Bölüm 8 - İçimizdeki Yunan
“Düşman bazen kapıdan girmez; seninle aynı sofrada oturur, aynı dili konuşur ve korkuna senden daha makul bir ad verir.”
Menderes gecesinden sonra kasaba bir süre kendi sesinden bile çekinir oldu.
Bu, açık korkunun sessizliği değildi. Daha ağır, daha yıpratıcı bir şeydi: Herkesin birbirine bakarken aynı anda iki hesap yapması. Biri görünen hesap; kim yaralandı, kim döndü, hangi evde ışık sabaha kadar sönmedi, hangi dükkân bu sabah geç açıldı… Öteki görünmeyen hesap ise daha tehlikeliydi: Kim ne biliyor? Kim ne kadar biliyor? Kim, benden önce bildi?
Kasaba, işgal yaklaşırken yalnız dışarıdan daralmıyor; içeriden de daralıyordu.
Çarşıya bu darlık ilk bakışta bağırışla gelmedi. Tersine, seslerin incelmesiyle geldi. Sabah erkenden açılan bakkalın kepengi bu kez yarım değil, tam kalktı; ama Hakkı, dükkân önünü süpürürken eskisi gibi ıslık çalmadı. Fırın önündeki ekmek kuyruğu yine uzundu; ama kadınlar sıra kavgası etmiyor, gereğinden fazla uslu duruyordu. Kahvede yine çay kaynıyor, fincanlar birbirine vuruyor, tütün dumanı tavana vurup dönüyordu; ama bir masada konuşulan şey, başka masaya doğrudan yürümüyordu artık. Cümleler, kendi masalarının sınırında kırılıp kalıyordu.
O sabah çarşının üstüne inen sessizlik, sıradan bir sabah suskunluğu değildi. Pazarcının sesi kısılır, fırıncı hamuru yoğururken küfreder, çocuklar ekmek kuyruğunda birbirine dirsek vurur; bütün bunlar küçük yerlerde hayatın çalıştığını gösterirdi. Şimdi hayat çalışıyor gibi görünüyordu ama dişlileri yağsız kalmış bir değirmen gibi içten içe sürtüyordu. İnsanlar birbirine omuz değdiriyor, para uzatıyor, ekmek alıyor, selam veriyor; fakat hiçbir hareket tam eski yerine oturmuyordu. Sanki herkes, kendi bedenini biraz dışarıdan yönetiyor, ne kadar doğal göründüğünü başkasının gözünden ölçmeye çalışıyordu.
Hakkı bakkalın süpürgesi taş döşemenin üstünde üç kez aynı yere gidip geldi. Normalde kapı önünü iki hamlede temizleyip içeri giren adam, o sabah dükkânın önündeki tek bir yaprağı gereğinden uzun süre itip durdu. Bu, yalnız oyalanmak değildi. İnsan bazen bilmediği bir korkuyu eline aldığı en küçük işle ehlileştirmeye çalışır. Hakkı'nın süpürgesi, korkuyu kapı önünden uzaklaştırmıyordu; yalnız ona şekil veriyordu.
Fırının önünde bekleyen kadınlar, ekmeğin geç çıkmasından şikâyet etmedi. Oysa başka bir günde fırıncıyı kapı önünde konuşturur, unun kalitesinden, hamurun mayasından, odunun neminden söz açarlardı. Bugün kimse fırıncıyı kızdıracak kadar konuşmadı. Bir kadın, kendi sırasını başka bir kadına verip arka tarafa geçti; normalde küçük bir nezaket sayılacak bu hareket bile kuşku doğurdu. Arkaya niye geçti? Kimi kolluyor? Kimin kulağından uzaklaşmak istedi? Kimin yanına yaklaşmak istemedi? Felaket günlerinde iyilik bile niyet sorusuna dönüşür.
Çeşme başında daha önce şifre taşımış iki kadın vardı. Fakat bu sabah türkü söylemediler. Testiler suyla dolarken çıkan fokurtu, insan sesinin yerini tutuyordu. İkisinden biri başını kaldırıp karşı sokağa baktı; öteki bakmadı. Bu küçük fark, Cemil'in gözüne çarptı. Eskiden bakmayan kadını ilgisiz sayardı. Şimdi biliyordu ki bazen bakmamak, bakmaktan daha yüksek bir işarettir. Çünkü görünmeyen ağ, yalnız sözle değil, kaçınılan gözle de çalışıyordu.
Rum mahallesine bakan dar sokakta bir pencere erkenden açılmıştı. İçeride görünen yaşlı kadın, çamaşırı pencere pervazına asarken iki kez içeri dönüp dışarı çıktı. Bez beyazdı, yanında koyu renk bir gömlek yoktu. Normal bir göz için hiçbir şey değildi bu. Cemil için artık hiçbir şey yalnız kendisi değildi. Beyaz bezin yalnızlığı bile bir cümle gibi duruyordu. Fakat hangi cümle? Açık mı, yanıltıcı mı, yoksa yalnız rüzgâr mı? İşte yeni dünya buydu: her işareti okumak zorundasın, ama hiçbir işarete tek başına inanamazsın.
Kahvehanenin kapısı sabah için erken açıktı. İçeride daha az adam vardı ama içerideki hava, kalabalık bir cenaze evi gibi ağırdı. Çaydanlığın fokurtusu bile önceki günlerden yüksek geliyordu; çünkü insan sesleri çekilince eşyalar konuşmaya başlar. Tavana yükselen tütün dumanı, pencereden giren soluk ışıkta ince şeritler halinde asılı kalıyor, odanın içini görünmez perdelerle bölüyordu. Her masa kendi küçük devletiydi artık. Masalar arasında eskiden laf taşınırdı; bugün yalnız bakış taşınıyordu.
Cemil, kahvenin eşiğinde durduğu kısa anda, içerideki herkesi birer cümle gibi okuduğunu fark etti. Bekir'in dudak kenarındaki sert çizgi, oğullarını köye göndermeyi düşündüğünü saklamak ister gibi kapanmıştı. Hristo'nun parmakları fincanın kulpunda gereğinden uzun bekliyor, her sese hafifçe kıpırdıyordu. Nuri Efendi gazetesini ters tutmuyordu elbette; ama okuyor da değildi. Harflerin üstünde göz gezdiren adam, aslında odadaki nefeslerin hesabını tutuyordu. Sâmi Efendi ise henüz ortada yoktu. Onun yokluğu bile varlık gibi hissediliyordu.
Bu, paranoyanın ilk hakiki biçimiydi: Bir adamı görmediğinde bile ondan şüphe etmek.
İnsanların birbirinden söz saklamaya başladığı an, bir kasabanın ruhu incelmeye başlar.
Cemil Arif bunu o sabah çok net hissetti.
Menderes’te kaybettikleri sandık, yalnız mühimmat kaybı değildi. O sandıkla birlikte, düşmanın ellerinin ne kadar uzağa uzandığına dair kuşku da büyümüştü. Han baskını bir olasılıktı. Nehir pususu ise olasılığı aşmıştı. Artık içeride bir el değil, bir düzen vardı. Sorun şu ki, o düzenin yüzü hâlâ tam görünmüyordu.
İnsanı en çok yoran da buydu.
Bir haini yalnız yakalamak başka şeydir. Bir hain ihtimaliyle yaşamak başka.
Cemil, sabahı yine telgrafhanede karşıladı.
Şevket Efendi, artık kendisi de kâğıtların taşıdığı çürümeyi bedeninde yaşıyordu. Omuzları daha çok düşmüş, gözleri daha sık sulanır olmuş, konuşurken cümle aralarında daha uzun sessizlik bırakmaya başlamıştı. Ama bu adamın güzel tarafı şuydu: korkuya rağmen işini bozmazdı. Makinenin pirinç kolunu yine aynı özenle çeviriyor, kağıt şeridi aynı dikkatle ayırıyor, mürekkebi aynı cimrilikle kullanıyordu. Büyük felaketler karşısında bazı adamların onuru, gündelik işlerini bozmamaktan ibarettir.
“Yeni ne var?” diye sordu Cemil.
Şevket kâğıtları çevirdi. “Vilayet yine aynı şeyleri söylüyor. Halk sükûnete davet olunuyor. Haricî tahriklere kapınılmasın. Mahallî ileri gelenler itidali korusun.”
“İleri gelenler,” diye mırıldandı Cemil. “Kimin ileri geldiğine karar veren kim?”
Şevket başını kaldırdı. “Bu cümleler çok tehlikeli.”
“Hangisi? Benimki mi, onlarınki mi?”
Yaşlı memur cevap vermedi. Çünkü ikisinin de tehlikeli olduğunu biliyordu.
Cemil önündeki satırları bir kez daha okudu. Kelimeler yine aynıydı: sükûnet, itidal, taşkın unsur, asayiş, mahallî tedbir… Kâğıtta devlet hâlâ vardığını gösteriyordu. Ama kâğıt artık hakikat değil, yalnız şekil taşıyordu. Şekil bozulmadıkça merkezin rahat edeceği belliydi.
Fakat asıl tedirgin edici olan, bugün gelen haberlerin içeriği değil, zamanlamasıydı.
Menderes pususunun olduğu geceye dair hiçbir şey açıkça yazılmıyordu. Buna şaşırmazdı. Fakat Söke hattında “gece bazı kaçak unsurların hareketliliği” diye yuvarlatılmış bir ifade düşmüş, bunun hemen ardından “mahallî bazı esnafın teftişe tâbi tutulması gerekebilir” cümlesi gelmişti. Esnaf. Teftiş. Mahallî. Bütün bunlar bir araya gelince, birisi içerideki gözlem gücünü merkez diliyle besliyordu.
Cemil, kâğıdı masaya koyup gözlerini birkaç saniye kapadı.
Sâmi Efendi’nin ismi, istemese de zihninde yeniden dönmeye başladı. Ürkek manifaturacı. Karanlıkta yapılan değiş tokuş. Vilayetten gelen gizli gözlem notunda adı geçmesi. Raif’in dükkânına gidip gelmesi. Bütün bunlar onu aynı yöne itiyordu. Yine de içinde ince, sert bir şey vardı: Fazla temiz bir örüntü. Hayat, özellikle ihanet, çoğu zaman bu kadar muntazam akmazdı.
Telgrafhanenin içindeki sessizlik, kahvedekinden farklıydı. Kahvede insanlar birbirini tarttığı için susardı. Burada ise teller susunca bütün bir memleket susmuş gibi olurdu. Makinenin pirinç kolu masanın üstünde küçük ve masum görünür, ama Cemil için o kol artık bir devletin küçülüp tek bir metal parçaya sığmış haliydi. Bir uçta vilayet, öte uçta kasaba; arada tel, direk, rüzgâr, korku ve kasıt. Haber bu yolun hangisinde bozuldu? Telde mi? Memurda mı? Korkuda mı? Yoksa o haberi bekleyen insanların kendi arzularında mı?
Şevket'in parmakları kâğıt şeridini ayırırken yavaşlamıştı. Yaşlı memur bazen aynı satırı iki kez okuyor, sonra okumadığını fark edip baştan alıyordu. Uykusuzluk, yalnız gözleri kızartmaz; insanın cümleye olan güvenini de aşındırır. Cemil bunu onda gördü ve bir an yaşlı adama acıdı. Fakat acıma da tehlikeliydi. Çünkü savaş zamanında yorulan memura acımak başka, onun yorgunluğundan doğacak gecikmeyi görmezden gelmek başka.
“Bu metinler artık haber vermiyor,” dedi Cemil. “Yalnız sorumluluğu dağıtıyor.”
Şevket, gözlük camının üstünden baktı. “Sorumluluğu dağıtmak da bir idare biçimi oldu.”
“İdare değil. Çürüme.”
Bu kelime telgrafhanenin içinde ağır durdu. Çürüme. Kâğıt çürümezdi belki, ama dil çürürdü. Bir cümle, içinde özne taşımamaya alıştığında, o cümlenin bağlı olduğu devlet de sorumluluktan kaçmaya başlamış demektir. Cemil, masadaki satırların hepsinde aynı kokuyu duyuyordu: korkunun resmî mürekkebi.
Raif içeri girmeden hemen önce, makine kısa bir tıkırtı verdi ve sustu. Sanki telgrafhane, onun gelişinden önce nefesini tutmuştu. Cemil bu tür sezgileri eskiden küçümserdi. Şimdi küçümsemiyordu. Çünkü bazı insanlar girdikleri odaya yalnız bedenlerini değil, başkalarının susma biçimini de getirir.
Kapı çalınmadan açıldı.
Raif Efendi içeri girdi.
Üstünde her zamanki gibi düzgün ceket, elinde eldiven, yüzünde haddinden fazla ölçülü bir yorgunluk vardı. Bazı adamlar felaket günlerinde ya dağılır ya da taşar. Raif ikisini de yapmıyordu. Onu tehlikeli yapan buydu: Her günkü kadar derli toplu kalabiliyordu.
“Sabahınız hayır olsun.”
Şevket başıyla selam verdi. Cemil konuşmadı.
Raif bu sessizliği sorun etmedi. “Çarşıda hava bozuk,” dedi. “İki esnaf dükkânını kapatma niyetinde. Hristo mallarını elden çıkarıp akrabalarını aşağı mahalleye çekiyor. Bekir’in büyük oğlu da köylere haber salmaya başlamış.”
“Bunu sana kim söyledi?” diye sordu Cemil.
Raif hafifçe gülümsedi. “Küçük kasabada, kimin ne yaptığını öğrenmek için casus olmaya gerek yok.”
İşte yine aynı nokta. Kendini kasabanın doğal kulağı gibi sunuyordu. O kadar doğal ki, insan bazen bunun rol mü yoksa hakikat mi olduğunu ayırt edemiyordu.
“Bazı şeyler,” dedi Cemil, “doğal duyulacak kadar sık tekrar edilirse tehlikeli olur.”
Raif bu sefer gülümsemedi. Masaya yaklaşıp telgraf kâğıtlarından birine baktı. “Vilayet gene sükûnet istemiş.”
“Evet.”
“Demek korkuyorlar.”
Cemil başını kaldırıp ona baktı. “Korkmayan kaldı mı?”
Raif omzunu hafifçe oynattı. “Korku, insanı ne yaptırdığına göre ayrılır. Kimini delirtir, kimini temkinli yapar.”
Bu cümle de yine kusursuzdu. Ve kusursuzluk, kimi adamlarda doğal değil; hesaplı görünür.
“Sen hangisisin?” diye sordu Cemil.
Raif soruyu şaka saymadı. “Ben, kasabanın ayakta kalmasını isteyenlerdenim.”
“Nasıl?”
“Önce fazla bağırmayarak.”
Cemil bu cevabı içinden not etti. Çünkü bazı adamlar, her cümlede kendilerini değil, kendi savunmalarının dilini kurarlar. Raif’in dilinde hep bir “ölçü”, hep bir “itidal”, hep bir “gereksiz taşkınlıktan kaçınma” vurgusu vardı. Bu, tek başına suç değildi. Ama sürekli tekrar eden bazı kelimeler, insanın asıl sadakatini ele verir.
Raif çıktıktan sonra Şevket, “Adam doğru söylüyor bazen,” dedi.
Cemil, “Bazen,” diye cevap verdi. Sonra ekledi: “Zehir de bazen şerbete karışınca daha kolay içilir.”
Öğleye doğru Leyla’dan haber geldi.
Doğrudan çağrı değildi. Emine Bacı’nın kullandığı ara işaretlerden biriydi. Eski sabunhanenin arkasındaki dar geçitte, duvar dibine bırakılmış açık renkli bir bohça ipinin ucuna küçük mavi bir düğüm atılmıştı. Bu, “söz değil, parça var” demekti. Yani açık hüküm değil, birden çok küçük işaret toplanmıştı ve bunların bir yerde birleştirilmesi gerekiyordu.
Cemil gittiğinde Leyla yalnız değildi. Emine Bacı da oradaydı. Kadınların büyük konuşmalarına benzemeyen, ama çok daha ciddi olan o sessiz örgü hali, ikisinin yüzünde de vardı.
“Ne var?” diye sordu Cemil.
Leyla doğrudan konuya girdi. “Amcam dün gece yine mektup yazdırmış.”
“Kime?”
“Bu kez görmedim. Ama götüren çocuk yine Sâmi’nin yeğeni.”
Cemil hiçbir şey söylemedi. Aynı isim bir kez daha.
Emine Bacı ekledi: “Aşağı mahallede iki evde aynı anda beyaz bez içe alındı. Böyle bir şey, yas evinde olur. Ama ortada cenaze yok.”
“Ne demek?”
“Birilerine ev içi görünmeyecek diye işaret ediyorlar. Yani ya gözden sakınıyorlar ya göz bekliyorlar.”
Leyla, “Bir de halamın eski dostu olan kadın bugün bana açıkça söylemeden bir şey söyledi,” dedi. “Raif Efendi’nin son iki gündür fazla eve girdiğini, ama hiç uzun kalmadığını.”
“Bu neyi gösterir?”
“Uzun konuşma değil, kısa hat kurduğunu.”
Cemil birkaç saniye düşündü. Raif’in ev ev dolaşması artık teskin işi gibi görünmüyordu. Kısa kalışlar, uzun sohbetten daha tehlikelidir bazen. İnsan bir eve rahatsızlık değil, yalnız işaret bırakmak için kısa girer.
“Bunların hepsi bizi Sâmi’ye götürüyor,” dedi istemeden.
Leyla hemen cevap vermedi. Yalnız yüzündeki çizgiler sıkılaştı. “Evet. Ama beni rahatsız eden tam da bu.”
“Ne?”
“Fazla kolay gitmesi.”
Bu cümle, Cemil’in içindeki şüpheyi başka bir ağızdan duyması demekti. İşte o an rahatlamadı; daha çok gerildi. Çünkü iki akıl aynı yerden rahatsızlık duyduğunda mesele daha ciddileşir.
Emine Bacı, sepetinin içinden küçük bir kumaş parçası çıkardı. Sıradan, açık renk bir bezdi. Ama kenarında belli belirsiz dikilmiş iki kısa çizgi vardı. “Bunu,” dedi, “Sâmi’nin dükkânına kumaş bırakan kadınlardan biri fark etmiş. Parçayı geri alırken içine yanlışlıkla ilişmiş.”
Cemil kumaşı aldı. Çizgiler rastgele değil gibiydi. Tam harf değildi. Ama sembol olabilirdi. Ya da sembol taklidi.
“Kim dikmiş olabilir?”
“Kadın eli değil,” dedi Emine Bacı. “Çok düz. Çok niyetli.”
Bu küçük ayrıntı, Cemil’in zihninde aniden başka bir kapı açtı. Kadın işi gibi görünen ama kadın eli olmayan bir işaret… Demek ki biri, kadın hattının doğmaya başladığını sezip onun dilini taklit etmeye de başlamış olabilirdi. Eğer öyleyse, mesele yalnız sızıntı değil; ağın içine sahte iz bırakma girişimiydi.
Bu ihtimal, her şeyi daha tehlikeli yaptı.
“Kim yapar bunu?” diye sordu Leyla.
Cemil, kumaşa bakarken cevap verdi: “Kadınların ritmini dışarıdan izleyen, ama içini tam bilmeyen biri.”
Üçü de aynı anda aynı ismi düşündü. Söylemediler. Ama isim odanın ortasında görünmeden durdu:
Simon değil. O bu kasabada değildi. Nikolaos olabilir, ama eli bu kadar incelikli değil. Peki ya içeride, kadın dilini tam bilmeyen ama taklit etmeye çalışan biri?
Raif’in yüzü, istemeden yine akla geldi.
Fakat Cemil kendini zorladı. “Parçaları toplayacağız. Ama adı henüz koymayacağız.”
Bu kararı söylerken, kendine de söylüyordu.
O günün ikindisinde kahvede dikkat çekici bir şey oldu.
Normalde kahve, kasabanın açık söz yeri sayılırdı. Hatta açık konuşulmasa bile, oradaki ses tonu insanın günün nabzını anlamasına yeterdi. Ama o gün, kahvenin ortasında bir boşluk vardı sanki. Herkes oturuyor, içiyor, tütün sarıyor, iskambil çeviriyor gibi; fakat hiçbir masa ortadaki meseleye doğrudan girmiyordu.
Bu tür sessizlikler rastlantı değildir. İnsanlar korkudan susar. Ama topluca, aynı şeyi susacak kadar organize biçimde susmaları başka şeydir.
Kahvehaneye girmeden önce Cemil kısa bir an kapının yanında durdu. İçeriden gelen ses, ses olmaktan çok eksilmiş bir kalabalık gibiydi. Çay kaşığının bardağa değmesi, tespihin boncuğunun parmak arasında kayması, sandalyenin taş zeminde bir parmak oynaması... Bunların hepsi duyuluyordu; çünkü insanların asıl söylemek istediği şey söylenmiyordu.
Pusudan sonra kahvehane artık yalnız kahvehane değildi. Orası, kasabanın kendi kendini sorguya çektiği, fakat kimsenin hâkim koltuğuna oturmaya cesaret edemediği bir mahkeme salonuna benziyordu. Her masa bir sanık kürsüsü, her fincan bir delil, her susuş yarım verilmiş bir ifade gibiydi.
Cemil bu yüzden kahveye gitti.
Bekir oradaydı. Göz altları çökmüş, sakalı iki günde uzamış gibiydi. Hristo daha az görünür yerde oturuyordu. Nuri Efendi, elindeki gazeteyi okumuyor, yalnız tutuyordu. Sâmi Efendi de geldi; fakat her zamankinden erken ve görünür biçimde. Bu da tuhaftı. Saklanan adam bazen fazla görünerek de kendini gizler.
Sâmi Efendi o gün, şüphenin insan suretine girmiş hali gibiydi. Ürkekliği bile fazla görünür olmuştu. Kimi adamlar suçlu oldukları için terler; kimi de herkesin kendisini suçlu sanabileceğini bildiği için. Sâmi'nin alnındaki ince ter damlacıkları, kahvenin havasından değil, bakışların ağırlığından çıkıyordu. Mendilini cebinden çıkarıyor, ama yüzüne götürmeden tekrar dizine koyuyordu. Sanki mendilin hareketi bile onu ele verecekmiş gibi korkuyordu.
Cemil, bir an onu gerçekten suçlu gibi gördü.
Bu itirafı kendi içinde yapmak bile canını yaktı. Çünkü Sâmi'nin bütün bedeni, onu işaret ediyordu. Titreyen parmaklar, kaçan gözler, kararsız oturuş, herkes konuşurken susup tam sustuğunda öksürmesi, Raif'in bir cümlesinden sonra fazla hızlı başını eğmesi... Bütün bunlar bir istihbarat dosyasına yazılsa, insanın eli hükme giderdi. Hatta gitmek isterdi. Çünkü belirsizlikten yorulan akıl, kolay şekle sığınmayı sever.
Fakat tam o anda Cemil, kendi yorgunluğunun da bir veri olmadığını hatırladı. Yorgunluk, hakikati göstermez; yalnız hakikate duyulan açlığı artırır. İnsan çok yorulduğunda, önüne konulan ilk düzenli deseni gerçek sanmak ister. Sâmi, bu düzenli desenin ortasında duruyordu. Fazla uygun, fazla açıklanabilir, fazla savunmasız.
Bir günah keçisi, çoğu zaman günahı taşıdığı için değil, herkesin günahını taşıyabilecek kadar zayıf göründüğü için seçilir.
Sâmi'nin yüzüne bakan kahve halkı bunu açıkça söylemiyordu, ama odanın havası adamı yavaş yavaş köşeye itiyordu. Bekir ona bakınca tespihinin ritmi sertleşti. Hristo bakmamaya çalıştı; bakmamak da bazen hüküm vermektir. Nuri Efendi'nin gözünde acıma ile kuşku birbirine karıştı. Kahveci İsmail fincan götürürken Sâmi'nin masasına bir an geç kaldı. Küçük gecikmelerin bile mahkeme kararına dönüştüğü günlerdi bunlar.
Cemil o an şunu ürpererek fark etti: Eğer şimdi biri ayağa kalkıp “hain odur” dese, kahvenin yarısı inanacak, öteki yarısı da inanmamak için cesaret bulamayacaktı. İşte Raif'in konuşması tam böyle bir havanın üstüne serilmişti. Korkuyu sakinleştirmiyor, doğru yöne mi yanlış yöne mi akacağını belirlemeden bekletiyordu. Bekleyen korku ise en kolay yönlendirilen şeydir.
Raif yine geldi. Kahveye onun girişi, herkesin içten içe toplandığını hissettiren türdendi. Tek tek masalara değil, bütün havaya hitap eder gibi duruyordu.
Raif kapıya yaslanmadan, odanın ortasında yerini aldı. Bunu bilinçli yapardı. Bir masanın yanına otursa taraf seçmiş olurdu; kapıda kalsa dışarıdan gelmiş bir haberci gibi görünürdü. Ortada durduğunda ise kendi kendine merkez olurdu. Kahvehanedeki bazı adamların farkına bile varmadan sırtlarını doğrultmaları Cemil'in gözünden kaçmadı. İnsanlar güvenmek istedikleri adama bakarken önce bedenlerini toparlar; çünkü onun vereceği düzene layık görünmek isterler.
Raif fincanı eline aldı ama içmedi. Önce çayın sıcaklığını parmaklarının arasında ölçtü, sonra fincanı tabağına bıraktı. Bu küçük gecikme bile konuşmasının bir parçasıydı. Acele eden adam panik taşır. O panik taşımıyor, sükûnet dağıtıyormuş gibi görünmek istiyordu.
“Efendiler,” dedi sonunda, sesi kahvenin en arka köşesine ulaşacak kadar yüksek, fakat kimseyi korkutmayacak kadar yumuşaktı. “Bu günler insanın yalnız cesaretini değil, aklını da sınar. Cesaret dediğiniz şey, her duyduğuna koşmak değildir. Bazen evinin kapısını kapatmayı bilmek, çocuğunun başını okşayıp onu ateşten uzak tutmak da cesarettir.”
Bu cümleyi söylerken gözleri kısa bir an Bekir'e değdi. Bekir'in büyük oğlu, iki gecedir ortalarda görünmüyordu. Bunu kahvedeki herkes biliyor, ama kimse açıkça söylemiyordu. Raif, ad vermeden o yaraya dokunmuştu.
“Malı mülkü küçümsemek de kolay,” diye devam etti. “Ama bir dükkân, yalnız tahta raf ve kumaş topu değildir. Bir ailenin yarın yiyeceği ekmektir. Bir fırın, yalnız un değildir; mahalleyi sabah uyandıran düzendir. Bir değirmen, yalnız taş değildir; köylünün kışlık umududur. Biz bunları korumayı korkaklık sayarsak, düşmana kurşun sıkmadan önce kendi elimizle kasabayı aç bırakırız.”
Bu kez Hristo'nun yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu. Tütün, zeytinyağı, kuru incir, kumaş, depo, alacak, verecek... Raif herkese kendi kaygısının dilinden konuşuyordu. Bunu öyle ustaca yapıyordu ki, sözleri tek bir kişiye yönelmiyor; fakat her adam, onun kendi içindeki en savunulabilir korkuya dokunduğunu hissediyordu.
“Kimse baş eğelim demiyor,” dedi Raif. “Fakat başı, nereye ne zaman kaldıracağını bilmeyen adam, yalnız kendi boynunu değil, yanındaki çocuğun boynunu da ortaya koyar. Biz bu kasabada taşkınlık istemiyoruz. Dışarıdan gelen her fısıltıyı büyütmeyelim. Dağdan gelen her sözü emir sanmayalım. Vilayetten gelen her satırı da bütünüyle çöpe atmayalım. Akıl, iki uç arasında durabilme sanatıdır.”
Kahvehanede bu sözlerin bıraktığı etkiyi Cemil, insan yüzlerinde değil, ellerde gördü. Bekir'in tespihi bir an yavaşladı. Hristo fincanını biraz daha rahat tuttu. Nuri Efendi gazeteyi nihayet katladı; ama bunu karşı çıkmak için değil, düşünmek için yaptı. Sâmi'nin gözleri ise bir an Raif'e yükseldi, hemen sonra indi. O bakışta minnettarlık mı vardı, korku mu, yoksa kendisi adına kurulmuş bir sahnenin içine çekildiğini bilmeyen bir adamın şaşkınlığı mı? Cemil ayırt edemedi.
Raif'in zehri tam da buradaydı. Söylediği her cümlede hakikatin bir parçası bulunuyordu. Çocuğu korumak kötü değildi. Dükkânı korumak ayıp değildi. Aç kalmamak için düşünmek korkaklık değildi. Ama bu hakikat parçaları, yan yana geldiğinde başka bir şeye dönüşüyordu: direnmemeye erdemli bir ad bulmaya. İnsanların korkusunu kınamıyor, ona temiz bir gömlek giydiriyordu. Korku, üzerinde böyle temiz bir gömlekle dolaşmaya başladığında artık kendini korku saymaz. İşte Cemil'in içini bulandıran buydu.
Bekir, Raif'in uzun sözlerinin ardından dayanamadı. “Senin dediğin hep beklemek Raif Efendi. Bekledikçe ne oluyor? Han basıldı, Menderes tutuldu, dükkânlar mühürlendi. Daha neyi bekleyeceğiz?”
Raif ona kızmadı. Hatta yüzünde, öfkeli bir adamı anlıyormuş gibi duran yumuşak bir ifade belirdi. Bu ifade, Cemil'e göre cümlenin kendisinden daha tehlikeliydi. Çünkü insanı karşı çıkarken bile mahcup ederdi.
“Bekir Ağa,” dedi, “sen değirmencisin. Taş erken dönerse buğdayı un değil, kırık yapar. Geç dönerse buğday ekşir. Her işin bir zamanı var. Ben sana sus demiyorum. Zamanı tart diyorum.”
Bekir'in yüzündeki öfke bir an tökezledi. Değirmenden verilen örnek, adamın kendi dünyasından alınmıştı. Raif, tartışmayı akıl alanına değil, karşısındakinin hayatına taşıyordu. Bu, kaba ikna değildi; insanın kendi mesleğini kendisine tanık yapmaktı.
Hristo bu kez alçak sesle konuştu. “Peki bu zaman gelene kadar malımızı, evimizi ne yapacağız?”
Raif ona da aynı doğallıkla döndü. “Malı saklamak ayıp değil Hristo. Ama malını saklarken komşunun evine ateş düşmesini istemek ayıp. Hepimizin aklı buna yetsin yeter.”
Bu cümle, kahvede bir an tuhaf bir rahatlama yarattı. Çünkü herkese aynı anda küçük bir ahlak payı veriyor, ama kimseyi doğrudan suçlamıyordu. Böyle cümleler kalabalığın üstünde yağ gibi yayılır. Çatlakları kapatıyor gibi görünür; aslında çatlakların içine sızar.
Nuri Efendi boğazını temizledi. “Devletin dili doğru değil,” dedi cesaretini zorlayarak. “Bunu artık herkes görüyor.”
Raif başını eğdi. “Doğrudur. Ama dilin bozulduğunu görüp elimizdeki son düzeni de kırarsak, yerine ne koyacağız hocam? Çocuklara yarın hangi harfle okuyacağız? Hangi kitapla, hangi sırayla?”
Nuri Efendi cevap veremedi. Çünkü Raif, yine soruyu kendisinin en zayıf yerine getirmişti: düzen ihtiyacına. Her adamın içinde korktuğu bir yeri var; Raif, sanki yıllardır o yerlerin haritasını çıkarmış gibi konuşuyordu.
Cemil o anda şunu anladı: Raif herkesi susturmuyordu. Daha ince bir şey yapıyordu. Herkese kendi korkusunu ahlaklı, makul ve vazgeçilmez gösteriyordu. Korkusundan utanmayan insan ise ona karşı çıkacak ikinci bir ses bulmakta zorlanır.
“Ne var ne yok?” diye sordu kahveci İsmail ona, fazla doğal görünmeye çalışarak.
Raif çayını aldı. “Ne olsun? Fazla lafa gerek yok. Herkes işine gücüne baksın. Devlet de var, idare de var. Bu zamanlar aklı olanın çok görünmediği zamanlar.”
İşte bu cümle kahvenin üstüne bırakılan zehirdi.
Çok görünmemek.
Bu, ilk bakışta akıllıca bir nasihat gibi gelir. Ama aynı zamanda şunu da öğretir: başını çıkaranı yalnız bırak. Sessiz kal. Kendi kapını koru. Başkasının başına geleni izlemekle yetin.
Cemil fincanını masaya bıraktı. Çok ses çıkarmadı ama yeterince duyuldu.
“Bazen,” dedi, “fazla görünmemekle yok sayılmak arasında yalnız bir adım vardır.”
Raif ona döndü. “İnsan kendini boş yere hedef etmez.”
“Kim boş yere?”
Raif cevap vermedi. Yine o makul, ölçülü susuş. Bu adam, suç işlemeden önce savunmasını kuran insanlara benziyordu.
O sırada Sâmi Efendi öksürdü. Herkesin bakışı kısa bir an ona kaydı. Adam hemen gözünü indirdi. Ellerini dizlerinde birleştirmişti. Tırnak dipleri kumaş boyasından kirliydi. Yüzünde hep o aynı ürkeklik vardı. Ama Cemil ilk kez başka bir şey daha gördü: korku kadar yorgunluk. Sanki adam yalnız yakalanmaktan değil, neyin içinde olduğunu tam anlamamaktan da yorulmuştu.
Kahveden çıkarken Kör Salih kapı önünde göründü. Bu, rastlantı olamazdı. Adam, halkın ortasına zorunlu olmadıkça inmezdi.
“Bir şey var,” dedi çok kısa.
Cemil onunla birlikte dışarı çıktı. Arka sokağa geçtiler.
“Ne?”
“Raif biraz önce kahveye gelmeden önce hökümet konağına uğradı.”
“Gördün mü?”
“Gören çocuk. Çocuk yalanı değil, yönü yanlış anlatır. Yönü doğru söyledi.”
Cemil’in omuzları gerildi. “Sonra?”
“Sonra doğrudan kahve.”
Bu yeni parça, tabloyu genişletti. Raif hem eşraf evlerinde, hem kahvede, hem de hükümet konağı çevresinde dolaşıyordu. Bir adam çok sayıda merkeze fazla rahat girip çıkıyorsa, ya herkes ona güveniyor ya da o güvenin ne işe yaradığını herkesten iyi biliyordur.
“Ama bu yine de suç değil,” dedi Cemil.
Salih tek gözüyle ona baktı. “Suçun kendisini değil, gölgesini arıyorsun. Gölge büyüdü.”
Cemil bu cümleyi aldı, ama içine tam oturtamadı. Çünkü hâlâ Sâmi ihtimali ortadaydı. Yine de Salih’in sezgisi, artık yalnız yol için değil, insan için de boşa çıkmıyordu.
O gün ikindiyle akşam arası, kasabanın en sıradan odası savaşın en ağır odasına dönüştü.
Leyla'nın evindeki dikiş odası, dışarıdan bakan biri için hâlâ kumaş, makas, iplik, sandık ve yarım kalmış oyalardan ibaretti. Pencerenin önünde tozlu ışık ağır ağır yer değiştiriyor, kasnakta unutulmuş ince iğne kumaşa saplı duruyor, duvar dibindeki sepetten beyaz keten kokusu yükseliyordu. Bir köşede eski bir çeyiz bohçası vardı; kenarındaki mor iplik yıllar önce solmuş, ama düğümü hâlâ sağlam kalmıştı. Cemil bu odaya her girişinde garip bir tezat duyardı. Harbiye'de planlar harita masasında, karargâh çadırında, topçu hesaplarının arasında yapılırdı. Burada ise aynı ağırlıktaki kararlar, oyaların ve mendillerin yanında konuşuluyordu.
İlk zamanlar bu onu rahatsız etmişti. Şimdi rahatsızlık değil, saygı duyuyordu. Çünkü bu odada hiçbir şey bağırmıyor, ama her şey bir şey saklıyordu. Sandık, sadece sandık değildi. Bohça, sadece bohça değildi. Kırmızı iplik, yalnız süs değildi. Kadınların yıllarca görünmez sayılan eşyaları, şimdi görünmez savaşın silahına dönüşmüştü.
Leyla, masanın üstüne küçük bir bez serdi. Bu, bir mahkeme masasının örtüsü gibi oldu. Kimse bunu söylemedi. Ama herkes biliyordu: Bir adamın adı o örtünün üstünde yavaş yavaş belirecek, belki de o adamın sonunu hazırlayacak karar bu odada verilecekti. Odanın zararsızlığıyla kararın ağırlığı arasındaki uçurum, Cemil'in boğazına ince bir düğüm gibi oturdu.
“Bugün acele hüküm yok,” dedi Leyla. Sesi alçaktı ama odanın düzenini o belirliyordu. “Herkes bildiğini parça olarak koyacak. Yorum sonra.”
Bu cümle Cemil'in hoşuna gitti. Çünkü iyi istihbaratın ilk kuralı buydu: delili hükmün hizmetkârı yapmamak. Önce parça, sonra ilişki, sonra ihtimal, en son hüküm. Fakat bunu söyleyen artık yalnız eski bir kurmay subayı değil, dikiş odasında kendi ağını kurmuş bir kadındı. Cemil, bunu görmenin kendisine iyi geldiğini hissetti. Savaşın içinde bir aklın yalnız kendisine ait olmadığını kabullenmek, insanın gururunu kırar; ama aynı zamanda onu yanlış kararın yalnızlığından kurtarır.
Emine Bacı kapının yanında oturmadı. Oturursa misafir olurdu. Ayakta kaldı. O, haberin geldiği kapının kendisi gibiydi. Kör Salih pencereye yakın durdu; ışık tek gözüne vuruyor, diğer gözünün boşluğu gölgede kalıyordu. Bu odada herkes kendi sahasını getirmişti: Leyla ev içlerinin diliyle, Emine Bacı kadın ağının kılcal damarlarıyla, Salih yolun ve ayak sesinin bilgisiyle, Cemil ise bütün bunları birbirine bağlamaya çalışan soğuk ve yaralı aklıyla.
Dışarıda akşam pazarı dağılırken, odanın içinde başka bir pazar kuruluyordu: kuşku, işaret, parça, sezgi ve korku pazarı.
Akşam üzeri, çözülme birden değil, parça parça tamamlandı.
İlk parçayı Emine Bacı getirdi. Raif Efendi’nin, aşağı mahalledeki yaşlı Rum terzi karısına uğradığını ve içeri girmediğini, sadece kapıda iki dakika durduğunu söyledi. Bu, kadın hattında tek anlama gelirdi: açık konuşma değil, önceden anlaşılmış işaret bırakma.
Bu birinci parça, tek başına bakıldığında hâlâ zayıftı. Yaşlı Rum terzi karısı, kasabada herkesin bir şekilde tanıdığı, ne tam içerde ne tam dışarda duran kadınlardandı. Raif'in onun kapısında iki dakika durması, olağan bir selamlaşma da olabilirdi. Fakat Emine Bacı'nın sözündeki ağırlık, olayın kendisinden değil, süresinden geliyordu. Kadınlar zamanı başka türlü ölçer. Bir kapıda iki dakika, bazen iki saatten daha çok şey söyler.
“İçeri girmemiş,” dedi Leyla.
“Girmemiş,” diye tekrarladı Emine Bacı. “Çünkü içeride söylenecek sözü yokmuş. Kapı eşiği yeterliymiş.”
Cemil bunu not etti. Kapı eşiğinde verilen işaretler, uzun konuşmalardan daha güvenlidir. Ne çay gelir, ne tanık çoğalır, ne de oturanın kalkışı mesele olur. İki dakika, haberi bırakıp yola devam etmek için yeterliydi.
İkinci parçayı Leyla getirdi. Amcasının yazdırdığı son mektubun aslında Sâmi’ye değil, hükümet konağında çalışan bir kâtibe gittiğini öğrenmişti. Bunu evdeki hizmetçi kız, “mürekkep kokusu aynıydı” diyerek fark etmişti. Bu küçük ayrıntı, Raif’in yönünü birden değiştirdi. Çünkü o kâtip, Raif’in akrabasının oğlu sayılırdı.
Bu ikinci parça geldiğinde, odadaki hava biraz daha soğudu.
Hizmetçi kızın “mürekkep kokusu aynıydı” demesi, ilk bakışta çocukça yahut kadınca bir tahmin gibi görünebilirdi. Ama Cemil artık bu tür küçük duyulara gülmemeyi öğrenmişti. Bir kâtibin mürekkebi, dükkân mürekkebinden farklı kokar. Bazısı daha keskin, bazısı daha isli, bazısı ucuz şişede beklediği için demire çalar. Harbiye'de ona kâğıdın resmi değerini öğretmişlerdi; bu evlerde ise kâğıdın kokusundan yol bulmayı öğreniyordu.
Leyla sözünü sürdürdü. “Kız, mektubu görmemiş. Ama amcam yazdırdıktan sonra elini yıkamadan odaya girmiş. Parmak ucunda aynı siyahlık varmış. Bunu daha önce hükümet konağından gelen evraklarda görmüş.”
Kör Salih hafifçe başını çevirdi. “Kız iyi görmüş.”
Emine Bacı, “Hizmetçi kızlar evin duvarıdır,” dedi. “Herkes duvarın duyduğunu unutur.”
Cemil'in aklı bir anda Raif'in akraba kâtibine gitti. Eğer Leyla'nın amcası mektubu Sâmi'ye değil de hükümet konağı içindeki bir kâtibe ulaştırdıysa, Sâmi'nin adı yine sahne önünde kalıyor, asıl hat daha geride çalışıyor demekti. Bu, Sâmi'yi temize çıkarmazdı. Ama onu merkezin dışına itmeye başlardı.
Üçüncü parçayı Kör Salih buldu. Hükümet konağı arkasındaki dar sokakta, duvar dibine sıkıştırılmış küçük yağlı kâğıt parçası. Üzerinde tam kelime yoktu. Ama tek satırda iki isim baş harfi ve kısa bir işaret vardı. Biri “S.E.”, öteki ise yalnız bir “R.” Kâğıt yarı ıslanmıştı, ama yazı seçiliyordu.
Salih'in getirdiği kâğıt parçası masanın üstüne konduğunda, dikiş odası gerçekten mahkemeye dönüştü.
Yağlı kâğıt küçük, kırışık ve yarı ıslaktı. Bir köşesi çamura bulanmış, yazının bir kısmı dağılmıştı. Cemil onu hemen eline almadı. Önce masanın üstünde duruşuna baktı. Bazı kanıtlar, insanın eline değmeden önce de konuşur. Kâğıt aceleyle saklanmış gibiydi. Güvenli biçimde yok edilmemiş, ama rastlantıyla bulunmayacak kadar da dikkatle sıkıştırılmıştı. Bu, kâğıdı bırakanın ya zamanı azdı ya da onu bulacak kişiyi tam seçmişti demekti.
“Duvar dibinde değildi,” dedi Salih. “Duvarla taş arasında. Yağmur girmesin diye seçilmiş.”
“Yani unutulmuş değil,” dedi Cemil.
“Unutulan şey yağmurdan saklanmaz.”
Kâğıdın üstündeki S.E. ve R. harfleri, odadaki herkesin zihninde ayrı bir kapı açtı. S.E. çok kolaydı: Sâmi Efendi. Fazla kolay. R. ise daha genişti. Raif olabilir, başka biri olabilir, Rum mahallesinden bir ad olabilir, hükümet konağında görevli bir memur olabilir. Ama Cemil'in içindeki soğuk sezgi, o harfi gördüğü anda bir yüzle birleşmişti. Raif'in temiz ceketli, ölçülü bakışlı, her eve aynı sesle giren yüzü.
Leyla kâğıda eğilmedi. Uzaktan baktı. “Bizi Sâmi'ye baktırmak istiyorlar.”
Bu cümle söylenince, odada kimse itiraz etmedi. Çünkü herkes aynı şeyi düşünmeye başlamıştı ama ilk söyleyen Leyla oldu. Bir düşünceyi ilk söyleyen, bazen ona yön de verir.
Dördüncü parçayı Derviş Ali getirdi.
Derviş Ali'nin haberi gelince, parçalar yalnız çoğalmadı; yön değiştirdi.
Dağdan gelen bilgi, şehir içindeki şüpheye başka tür bir ağırlık kattı. Menderes pususunu kuran el, nehrin her taşını bilen bir efe eli değildi. Ama tamamen yabancı da değildi. Sazlığın hangi yerinden kuş kalkarsa kıyıdaki adamın irkileceğini, karşı kıyıdaki gözcünün nerede durursa ip hattını göreceğini, dağ yolunun hangi işaretini bilip hangisini bilmeyeceğini hesap etmişti. Bu, yarım bilgiyle kurulmuş bir pusuydu. Yarım bilgi bazen tam bilgiden daha tehlikelidir; çünkü bilen kişi kendi açığını kapatmak için daha fazla tuzak kurar.
Cemil bunu masanın üstündeki diğer parçalarla birleştirdi. Sâmi'nin elinde böyle bir bilgi olamazdı. Korkak bir manifaturacı, kumaş topunun arkasından kasabanın tedirginliğini okuyabilirdi belki; ama dağ işaretlerinin yarısını bilip yarısını bilmeyecek kadar doğru yerde durmamıştı. Raif ise farklıydı. O, Derviş Ali'nin hattını doğrudan bilmese bile, o hatta kimlerin yaklaştığını, hangi evlerden hangi çocukların çıktığını, hangi eşrafın hangi korkuyla konuştuğunu, hükümet konağına hangi satırların düştüğünü ve kadın ağının yeni yeni hangi biçimlere büründüğünü görecek kadar çok merkezde dolaşıyordu.
Bir hainin her şeyi bilmesine gerek yoktur.
Yeter ki herkesten biraz bilsin.
Raif'in tehlikesi tam buydu.
Bu en önemlisiydi.
Gece, dağdan gelen dar hatla haberi yollamıştı: Menderes pususundan önce, karşı kıyıda gözcülerin yerini bilen adam, yeni gelen biri değil; birkaç hafta önce dağ hattına bir kez ulaşıp geri dönmüş biri olmalıydı. Çünkü işaret yerleri doğrudan değil, yalnız dolaylı bilen birinin kurabileceği kadar yakındı. Derviş Ali şu sonuca varmıştı: Düşman, dağ yolunu bilmeyen bir yerli eli kullanıyor; ama o eli yönlendiren kişi şehir tarafındaki bağlantıları daha iyi tanıyor.
Bunu duyunca, masadaki bütün parçalar birbirine ilk kez tam oturdu.
Sâmi Efendi, korkmuş, kullanılmış, belki gerçekten bir şey taşımış olabilirdi. Ama merkez o değildi. O, daha çok görünür yemdi. Çünkü fazla kolay dikkat çekiyor, fazla kolay işaret veriyor, fazla kolay iz sürdürüyordu.
Raif ise her yere girip çıkıyor, hiçbir yerde fazla kalmıyor, herkese makul konuşuyor, hükümet konağına uğruyor, eşrafı yatıştırıyor, kadınların dolaylı işaretlerine yanlış dil bırakmaya çalışıyor ve en önemlisi: herkesi, şüpheyi yanlış yerde ağırlaştıracak kadar ustaca yönlendiriyordu.
İşte o an Cemil, kendi içinden soğuk bir utanç geçtiğini hissetti.
Utanç soğuktu. Öfke gibi yakmıyor, insanın iç organlarını yavaşça büzüyordu.
Cemil, Sâmi'nin yüzünü zihninde yeniden gördü: kahvede terleyen eller, kaçan gözler, karanlıkta yapılan değiş tokuş, S.E. harfleri, Raif'in ona uğrayışları. Bütün bunlar gerçekti. Ama gerçek parçaların yanlış bir hükme hizmet edebileceğini şimdi bütün açıklığıyla kavrıyordu. Nikolaos'un ya da Raif'in zekâsı burada yatıyordu: Yalanı boşluktan kurmamışlardı. Hakikatin içinden seçtikleri parçaları, Cemil'in kendi yöntemleriyle birleşince varacağı yanlış yöne dizmişlerdi.
Bir Türk kurmayının nasıl düşüneceğini hesap etmişlerdi.
Bu fikir, Cemil'in midesini bulandırdı. Düşman yalnız kasabanın korkusunu değil, onun aklını da kullanmak istemişti. Sâmi'nin zayıflığını, vilayet hattının bozuk dilini, kadın ağının henüz yeni kurulmuş şifrelerini, Menderes'teki kaybın doğurduğu öfkeyi, hepsini aynı masaya koyup Cemil'in eline görünmez bir kalem vermişlerdi: İşte suçlu, yaz.
Az daha yazacaktı.
Kırkkilise'nin çamuru bir an Menderes'in suyu gibi içinden geçti. O eski yanlış hüküm, o bir saatlik gecikme, o ölen yüzbaşı, o eksik bilgiyle verilmiş karar... Cemil yıllardır kendini tek bir hatadan korumaya çalışıyordu: acele hükümden. Oysa şimdi başka bir hatanın eşiğine gelmişti: kendisine fazla düzgün sunulan hükmü akıl sanmak. İkisi birbirine zıt görünse de aynı uçurumun iki kenarıydı.
Bir insanın en tehlikeli zaafı, kendini en çok sakındığı yerde yeniden yakalanmasıdır.
Cemil, masaya dayanmış elinin çok hafif titrediğini fark etti. Bu titreme korkudan değildi. Kendi aklının kullanılabilir olduğunu anlamaktan geliyordu. İçinden bir ses, “Sâmi'yi almak kolaydı,” dedi. “Kolay olanı seçseydin, Raif yarın yine kahveye gelip sükûnet tavsiye edecekti.”
Bu düşünce, ona ilk kez ihaneti kişisel bir yara gibi hissettirdi. Çünkü Raif yalnız düşmana haber taşımamıştı. Cemil'in adalet duygusunu da kendi aracına çevirmeye çalışmıştı.
Çünkü günlerdir, eski yarasından korktuğu için acele hüküm vermemeye çalışırken bile, zihni yine de Sâmi’ye fazla yaklaşmıştı. Hakikat bazen bu kadar ince yerden vurur: İnsanı doğru yola düşüren de, yanlış kişiye baktıran da aynı korku olabilir.
“Raif,” dedi Leyla.
Kimse hemen cevap vermedi.
Ad bir kez yüksek sesle söylenince, odanın içindeki her şey başka türlü görünmeye başladı. Dikiş odasının duvarı, sandıklar, lamba, bez parçaları… hepsi aynı kaldı. Ama onların içindeki hava değişti. Çünkü artık ihanet, soyut değil; tanıdık bir yüzdü.
Emine Bacı, “Ben baştan beri o kadar rahat dolaşmasını sevmedim,” dedi. “Bir adam her evde aynı huzuru veriyorsa, ya çok temizdir ya da herkese ayrı şey söylüyordur.”
Kör Salih daha sert konuştu: “Ben de onun ayak sesini sevmedim.”
Cemil başını kaldırdı. “Ayak sesi mi?”
“Evet,” dedi Salih. “Acele edenin ayrı, korkanın ayrı, kararlı olanın ayrı sesi olur. O adam her kapıya aynı ayakla gidiyor. Bu, içine karar vermiş adam işidir.”
Cemil bu ayrıntıya hayranlıkla baktı. Harita aklı, telgraf aklı, kadın dili, dağ sezgisi… hepsi ayrı ayrı aynı yere varmıştı. İşte asıl güven böyle kurulur. Bir kişi bir kişiyi suçladığı için değil; farklı dünyalardan gelen beş ayrı sezgi aynı yüzde birleştiği için.
“Peki ne yapacağız?” diye sordu Leyla.
Bu sorunun cevabı hemen verilmezdi. Çünkü bir haini bilmek başka, onu ne zaman ve nasıl açığa çıkaracağını bilmek başkaydı.
Cemil ayağa kalktı. Odanın bir ucundan diğerine yürüdü. İçindeki öfke, ilk günkü gibi patlayan türden değildi artık. Daha keskin, daha soğuk, daha kurmayca bir hâl almıştı.
“Önce,” dedi, “hüküm değil teyit. Ama artık yanlış adamın peşinde değiliz.”
“Ben teyide razıyım,” dedi Leyla. “Ama geç kalmaya değil.”
“Geç kalmayacağız.”
Emine Bacı sessizce ekledi: “Kadın hattı onu taşıyan kapıları gösterebilir.”
Cemil, masaya geri döndü. “Onu hemen tutamayız,” dedi. “Tuttuğumuz anda arkasındaki hat kendini keser. Hem delil eksik kalır, hem de Sâmi gibi gölgeler üzerinden yeni bir oyun kurarlar.”
Derviş Ali orada değildi, ama onun sesi sanki duvarın arkasından geliyormuş gibi Cemil'in zihninde yankılandı: Hain biliniyorsa beklenmez. Dağ aklı böyle derdi. Fakat şehir içindeki hain, açık arazideki düşman gibi vurulmaz. Vurursun, fakat o an nereden beslendiğini öğrenmeden kesersen, yalnız kolunu koparmış olursun; gövde başka koldan uzanır.
Leyla, “Yanlış haber mi vereceğiz?” diye sordu.
Cemil bir an ona baktı. Aynı sonuca gelmişlerdi. “Evet. Ama küçük. Can yakmayacak kadar küçük, fakat iştahını gösterecek kadar cazip.”
Emine Bacı dudaklarını sıkılaştırdı. “Kadın hattından yanlış haber geçirmek tehlikeli. Bir kere bozulursa kadınlar birbirine güvenmez.”
“Kadın hattından değil,” dedi Cemil. “Raif'in zaten dinlediğini sandığı yerden. Eşraf korkusu üstünden. Bir dükkân, bir mektup, bir akşam ziyareti. Haber öyle kurulacak ki, Raif onu duyduğunu sanacak; biz ise kime ulaştığını göreceğiz.”
Kör Salih kısa konuştu: “Yürüyüşünü tutarım.”
Leyla, “Ben de evlere girdiği saatleri,” dedi.
Emine Bacı, “Kadınlar da hangi kapıdan sonra hangi yüzün değiştiğini,” diye ekledi.
Bu küçük plan, odanın havasını daha da ağırlaştırdı. Çünkü artık yalnız haini bulmuyor, ona ayna tutmaya hazırlanıyorlardı. Böyle oyunlar insanı düşmana benzetme riski taşır. Cemil bunu biliyordu. Yanlış haber vermek, doğruyu korumak için bile yapılsa, insanın içinde bir tortu bırakır. Ama başka çare yoktu. Raif, makul sözlerle kasabanın aklını zehirliyorsa, onun kendi iştahını açığa çıkaracak kadar küçük bir yem bırakmak zorundaydılar.
“Bir masumu yakmayacağız,” dedi Leyla, sesi sertleşerek. “Bunu baştan koyalım.”
Cemil başını salladı. “Hiç kimse yem olmayacak. Yem, sadece haber olacak.”
Bu cümle bile odadaki vicdanı tam rahatlatmadı. Çünkü artık hepsi biliyordu: Haber de bazen can kadar ağırdır.
Kör Salih, “Ben de hükümet konağıyla dükkân arasında hangi saatte yürüdüğünü tutarım,” dedi.
Cemil bu ikisine baktı. Sonra dışarıdaki karanlığa.
“Derviş Ali’ye haber gidiyor,” dedi. “Raif artık yalnız kasabanın makul adamı değil. Düşmanın içerideki dili olabilir.”
Leyla’nın yüzü sertleşti. “Olabilir değil.”
Cemil bu kez itiraz etmedi. “Evet,” dedi. “Öyle.”
Bu, bölümün asıl eşiğiydi.
Çünkü burada yalnız hain bulunmamış; ortak akıl ilk kez tam bir hükme varmıştı. Üstelik bu hüküm bir erkeğin öfkesiyle değil, kadın hattı, saha gözü, telgraf aklı ve dağ sezgisinin birleşmesiyle doğmuştu. İşte bu, onların düşmandan daha yavaş ama daha sağlam kurulan tarafıydı.
Gece dağıldığında kimse rahatlamadı. Hainin adı bilinince yük hafiflemez. Tersine, daha ağırlaşır. Çünkü o anda insan geriye dönüp onun söylediği bütün cümleleri, girdiği bütün evleri, verdiği bütün “makul” öğütleri başka gözle hatırlamaya başlar. Geçmişin tamamı zehirlenir.
Cemil o gece eve dönerken Raif’in kahvede söylediği cümleyi yeniden duydu: “Aklı olanın çok görünmediği zamanlar.”
Sokaklar daraldıkça, Raif'in geçmiş günlerdeki bütün cümleleri Cemil'in peşinden yürüdü. “Panik etmeyin.” “Aklı olan çok görünmez.” “Çocukları düşünmek lazım.” “Dükkânlar yanarsa ne kalır?” Bunların her biri, söylendiği gün masum ya da en azından makul görünmüştü. Şimdi ise hepsi başka renge büründü. Geçmiş, bir hainin adı konduktan sonra yeniden yazılır. İnsan geriye dönüp aynı yüzü aynı ışıkta göremez.
Kahvenin önünden geçti. Kapı kapalıydı. Gündüz Raif'in durduğu yer şimdi boştu. Ama Cemil, o boşlukta onun temiz ceketini, sakin ellerini, herkese aynı mesafeden bakan gözlerini gördü. Yarın sabah yine oradan geçecekti Raif. Belki Hakkı bakkala hal hatır soracak, belki kahveci İsmail'e çayın deminden söz edecek, belki Bekir'e oğullarını sakince köyde tutmasını öğütleyecek, belki Hristo'ya mallarını telaşla elden çıkarmamasını söyleyecekti. Ve insanlar ona selam verecekti. Çünkü hain, açık edilene kadar çoğu zaman en düzenli adamdır.
Bu düşünce Cemil'e ağır geldi.
Haini bilmek, onu yakalamaktan daha büyük bir yüktür bazen. Çünkü bildiğin andan yakaladığın ana kadar geçen her saniyede, onun başka bir eve girdiğini, başka bir korkuya ad verdiğini, başka bir yanlış şüphe bıraktığını, başka bir masumun üstüne gölge düşürdüğünü hayal edersin. Elin silaha gider ama akıl dur der. Çünkü erken yakalarsan delil yetmez; geç yakalarsan can gider. Bu ara yerde yürümek, insanı kurşundan önce yaşlandırır.
Cemil, evine varmadan önce çeşme başında durdu. Taş ıslak değildi ama gece nemi üstüne çökmüştü. Suyun ince sesi, telgrafın tıkırtısından daha eski ve daha güvenilir geliyordu. Bir an için merkezin bütün kesik tellerini, vilayetin bozuk cümlelerini, Raif'in şerbet gibi akan yalanlarını düşündü. Sonra kadınların kurduğu türkü hattını, Salih'in ayak sesinden çıkardığı hükmü, Leyla'nın mektup kokusundan aldığı işareti, Emine Bacı'nın kapı eşiğinde bekleyen iki dakikayı nasıl okuduğunu hatırladı.
Hakikat artık tek bir yerden gelmiyordu.
Belki de bu iyi bir şeydi. Tek bir yerden gelen hakikat kolay kesilir. Çok yerden gelen hakikat ise zor boğulur.
Ama çok yerden gelen hakikat, insana daha büyük sorumluluk da yükler. Çünkü parçaları yanlış birleştirirsen, suçlu kadar sen de yıkarsın.
Defteri eline aldığında, önce uzun bir şey yazmak istedi. Raif'in adını, delilleri, şüpheleri, saatleri, kâtip bağlantısını, hükümet konağının arka sokağındaki kâğıdı... Sonra vazgeçti. Bazı gecelerin defteri bilgi değil, hüküm ister. Bilgi zaten zihnindeydi. Ona gereken, bu bilginin ahlaki ağırlığını tek cümleye indirmekti.
İşte şimdi, bu cümlenin gerçek sahibi görünüyordu. O, kasabayı korumak için değil; kasabayı kendi içine kapatıp düşmanın işini kolaylaştırmak için ölçü dili kuruyordu.
İnsan bazen bir haini hançer çekerken değil, başını eğip akıl verirken tanır.
Cemil, kapısına geldiğinde gökyüzüne baktı. Hava açıktı. Yıldızlar sertti. Böyle gecelerde insanın içine, dünyanın aslında çok düzenli olduğu ve kötülüğün de bu düzenin bir parçası olduğu duygusu çöker. Fakat o, düzenin kötülükle değil, ona karşı nasıl durulduğuyla kurulacağını öğrenmişti artık.
Eline siyah küçük not defterini aldı. İçine o gece tek bir cümle yazdı:
“Asıl yalan, korkuya haklı isim bulandır.”
Sonra defteri kapattı.
Sabah olunca, Raif Efendi hâlâ kasabanın pek çok insanı için aynı adam olacaktı: ölçülü, akıllı, telaş yatıştıran, kapı kapı dolaşıp sükûnet tavsiye eden adam.
Ama onların gözünde artık başka bir şeydi.
Artık o, dışarıdaki Yunan’dan daha tehlikeli bir eşikti. Çünkü dışarıdaki düşman kapıyı kırarak girerdi.
Raif ise insanın kendi eliyle kapıyı aralamasını sağlardı.
Ve bazı kapılar, bir kere içeriden açıldı mı, tekrar aynı kolaylıkla kapanmazdı.