Alman kurşununun açtığı yara, tüneldeki balçıklı sürünme sırasında feci şekilde zorlanmış, Nâzım’ın aceleyle attığı dikişler gevşemişti. Koyu kırmızı bir leke, yeni geçirdikleri koyu renk ceketinin altından sızıp Arnavut kaldırımlarına damlıyordu.

“Kolum boşalıyor Binbaşım,” diye fısıldadı Kâzım. Sesi acıdan çok kendi bedenine duyduğu öfkeyle titriyordu. Bir an dengesini kaybedip matbaa binasının rutubetli taş duvarına yaslandı. “Beni bırakın. Ben arkada bir sokak bulur, onları oyaladığım kadar oyalarım.”

“Konuşma,” dedi Nâzım sertçe. “Sarnıç suyu kanına karıştı. Ateşin yükseliyor. Burada yığılırsan, seni İngilizlerden önce ben keserim. Yürü.”

Bu söz merhametten değil; adamı ayakta tutacak tek tonun acımasızlık olduğunu bildiği için söylenmişti. Nâzım artık yalnız hekim değildi. Hastane koridorlarında ölümle pazarlık etmeyi öğrenmiş bir savaş doktoruydu. Zayıflayanı okşamak değil, zorla hayata itmek gerektiğini biliyordu.

Babıâli yokuşu, sıradan bir sabahına uyanmamıştı. Burası artık bir sokak değil, imparatorluğun mezarlığına inen geniş bir rampaydı. Gazete idarehanelerinin önünde rotatiflerin o ağır, ritmik gümbürtüsü duyuluyor; havaya sıcak kâğıt, taze mürekkep, ıslak kömür ve insan teri kokusu karışıyordu. Meşaleli gençler koşuyor, memurlar evrak taşıyor, çocuklar gazete bağırıyor, ama bütün bunların altından bir cenaze yürüyüşünün görünmez ritmi geçiyordu.

Sâbit bu yokuşta üç farklı Osmanlı gördü.

Bir yanda “Donanmamız Karadeniz’de!” manşetlerini kapışan, feslerini havaya fırlatan, gözleri intikam ateşiyle parlayan Tıbbiyeli ve Harbiyeli gençler vardı. Balkan Harbi’nde ezilmiş neslin bir kısmı, bu baskını nihayet dünya önünde ayağa kalkış gibi okuyordu. “Yaşa Enver Paşa!” naraları, “Cihad!” sesleri, boğuk top gürültüleriyle birbirine karışıyordu.

Hemen on adım ötede ise bambaşka bir yüz duruyordu: dükkânının kepengini ömürlük bir hüzünle, ağır ağır indiren yaşlı bir Rum manifaturacı. Adamın yüzünde, asırlardır yaşadığı bu şehirde artık misafir değil, hedef haline geldiğini bilen azınlık kederi vardı. Kepengin paslı kilit sesi, gençlerin çığlıkları arasında kaybolup gitti.

Ve duvar diplerinde analar… Askere çağrılan gencecik bir medrese talebesi, annesinin elini öpüp kalabalığa karışırken kadın ağlamıyordu; yalnız dudakları birbirine yapışmış, gözyaşları sessizce çenesinden damlıyordu. Savaşın Karadeniz’de değil, kendi ocağında başladığını biliyordu.

Bu sahneler yalnız görüntü olarak kalmadı. Yokuş bir noktada tıkandı ve Sâbit istemeden insanların konuşmalarına da kulak misafiri oldu.

Tanin matbaasının önünde, ellerinde prova kâğıtları olan iki genç gazeteci hararetle tartışıyordu.

“Bu, devletin yeniden doğuşudur!” dedi biri. “Yıllardır ezildik, aşağılandık. Şimdi donanmamız Karadeniz’de Rus’a cevap veriyor.”

Öteki daha alçak sesle, ama daha zeki bir öfkeyle cevap verdi:
“Donanma mı? Alman amiralinin savaşa sürdüğü gemilere bizim fes giydirmemiz donanma olmuyor. Reval’de bizi sattılar, şimdi Karadeniz’de boğazlıyorlar.”

İlki etrafına baktı, korktu.
“Sus! Böyle konuşma. Harp çıktı.”

“Tam da çıktığı için konuşuyorum,” dedi öteki. “Bir memleket her savaşa alkışla girmez. Bazen sadece itilerek girer.”

Bu diyalog, Sâbit’in göğsüne ikinci bir taş gibi oturdu. Çünkü sokaktaki her coşkunun altında, henüz sesini tam bulamamış ama doğruyu koklayan başka bir damar da vardı.

Tam bu sırada, meşaleli gençlerden biri Sâbit’in çamur, kan ve is içindeki haline omuz attı. Neredeyse küfredecekti, sonra gözleri Sâbit’in yüzünde bir an takıldı. Ama tanımadı. Yalnız sevince katılmayan sert bir adam gördü.

“Efendi!” diye bağırdı. “Kutlu gazaya neden sevinmiyorsun? Rus’un hesabı kesiliyor!”

Sâbit cevap vermek için ağzını açtı ama boğazına başka bir şey düğümlendi. Genç yüzü gördü. Kendi gençliğini gördü. Harbiye’de bir harita karşısında ilk kez Osmanlı’nın büyüklüğüne inandığı yılları gördü. Sonra cebindeki tomarı, Gölge Paşa’nın adını ve bir imparatorluğun bilerek ateşe itildiğini düşündü.

“Sevinç,” dedi sonunda çok alçak bir sesle, “neye yetiştiğini bilen adamın hakkıdır.”

Genç anlamadı. Anlamadığı için öfkelendi. Ama aynı anda başka bir kalabalık dalgası geldi, omuzlar çarpıştı, sloganlar yükseldi, sahne bozuldu.

Kâzım, acısına rağmen dudaklarını kıpırdattı.
“Bir hafta sonra bu delikanlıyı Cerrahpaşa’da bulursan şaşma.”

Nâzım karanlık bir yüzle cevap verdi.
“Bir hafta uzun. Belki üç gün.”

Bu cümle, savaşın bütün görkemi üstüne çekilmiş bir kefen gibiydi.

IV

Ritim Bozuluyor

Tanin Gazetesi’nin önündeki o dar dönemece yaklaştıklarında, Kâzım aniden yavaşladı. Ateşten yanan zihnine, kolundan omzuna yürüyen acıya rağmen, o sokak kurdu içgüdüsü alarm veriyordu.

“Binbaşım,” diye hırıldadı. “Ritim bozuk.”

Sâbit etrafı taradı. İlk bakışta her şey normaldi. Kalabalık akıyor, bağırıyor, gazete satıcıları koşuyor, memurlar koşuşturuyordu. Ama akışın içinde gerçekten akmayan küçük karanlıklar vardı.

İlk işaret, elindeki gazeteyi iki dakikadır aynı sayfada tutan memur kılıklı adamdı. Gazeteyi okumuyor, kâğıdın üstünden Sâbit’in omuz hizasını ölçüyordu.

İkinci işaret, Nâzım’a çarpıp geçen ama “Destur” demeyen seyyar satıcıydı. Omuz çarpışı kaba değil hesaplıydı; adam yalnız yön, ağırlık ve tepki ölçmüştü.

Üçüncü işaret yukarıdan geldi. Ahşap bir binanın ikinci katında tül perde yarım an aralanıp kapandı. O kadar kısa sürdü ki sıradan göz bunu görmezdi. Ama pusu, çoğu zaman yukarıdan nefes alır.

Dördüncü işaret, sokak köpeklerinin susmasıydı. Kâzım onu da fark etmişti.

“Akan nehrin içinde fazla kaya var,” dedi.

Sâbit hemen cevap vermedi. Çünkü şimdi yapacakları şey yalnız saldırıya karşılık vermek değil; saldırının nereden, hangi kademe halinde geleceğini anlamaktı. Bu tür timler bir tek hamleyle öldürmezdi. Önce ritmi bozar, sonra hedefi yalnızlaştırır, en son kalabalığı hedefe karşı kullanırlardı.

“Birinci halka yavaşlatma,” dedi Sâbit.
“İkinci halka öldürme,” dedi Kâzım.

Demek ikisi de aynı şeyi düşünmüştü.

Sâbit’in ense kökü buz gibi oldu.
“Duvara yaslan. Açıkta kalma.”

Tam bu sırada, önlerindeki han geçidinde iki sarhoşun kavgasına benzeyen bir arbede patladı. Bir adam ötekine küfür ederek vurdu, tezgâh devrildi, naralar yükseldi. Kalabalık o yöne doğru dalga gibi aktı. Bu, gerçek bir kavga değil; yön değiştirtmek için açılmış bir insan girdabıydı.

“Han avlusuna sürüyorlar,” dedi Kâzım.

Sâbit hemen yönü değiştirmek istedi ama çok geçti. Kalabalık bir anda sıkıştı. Nâzım bir yöne, Feridun başka yöne savruldu. Sâbit, bir an için etrafında yalnız omuzlar, gazeteler, meşale dumanı ve bağırışlar gördü. Bu, pusunun en sevdiği andı: hedefler birbirinin nefesini duyar ama birbirini göremez hale geldiği an.

“Nâzım!” diye bağırdı Sâbit.

Cevap yoktu.

Sonra kalabalığın içinden boğuk bir boğuşma sesi geldi.

Ve her şey başladı.

V

Sessiz İnfaz

İngiliz timi sıradan sokak fedaileri değildi. Onlar kaza süsü verilmiş infazların ustalarıydı. Saldırı, ansızın değil; kalabalığın en çok dalgalandığı, sloganların en yüksek çıktığı anda saat gibi işlemeye başladı.

İlk hamle Nâzım’a geldi.

Kalabalığın içinden sıyrılan kasketli, cılız bir adam, Nâzım’ın arkasına geçti. Ceket kolunun içinden ince, esnek bir çelik tel kaydı. Garrote. Bir bilek hareketiyle tel, Nâzım’ın boğazına dolandı.

Nâzım’ın nefesi anında kesildi. Ellerini telin altına sokup gevşetmeye çalıştı ama boğaz kasları daha ilk saniyede teli ete gömmüştü. Gözleri büyüdü. O an o, ne hekimdi ne istihbaratçı; yalnız boğulmamak için çırpınan bir memeliydi.

Sâbit bu saldırıyı görünce silaha davranmadı. Silah demek panik demekti. Panik, kalabalığın ayakları altında ezilmek demekti. Bir adımda döndü, saldırganın tel sıkan bileğini havada yakaladı ve bütün vücut ağırlığıyla adamın dirseğini ters yöne doğru kırdı.

Kemik çatırdadı.

Adamın ağzından ses değil, içeride boğulan bir inilti çıktı. Tel gevşedi. Nâzım öksürerek dizlerinin üstüne düştü. Boğazındaki kızarık çizgi anında kabarmaya başlamıştı.

“İkinci hat!” diye kükredi Kâzım.

Yaralı omzuna rağmen sırtını matbaa duvarına verdi. Tam o anda kalabalığın içinden iki adam daha çıktı. Biri bıçakla, biri tabancayla. Kâzım sol eliyle ilk adamın bileğini yakalayıp karnına bıçağını soktu; ama ses çıkmasın diye aynı anda ağzını kapattı. Adamın gözleri büyüdü, dizleri boşaldı.

Fakat asıl öldürme hattı geri çekiliyormuş gibi yapan üçüncü ve dördüncü adamdaydı.

Ceketlerinin altından susturucu takılmış Webley’ler çıktı. Boğuk poflamalar duyuldu. İlk kurşun Nâzım’ın yanındaki kapı pervazını parçaladı. İkincisi, Sâbit’in paltosunun eteğini deldi. Üçüncü kurşun kalabalıktaki bir hamalı omzundan vurdu; adam yere düşerken etraftakiler ne olduğunu anlamadan bağrışmaya başladı.

Kalabalık, pusunun ortağı haline gelmişti.

İnsanlar sağa sola kaçışıyor, neyin nereye geldiğini bilmeden birbirlerini eziyor, suikastçılar ise bu kaosta açılan boşluklardan daha rahat nişan alıyordu.

“Nâzım, tomarı al!” diye bağırdı Sâbit. “Ara sokağa—”

Cümle bitmedi. Çünkü Sâbit, sokağın öbür ucunda, bir kahvehane tabelasının arkasında bekleyen son adamı gördü. Adam, susturuculu namlusunu doğrudan Nâzım’ın sırtına hizalamıştı. Tetik çekilmek üzereydi.

O an, “ölü adam” olmanın bütün kuralları bitti.

Sâbit belindeki ağır subay Mauser’ini çekti. Susturucusu yoktu. Saklanma ihtimali yoktu. Kalabalığın üstünden nişan aldı ve tetiği çekti.

GÜM!

Mauser’in çıplak sesi, Babıâli yokuşundaki yapay sevinç havasını koca bir cam gibi tuzla buz etti.

Susturuculu tabancaların gizlediği cinayet şimdi herkese görünür olmuştu. Kuşlar havalandı. Gençler bağırmayı kesti. Gazete kâğıtları havaya saçıldı. Son adam alnından yahut boynundan vurulup geriye yuvarlandı. Kalabalık, savaş haberiyle değil; yanı başında patlayan çıplak ölüm sesiyle paniğe kapıldı.

İngilizler geri çekilmeye başladı. Ama giderken de düzenliydiler. Bir tanesi düşen arkadaşının cebini yokladı, öteki halkayı çözdü, üçüncüsü kalabalıkta ters yöne bağırıp insanların bakışını başka sokağa çevirdi. Profesyonellikleri, kaçışlarında bile görünüyordu.

VI

Hayaletin Dönüşü

Yokuşun başında, askeri devriye düdükleri çalmaya başlamıştı.

Genç bir mülazım, çekilmiş beylik tabancasıyla kalabalığı yararak aşağı indi. Arkasında iki nefer vardı. Gözlerinde, henüz savaşa girmeden gerçek ölümle yüzleşmiş genç subayların o şaşkın öfkesi vardı.

“Dur! Silahını at!” diye bağırdı.

Sâbit, elinde hâlâ sıcak olan Mauser’e baktı. Sonra yavaşça eğilip silahı Arnavut kaldırımı üstüne bıraktı. Çamur, kan ve kurum yüzünü öylesine kaplamıştı ki sıradan bir zabit onu tanımazdı. Ama mülazım yaklaşınca, o tesadüf denilen kader çatlağı açıldı.

Sâbit, yüzündeki kiri elinin tersiyle sildi. Gözlerini doğrudan gencin gözlerine dikti.

Mülazımın yüzü değişti.

Önce öfke söndü.
Sonra tanıma geldi.
Ardından dehşet.

“Binbaşım?…” diye fısıldadı. “Siz…”

Ardındaki neferlerden biri hiçbir şey anlamadı. Öteki, mülazımın sesindeki tuhaflığı duyup irkildi.

Mülazım bir adım daha yaklaştı.
“Harbiye’de… siz…” Sesi çatladı. “Sizin Horasan’da şehit düştüğünüz ilan edildi.”

İşte o an, Sâbit’in içindeki son duvar da yıkıldı.

Ölü adam olmanın sonu geldi.

Devlet mezarını yazmıştı. Şimdi o mezardan çıkmış, herkesin gözü önünde silah patlatmıştı. Bundan sonra ne İngilizler ne Almanlar ne de Harbiye’nin gölgeli odaları onu yeniden sessiz bir hayalet gibi kullanamayacaktı. Görülmüştü. Tanınmıştı. Dirilişi resmiyet kazanmıştı.

Ama bu anı daha korkunç yapan, mülazımın gözlerindeki şeydi. Korku değil sadece. İnancın kırılışı.

Sâbit, gencin yüzünde kendi eski hâlini gördü. Emre inanan, rütbeye saygıyı iman sanan, yukarıdaki odalara karşı içgüdüsel bir teslimiyet taşıyan genç zabiti. Ve o genç zabit şimdi, devletin “ölü” ilan ettiği adamı karşısında canlı görüyordu.

Bu, yalnız bir tanınma değil; devletin kendi kaydıyla gerçek hayatın çarpışmasıydı.

Sâbit bir adım öne çıktı. Neferler irkildi. Mülazımın tetiğe koyduğu parmak titriyordu.

Sâbit sesini alçalttı. Artık bu, bir kaçak adamın değil; eski bir komutanın sesiydi.

“Evlat,” dedi. “Şimdi burada tetiği çekersen, devleti kurtarmış olmayacaksın. Kimin için ateş ettiğini bilmeden kendi ipini çekmiş olacaksın.”

Mülazım yutkundu.
“Ben… emre…”

“Emir bazen kâğıttadır,” dedi Sâbit. “Hakikat ise karşındadır. Gördüğün şeyi unut. Bugün burada beni değil, bir felaketin gölgesini gördün.”

Genç zabitin eli titredi. Gözleri bir an yere, sonra yeniden Sâbit’in yüzüne indi. O birkaç saniye içinde adamın içinde iki ayrı ordu çarpışıyordu: Harbiye terbiyesi ve aklın ürperişi.

Sâbit eliyle yavaşça mülazımın tabancasının namlusunu yana itti. Sonra omzuna bir kez vurdu. Bu, hem veda hem emir gibiydi.

“Ya duymadın… ya görmedin.”

Ardından geri dönmeden Kâzım’ı omzundan kavradı. “Koş!” diye bağırdı. Feridun zaten Gülhane tarafına açılan dar geçidi gözlemişti. Dördü, mülazım ve neferler hâlâ bu mucizeye benzeyen dehşeti anlamaya çalışırken, bir anda dar sokağa kırdılar.

Arkalarında düdükler, “Kaçıyorlar!”, “Vurun!” sesleri ve dağılmış kalabalığın uğultusu Babıâli’nin duvarlarında yankılanmaya başladı.

Bir süre, şehir yalnız seslerden ibaretti.

VII

Sirkeci Deposu ve Lojistik Kriz

Öğleden sonranın o kasvetli saatlerinde, Sirkeci’nin arka sokaklarındaki metruk, tavanı akan eski bir iplik deposuna sığındıklarında herkes tükenmişti.

Depo eskiden ticaret görmüş ama sonra kaderine terk edilmiş yerlerdendi. Nemli duvarlar, eğri ahşap direkler, tavandan sarkan örümcek ağları, yerlerde çürümüş çuval parçaları, küf ve fare pisliği kokusu… Burada hayat değil, yalnız unutuluş birikirdi. Ama şimdi unutuluş bile lükstü; onlar yalnız görünmemeye ihtiyaç duyuyordu.

Kâzım’ı eski ahşap kasaların üstüne yatırdılar. Yüzü artık neredeyse sarıydı. Gözleri zaman zaman geriye kayıyor, dişleri istemsizce birbirine vuruyordu. Sarnıç suyu, tünel pisliği, kan kaybı ve açık yara bir araya gelince beden kendi içinde ateş üretmeye başlamıştı.

Nâzım çantasını titreyen ellerle açtı. Sonra anında durdu.

Çantada yokluk vardı.

Ne düzgün morfin kalmıştı ne temiz antiseptik ne yeterince sargı. Alman subaya harcadığı afyon damlaları şimdi boğazına kemik gibi saplandı. İçinden kendine küfretti.

“Elimde bir şey yok,” dedi dişlerinin arasından.

Sâbit başını kaldırdı.
“Ne lazım?”

“Konyak, tentür, temiz bez, iplik… bir de mümkünse kaynar su. Ama bunları bana gökten indirmeyeceğine göre…” Cümlesini bitirmedi.

Feridun ayağa kalktı.
“Ben giderim.”

Sâbit hemen itiraz etmek üzereydi ama Feridun’un yüzünde tuhaf bir kesinlik vardı. “Sokak şimdi savaşla meşgul,” dedi. “Kalabalık görür ama dikkat etmez. Ben eczane, meyhane ya da terk edilmiş dükkân bulurum.”

“Yakalanırsan?” dedi Nâzım.

Feridun çok kısa cevap verdi:
“Yakalanırsam sustururum.”

Bu, ondan beklenmeyen kadar sert bir cevaptı.

Feridun depodan çıktığında, içerideki zaman farklı akmaya başladı. Bu bekleyiş, ameliyat kadar zorlayıcıydı. Çünkü Nâzım yalnız yaraya bakıyor, pansumanı elinde tutuyor, ama kesin müdahaleyi başlatamıyordu. Kâzım’ın ateşi yükseldikçe sayıklamaları da çoğaldı.

“Çölde bıraktılar bizi…” dedi dişlerinin arasından. “Yıldız yoktu… Şirzad önümde gidiyordu… Simon köpeği…” Sonra birden sesi çocuksulaştı. “Bırakın lan beni… Ölü adamın kanı akmaz… Biz ölmedik mi Binbaşım? Niye hâlâ canımız yanıyor?”

Bu cümle, odadakilerin üzerine kurşun gibi düştü.

Sâbit’in elleri bir an sıkılaştı. Çünkü Kâzım’ın sayıklaması yalnız ateş konuşması değildi. İçlerinde hepsinin yıllardır hissettiği ama tam adını koyamadığı o şeydi: Devlet, bazı adamlarını önce kâğıt üzerinde öldürür; sonra onları yaşayan cenaze gibi kullanır.

Nâzım, Kâzım’ın nabzını tutarken kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Bu adama şimdi ilaç değil, vakit lazım. Vakti de yok.”

Sâbit ise deponun kırık penceresinden dışarı bakıyor, her geçen ayak sesini Feridun zannedip tekrar hayal kırıklığı yaşıyordu. O kısa bekleyişte, zamanın ne kadar uzun bir işkence olabileceğini yeniden öğrendi.

Yaklaşık yarım saat sonra Feridun geri döndü.

Elinde küçük bir bez bohça, koltuğunun altında yarım konyak şişesi, cebinde iki küçük tentür şişesi vardı. Nefesi bozuktu ama yara almamıştı.

“Nereden buldun?” diye sordu Nâzım.

“Bir Rum eczacı dükkânını çoktan kapatmıştı,” dedi Feridun. “Ama alt penceresi açıktı. Tentür ve bez oradan. Konyak, karşıdaki meyhanenin arka rafından. Hesabı sonra öderiz.”

Sâbit ona baktı.
“Biri gördü mü?”

Feridun omuz silkti.
“Bir çocuk gördü. Ama savaş çığlığı atıyordu. Beni değil, meşaleyi hatırlayacak.”

Bu cevap yetti.

VIII

Tıbbî Kâbus

Nâzım hemen işe girişti. Küçük metal tasta su ısıttı. İçine konyak, tentür ve sabun artığından ayıklanmış alkali karıştırdı. Bu, ilim değildi belki; ama yokluğun mecbur ettiği bir sahra simyasıydı.

“Beni dinle,” dedi Kâzım’a. “Elimde yalnız konyak, biraz ispirto ve ateş var. O sarnıç pisliğini etinden kazımam lazım. Yoksa kan zehirlenmesinden sabaha çıkamazsın.”

“Kes doktor,” diye hırladı Kâzım. “Sokakta o itlerin elinde ölmedim. Senin kör bıçağında ölmem.”

Nâzım, kırık bir şişenin dibinde kalmış ispirtoyu neşterin üstüne döktü. Alev metali yaladı.

“Tutun onu,” dedi.

Sâbit ile Feridun, Kâzım’ın kollarını ve bacaklarını bastırdılar. Nâzım neşteri yaraya daldırdığında deponun karanlığında Kâzım’ın boğuk, vahşi çığlığı yankılandı. Bu, acıya karşı insan sesi olmaktan çıkmış bir beden haykırışıydı.

Nâzım yaranın içini temizlemeye başladıkça irin, koyu kan ve sarnıç suyunun getirdiği kirli parçalar açığa çıkıyordu. Her çıkarılan doku, ölümle hayat arasında kazanılan küçük bir saniyeydi.

Kâzım bir noktada sayıklarken doğrudan Sâbit’e döndü. Gözleri kapalıydı ama sesi doğru kişiye gidiyordu.

“Binbaşım…” dedi, “çölde de dönmedik… burada da dönmeyelim… beni bırakma…”

Nâzım’ın gözlerinden yaş süzüldü ama elleri titremedi.
“Ben Cerrahpaşa’da çocuk neferi elimde ölüme bırakmadım,” diye fısıldadı, irinli eti temizlerken. “Seni de bu fare deliğinde bırakmam. Dayan.”

Bir saat süren o korkunç cerrahi işkence, kılıçla değil sabırla kazanılan bir savaşa döndü. Kurşun izi temizlendi, kirli doku ayıklandı, yara yeniden kapatıldı. Sonunda Kâzım, baygınlıkla uyku arasında, derin ama huzursuz bir karanlığa gömüldü.

Depoda bir süre yalnız nefes sesleri kaldı.

IX

Harp Meclisi

Akşam çöktüğünde, Sâbit ahşap muhafazayı tekrar çıkardı. Küçük, cılız bir mum yaktılar. Dört adam — biri yarı baygın, biri uykusuz doktor, biri taş sessizliğinde derviş, biri artık mezardan dönmüş bir binbaşı — devletin kalbindeki o zehirli belgeye bakıyordu.

Sâbit, tomarın kritik satırlarını bir kez daha açtı. Şeyh Murtazâ’nın uyarıları, sevkiyat sapmaları, geciktirilmiş emirler, yanlış yönlendirilen birlikler, Alman temasları ve sonunda o isim.

Gölge Paşa.

Tomarın gölgesi mumun ışığında masaya düştüğünde, sanki o isim de fizikî bir varlık kazanmış gibiydi.

“Bizi buldular,” dedi Sâbit. Sesi mezar kadar soğuktu. “Simon bu şehirde gölgemizden daha yakın. Ve mülazım beni tanıdı. Yarın sabah Harbiye, ölülerin mezarından bir adam çıktığını bilecek.”

Nâzım yüzünü kaldırdı. Cerrahi yorgunluğu, öfkeyle karışmıştı.
“Gider vururuz,” dedi. “Bunca dolambaç niye? Adam belli. Geciktikçe yeni mezarlar açılacak.”

Kâzım gözünü aralayıp boğuk bir sesle homurdandı.
“Doktor doğru söylüyor. Sokakta fedaileri kesiyoruz. Tepedekine sıra gelince niye inceliyoruz?”

Feridun, mum ışığında parmaklarını birbirine kenetledi.
“Çünkü tepede yalnız bir adam yok,” dedi. “Bir sembol var. Bir sütun var. O sütunu vakitsiz yıkarsan dam da üstüne çöker.”

“Dam zaten çürüyor,” dedi Nâzım.

“Çürük evde çocuk da yaşar,” dedi Feridun. “Hakikati biliyor olmak, kılıcı her an çekme hakkı vermez.”

Bu sözler Kâzım’ı öfkelendirdi ama konuşacak gücü azdı. Sâbit ise ikisini de susturmadı. Çünkü aradaki gerilim, kararın gerçek ağırlığını kuruyordu.

Sonunda kendisi konuştu.

“Ben yıllarca devlete yukarıdan baktım sanırdım,” dedi. “Aslında hep bize gösterilen kadarını görmüşüm. Gölge Paşa yalnız hain değil. Devletin kendi kendini nasıl yönettiğine dair bir usul. Beceriksizliği, gecikmeyi, yanlış sevkiyatı, sahte ihtiyatı sistem haline getirmiş.”

Nâzım kaşlarını çattı.
“Bu adam Balkan Harbi’nde orduyu toparlayan paşa değil miydi? Herkes onu disiplin, akıl ve tedbirle anar.”

Sâbit acı acı güldü.
“Evet. Ve maskesi tam da buydu.”

Mumu biraz kendine çekti. Gölge yüzüne daha derin oturdu.

“Balkan Harbi’nden sonra, ordu içinde Almanya’ya mesafeli duran genç kurmayları görünmez görevlere sürdüler. Bazısını doğuya, bazısını ikmal birliklerine, bazısını kâğıt üstünde terfi ettirip karar masalarından uzak tuttular. Gölge Paşa bunu ‘denge’ diye yaptı. Harbiye’de herkes onu yangın söndüren adam sandı. Meğer yangının nereye sıçrayacağını o belirliyormuş.”

Tomardaki satırlardan birini gösterdi.
“Bak burada. Erzurum sevkiyatındaki gecikme. Resmî gerekçe kar fırtınası. Ama aynı tarihte İstanbul’dan çıkan tren yükü önce Konya’ya, sonra İzmit’e döndürülmüş. Kim imzalamış? Alt düzey memur. Kararı kim vermiş? Kayıtta yok. Ama bu tür görünmez sapmaları yapacak kadar yukarıda ve görünmeyecek kadar içeride tek adam o.”

Nâzım sustu.

Sâbit devam etti:
“Bir başka örnek. Karadeniz tahkimatından çekilen topçu birliği. Kâğıtta geçici kaydırma. Sonuç? Liman savunması zayıf. Ardından savaş kışkırtması için denizde ‘cesur’ bir hamle kolaylaşıyor. Alman amiral bunu yapıyor ama taşlar önceden dizilmiş.”

Kâzım, dudak kenarında ağrılı bir sırıtışla mırıldandı:
“Yani bu adamı vurmak cinayet değil.”

Sâbit gözlerini ona dikti.
“Hayır. Bu adamı vurmak yalnız cinayet değil. İhtilal.”

Kelime odanın içinde ağır kaldı.

Feridun başını hafifçe eğdi.
“Ve ihtilal, kılıçtan önce zemin ister.”

Nâzım sertçe sordu:
“Bize kapı kaldı mı? Sabunhane gitti. Peşimizdeler. Sen artık resmen dirildin.”

“Evet,” dedi Sâbit. “Kaçış bitti.”

Odadaki hava bu cümleyle değişti.

Kaçış biterse, insanın iki yolu kalır: teslim olmak ya da saldırmak.

Sâbit muhafazayı kapattı. Mauser’ini önüne koydu. Sonra tek tek arkadaşlarına baktı.

“Kendi devletimi devlete şikâyet edemem,” dedi. “Harbiye’ye gidemem. Enver’e gidip inanmasını bekleyemem. Talat hesabını yarına atar. Said Halim çoktan çevrilmiş olur. Simon bizi yakmaya çalıştı. Altenburg sarnıca adam indirdi. Gölge Paşa ise bütün bunların üstünde, hâlâ makamında oturuyor.”

Kâzım çok hafif doğrulup sordu:
“O zaman?”

Sâbit’in sesi hüküm gibi indi:
“Yarın gece konağına gireceğiz.”

Mum alevi bir an titredi.

Nâzım baktı. Feridun başını eğdi. Kâzım’ın ağzının kenarında acılı ama memnun bir sertlik belirdi.

Sâbit son cümleyi, sanki kendi eski hayatına da mühür vurur gibi söyledi:

“Bu sefer bir binbaşı gibi değil… bir cellat gibi.”

Depoda bir süre kimse konuşmadı.

Çünkü bazı kararlar alındığında, odadaki hava bile eski hava olmaktan çıkar.

Babıâli’deki pusu savaşı artık yalnız devletlerin, ittifakların ve gizli ağların meselesi olmaktan çıkarmış; onu Sâbit’in şahsına, inancına, geçmişine ve kanına taşımıştı. Savunma gerçekten bitmişti. Şimdi yapılacak şey, imparatorluğun içindeki o zehirli uru bulup sökmekti. Ama bu, yalnız bir adam öldürme işi değil; bir çağın yalanını boğazlama işiydi.

Ve dışarıda, top sesleriyle coşan payitaht bunun henüz farkında bile değildi.