Bölüm 7 - Menderes Hattı
“Bazı geceler, insanın neyi taşıdığı değil; neyi geride bırakmaya razı olduğu belli eder kim olduğunu.”
Menderes’e gece inilir.
Bunu dağ adamları ezber bilir. Çünkü nehir, gündüz vakti yalnız su gibi görünür. Parlaklığını gösterir, kıyısını gösterir, sığ yerini belli eder gibi davranır; insanı kendi aklına, kendi gözünün ölçüsüne güvendirir. Güneş varken suyun üstünde yürüyen ışık, derinliğin üstüne atılmış ince bir örtüdür. İnsan o örtüye bakıp hüküm verir: şurası geçilir, şu kıyı tutulur, şu sazlık saklar, şu taş basmaya yarar. Oysa gece bastığında Menderes bambaşka bir varlığa dönüşür. Suyun yüzü kararır, ses büyür, akıntı görünmezleşir; nehir artık yalnız taşları ve balçığı değil, insanın niyetini de yoklayan bir canlı gibi davranır.
Gece suyun kenarında insan, kendini olduğundan daha hafif sanır. Yükünü sırtında, silahını belinde, kararını aklında taşıdığını düşünür. Fakat kıyıya indikçe öğrenir ki nehir bunların hepsini birbirine karıştırır. Ayağındaki çamur, omzundaki sandığın ağırlığına eklenir; suyun sesi, emrin netliğini bozar; karanlık, dostla düşmanın arasına değil, insanın kendi içindeki iki kararın arasına girer. Bu yüzden Menderes’e gece inmek, bir dere geçmek değil, tabiatla pazarlık etmektir.
Ve o pazarlığın bedelini çoğu zaman en son konuşan değil, en erken karar veren öder.
İncir Hanı’ndan beri geçen üç gün içinde kasabanın üstüne görünmeyen bir ağ örülmüştü. Çarşı artık yalnız mal alıp satan insanların yeri değildi. Hangi dükkânın kepengi niçin yarım indi, hangi fırıncı sabah un çuvalını neden erken içeri çekti, hangi çocuk elinde boş sepetle iki sokak fazla dolaştı, hangi kadın çeşme başında türküye başlamadan önce gereğinden uzun sustu... hepsi birer işaret sayılmaya başlanmıştı. Bu yeni dikkat, kasabanın yüzünü değiştirmişti. İnsanlar aynı insanlar, sokaklar aynı sokaklardı; fakat hayatın altından ikinci bir hayat akmaya başlamıştı.
Leyla Hanım’ın evindeki küçük dikiş odası, dışarıdan bakıldığında yine keten, iğne, oya, bohça ve sandık kokan masum bir kadın mekânıydı. Ama artık orada yalnız sökülen etekler dikilmiyor, kasabanın görünmez damarları da bağlanıyordu. Emine Bacı’nın taşıdığı haberler, Leyla’nın soğuk aklı, Cemil’in geç de olsa kendine kabul ettirdiği düzen ihtiyacı, Kör Salih’in arazi bilgisi ve Derviş Ali’nin dağdaki sert mecburiyeti, yavaş yavaş aynı örgünün farklı ipleri haline geliyordu.
Fakat ağ, ne kadar ince işlenirse işlensin, dağın ihtiyacını tek başına karşılayamazdı.
Dağ hâlâ cephane isterdi.
Derviş Ali’nin adamları iki gecedir aynı kısıtlı mühimmatı ölçüp biçerek kullanıyor, bazı mevzilerde silah saklıyor, bazı mevzilerde yalnız iz bırakıyordu. Bir yerde tüfek varmış gibi ayak izi çoğaltılıyor, başka yerde adam varmış gibi ateş artığı bırakılıyor, asıl kuvvet zayıf ama görünür kılınmaya çalışılıyordu. Bu tür oyunlar bir yere kadar işe yarar. Sonra insanın elindeki yalanı sürdürebilmek için bile gerçek mermiye ihtiyacı olur.
Nikolaos’un baskısı da kasaba çevresinde artmıştı. Bu artış, bekledikleri gibi büyük bir saldırıyla gelmiyordu. Daha soğuk, daha akıllı, daha sabırlı bir baskıydı bu. Yol kavşaklarında beliren yeni devriyeler, gereksiz yere durdurulan arabalar, köylerden kasabaya inenlerin sorgulanması, bir dükkânın üç saat açtırılmayıp sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi mühürsüz bırakılması, gece vakti bir evin kapısına fazla uzun vuran dipçik sesi... Bunların hiçbiri tek başına büyük bir olay değildi. Ama hepsi bir araya gelince kasabanın nefesini ölçen bir el gibi boğaza yerleşiyordu.
Düşman acele etmiyordu.
Bu, daha kötüydü.
Çünkü sabırsız düşman hata yapar. Sabırlı düşman ise insanın korkusunu, açlığını, merakını ve öfkesini sırayla yoklar. Nerede gevşediğini görür. Sonra kurşunu oraya değil, oradan geçecek habere sıkar.
Menderes geçişi kararı, tam da bu sabrın karşısına kendi soğukkanlı mecburiyetlerini koymak için alınmıştı. Bu kez han yoktu, kapalı taş duvar yoktu, dar kapı yoktu, içeride nefesi kesen rutubetli oda yoktu. Fakat onun yerine nehir vardı. Nehir, taş duvar kadar acımasız ama ondan daha dürüsttü. İnsanı kandırmazdı. Yalnız gücünü, yükünü ve korkunu aynı anda tartar; hangisinin önce çökeceğine bakardı.
Buluşma, kasabanın kuzey çıkışında, eski zeytin preslerinin ardındaki yarı gömülmüş değirmen taşının yanında kararlaştırıldı. Güneş battıktan sonra, ay tam yükselmeden. Ne tam gece ne tam akşam. Çünkü göğün en tehlikeli rengi o aralıktadır: insan neyi saklayabildiğini fazla sanır.
Cemil Arif oraya vardığında ilk gelen yine Kör Salih’ti.
Adam değirmen taşının yanında çömelmiş, tek gözüyle toprağı ve rüzgârı birlikte dinliyordu. Üstünde her zamanki yün aba, belinde gevşek görünen ama her an işe yarar şeyler taşıyan kuşak, ayağında ıslanınca daha sessiz yürüyen yumuşak tabanlı eski yemeni vardı. Salih’in yanında durunca insan, onun dünyasının sözden önce yön, sesten önce boşluk, insandan önce iz olduğunu hissederdi. Bir gözü yoktu ama bu eksiklik onu dünyaya daha az değil, daha seçerek baktırmıştı.
“Yol?” diye sordu Cemil.
Salih başını kaldırmadan konuştu. “Yol var.”
“Temiz mi?”
“Temiz yol yok. Yalnız az kirli yol olur.”
Cemil, bu tür cevaplara artık ilk günkü kadar içerlemiyordu. İlk zamanlar Salih’in cümlelerini muğlaklık, hatta ihtiyatsızlık sanmıştı. Oysa adam belirsiz konuşmuyordu; yalnız kesinliğe güvenmiyordu. Bu ikisi arasındaki farkı öğrenmek, onunla yürümeyi kolaylaştırmıştı. Harita, çizilmiş dünyanın kibriydi. Salih ise çizilmemiş dünyadan konuşurdu.
“Su yüksek mi?” dedi Cemil.
“Dünden yüksek. Yarından alçak olabilir.”
“Bu gece için soruyorum.”
Salih nihayet ona baktı. Tek gözündeki ifade, sabırsızlık değil, yorgun bir sabırdı. “Bu gece için de aynı. Girdiğin yerde su dizde, iki adım sonra belde olabilir. Menderes, insanın cümlesini sevmez. Tam kurarsın, yarısında bozar.”
Cemil istemsizce nehrin henüz görünmeyen yönüne baktı. Uzakta sazlıkların üstünden hafif bir nem kokusu geliyordu. Daha suyu görmemişlerdi ama hava değişmişti. Bu bile insanı tedirgin etmeye yetiyordu. Toprak, nehre yaklaşırken başka kokar. Kuru değildir, ama yalnız ıslak da değildir; sanki içine çok eski şeyler gömülmüş de gece olunca hepsi nefes almaya başlamış gibidir.
Bir süre sonra Derviş Ali geldi.
Yalnız değildi. Yanında iki adamı vardı. Biri uzun boylu, kara bıyıklı, omzunda eski ama temiz tutulmuş bir tüfek taşıyan Hasanlı Mehmet’ti. Yürürken bile etrafı ölçmekten çok ona meydan okur gibi bakardı. Diğeri daha gençti: İlyas. Omuzları henüz dağın ağır sabrıyla tam taşlaşmamış, yüzündeki sertlik ise yaşından önce büyümek zorunda kalmış adamlara mahsus bir sertlikti. Cemil onu daha önce görmüştü. Dağa yeni katılmış sayılmazdı; ama ölümle henüz bütünüyle tanışmadığı belliydi. Böyle adamlarda cesaretin içinde hâlâ gençlik kalır. Bu da onları hem kıymetli hem kırılgan yapar.
Derviş Ali’nin gelişiyle havanın dokusu değişti. O, bir yere gelince oradaki taşın, otun, adamın ve suskunluğun ağırlığı başka türlü toplanırdı. Büyük konuştuğu için değil; taşımayı alışkanlık edinmiş adamların etrafında sessizlik bile hizaya girer.
“Kadın hattı işledi mi?” diye sordu selamsız.
Cemil başını salladı. “İki ev boşaltıldı. Arama eli boşa döndü.”
Derviş Ali’nin yüzü aynı kaldı, ama gözünde çok hafif bir onay çizgisi geçti. Bunu gülüşe çevirmedi. “İyi. Bu gece onun devamını taşıyoruz.”
“Bu gece onun bedelini taşıyoruz,” dedi Cemil.
Efe, yan gözle baktı. “Bedelsiz iş arayan şehirde kalsın.”
“Şehirde de bedel var.”
“Var. Ama şehir bedeli bazen başkasına yazmayı sever.”
Cemil cevap vermedi. Bu cümlenin içinde haksızlık da vardı, deneyim de. Derviş Ali’nin dağdan şehre bakarken gördüğü şey çoğu zaman kaçamak bakışlar, saklanan mallar, geç konuşan eşraf ve fazla ölçülü adamlar olmuştu. Cemil, kasabanın başka yüzlerini de görüyordu artık; ama Efe’nin öfkesini bütünüyle boşa sayacak durumda değildi.
Leyla Hanım o anda geldi.
Üstündeki koyu renk ferace, evden bir hayır işine gider gibi görünmesine yetecek kadar ölçülü, taşra yoluna dayanacak kadar sade ve kararlıydı. Başındaki örtü sıkı bağlanmıştı. Yürüyüşünde önceki günlerin şehirli dikkati hâlâ vardı; ama artık onun altında başka bir şey, savaşa doğrudan temas etmiş insanların geri dönmeyen ağırlığı görünüyordu. Onu bu gece bizzat nehir hattına getiren şey merak değildi. Gereklilikti. Çünkü ağın şehir içi ucunu kuran biri, dağa giden hat üstünde nelerin taşındığını görmeden o ağı büyütemezdi. Aksi halde işaret, hayatın kendisinden kopar; kelimeye, kelime de gösterişe dönüşürdü.
Leyla’nın ardından Emine Bacı göründü. Yaşlı kadın, bu tür buluşmalara hep aynı şekilde gelirdi: sanki geçerken uğramış gibi. Acele etmezdi. Acele görünürlüğü artırır. Oysa onun ustalığı, varlığını bile olağan göstermekteydi. Elinde yine ağzı bezle örtülü sepet vardı. Sepetin içinde ne olduğu hiç önemli değildi; çünkü sepet, içindekinden çok kadının orada bulunmasını normal kılan bir bahaneydi.
Küçük halka tamamlanınca Cemil herkesin yüzüne tek tek baktı. Bu, toplantı başlamadan önce yapılan kuru bir sayım değildi. Daha çok şunu anlamak içindi: Bu gece kimin omzunda ne var?
Derviş Ali’de yorgun bir kararlılık vardı. Her kaybı kendi bedeninden eksilmiş gibi taşıyan, ama bunun konuşulmasına izin vermeyen adamların kararlılığı.
Kör Salih’te her zamanki suskun arazi bilgisi vardı. Nehre bakmadan bile nehrin huyunu sezebilen, sözün yetmediği yerde toprağın hangi yönden nefes aldığını anlayan bir sabır.
Leyla’da ağır bir dikkat vardı. Yalnız olanı değil, olacak olanın evlere, kadınlara, çocuklara ve sessiz odalara nasıl döneceğini hesaplayan bir dikkat.
Emine Bacı’da hepsinin üstüne sessizce örülen görünmez ağ vardı. Bir kadın, çoğu zaman bir kelime söylemeden de çevresindeki bütün erkeklerden fazla haber taşıyabilir; o gece bunu en iyi gösteren yine oydu.
İlyas’ta ise gençlikten kalma o fazla sıcak cesaret vardı. En çok da o takıldı Cemil’in aklına.
Çünkü bazı adamların kaybolacağını, henüz ölmeden önce sezinlersin. Bunun sebebi uğursuzluk değildir; hayatın o yüzü ne kadar hızlı kullanacağını, bakışındaki fazlalıktan anlarsın. İlyas’ın bakışında henüz gereğinden fazla doğrudanlık vardı. İnsan bir yere bakarken yalnız gördüğüne değil, görmek istediğine de inanır. Savaş ise görmek istediğine inananları çabuk yorar.
Emine Bacı, Cemil’in bakışının İlyas’ta kaldığını fark etti. Kadınlar bazen gözün kimde fazla durduğunu da haber sayarlar.
“Genç olanı gözden kaçırma,” dedi kısık sesle.
Cemil irkilmedi. Kadının bunu söylemesini beklemiyor değildi. Ama yine de sözün ağırlığı içine çöktü. “Niye?” diye sormadı. Çünkü Emine Bacı’nın kimi sözleri sebepten önce tedbirdi.
“Çünkü su, yaşlıyı değil, aceleyi sever,” dedi kadın.
İlyas uzakta Hasanlı Mehmet’le yükün bağını yokluyordu. Kendi hakkında konuşulduğunu fark etmedi ya da fark etmemiş gibi yaptı. Gençlik çoğu zaman başkalarının endişesinden incinir; çünkü kendini henüz korunacak biri değil, kanıtlanacak biri sanır.
Yük çok büyük değildi. İki küçük sandık, birkaç mühimmat paketi, yağlı beze sarılmış iki tabanca, bir miktar tıbbi malzeme, iki bohçaya ayrılmış sargı bezi ve kısa haber kâğıtları. Fakat büyüklük bazen miktarda değil, her parçanın taşıdığı gelecektedir. Bu sandıklardan birinde kurşun vardı; ötekinde kurşundan daha pahalı olan şey: zaman kazanma ihtimali.
Cemil, bir zamanlar yalnız haritaya bakarak kurduğu planları artık başka türlü kuruyordu. Haritaya bakıyordu yine; ama hemen ardından Salih’in sessiz yüzünü, rüzgârın yönünü, Leyla’nın kıyı hattına dair sorularını, Emine Bacı’nın hangi evin hangi vakitte ışık söndüreceğini söylediklerini, Derviş Ali’nin adam sayısını birlikte düşünüyordu. Bu onda hem bir genişleme hem bir alçalma duygusu yaratıyordu. Bilmediğini kabul eden akıl, ilk başta küçülmüş gibi hisseder; sonra başka türlü büyür.
Menderes’e inecek hattı parmağıyla gösterdi. “Buradan inersek söğüt çizgisinin arkasına kadar görünmeyiz.”
Salih hemen düzeltmedi. Bu bile ilk günlere göre büyük bir kabul sayılırdı. Bir süre taşın üstüne bakıp rüzgârı dinledi. Sonra dedi ki: “Son yirmi adımda su sesi adamı sağır eder. Orada işaret yok. Önceden ezber var.”
Leyla bunu dikkatle aldı. “Yani son yirmi adımı herkes kendi aklıyla değil, aynı akılla geçecek.”
“Evet,” dedi Salih. “Nehir önünde tartışma olmaz.”
Bu cümle gecenin ilk hükmü oldu.
Derviş Ali yükün bağlarını bir daha yokladı. “Kadınlar nereye kadar gelecek?”
Leyla, sorunun muhatabı kendisi değilmiş gibi beklemedi. “Ben söğütlük üstündeki kuru yükseltiye kadar geleceğim.”
“Orası son hat.”
“Biliyorum.”
“Kurşun çıkarsa geri dönemezsin.”
“Kurşun çıkmasa bile geri dönmüş sayılmayacağım.”
Derviş Ali’nin kaşı oynadı. “Bu ne demek?”
Leyla, geceye bakar gibi konuştu. “Şehirde kurduğumuz ağ, yalnız haber taşıyacaksa zayıf kalır. Nerede kan aktığını, yükün nasıl taşındığını, erkeklerin hangi anda birbirine bağırdığını, hangi anda sustuğunu görmeden bu hattı doğru kuramam. Ben dikiş odasında oturup sizden gelen kırıntılarla kader düzenlemeyeceğim.”
Bu cümle, o küçük halkada kimseye kolay gelmedi. Derviş Ali, kadının cesaretinden değil, bu cesaretin doğuracağı sorumluluktan rahatsız olmuştu. Cemil ise Leyla’nın haklılığını gördüğü halde, onu kıyıya kadar götürmenin ne anlama gelebileceğini düşününce içi daraldı. Korku bazen sevdiği için değil, kendi suçunu önceden sezdiği için de insanı sıkıştırır.
Emine Bacı araya girdi. “O gider. Ben dönüp işareti tutarım.”
“Sen dönersen,” dedi Cemil, “yol değişirse haber nasıl gelecek?”
Kadın sepetindeki bezlerden birini çıkardı. Bir ucu mavi, öteki ucu çamurla kirletilmiş ince bir parça. “Su değirmeninin taşına bağlanırsa yol temiz değil. Taşın altına sokulursa bekle. Üstüne bırakılırsa dön. Ben yokken de kadınlar bunu bilir.”
Cemil, küçük bez parçasına baktı. Haritalar, kâğıtlar, telgraflar, şifre defterleri... ve şimdi bir değirmen taşının üstüne bırakılacak çamurlu bez. İnsan, haber dediği şeyin ne kadar az eşyayla taşınabileceğini öğrenince, eski gururlarından utanır.
Hazırlık büyük bir hareketten çok sessiz dağılma şeklinde yapıldı. Herkes kendi işini tekrar etti. İpler kontrol edildi. Sandıkların bağları sıkılaştırıldı. Kayığın kullanılacağı nokta son kez konuşuldu. Yüklerin ağırlığı bölündü. Yükten daha ağır olan suskunluk kimseye bölünmedi.
Gece tamamen çöktüğünde yürüyüş başladı.
Ay henüz tam yükselmemişti. Gökyüzü açık değildi, fakat kapalı da değildi; ince bulutlar ayı perdeleyip sonra yeniden salıyor, bu yüzden arazinin üstünde sürekli değişen kirli bir aydınlık dolaşıyordu. Böyle gecelerde insan, gözüne fazla güvenirse yanılır. Çünkü aydınlık sandığın şey, bir sonraki an gölgeye dönüşebilir.
İlk bölüm zeytinlikler arasından geçti. Ağaçlar, gecenin içinde daha yaşlı görünür. Gündüz gümüşe çalan yaprakları karanlıkta sönmüş, gövdeleri topraktan çıkmış buruşuk eller gibi uzanmıştı. Rüzgâr azdı ama yaprakların arasında o ince metalik hışırtı yine vardı. Cemil bu sesi ilk bölümden beri uğursuzluk gibi duyardı. Şimdi ise onda yalnız yaklaşan felaketi değil, memleketin kendi kendine konuşan yaşlı sabrını da duyuyordu.
Yol alçaldıkça toprak değişti. Sert taşların yerini koyu, daha nemli, bastıkça içinden boğuk ses çıkaran bir zemin aldı. Sazlık kokusu arttı. Yabani otların arasından kurbağa sesi, bir anda kesilen kuş hışırtısı, sonra yeniden başlayan su uğultusu geldi. Uzaktan duyulan Menderes önce rüzgârla karışmış ince bir homurtu gibiydi. Sonra yavaş yavaş başka her sesi bastıran bir canlılığa dönüştü.
Menderes yaklaşırken insan önce nehri görmez. Önce sesini duyar. Sonra havadaki nem değişir. Sonra karanlığın içinde bir şeyin sürekli hareket ettiği hissi gelir. En son suyu seçersin.
Kıyıya varmadan önce kuru değirmen taşının dibinde son kez durdular. Taş, yarısı toprağa gömülmüş, yarısı yosun tutmuş, üstünde eski zamanın dişleri gibi aşınmış oluklar taşıyordu. Bir zamanlar bu taşın etrafında buğday, un, emek ve gün ışığı vardı. Şimdi aynı taşın üstüne savaşın sessiz işaretleri bırakılacaktı. Eşya da zamanla insan gibi taraf değiştirir; eskiden ekmek için dönen taş, şimdi haber için susacaktı.
Emine Bacı orada ayrıldı. Leyla ile göz göze geldiler. İki kadın, o gece erkeklerin asla tam anlayamayacağı bir dilde, kısa ama derin bir bakış alışverişi yaptı. Bu, vedadan çok yük devriydi. Birinin şehre dönerken taşıdığı şey görünmezlikti; diğerinin kıyıya inerken taşıdığı şey tanıklık.
“Sabahı beklemem,” dedi Emine Bacı. “İşaret değişirse taş bekler.”
Leyla başını salladı. “Ben de burada bekleyenlerden olmayacağım.”
“Beklemek de iştir.”
“Biliyorum.”
Emine Bacı, Cemil’e döndü. “Genç olanı söyledim. Bir de şunu söyleyeyim: Bu gece su yalnız yük almaz. Sözü de alır. Kıyıdan dönen adamın söylediğine dikkat et.”
“Kim için söylüyorsun bunu?”
Kadın kısa bir an Derviş Ali’ye baktı. Sonra gözünü kaçırdı. “Kimin sözü ağırsa onun için.”
Bunu söyleyip karanlığa karıştı. Yürüyüşü yine sıradandı. Ama o sıradanlığın içinde öyle bir dikkat vardı ki, insan onun gittiği yerde arkasında iz değil, yalnız ihtimal bıraktığını düşünürdü.
Nehre son yüz adım sessizlik içinde inildi.
Bu son yüz adım, bütün yolun en uzun parçası gibi geldi. Söğütler suya yakın yerde sıklaşmış, karanlıkta bükülmüş kollarını nehrin üstüne uzatmıştı. Yaprakları arada bir kıpırdıyor, sanki suya eğilip ne söylediğini dinliyorlardı. Kıyı çamurluydu. Her adım bastığın yerin altından başka bir ses çıkarıyordu. Bir yerde toprak ayakkabıyı emiyor, çekmek için insanın dizi hafifçe bükülmek zorunda kalıyordu. Bir başka yerde ince bir taş, çamurun altında saklanıp ayağı yana kaydırıyordu. Çizmelere yapışan balçık, adımı ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyordu. İnsan kendi bedeninin ağırlığına bir de toprağın bırakmama arzusunu eklenmiş gibi hissediyordu.
Sazlıkların arasından geçen rüzgâr, fısıltıya benzemiyordu; daha çok gizli bir kalabalığın dişlerinin arasından konuşması gibiydi. İnce kamışlar birbirine sürtüyor, arada bir kurumuş bir sap kırılıyor, o çıtırtı gece içinde olduğundan büyük duyuluyordu. Uzakta bir su kuşu tek ses çıkarıp sustu. Bu kısa ses, Cemil’in sırtından aşağı soğuk bir çizgi indirdi. Kendisini buna kızdı. Ama insan, alışkanlığının yetmediği yerde bedene söz geçiremez.
Kayık, söğütlerin altındaki karanlıkta bekliyordu. Küçüktü. Çok küçük değil, ama yük ve geceyle birlikte bakılınca olması gerekenden daha küçük görünüyordu. Ahşabı eskimişti. Kenarlarında yamalar vardı. Bir tarafındaki tahta diğerlerine göre daha yeni duruyordu. Bu, yakın zamanda tamir edildiğini gösterirdi. Tamir iyi işarettir, ama aynı zamanda kırılmışlığın da delilidir.
Cemil elini kayığın kenarına koydu. Tahta soğuktu. Islak değildi ama nemi içine çekmişti. Parmakları ahşabın liflerinde eski çatlakları yokladı. Bir an, İncir Hanı’ndaki sandıkların üstündeki çizikleri hatırladı. Eşya bazen insanın hafızasına dokunur; aynı ahşap hissi, başka bir gecenin ateşini geri getirir.
“Güvenilir mi?” diye sordu Leyla alçak sesle.
Kör Salih cevap verdi. “Güvenilir şey yok. Taşır mı, ona bakılır.”
Derviş Ali kayığın içine eğildi. “Taşır.”
Cemil, Efe’nin bu kısa hükmünü sevmedi ama tartışmadı. Çünkü Salih’in dediği gibi, nehir önünde tartışma olmazdı. Tartışma kıyıdan önce yapılır. Kıyıdan sonra her söz ya geç kalır ya da gereksiz gürültü olur.
Plan basitti. Önce ip karşıya geçirilecek, sonra ip hattı gerilecek, yük kayıkla parça parça aktarılacak, en son insanlar dağılmadan karşıya geçecekti. Kâğıt üstünde makul görünen bu düzen, suyun kenarında acemice bir dua gibi zayıf duruyordu. Çünkü kâğıt, akıntının yüzünü görmez. Karanlığın gözle oynayacağını bilmez. Yaralanmış bir adamın ağırlığını hesaba katmaz.
Hasanlı Mehmet ile İlyas ilk geçiş için kayığa bindi. Hasanlı’nın yüzünde bildik sertlik vardı; ama o sertliğin içinde bile suya duyulan doğal bir saygı seziliyordu. Dağ adamı suyu küçümsemez. Çünkü dağda taş düşer, ama su insanı sessiz alır. İlyas ise heyecanını saklamaya çalışıyordu. Kayığın kenarını tutuş biçiminden belliydi; parmakları fazla sıkıydı.
“Gevşet elini,” dedi Cemil.
İlyas ona baktı. “Tutarım.”
“Tuttuğunu değil, ne zaman bırakacağını bilmek lazım.”
Genç adamın yüzünden bir an hoşnutsuzluk geçti. Kendisine çocuk gibi davranıldığını sandı belki. Sonra Derviş Ali’nin bakışını görünce ses etmedi. Parmaklarını azıcık gevşetti.
İlk kayık suya oturduğunda, ahşaptan güvensiz bir gıcırtı yükseldi. Bu ses, gecenin içinde küçük ama çok açık duyuldu. Leyla, kıyının biraz gerisindeki kuru yükseltide durmuş, başını hafif öne eğmişti. Kıyıya daha fazla yaklaşmasına izin verilmemişti; fakat o mesafe de onu gerçekten uzak tutmuyordu. Tam tersine, görmeye mecbur bırakıyor, ama müdahale etmesini zorlaştırıyordu.
Kayık, ip ve kürek yardımıyla sessizce karşıya doğru kaydı. Su, tahtaya hafif hafif vuruyor, akıntı kayığın burnunu kendi yönüne çevirmek istedikçe Hasanlı Mehmet düzeltiyordu. İlyas ipi tuttu. Karşı kıyıya ulaşmaları uzun sürmedi, ama her saniye uzadı. İnsan, tehlikenin ne kadar kısa sürdüğünü sonra öğrenir; yaşarken her saniye bir oda kadar genişler.
İlk geçiş sorunsuz oldu.
İp karşı kıyıya bağlandı. Karanlıkta iki kez kısa işaret verildi. Kör Salih ipi bu tarafta yokladı. Gerginliği yeterli buldu. Derviş Ali başını salladı. İlk sandık kayığa alındı. Sandık, kayığın tabanına otururken boğuk bir tok ses çıkardı. Cemil bu sesi sevmedi. Ahşap, yükü kabullenirken bile itiraz etmiş gibiydi.
“Ortaya al,” dedi.
Hasanlı karşıdan, “Aldım,” diye fısıltıdan biraz yüksek cevap verdi.
Ses, suyun üstünde beklenmedik biçimde yayıldı. Herkes aynı anda sustu. Bir an yalnız nehrin uğultusu kaldı. Sonra Salih, “Daha alçak,” dedi.
İlk sandık karşıya doğru hareket etti. Kayık bu kez daha ağırdı. Akıntı onu ilk geçiştekinden fazla yanlamak istedi. Hasanlı Mehmet ip hattına tutunup dengeledi. İlyas, karşı kıyıdan kayığın dönüşüne yardım ediyordu. O an Cemil, gencin yüzündeki gururu gördü: işin bir parçası olma, Efe’nin gözü önünde yük tutma, yaşının hakkından fazlasını taşıma gururu. Bu gurur güzeldi, ama tehlikeliydi.
İlk sandık geçti. Kıyıya alındı. Çok küçük bir nefes boşaldı herkesten. Sonra ikinci sandık için hazırlık başladı.
Tam o sırada, karşı kıyının gerisindeki sazlıklardan bir kuş sürüsü havalandı.
Ses büyük değildi. Fakat gece sessizliğinde gereğinden fazla büyüdü. Kanatların bir anda çırpınması, sazlıkların içindeki karanlığı yırtmış gibi oldu. Kuşlar suyun üstünden değil, daha içeriden, sanki bir şeyin önünden kaçıyormuş gibi yükseldi. Sonra karanlık onları yuttu.
Cemil’in omuz kasları gerildi. Derviş Ali başını çevirdi. Kör Salih yere çömelmiş, suyun yansımasına değil, sazlığın içindeki boşluğa bakıyordu.
“Bir şey mi var?” diye fısıldadı İlyas karşıdan.
Kimse hemen cevap vermedi.
Salih çok alçak sesle konuştu. “Sesin kendisi değil. Kuşun korktuğu şey.”
Bu cümle tamamlandığı anda, sazlığın öte yanından çok kısa bir ışık çaktı.
Mermi sesi hemen arkasından geldi.
Kurşun, ip hattının az üstünden geçti. Hava bir an yırtılmış gibi oldu. İkinci patlama neredeyse aynı anda geldi; bu kez kayığın yanında su sıçradı. Merminin suya çarpması, insanın beklediğinden daha kötü bir sestir. Taşa çarpsa sertlik verir, duvara çarpsa yön gösterir. Suya çarpınca belirsizleşir. Sanki nehir de kurşunu içine alıp saklar.
Üçüncü patlamada gecenin bütün dengesi bozuldu.
Sazlığın içinden Yunan komutlarının sert heceleri duyuldu. Ayak sesleri, kırılan kamışlar, koşuşmalar, suya sürtünen botlar, karanlıkta birbirini arayan adamların kısa bağırışları... Bu pusu, İncir Hanı’ndaki gibi kapalı, tek darbeli ve ateşle çevrili değildi. Bu kez düşman nehri, karanlığı ve akıntıyı kendi lehine kullanıyordu. Görünmüyorlardı; ama sesleri suyun üstünde çoğalıyordu.
“Yükü alın!” diye bağırdı Derviş Ali.
“İpi bırakma!” diye seslendi Cemil aynı anda.
Bu iki emir birbiriyle çelişmiyordu; ama herkesi bir anda iki ayrı önceliğe çekiyordu. Yük ve hat. Sandık ve geçiş. Şimdi ile biraz sonrası.
İlk sandık karşıda, ikinci sandık kıyıda, kayık arada, iki adam öte yanda, üç adam bu tarafta, Leyla geride, Emine Bacı daha yukarı hatta... Her şey bir anda daraldı. Geniş nehir, küçük bir ölüm odasına dönüştü.
Hasanlı Mehmet ilk refleksle ipi germeye çalıştı. İlyas kayığı bu tarafa çevirmek için hamle yaptı. O sırada sazlık tarafından açılan bir kurşun, onu omzunun altından vurdu.
Genç adam bağırmadı. Önce nefesi kesildi. Sanki içindeki hava bir anda çekilmiş gibi ağzı açıldı. Sonra gövdesi geriye doğru yattı. Eli hâlâ kayığın kenarındaydı. Kan, koyu bir sıcaklık gibi feracesinden değil, üstündeki kaba yeleğin kenarından sızmaya başladı; karanlıkta önce siyah göründü, sonra ay buluttan çıkınca bir an parladı.
Kayık yalpaladı.
İçindeki sandık sola kaydı. Ahşap tabanda sürtünen ağırlığın sesi, Cemil’in kulağına kurşun sesinden bile net geldi. Çünkü o ses, kararın geldiğini haber veriyordu.
Zaman yavaşladı.
İnsan bazen böyle anlarda çevresindeki her şeyi aynı anda görür.
Suyun yüzüne çarpan kırık ay parçasını gördü Cemil.
Kayığın sol tarafa çöküşünü.
İpin gerilimle titreyen çizgisini.
Derviş Ali’nin gözünde bir anda büyüyen öfkeyi.
Leyla’nın gerideki kıyıdan bir adım öne atılışını.
Hasanlı Mehmet’in hem sandığa hem İlyas’a aynı anda uzanmaya çalışmasını.
Ve omzundan vurulan İlyas’ın, artık güç değil içgüdüyle kayığı tutan kanlı elini.
Bütün bunlar bir saniyede oldu. Ama Cemil’in içinde o bir saniye başka bir zaman açtı.
Kırkkilise’nin çamuru geri geldi.
Yağmurun hiç durmadığı bir sonbahar günü. Haritanın üstünde mavi kalemle çizilmiş hatlar. Birliklerin olması gereken yerleri. Telgrafın geç gelen kısa cümlesi. “Sol kanat tutunuyor.” Oysa sol kanat çoktan yarılmıştı. Karşıdan gelen haberin doğru olduğu sanılmış, sonra yanlış olduğu anlaşılmış, sonra aslında doğru ama geç olduğu ortaya çıkmıştı. Savaşta bilgi bazen yalan olduğu için değil, vaktinde gelmediği için öldürür.
O gün Cemil bir yüzbaşıyı hatırladı. Harbiye’den tanıdığı, aklına güvendiği, şakayı bile ölçülü yapan bir adam. Yüzü yağmurda çamurla kaplanmış, ama gözleri hâlâ emir bekleyen bir asker netliğindeydi. Cemil ona, “Bir saat daha bekleyelim,” demişti. Çünkü merkezden gelecek teyidi beklemek doğru görünmüştü. Çünkü kurmay akıl, eksik bilgiyle hareket etmekten korkar. Çünkü disiplin, insanın kararını başkasının cümlesine bağlamayı bazen fazilet sanır.
O bir saat, adamın hayatını yutmuştu.
Cemil yıllarca bu hatırayı “yanlış bilgi” diye anlatmıştı kendi içinde. Sonra zamanla anlamıştı: asıl hata bilgi değil, kararın sahiplenilmemesiydi. İnsanın geciktiği her an, kader başkasının eline geçer.
Şimdi Menderes’in çamuru, Kırkkilise’nin çamuruna karıştı.
O gün yağmurun yuttuğu yüz, bu gece suyun üstünde titreyen genç yüzle birleşti. Bir yanda sandık vardı: mermi, zaman, yarınki savunma, belki bir köyün kurtuluşu. Öte yanda İlyas vardı: bir insan, bir nefes, Derviş Ali’nin adamlarının gözündeki güven, Leyla’nın kıyıda görüp bir daha unutamayacağı vicdan.
“Mühimmat mı, insan mı?” diye sormadı kendine.
Çünkü böyle sorular kurşun altında soru cümlesiyle gelmez. Bir görüntü, bir ses, bir el, bir ağırlık halinde gelir.
Kayık bir kez daha yalpaladı. Sandık hareket etti. İlyas’ın eli kayığın kenarından kaymak üzereydi.
Cemil bu kez beklemedi.
“Sandığı bırakın!” diye bağırdı.
Bu cümle nehrin üstüne bir balta gibi indi.
Derviş Ali aynı anda öfkeyle ona döndü. “Ne dedin sen?”
“Ağır yükü bırakın! İlyas’ı çekin! İp kalsın!”
Cemil bunu bağırırken, kendi içine de vurmuş oldu. Çünkü hangi liderin karşısında olursa olsun cephane yerine adam demek, bir sonraki çatışmanın riskini büyütmekti. Bunu biliyordu. Yarın Derviş Ali’nin adamlarından biri mermisiz kalırsa, bu gecenin kararı orada yeniden sorulacaktı. Ama hesap çok hızlı kurulmuştu. Kayık ağırlıkla devrilirse hem sandık hem adam hem hat giderdi. Ağırlığı boşaltırlarsa, en azından adam kurtulur, ip kalır, geçiş hattı tamamen ölmez, geri kalan için başka gece bulunurdu. Kayıp büyük olurdu, ama mutlak olmazdı.
Hasanlı Mehmet küfür etti. Bu küfür, itirazdan çok acıydı. Sonra iki eliyle sandığa yüklendi. Sandık ağırdı. Kayığın tabanında sıkışmıştı. Bir mermi daha suya düştü. Su, Hasanlı’nın yüzüne sıçradı. Adam dişlerini sıktı, omzunu verdi, sandığı kayığın kenarından dışarı itti.
Sandık suya düştüğünde çıkan ses, Cemil’in içinde uzun süre kalacak bir sesti.
Ne tam çarpma, ne tam batış. Önce su üstünde ağır, siyah bir tabut gibi kaldı. Sonra akıntı onu kendi ekseninde döndürdü. Bir köşesi suya gömüldü. Yağlı bezler ve tahta bağlar bir an daha direndi. Sonra nehir karar verdi. Sandık ağır ağır aşağıya doğru kaydı, döndü, bir kez daha ay ışığında göründü ve karanlığın içindeki hareketli suya karıştı.
Bir sandık gitti.
Ama İlyas da aynı anda Hasanlı Mehmet’in kolundan çekilerek kayığın tabanına yatırıldı. Genç adamın yüzü kireç gibi olmuştu. Nefesi düzensizdi. Ağzının kenarında kan yoktu; bu iyiye işaretti. Ama omzundan akan kan, elbisesini koyu bir gölgeyle büyütüyordu.
Kör Salih bu taraftan ipi bırakmadan kayığın kıyıya dönmesini sağladı. O, telaşın içinde bile gereksiz hareket etmezdi. İpi bir an gevşetti, sonra akıntının kayığın burnunu çevirmesine izin verdi, ardından ipi yeniden çekti. Kayık, suya karşı değil, suyu kullanarak dönmeye başladı. Bu küçük fark, hayatta kalmayla devrilme arasındaki farktı.
Derviş Ali kıyıdan ateş etti. Bir, iki, üç. Sesi bağırışından çok tüfeğinin düzeninde çıktı. Her atış, sazlıkların içinden gelen baskıyı iki nefesliğine kesti. Efe’nin öfkesi artık söze değil, namluya geçmişti. Fakat Cemil onun gözünde hâlâ sandığın gidişini gördü. O kayıp, daha sonra geri dönecekti.
Leyla, yükseltiden aşağı indi. Kıyıya yaklaşması yasaktı; ama yasaklar böyle anlarda kâğıt olur. “Bez!” diye bağırdı. Kendi şalının iç katından uzun bir parça kopardı. Kumaş yırtılırken çıkan ses, kurşunların ve suyun arasında tuhaf biçimde net duyuldu. Leyla parçayı Cemil’e fırlattı. Cemil havada yakaladı.
Kayık kıyıya sürtündü.
İlyas’ı çektiler. Hasanlı Mehmet bir kolundan, Cemil gövdesinden, Salih ipi bırakmadan kayığın dengesinden, Derviş Ali arkadan açılan ateşi tutarak... Herkes aynı anda başka bir parçayı kurtarıyordu. İlyas kıyıya alınırken inledi. Bu, iyi bir işaretti. Acı varsa beden hâlâ savaşıyordu.
Cemil diz çöktü. Leyla’dan gelen bezle omzun altına bastırdı. Kan sıcak ve kaygandı. Kendi parmaklarının arasında yaşamın bu kadar elle tutulur bir şey haline gelmesi, onu her defasında sarsardı. Haritada kırmızı çizgi kan değildir. Telgraftaki “zayiat” kelimesi kan değildir. Ama bir gencin omzundan avucuna akan sıcaklık, bütün kelimeleri yalanlar.
“Bacağı değil,” dedi. “Omuz altı. Ciğere girmemiş olabilir.”
“Olabilir,” diye homurdandı Derviş Ali. “Bugün çok şey olabilir.”
Bu, han baskınındaki öfkenin başka biçimde geri dönüşüydü. Ama şimdi kavga lüksleri yoktu.
Kurşunlar kesilmemişti. Yunan tarafı artık tam isabet değil, korku ateşi açıyordu. Bu da yeterdi. Çünkü gece ve nehir birleşince, adamı öldürmeden de yoldan çevirebilirsin. Menderes’in uğultusu, bağırışları parçalıyor, komutları kısa ve bozuk duyuruyor, herkes kendi nefesinin içine çekiliyordu.
“Geri çekiliyoruz!” dedi Derviş Ali.
“İp?” diye sordu Hasanlı Mehmet.
Kör Salih ipi son kez yokladı. “Kalsın. Bu gece yeniden denenmez.”
Cemil, İlyas’ın omzuna bastırdığı bezin hızla ıslandığını hissetti. Bir an göz göze geldiler. Genç adamın gözleri korkudan büyümüştü, ama o korkunun içinde kırılmış değil, hayata tutunur bir inat vardı. Bakışında açık bir cümle vardı: Beni bırakmadınız.
İnsan bazen bir topluluğun sadakatini nutukla değil, tam o anda kimi çektiğiyle kurar.
Geri çekiliş düzensiz değildi; ama sessiz de değildi artık. Çamur, su, yaralı yükü, kesik nefesler ve geride bırakılmış sandığın ağırlığı her adımı daha ağır yaptı. Leyla, İlyas’ın başını sabit tutmak için bir yandan yürüdü. Elinin üstü kanlandı. İlk anda buna bakmadı. Sonra baktı. O bakışta tiksinti yoktu; daha çok bir sınırın geçildiğini anlama vardı. Kadın ağı artık yalnız mendil, türkü ve bohça taşımıyordu. Kan da taşıyordu.
Emine Bacı’nın “genç olanı gözden kaçırma” sözü Cemil’in kulağında dolaşıyordu. Kadın bunu nereden bilmişti? Belki de bilmek böyle bir şey değildi. Bazı insanlar kırılganlığı kader gibi değil, yüzün üstündeki ince bir çatlak gibi görür. Emine Bacı o çatlağı görmüştü.
Söğütlükten uzaklaşana kadar hiç kimse konuşmadı. Herkes yalnız hayatta kalan parçayı korumaya bakıyordu. Sazlıklar geride kaldıkça kurşun sesleri seyreldi. Bir iki bağırış daha geldi. Sonra nehir yeniden kendi sesini geri aldı. Bu, en ürkütücü şeylerden biriydi: insan orada neredeyse ölmüş, bir sandığı kaybetmiş, genç bir adamı kan içinde taşımıştı; nehir ise birkaç dakika sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu.
Yüksekçe, kuru bir sırtın altına varıp ilk kez nefes alabildiklerinde gece hâlâ bitmemişti. Ay bulut arkasına çekilmiş, gökyüzü kurşun rengine dönmüş, ıslak toprağın kokusu ağırlaşmıştı. İlyas’ı taş dipli dar bir kovuğa yatırdılar. Hasanlı Mehmet başında çömeldi. Kör Salih, sargıyı değiştirmek için bez istedi. Leyla hiç konuşmadan elindeki kalan parçayı verdi. Parmakları titremiyordu; fakat yüzündeki beyazlık, içindeki sarsıntıyı saklayamıyordu.
Derviş Ali dimdik ayakta duruyordu. Nefes alırken bile sanki birini boğazlıyormuş gibi sert görünüyordu. Sonunda beklenen patlama geldi.
“Bir sandık gitti,” dedi.
Sesi düşük ama kırıcıydı. Bağırmıyordu; bu daha kötüydü. Bazı öfkeler, yüksek çıktığında boşalır. Derviş Ali’nin öfkesi ise içerde sıkışmış taş gibi konuşuyordu.
“Bir sandık, nehrin dibine gitti.”
Cemil dizindeki çamura ve ellerindeki kana baktı. Kendi içinde de aynı ağırlık vardı. O sandığın gidişini o da unutmayacaktı. Ama bu kez kararını savunması gerekiyordu; çünkü karar onundu.
“Kayık devrilseydi iki sandık da giderdi,” dedi. “İp kopardı. İlyas boğulurdu. Hasanlı da kalmazdı.”
“Belki.”
“Belki değil. Gördün.”
Derviş Ali bir adım yaklaştı. “Ben adamı bırakacağımı söylemedim.”
“Sen aynı anda sandığı da çekmeye çalışıyordun.”
Bu doğruydu. Tam da bu yüzden yaralayıcıydı.
Efe’nin yüzü karardı. “Cephane olmadan yarın kimi koruyacağız?”
Cemil ilk kez sesini biraz yükseltti. “Ölü adam mı kurşun sıkacak?”
Bu cümle taş gibi düştü.
Hasanlı Mehmet başını kaldırdı. Gözlerinde öfke değil, şaşkınlık vardı. Çünkü dağ adamları bu ikilemi teoride bilir; ama biri yüksek sesle tam kelimesiyle söylediğinde mesele başka ağırlık kazanır. Derviş Ali birkaç saniye hiçbir şey demedi. Yüzünde yalnız öfke yoktu artık. Öfkenin altından, yıllardır adam sayıp kaybeden liderlerin sakladığı o bitkin hesap görünüyordu.
“Bir lider,” dedi kısık sesle, “bazen adamı değil, yarını seçmek zorunda kalır.”
“Ben de onu yaptım,” dedi Cemil. “Yarın, bu gece boğulacak çocuğun omzundan geçiyordu.”
Derviş Ali’nin çenesi kasıldı. Çünkü bu cümlenin önünde hemen dikilecek bir duvar yoktu. Efe cephanenin ne demek olduğunu herkesten iyi bilirdi. Bir sandık mermi, belki bir baskını durduracak, belki bir köy yolunu açık tutacak, belki üç adamın geri çekilmesine yarayacaktı. Dağda cephanesiz kalmak, yalnız silahsız kalmak değildir; sözünü kısaltmak, cesaretini ölçmek, adamına “bekle” demek zorunda kalmaktır. Bir efe için en ağır şeylerden biri budur: adamının gözünde geri çekilmenin sebebini açıklayamamak.
Ama yerde İlyas yatıyordu.
İlyas, yalnız bir genç adam değildi artık. O gece, dağ adamlarının liderlerine ne kadar inanacağı sorusunun da bedeni olmuştu. Eğer kayıkta bırakılmış olsaydı, eğer sandık uğruna suya gitmiş olsaydı, sabah kalan adamların gözünde hangi mermi o boşluğu doldurabilirdi? Dağda liderlik bazen en sert emri vermek değildir. Bazen en pahalı yükü nehirde bırakıp, yaşayan adamı kıyıya çektiğini herkese göstermektir.
Leyla o ana kadar sessizdi. Sonunda çok sakin konuştu.
“Bu gece ne kaybettiğimizi herkes görüyor. Ama neyi koruduğumuzu da görün. Eğer sandığı seçseydik, yarın bu çocuk için hiçbir adam sana tam bakamazdı, Efe.”
Bu cümleyi söylerken Derviş Ali’ye doğrudan “sen” demesi, ne kadar sarsılmış olduklarını gösteriyordu. Normalde daha ölçülü konuşurdu. Ama bazı anlarda en düzgün insanların dili bile ölümün kıyısında çıplaklaşır.
Derviş Ali ona döndü. Sert bakmadı. Daha çok, söylenenin içindeki ağırlığı taşıyıp taşıyamayacağını tarttı.
“Şehirli kadınlar çok şey görür olmuş,” dedi.
Leyla gözünü kaçırmadı. “Çünkü erkekler bazen sadece kaybolanı sayıyor.”
Bu cümle, gecenin özetiydi.
Uzun bir sessizlik oldu. Kör Salih, İlyas’ın yarasını kontrol etti. Kurşun tam gövdeye girmemiş, omuz altını derin biçimde sıyırmıştı. Et açılmıştı, kanama fazlaydı, ama nefes düzgün kalmıştı. Salih’in parmakları şaşırtıcı derecede sakindi. Bir düğüm attı, sonra ikinci bezi istedi. Leyla kendi eteğinin iç kenarından bir parça daha yırttı. Bu kez kumaşın sesi onu ürkütmedi. Bir şeyi ikinci kez yaptığında insan bazen ilk korkusunu çoktan geçmiş olur.
“Yaşar,” dedi Salih. “Ateşi yükselirse ayrı.”
Derviş Ali yavaşça çömeldi. İlyas’ın başına baktı. Kaba ellerinden birini gencin saçının kenarına değdirdi. Bu hareket, o sert adamda neredeyse utangaç durdu. Dağ adamlarının şefkati bazen uzun cümle değil, göz ucuyla örtülen bir yaradır.
“İlyas,” dedi.
Genç adam gözlerini açtı. Dudakları çatlamıştı. “Buradayım, Efe.”
“Duydun mu ne oldu?”
İlyas zorla nefes aldı. “Sandık gitti.”
“Ve?”
Genç adam gözünü önce Cemil’e çevirdi. Sonra yeniden Efe’ye. “Ben kalmışım.”
Bu cümle küçük çıktı. Ama içindeki yankı büyüktü.
Derviş Ali ayağa kalkarken yüzünde ne zafer ne tam kabul vardı. Fakat sesindeki sertlik azıcık değişmişti. “Yarın bunun hesabını gene soracağım,” dedi Cemil’e. “Ama bugün değil.”
Bu, dağ dilinde geri adım sayılırdı.
Cemil başını eğmedi, kendini savunmaya da devam etmedi. Çünkü bazı cümlelerin üzerine zafer koymak onları bozar. “Sor,” dedi yalnız. “Ben de o güne kadar bu kararı unutmayacağım.”
“Unutma,” dedi Derviş Ali. “Unutan adam bir daha kolay bırakır.”
“Hatırlayan adam da bazen her yükü sırtında taşımaya kalkar,” diye araya girdi Leyla. “O da başka türlü kırılır.”
Bu söz Cemil’e dokundu. Leyla bunu yalnız İlyas için ya da sandık için söylememişti. Cemil’in yüzündeki eski yarayı, Kırkkilise’den Menderes’e uzanan o iç çamuru görmüştü. Kadınların bakışı bazen insanın sakladığını değil, sakladığını sanmasını fark eder.
Geceyi tamamen orada geçirmediler. Şafak sökmeden önce daha güvenli hatta çekilmeleri gerekiyordu. Fakat yola çıkmadan önce birkaç dakika daha kaldılar. Bu birkaç dakika, sanki herkesin kendi içindeki muhasebeyi toparlaması için verildi. Derviş Ali uzaklara baktı. Kör Salih ipi, kalan yükü ve izleri düşündü. Hasanlı Mehmet, İlyas’ın başında bekledi. Leyla ellerindeki kanı kuru otla sildi, ama iz tamamen çıkmadı. Cemil ise nehrin alıp götürdüğü sandığı zihninde tekrar gördü. İyi kararlar, insanın içini temizlemez. Sadece başka türlü kirletir.
Menderes hattı, o gece yalnız fiziki bir geçiş olmaktan çıkmıştı. Herkesin omzuna başka bir şey bırakmıştı.
Derviş Ali’ye, adamın bedeni ile mücadelenin geleceği arasındaki dengeyi.
Cemil’e, verdiği kararın doğruluğu kadar ağırlığını.
Leyla’ya, görünmeyen ağın ancak görünür bedellerle anlam kazandığını.
Hasanlı Mehmet’e, cesaretin bazen yükü değil adamı çekmek olduğunu.
İlyas’a ise, ilk kez gerçekten birilerinin kendi hayatını mühimmattan daha az görmediğini.
Şafak henüz doğmamışken daha güvenli sırtlara çekildiler. Menderes geride kalmıştı ama sesi hâlâ kulaklarındaydı. Bu, bazen olur: insan bir yerden uzaklaşır, ama o yerin sesi onun içinde yürümeye devam eder. Nehir, geride sandığı taşıyor muydu, yoksa çoktan yutmuş muydu, kimse bilmiyordu. Bilmedikleri şeyin ağırlığı da onlarla geldi.
Kasabaya yaklaşmadan önce Leyla, Emine Bacı’nın bıraktığı işaret taşına uğradı. Değirmen taşının yanında çamurlu bez üstte duruyordu; yani yol dönülecek kadar tehlikeli değildi, ama beklenen haber değişmişti. Taşın altına sıkıştırılmış küçük beyaz iplik de vardı. Bu, kadın hattında “yaralı var, ses yükseltmeyin” demekti. Demek ki Emine Bacı, daha onlar dönmeden nehrin kıyısındaki kırılmayı sezmiş ya da başka bir işaretten almıştı. Haber, bazen insanın kendisinden bile hızlı döner.
Leyla bez parçasına baktı. Kendi ellerindeki kurumuş kana, sonra taşın üstündeki beyaz ipliğe. Kadın ağı artık ona daha büyük ve daha ağır göründü. Çünkü bu ağın içinde yalnız zekâ yoktu; yaralı taşımak, soru susturmak, çocuğa ninni söylerken evin içinde kan kokusunu saklamak da vardı.
Kasabaya girmeden önce Emine Bacı onları eski sabunhanenin arkasında karşıladı. Kadının yüzü geceden daha çizgili görünüyordu. Uyumuş olması imkânsızdı. Ama sesi yine aynıydı.
“Kaç sandık?” diye sordu.
Cemil bir an durdu. Bu soruya verilecek cevap, yalnız sayı değildi. “Biri geçti. Biri Menderes’te kaldı.”
Emine Bacı gözünü indirmedi. “Adam?”
“Eksik değil. Yaralı.”
Kadın başını çok hafif eğdi. “O zaman haber şöyle gidecek: yük eksik, adam eksik değil.”
Bu cümle küçük görünüyordu. Ama dağ ile şehir arasında güvenin başka türlü kurulduğunu anlatıyordu. Bazen kaybın en doğru adı, geri kalan şeyin ne olduğunu da söyler.
“Kim duyacak?” diye sordu Leyla.
“Duyacak olan duyar. Duymaması gereken ninni sanır.”
Gerçekten de o sabah kadın hattı, “düğünlük türkü değil, ninni söyleyin” işaretini dolaştırdı. Bu, açıkça yas demek değildi; çünkü ölüm yoktu. Sevinç de değildi; çünkü yük eksikti. Ninni, kadınların dilinde o gün şu anlama geldi: yaralı var, ses yükseltmeyin, soru sormayın, erkeklerin yüzüne fazla bakmayın, evleri sakin tutun.
Kasabanın sabahı bu ninnilerle açıldı. Bir evde bebek gerçekten ağlıyordu. Bir başka evde bebek olmadığı halde alçak sesle ninni söylendi. Bunu dışarıdan duyan biri, kadınların korkudan saçmaladığını ya da gece uykusuzluğundan eski ezgilere sığındığını düşünebilirdi. Oysa her dize, her eksik yükseliş, her uzatılmayan hece bir şey taşıyordu. Kadınlar başlarını eğmiş, su taşıyor, çamaşır yayıyor, hamur yoğuruyor, çocuk susturuyor gibi görünüyorlardı. Fakat kasabanın altından bir haber akıyordu: Menderes hattı kırıldı ama kopmadı.
Cemil telgrafhaneye gittiğinde Şevket Efendi’nin önünde iki yeni satır vardı. Biri vilayetten gelen genel bir huzur metniydi yine. “Mahallî sükûnetin temini hususunda...” diye başlayan o cansız, hiçbir yere dokunmayan cümlelerden biri. Öteki, Söke yolunda gece bir hareketlilik görüldüğüne dair kısa, yarım bir satırdı. Geç gelmişti. Her şey gibi.
Şevket, Cemil’in yüzüne baktı. “Bir gece her şeyi değiştirmez.”
Cemil kâğıdı eline aldı. “Hayır,” dedi. “Ama insanın kim olduğuna dair hesabı değiştirir.”
Şevket onun ellerine baktı. Parmak aralarında hâlâ az miktarda kurumuş kan vardı. “Yaralı mı?”
“Yaşıyor.”
“Yük?”
Cemil cevap vermeden önce kısa bir süre sustu. “Eksik.”
Yaşlı memur başını eğdi. Telgrafhanede bazen en doğru yas, kâğıdı düzeltir gibi sessizce yapılır. Şevket de öyle yaptı. Önündeki boş kâğıdı çekti, makinenin yanına koydu, hiçbir şey yazmadı.
Öğleye doğru Derviş Ali’den kısa bir haber ulaştı. Kör Salih getirdi. Sözlüydü. Yazılı değildi. Çünkü bazı şeyler kâğıda geçince büyü bozulur.
“Efe dedi ki,” diye aktardı Salih, “Menderes hattı bu gece kapanmış sayılmaz. Yalnız yeni yol ister.”
Cemil bekledi. Salih’in yüzünde bitmemiş bir cümle vardı.
“Ve?”
Salih çok hafif durdu. “Ve şehirli akıl, bazen adamı doğru yerde sayabiliyormuş.”
Cemil bunu duyunca hiçbir şey söylemedi. İçinde uzun süredir taş gibi duran bir yerin azıcık gevşediğini hissetti. Ama bu gevşeme rahatlama değildi. Daha çok omzundaki yükün adının nihayet bir başkası tarafından doğru konmasına benziyordu.
Yine de zafer duygusu gelmedi.
Çünkü nehir bir sandığı almıştı. Bu kayıp, sonraki günlerde de gölge gibi üzerlerinde duracaktı. İyi kararlar bedelsiz olmaz. İnsanın doğrusu, çoğu zaman içinde bir yası da beraber taşır.
O akşam Leyla’yla kısa bir an yalnız kaldıklarında, kadın ona sordu: “Pişman mısınız?”
Soru çok yalındı. Bu yüzden kaçmak zordu.
Cemil hemen cevap vermedi. Pişmanlık bazen yanlış kararın değil, doğru kararın insanın içine sapladığı ağırlığın adıdır. Gece boyunca bunu düşünmüştü. Eğer sandığı bırakmasalardı, İlyas ölebilirdi. Eğer sandığı bıraktıkları için yarın bir başka adam mermisiz kalırsa, o adamın ölümü de bu gecenin etrafında dolaşacaktı. Savaş, insanı tek bir doğrunun içine bırakmaz; birbirine kan bulaştıran doğrular arasında yürütür.
“Hayır,” dedi sonunda. “Ama unutmam.”
Leyla hafifçe başını salladı. “Unutmamak iyi. Ama altında ezilmek değil.”
Cemil ona baktı. Bu kadın artık yalnız işaret kuran biri değildi. Savaşın görünmeyen vicdanı gibi konuşuyordu. Kıyıda eline bulaşan kan, onu geri çekmemiş; aksine sözünü daha çıplak hale getirmişti.
“Sen?” diye sordu Cemil. “Kıyıya geldiğine pişman mısın?”
Leyla eline baktı. Kanı temizlemişti ama tırnak kenarlarında hafif iz kalmıştı. “Hayır,” dedi. “Ama artık türkü söylerken ne taşıdığımızı daha iyi biliyorum.”
Bu cevap Cemil’in içinden geçti. Çünkü bölümün asıl değişimi belki de buydu. Şifreler artık oyun değildi. Dize düşürmek, mendil bırakmak, ninni söylemek; hepsi birinin kanına, birinin nefesine, bir sandığın suya gidişine bağlanmıştı. Kadın ağı, zekâdan vicdana geçmişti.
O gece kasaba tam karanlığa gömülmeden önce, uzaktan bir türkü sesi yükseldi. Ne düğünlüktü ne yaslıktı. İkisinin arasında, insanın yarayı sararken kendi kendine mırıldanacağı kadar alçak ve sabırlı bir ezgiydi. Ardından başka bir evden ninni duyuldu. Sonra bir başka evden. Sanki kasaba, yüksek sesle konuşması yasaklanmış bir kalabalık gibi, kendini en alçak seslerden yeniden kuruyordu.
Cemil bu sesi dinlerken şunu düşündü:
Menderes bir sandık almıştı.
Ama aynı gece, şehirle dağın arasındaki mesafeden de bir şey koparıp götürmüştü.
Artık birbirlerini yalnız gerektiğinde çağıran taraflar değillerdi. Birinin verdiği karar, ötekinin vicdanına dokunmaya başlamıştı. Birinin kaybı, ötekinin evinde ninniye dönüşüyordu. Bir dağ adamının yarası, bir kadının eteğinden yırtılan bezle kapanıyor; bir şehirli kurmayın kararı, bir efenin adamlarının bakışında sınanıyordu.
Ve bir memleketi asıl zor tutan şey de belki buydu:
kurşun değil, birbirinin yükünü istemese de taşımaya başlamak.
O gece Cemil uyuyamadı.
Masasının başında oturdu. Önünde açık duran kâğıda bir şey yazmadı. Kulağında hâlâ suyun sesi vardı. Bazen Menderes’in uğultusu gibi, bazen Kırkkilise yağmurunun çamura düşen sesi gibi, bazen de Leyla’nın “unutmak değil, altında ezilmek değil” diyen sesi gibi. İnsan, geçmişinden tam kurtulamaz. Ama bazı geceler, geçmişi ilk kez başka bir kararın içine yerleştirir. Cemil için Menderes gecesi böyle olmuştu.
Bir saat sonra dışarı çıktı. Kasaba uyuyor gibi görünüyordu. Fakat o artık biliyordu: bu kasaba uyurken bile konuşurdu. Bir çamaşır ipinde bırakılan fazla beyaz bez, bir ninninin eksik dönen dizesi, bir kapının önündeki ters çevrilmiş testi, sabahın ilk ekmek kuyruğunda bir kadının gereğinden uzun susması... Hepsi birer cümleydi. Artık teller kesilse de haber vardı. Haritalar yalan söylese de yol vardı. Su bir sandığı alsa da hat vardı.
Yalnız bu hattın bedeli büyüyordu.
Cemil bunu biliyordu.
Zeytinliklerin üstünden gelen rüzgârda gece soğudu. Uzakta, Menderes’in olduğu yönden değil ama sanki bütün toprağın altından gelen boğuk bir uğultu duyulur gibi oldu. Belki yalnız rüzgârdı. Belki hafıza. Belki de memleketin, kendi çocuklarına artık hiçbir şeyin kolay olmayacağını söyleyen eski sesi.
Cemil kapısının önünde durdu, karanlığa baktı.
“Yük eksik,” diye düşündü.
Sonra İlyas’ın gözlerini hatırladı.
“Adam eksik değil.”
Bu cümle, o gece onun içindeki tek teselli oldu.
Ama teselli bile savaşta rahatlık vermez; yalnız insanın ertesi sabaha çıkmasına yardım eder.
Ve ertesi sabah, Menderes hattı kapanmamış olacaktı.
Yalnız daha pahalı, daha dar ve daha gerçek bir yola dönüşecekti.