Bölüm 12 - Şafak Vakti Kapak

Bölüm 12 - Şafak Vakti

22 dk okuma 2 okunma

"Bir memleket bazen tam kurtulduğu anda değil, artık eski hayatına dönemeyeceğini anladığı anda doğar."

Şafak, o sabah kasabanın üstüne merhametle inmedi.

Işık birdenbire açılmadı. Önce gecenin siyahı inceldi; sonra damların kenarı kül rengine döndü; sonra taş sokakların üstündeki çamur, is ve kan birbirinden ayrılmaya başladı. Gecenin içinde tek bir karanlık gibi görünen her şey, sabahın soğuk gözüyle tek tek şekil kazandı. Kırık testi artık yalnız kırık testi değildi; gece yarısı çeşmeye koşan bir kadının elinden düşmüş, suyu toprağa akmış, dudak payında çamur kurumuş bir şahitti. Çarşı başındaki taşta, kurşunun saplanıp sonra çıkartıldığı yerde küçük, koyu bir yara vardı. Hristo'nun dükkanının saçak altındaki is, geceki yangının söndürülmüş ama unutulmamış dilini duvara yazmıştı. Bekir'in fırını önündeki un izleri, ayakla ezilmiş bir beyazlık halinde kapıdan sokağa taşmış, üstünden geçen çamurla griye dönmüştü.

Gece insanı korkutur.

Şafak ise hesabı gösterir.

Kasaba o sabah hesapla yüz yüze kaldı. Işığın altında hiçbir şey daha temiz görünmedi; tersine, her şey kendi yarasını daha açık taşıdı. Dipçik yemiş kapılar, şişmiş tahta eşikler, damdan dama geçerken düşmüş tek pabuç, telaşla koparılmış bir şal parçası, taş oluğun içinde kurumuş kan, fırın duvarına yaslanmış kırık kürek, çeşme başında bir çocuğun unutulmuş küçük takunyası... Bunların hepsi sabahın ilk saatinde, sanki kasabanın konuşamayan dili olmuştu. Kimse onlara dokunmakta acele etmedi. Çünkü bazı eşyalar, kaldırılmadan önce görülmek ister; insan da bazen kendi gecesinin delillerine bakmadan sabaha inanamaz.

Önce kimse büyük laflar etmedi. Çünkü büyük laf, sabahın bu saatinde ya yalan gibi duyulur ya da yarayı gereğinden erken kanatır. İnsanlar kapı eşiklerinde, avlu duvarlarının gerisinde, fırın önünde ve çeşme başında küçük hareketlerle birbirlerini yokladılar. Bir kadın komşusunun gözlerine bakmadan sadece başını eğdi; bu, gece sağ çıktık demekti. Bir adam dükkânının kepengini yarım kaldırdı, sonra birkaç nefes öyle tuttu; bu, henüz tamamen açılmaya cesaret edemiyorum demekti. Çocuklar sokağa çıkmak istedi ama annelerinin elleri omuzlarında biraz fazla uzun kaldı. Sabahın dili, sözden önce bedende kuruluyordu.

Cemil, taşların üstündeki izleri bir telgraf metni okur gibi okumaya başladı. Şurada aceleyle sürüklenmiş bir yük vardı; iki kişinin taşıdığı belliydi, çünkü çamurun içinde ayak aralıkları birbirini tamamlıyordu. Burada bir çocuk düşmüş, sonra hemen kaldırılmıştı; küçük el izi duvarın altına bulaşmıştı. Hristo'nun dükkânına su taşıyanların yolu, çeşmeden gelen eğri bir ıslaklıkla anlaşılabiliyordu. Bir evin kapısında toplanıp sonra dağılan kadınların izleri ise daha karışıktı; aynı yere basmamak için bilerek dağılmış gibiydiler. Bu izler ona, artık yalnız düşmanın değil, direnişin de toprağa yazılabileceğini gösterdi.

Havanın kokusu da değişmişti. Normalde sabahları zeytin yaprağı, kül, ekmek ve uzaktan gelen nem kokusu olurdu. O sabah bunların arasına barutun acı tadı, yanık tahta, ıslak bez, insan teri ve korkudan ekşimiş nefes karışmıştı. Kasabanın üstünde görünmeyen ince bir duman vardı; bir yangının dumanı değil, geceden arta kalmış bütün küçük yangınların kokusu. Cemil bu kokuyu Balkan'dan tanıyordu. Savaş yalnız öldürmez; kokuları da değiştirir. Bir yerin kokusu değişti mi, insan artık aynı evin içine girse bile eski zamana dönemez.

Şevket Efendi telgrafhanenin kapısına çıkmış, eşiğe yaslanmıştı. Normalde görev yerini bırakmayan adam, o sabah makinenin başından ilk kez böyle uzun ayrılmıştı. Çünkü kasabanın dışındaki hat ne kadar bozuksa, içerideki yeni hat da o kadar canlıydı. Yaşlı memur, çeşme başındaki kadınlara, fırın önündeki Bekir'e, dam üstlerinde hâlâ nöbet bekleyen gençlere baktı. Sonra kendi kendine, duyulmayacak kadar alçak bir sesle, 'Tel bazen insanın içinde çekilir,' dedi. Cemil bunu duydu ama cevap vermedi. O cümlenin cevabı yoktu; yalnız ağırlığı vardı.

Sabahın yargısı, insanları eşyalardan daha çok yüzlerde yakaladı. Birbirine dün kadar rahat selam veremeyenler vardı. Kimin gece hangi kapıyı açtığı, kimin önce kendi evini düşündüğü, kimin komşusunun çocuğunu içeri aldığı, kimin penceresini erken kapattığı artık herkesin yüzünde küçük bir gölge olarak duruyordu. Direniş, yalnız düşmana karşı kurulmaz; insanı komşusunun gözünde de sınar. Bu yüzden sabah ışığı bazı yüzleri temizlemiş, bazılarını ise daha da bulanık göstermişti.

Ama bu, çökmüş bir yenilginin sabahı değildi. Ne tam zaferin ferahlığı vardı ne de kırılmış bir topluluğun suskun teslimiyeti. Daha çok, uzun süre suyun altında kalıp son anda başını çıkarabilmiş insanların o ilk, sert nefesine benziyordu. Göğüs yanar. Göz bulanık kalır. İnsan hâlâ boğuluyor mu, yoksa kurtuldu mu hemen anlayamaz. Yine de nefes, nefestir. Kasaba o nefesi almıştı; kesik, yanık, eksik ama alınmış bir nefes.

Cemil Arif, mezarlık yolunun başından aşağıya baktığında kasabayı ilk kez gerçekten bir organizma gibi gördü.

Daha önce de bu kasaba onun gözünde bir yer değildi yalnız; çarşısı, kahvesi, telgrafhanesi, fırını, çeşmesi, zeytin deposu ve dar sokaklarıyla kendi içinde nefes alan bir bütündü. Fakat o sabaha kadar bu bütünlüğün içindeki gerçek hayatı tam görmemişti. Gece boyunca evler birbirleriyle görünmeden konuşmuş, kapılar korkuyu tek başına içeri almamış, kadınlar sokağın dağılmasına izin vermemiş, çocuklar yersiz ağladığında bile o ağlama bir işarete dönüştürülmüş, dağdan gelen ses şehirdeki bir lambanın soluk titremesine bağlanmıştı. Bir yaralı, üç ev değiştirerek sabaha çıkmıştı. Bir çocuk, bir su testisinin boş dönmesiyle başka eve alınmıştı. Bir fırın, yalnız ekmek pişirmemiş; kasabanın boğazının henüz sıkılmadığını göstermişti. Bir türkü, bir ninni, bir taş sesi, bir duman çizgisi aynı bedende dolaşan damarlar gibi çalışmıştı.

Kasaba, kendi korkusunu bir evden diğerine bulaştırmak yerine, onu parçalayıp taşımıştı. Bu yüzden çökmemişti.

Cemil bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu, ancak o sabah anladı. Çünkü yıllarca merkezlerin, karargahların, telgraf masalarının ve imzalı emirlerin içinde büyümüş bir adam için düzen, yukarıdan aşağıya inen şeydi. Oysa burada düzen, aşağıdan yukarıya, mutfaktan kapı eşiğine, çeşmeden dama, tandır evinden fırına, kadın sesinden dağ tüfeğine kadar örülmüştü. Bu düzenin mührü yoktu, resmi yazısı yoktu, kumanda cetveli yoktu. Ama işlemişti. Ve işleyen her şey, kağıda yazılamasa bile hakikattir.

Derviş Ali, Cemil'in biraz gerisinde duruyordu. Güneş yüzüne vurdukça, gece boyunca taş kesilmiş olan hatları daha da belirginleşiyor, yorgunluğu saklanamaz hale geliyordu. Gözleri kızarmıştı. Bıyığının altındaki ağız çizgisi daha sert, omuzları daha ağırdı. Ama o ağırlığın içinde başka bir şey de vardı: yukarıdaki sırtlardan gelecek şeyi bekleyen adamın içe çekilmiş dikkati. Efe, gece boyunca çarpışmış, geri çekilmeyi yönetmiş, adamlarını saymış, yaralıların yerini değiştirmişti. Fakat şimdi bütün bunların ötesinde, dağın gerçekten şehre ineceği anı bekliyordu. Dağ adamı için yardım, yalnız sayı değildir; kendi yalnızlığının bittiğine dair işarettir.

Kör Salih, mezarlık duvarının dibinde çömelmişti. Tek gözü ufka değil, ufkun altındaki boşluğa bakıyordu sanki. İnsan onun görürken mi, dinlerken mi daha çok şey anladığını kestiremezdi. Kimi zaman toprağa bakar, sonra birden başını kaldırır, ama hiçbir açıklama yapmazdı. Bu sabah da öyleydi. Ellerini dizlerinin üstüne koymuş, taşların üzerindeki nemin çekilmesini, rüzgarın yönünü, uzaktaki kuşların kalkışını, köpeklerin hangi tarafa havladığını birlikte dinliyordu. Onun için şafak yalnız ışık değildi; arazinin yeniden okunabilir hale gelmesiydi.

Emine Bacı, aşağı sokakta bir kapı eşiğinde görünür olup hemen kaybolmuş, birkaç dakika sonra bambaşka yerde belirmişti. Gece boyunca kaç farklı eve girip çıktığını kimse tam bilmiyordu. Omzundaki sepet yine elindeydi; sepet boş görünüyordu ama artık herkes onun boş görünen şeylerin en dolusu olabileceğini biliyordu. Emine Bacı bir eve su götürür gibi girer, başka evden haber çıkarırdı. Bir çocuğun başını okşar, aslında o çocuğu yanlış sokağa sapmaktan kurtarırdı. Bir kadına çorba tası uzatır, o tasın altına saklanmış küçük bez düğümünü bırakırdı. O, savaşın içinde bile savaşçı gibi görünmemeyi başaranların başında geliyordu.

Leyla Hanım ise çeşme hattıyla çarşı arasındaki dar geçitteydi. Geceden kalma is, eteğinin kenarına yapışmış; elleri dikiş odasının ince iplikleriyle değil, kanlı bezlerle, ıslak taşla, kırık testiyle ve korkudan titreyen çocuk bilekleriyle sertleşmişti. Fakat yüzündeki sükunet, korkunun yokluğundan değil, korkuyla beraber hareket etmeyi öğrenmiş olmasındandı. Salonlarda, aile sofralarında ve ağır perdelerin arkasında büyümüş bir kadın için sokak, başta yabancı bir yerdi. Şimdi sokak onun alanıydı. O alanı bağırarak değil; bakarak, yer değiştirterek, kapı açtırıp kapı kapattırarak tutuyordu.

Kasaba tam şafak sökmeden önce ikinci kez işaret aldı.

Bu kez işaret ses değil, hareketti.

Yukarı sırtın gerisinde önce iki at başı göründü. Kısa bir an, sabahın kül rengi çizgisi üstünde belirdiler; sonra çalılıkların arkasına kayboldu. Ardından taşlık hattın solundan, seyrek ağaçların ve fundalıkların arasından bir dizi insan gölgesi belirdi. Bunlar meydan savaşı düzeninde inmiyordu. Dağ adamları öyle inmez. Ama dağ hattının kendi içinde başka bir düzeni vardır; onu bilen, dağın da askeri disiplini olabileceğini anlar. Aralıklar, duruşlar, geri bakmalar, işaret veren eller, eğilip yeniden doğrulan omuzlar... Bunların hepsi, aşağıya inen şeyin yalnız kalabalık olmadığını gösteriyordu. Bu, bir yerden başka bir yere akan niyetin düzeniydi.

Derviş Ali'nin yüzünde o an ilk kez açık bir değişim oldu.

Bu, sevinçten çok tanıma haliydi. İnsan yıllarca aynı rüzgarı, aynı taş kokusunu, aynı tüfek sesini duyduysa, uzaktaki adamların yürüyüşünden bile kime bağlı olduklarını anlar. Efe'nin çenesi azıcık gevşedi, ama hemen toparlandı. Çünkü sevincin de zamanı vardır; savaşın tam ortasında sevinç fazla erken gelirse insanı gevşetir.

"Onlar," dedi.

Cemil yine de adını duymak istedi. Çünkü bazen insan, yardımın gerçekliğini ancak adı yüksek sesle kurulduğunda kabul edebilir.

"Kim?"

Efe gözünü sırtlardaki harekete dikti. "Yörük Ali'nin hattı. En öndeki yürüme onun adamlarına ait."

Hasanlı Mehmet bunu duyunca farkında olmadan "Çok şükür" diye fısıldadı. Fakat Derviş Ali hemen dönüp ona sert baktı.

"Şükür etmek için değil," dedi. "Şimdi doğru zamanda doğru yere basmak için nefesini tut."

Bu cümle, yardımın geldiği anda bile gevşememek gerektiğini herkese hatırlattı. Cemil'in içindeki düğüm çözülmedi. Yalnız başka türlü gerildi. Çünkü artık mesele şuydu: Yardım geliyordu. Ama kasaba onu karşılayacak kadar ayakta kalabilecek miydi? Yardımın yaklaştığı an, bazen en tehlikeli andır. İnsan kendini kurtulmuş sanır, mevzisini gevşetir, korkusunu birden sevinçle değiştirir ve tam o arada düşmanın son hamlesine açık kalır.

Nikolaos da bunu anlamış olmalıydı.

Sabahın ilk açık saatinde, hükümet konağının bulunduğu yokuştan ani bir hareket başladı. Dün gece sokak başlarında gevşek durup kasabanın nefesini sayan askerler bu kez daha sıkı toparlandı. İki küçük grup çarşı başına ve mezarlık sapağına yöneldi. Bir üçüncüsü, beklenmedik biçimde çeşme tarafına kaydı. Bu, kadın hattına vurmak demekti. Çünkü Nikolaos'un aklı şunu çözmeye başlamıştı: Bu kasaba yalnız silahla, yalnız dağdan gelen tüfekle ya da yalnız erkeklerin öfkesiyle ayakta durmuyordu. Su başındaki kadın, kapı eşiğindeki yaşlı, fırının önünde durup ekmeğin kime gideceğini sayan adam, yaralıyı alıp görünmez sokaktan geçiren çocuk; hepsi aynı direncin parçasıydı.

Leyla bunu ilk görenlerden oldu.

"Çeşmeyi alacaklar," dedi.

Cemil hemen başını çevirdi. Üç asker ve bir yerli zaptiye gerçekten o tarafa dönmüştü. Suyu kapatmak, yalnız susuzluk yaratmak değildi; kadınların görünür iradesini dağıtmak, sokağın sahibinin değiştiğini ilan etmekti.

"Kadınları çekelim mi?" diye sordu Nuri Efendi. Sesi hâlâ mektep hocası titizliğini taşıyordu, ama gözleri geceden beri başka türlü bakıyordu.

Leyla sertçe, "Hayır," dedi. "Ama onları orada yığmayacağız."

Emine Bacı devreye girdi. "Testileri bırak. İnsanları dağıt. Aynı anda üç evin kapısına geçsinler. Çeşme boş değilmiş gibi görünür, ama kalabalık sıkışmaz."

Bu, yine kadın aklıydı. Açık meydan okuma değil; düşmanın nişanını boşa düşürmek. Beş kadını bir yerde toplarsan hedef olurlar. Beş kadını üç kapıya, iki eşiğe, bir duvar dibine yayarsan, aynı sokağın sahibi gibi görünürler ama tek vuruşla dağılmazlar. Kadın hattı böyle çalışıyordu: görünür ama yakalanmaz; anlaşılır ama ispatlanmaz; cesur ama pervasız değil.

"Bekir!" diye seslendi Cemil. "Çeşme hattına göz ver. Ama fırını bırakma."

Bekir homurdanarak koştu. Hâlâ öfkeli görünüyordu. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bazı adamların korku karşısında çalışabilmesi için öfkelerini diri tutmaları gerekir. Bekir'in öfkesi ona mevzi olmuştu; onu ayakta tutan şey, çocuklarını ve fırınını aynı anda kaybetme ihtimalinin sertliğiydi.

Tam o sırada, yukarı sırtlardan ilk net tüfek sesi geldi.

Bu, geceki gibi uzak, parçalı, deneme atışı değildi. Açık, ölçülü ve mevzi açan bir sesti. Ardından ikinci. Sonra üçüncü. Sesler taşlık sırtlardan kopup kasabanın üstüne yuvarlandı. Gökyüzü bir an daha genişledi sanki. Kasaba bunu duydu. Bu kez herkes aynı anda aynı şeyi anlamadı belki; ama herkes artık işaretin yalnız işaret kalmadığını hissetti. Yardım artık sözcük değil, barut olmuştu. Dağ, sesiyle değil bedeniyle yaklaşıyordu.

Nikolaos'un adamları da anladı.

Çarşı başına yönelen küçük birlik aniden durdu. Mezarlık sapağındaki askerlerden biri yukarı baktı. Çeşmeye yönelenler, hedef değiştirir gibi tereddüt etti. İşte o an, yardımın asıl gücü yalnız kurşunda değil, düşmanın kafasında yarattığı zorunlu bölünmede ortaya çıktı. Bir kasabayı boğmak için tek yöne bakarken, şimdi yukarıdan inecek başka bir iradeyle de uğraşmak zorundaydılar. İki cepheye bakan bir baskı, tek cephe kadar temiz sıkamaz. Çemberde ilk çatlak böyle açılır.

Derviş Ali o an beklemeyi bıraktı.

"Şimdi," dedi.

Bu "şimdi", geceden beri biriken bütün mecburiyetin tek kelimeye dönüşmesiydi. Hasanlı Mehmet dam hattındaki gençlere işaret verdi. Kör Salih, mezarlık yolundaki geri çekilme boşluğunu yeniden açtı. Bekir fırının kapısını tamamen kapatmak yerine yarım bıraktı; bu, içerinin boşaltılmadığını, ama düşmanı da içeri davet etmediğini gösteren bir savaştı. Leyla, kadınları bağırmadan, ama açıkça hareketlendirdi. Emine Bacı iki çocuğu hızla başka sokağa itti. Cemil, çarşıyla çeşme arasındaki dar hattı tutmak için iki adamı yeniden dağıttı.

Sonra çarpışma başladı.

İlk dakikalarda kimin kimi vurduğu, kimin hangi duvarın gerisine çekildiği, hangi silahın sesinin nereden geldiği tam seçilemedi. Savaş başlayınca insan bütün planları aynı anda hatırladığını sanır; oysa beden önce hayatta kalmak ister. Cemil'in görevi tam da bu ilk dağılma anında planı tekrar insanlara hatırlatmaktı. Fırının arkasındaki dar geçide iki adam daha kaydırdı. Çeşme tarafındaki kadınlara bir çocukla haber gönderdi: testileri alın, ama taşın arkasına geçin. Dam hattına bağırmadı; çünkü bağırmak yer ele verir. Bunun yerine Bekir'in yeğenine, damdaki Hasanlı Mehmet'in anlayacağı kısa işareti yaptırdı.

Yukarıdan gelen atışlar bir süre doğrudan insanı hedef almak için değil, Nikolaos'un dizdiği düzeni parçalamak için kullanıldı. Bir taşın kenarına, bir duvar dibine, bir askerin diz hizasına yakın yere düşen kurşun, bazen adam öldürmekten daha çok iş görür; çünkü karşı tarafı olduğu yerden oynatır. Yörük Ali hattının adamları bunu biliyordu. Onlar için ilk amaç kahramanca aşağı inmek değil, Yunan'ın sokak üstündeki kendinden emin bakışını kırmaktı. Her atış, 'seni görüyoruz' diyen soğuk bir işaret gibiydi.

Nikolaos bunu fark ettiğinde, sesini ilk kez biraz yükseltti. Tercüman emri bağırdı, ama bağırışın Türkçe hali bile eskisi kadar rahat yayılmadı. Çünkü artık sesin karşısında yalnız korkmuş bir kalabalık yoktu; taş arkasına sinmiş adam, kapı eşiğinde bekleyen kadın, damda nefesini tutan delikanlı, dar sokak dönüşünde bekleyen fırıncı vardı. Emir, eskisi gibi düz bir alana düşmedi. Parçalandı. Her sokak onu başka şekilde yuttu.

Çeşme tarafında zaptiyelerden biri fazla ileri çıktı. Kadınlardan biri korkuyla değil, bilerek testisini yere bıraktı. Testinin kırılma sesi öyle keskin çıktı ki asker refleksle başını çevirdi. Tam o anda Bekir'in fırınından çıkan genç, kapının arkasındaki yük tahtasını devirip sokağın ortasına düşürdü. Küçük bir engeldi; ama üç saniye kazandırdı. Savaşta üç saniye bazen bir evin boşalmasına, bir çocuğun içeri çekilmesine, bir nişancının yer değiştirmesine yeter.

Leyla bu karmaşayı, dışarıdan bakan biri gibi değil, içeride atan bir damar gibi yönetiyordu. Korkmadığı için değil, korkusunu işe koştuğu için hızlıydı. Bir kadına 'geri' derken sesini alçak tuttu; çünkü yüksek söylerse panik olurdu. Bir başka kadına yalnız göz etti; kadın hemen lohusa bahanesini büyütüp iki askerin arasına sesli bir kargaşa soktu. Leyla'nın omuzlarına o anda bir salonun değil, bütün bir sokağın yükü bindi. İçinde kısa bir an, 'Ben ne zaman bu hale geldim?' diye bir soru geçti. Sonra soru kayboldu. Çünkü savaş, insanın kendine hayret etmesine bile uzun vakit vermez.

Dam üstünde Hasanlı Mehmet, ilk atışını yaptıktan sonra yer değiştirdi. Bu, Kör Salih'in öğrettiği bir şeydi: aynı taşın arkasında iki nefesten fazla kalma. Delikanlılardan biri bunu unutup başını ikinci kez aynı yerden çıkaracak oldu; Musa kolundan çekip onu aşağı bastırdı. Kurşun, bir an sonra çatı kiremidini kırdı. Kiremit parçaları çocuğun saçına döküldü. Çocuk dondu. Musa kulağına eğilip, 'Korkma, korku ses çıkarınca ölür,' dedi. Bu da savaşın başka bir öğretisiydi: gençleri yalnız kurşundan değil, kendi donmalarından da çekip almak gerekir.

Cemil, Nikolaos'un yüzünü ikinci kez o sırada gördü. Taş setin üstünde duruyor, geriye çekilecek yolu göz ucuyla sayıyor, yukarıdan inen hattın nerede yoğunlaştığını anlamaya çalışıyordu. Onun yüzünde beklenen hiddet yoktu. Bu, Cemil'i daha çok tedirgin etti. Çünkü Nikolaos'un aklı hâlâ çalışıyordu. Adam, yenilse bile gözlem yapıyordu. Bu tür düşman, bir daha geldiğinde aynı hatadan gelmezdi. Cemil bunu zihnine çivi gibi çaktı. Zafer anında bile düşmanın öğrenme kabiliyetini unutan, bir sonraki yenilgisini hazırlar.

Yukarı sırtlardan inen adamların biri kısa süreliğine açıkta kaldı. Yunan askerlerinden biri nişan aldı. Tam o sırada aşağı mahalledeki yaşlı bir kadın, öyle bir çığlık attı ki herkes başını çevirdi. Kadın yere düşmemişti; bile isteye çığlık atmıştı. Bir anlık ses, nişancının elini bozdu. Kurşun, dağ adamının arkasındaki taşa vurdu. Kadın sonra gerçekten dizlerinin üstüne çöktü; çünkü korkusu rol değildi, yalnız doğru anda kullanılmıştı. Emine Bacı onun yanına gidip omzunu tuttu. 'İyi yaptın,' demedi. Sadece koluna girdi. Bazı kahramanlıklar adlandırılmazsa daha temiz kalır.

Derviş Ali, yukarıdan gelen hattın yan bastığını görünce kendi adamlarını çarşıdan tamamen ileri sürmedi. Eski hali olsa belki saldırıyı büyütür, düşmanın geri adımını kana çevirmeye çalışırdı. Şimdi ise Cemil'le yaptığı bütün tartışmalar, Menderes'te bırakılan sandık, İlyas'ın kurtarılışı ve Ateş Çemberi'nin sabaha kadar tutulması onun içinde başka bir ölçü kurmuştu. Kırmak evet; ama bütün adamlarını tüketmeden. Zafer, bir anlık hıncın değil, devam edecek savaşın malzemesi olmalıydı.

Çarpışmanın içindeki en tuhaf şeylerden biri de hayatın bazı küçük parçalarının direnmeye devam etmesiydi. Bir tavuğun telaşla sokaktan geçmesi, bir çocuğun ağlarken bile elindeki taş parçasını bırakmaması, bir kadının yere düşen başörtüsünü kurşun sesine rağmen ayağıyla kendine çekmesi, fırından hâlâ ekmek kokusu gelmesi... Bunlar savaşın dışındaki şeyler değildi. Tam tersine, neyin savunulduğunu hatırlatan en çıplak işaretlerdi. Cemil o an şunu düşündü: İnsan yalnız toprağı değil, tavuğun sokağa çıkabildiği, çocuğun taşla oynayabildiği, kadının örtüsünü yerden alabildiği hayatı savunur.

Bu kez geceki gibi yalnız kasabaya sıkışmış bir savunma değildi. Yukarıdan inen dağ hattı, Nikolaos'un düzenini bozmaya başlamıştı. Taşlık sırttan gelen atışlar doğrudan kasabanın içine yağmıyor; ama hükümet konağı tarafındaki baskı kuvvetini çevirmeye yetiyordu. Yani kasaba ilk kez yalnız direnmemiş, dışarıdan gelen başka bir iradeyle aynı zamanın içine girmişti. Bu fark, bir insanın omzundan yükün tamamının kalkması değil, yükün bir ucunu başka bir elin tutması gibiydi. Hâlâ ağırdı. Ama artık tek başına değildi.

Yörük Ali'nin adamları, düz safta inmiyordu. Bir yamaçtan görünüp ötekinden kayboluyor, dar sırtlarda kısa atışlar yapıp yön değiştiriyor, korku değil karışıklık yayıyordu. Bu dağ aklı, Nikolaos'un nizamlı baskısının en sevmediği şeydi. Çünkü düzenli kuşatma, ölçülmüş panik ister. Dağ ise ölçüyü bozuyordu. Bir an sağdan iki adam görünüyor, sonra kayboluyor; biraz sonra daha soldan tek atış geliyor; ardından bir çalılığın arkasında kısa bir gölge koşuyordu. Aşağıdaki asker, karşısında kaç kişi olduğunu, nereden ineceklerini, ne kadar yaklaşacaklarını kestiremiyordu. Bu belirsizlik, Cemil'in telgrafhanede nefret ettiği belirsizliğin başka bir yüzüydü. Fakat bu kez belirsizlik onların lehine çalışıyordu.

Cemil, çarşının dar taş çizgisinde bunu anbean hissetti. Dün gece tam kendi planına güvenerek ilerleyen Yunan askerleri, şimdi başlarını iki yöne çevirmek zorundaydı. Bir kısmı yukarı bakıyor, bir kısmı sokak içine dikkat ediyor, bir kısmı da geri çekilme yolu sayıyordu. İşte savaşta ilk üstünlük böyle doğar: düşman kendi planından şüphe etmeye başladığında.

Nikolaos ortaya bu sırada çıktı.

Hükümet konağından değil, onun alt yanındaki taş setten göründü. Her zamanki gibi temiz üniforması üstündeydi; ama bu kez omuzlarında dün geceki kadar rahat bir sükunet yoktu. İnsan bazen yenilmeye başladığında bağırır, bazen yüzü daha da soğur. Nikolaos ikinci türdendi. O, paniğini askere göstermeyecek kadar disiplinliydi. Fakat bakışında ilk kez hesabın bozulduğunu anlatan hızlı bir sertlik vardı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmiş, çenesinin kenarı sıkılmıştı. Bir adamın öfkesini en iyi bağırışından değil, susarken yüzünün hangi noktadan kilitlendiğinden anlarsın.

Yanındaki tercümana kısa bir emir verdi. Askerler ikiye ayrıldı. Demek ki o da, kasabayı tutmakla yukarıdaki hattı karşılamak arasında kalmıştı. Bu bölünme, onların beklediği şeydi.

Derviş Ali bunu görünce, kendi adamlarına aşağıdan yukarı değil, yandan baskı kurdurdu. Çünkü dağ adamı düşmanın dümdüz karşısına geçmek istemez; onun yanını, boşluğunu, korkusunun açık bıraktığı hattı sever. "Taşın dikildiği yere değil," derdi, "gölgesinin bittiği yere bak." O sabah da öyle yaptı. Yukarıdan inen adamlarını, Nikolaos'un döndürdüğü birliğin tam karşısına değil, onların karar boşluğuna sürdü. Bu yüzden ilk geri adım, bir askerin vurulmasından değil, kimin nereye bakacağını şaşırmasından doğdu.

Çatışma birkaç noktada aynı anda büyüdü.

Mezarlık sapağında iki asker geri püskürtüldü. Çeşme hattında kadınlar testileri bırakıp duvar diplerine çekildi, ama dağılmadı. Fırın önünde Bekir, bir askeri içeri değil dışarı iterek kapıyı tuttu; elindeki un küreği o an tüfek kadar işe yaradı. Dam üstünde Hasanlı Mehmet, ilk kez gerçekten rahat bir atış buldu. Arifoğlu Musa, geceki bilek ağrısına rağmen mevziyi bırakmadı. Leyla, bir çocuğun paniğe kapılıp sokağın ortasına fırlamasını önledi. Emine Bacı, yaralı bir delikanlıyı savaş alanı içinden değil, komşu bahçelerin içinden dolaştırarak tandır evine ulaştırdı.

Bu, destan sahnesi gibi görünmeyebilirdi. Büyük sancaklar, uzun nutuklar, tek başına meydanı yaran kahramanlar yoktu. Ama gerçek kurtuluş tam da bu çok parçalı eşzamanlılıkta olur. Bir memleket, bütün kahramanlığını tek bir adamın tüfeğine yığarsa ilk ölümle çöker. Oysa burada herkes kendi yerinde aynı ağırlığı taşıyordu. Bir kadın testi bırakmıyordu; bir çocuk yanlış sokağa sapmıyordu; bir fırıncı kapıyı tutuyordu; bir dağ adamı yandan atış açıyordu; bir kurmay artık yalnız harita değil, insanların yorgunluk sınırını da okuyordu.

Öğleye varmadan kuşatma çatladı.

Tam kırılma, büyük bir patlamayla değil; küçük bir geri adımla geldi. Hükümet konağı yönündeki askerlerden biri geriye dönüp koştu. Sonra ikinci. Sonra tercüman bağırdı. Sonra Nikolaos'un yanında duran yerli zaptiye bir an için emir beklemek yerine kendi başına siper değiştirdi. Bu küçük çözülmeler, nizamlı gücün içini boşaltır. Savaşta bazen bir birlik, kayıp verdiği için değil, kendi düzenine duyduğu güven bozulduğu için kırılır.

Derviş Ali bunu av gibi gördü.

"Şimdi kırılıyorlar!" diye bağırdı.

Ve ilk kez dağ hattı daha açık indi. Uzaktan görünen atlı bir çizgi belirdi. Bunun içinde Yörük Ali'nin kendisi var mıydı, Cemil o anda seçemedi. Belki vardı, belki yoktu. Ama ad artık yalnız işaret değil, fiilen inen bir iradeye dönüşmüştü. Kasabadaki herkesin göğsüne aynı anda bir sıcaklık doldu. Bu sevinçten çok, sıkışmış ciğerin yeniden hava bulmasına benziyordu. Kadınlardan biri, elindeki testiyi sıkı sıkıya tutup ağlamaya başladı. Ağlaması korkudan değildi. İnsan bazen kurtulmaya yaklaşınca da ağlar; çünkü taşıdığı yükün ne kadar ağır olduğunu ancak biri gelip ucundan tutunca anlar.

Nikolaos geri çekilmeyi düzenli yaptı.

Bu adam, dağılıp kaçan komutanlardan değildi. O yüzden geri çekilişi bile tehdit gibi görünüyordu. Önce çarşı başındaki hattı aldı, sonra hükümet konağına çıkan yolu koruyarak adamlarını yukarı çekti. Giderken bir dükkânın önünde durup kısa bir bakış bıraktı. Sanki "bu bitmedi" diyordu. Nitekim bitmemişti de. O gün kasabayı olduğu haliyle boğamayacağını anlamıştı; ama bu, onu sonsuza kadar durdurmazdı. Geri çekilen düşman bazen yalnız tarih değiştirir.

Cemil onu o anda ilk kez açıkça yenilen adam olarak görmedi. Daha doğrusu, geri düşen ama hesabını başka güne erteleyen adam olarak gördü. Bu fark mühimdi. Çünkü gerçek savaşta hiçbir düşman tek günle tamamlanmaz. Geri çekilen, bazen yalnız yer değiştirir. Nikolaos'un omuzlarında yenilginin dağıtıcı telaşı yoktu; hesap defterini kapatıp başka sayfaya geçen bir adamın soğukluğu vardı. Bu, Cemil'in sevmediği türden bir düşmandı. Çünkü yenilgiden öğrenirdi.

Çatışma sönüp taşlara yalnız yankısı kaldığında, kasaba ilk kez tam sessizleşti.

Bu sessizlik, korku sessizliği değildi. Daha çok, çok uzun süre nefesini tutmuş bir bedenin, soluk verirken duyduğu iç uğultuya benziyordu. İnsanlar birbirine bakıyor, ama hemen konuşamıyordu. Çünkü dil, büyük gürültüden sonra bazen geç döner. Bir çocuk ağlamaya başladı; annesi onu susturmadı. Bir yaşlı adam duvara yaslanıp yavaşça oturdu. Bekir fırının kapısına bir süre boş gözle baktı, sonra içeri girip son ekmekleri saydı. Hristo, isli saçak altından kopan bir tahta parçasını elinde çevirip durdu. Leyla, çeşme başında kırık testilerin yanına eğildi, birini kaldırdı, sonra dikkatle duvar dibine koydu. Sanki o eşyayı da yaralı gibi kenara alıyordu.

Şafak sabahı yaşlandırmıştı. Öğle ise herkesi birkaç yaş daha büyüttü.

Cemil çarşının ortasında durdu. Etrafında hâlâ insanlar, kadınlar, çocuklar, yorgun adamlar, yaralılar, açık kapılar, sönmüş isler ve kırık eşyalar vardı. Ama artık bir şey daha görünüyordu: hayatın geri dönme ihtimali. Bu, eski hayat değildi. Eski hayat, o gece dipçik yemiş kapıların, yangın isinin, ölülerin ve defterlerden çıkan ihanet listelerinin içinde kalmıştı. Fakat yeni bir hayatın ihtimali vardı; yaralı, uykusuz, daha sert ve daha az masum bir hayat.

Hemen yanında Leyla durdu. İkisinin de konuşacak gücü yoktu ilk anda. Sonunda kadın, aşağı mahalleye bakan sokağa bakarak dedi ki:

"Bitti mi?"

Cemil cevap vermeden önce Nikolaos'un boşalttığı yokuşa, ardından uzak sırtlarda hâlâ hareket eden dağ adamlarına baktı. Sonra çarşı taşlarına, fırına, çeşmeye, dipçik yemiş kapılara, gece boyunca aynı korkuyu paylaşmayı öğrenmiş insanların yüzlerine baktı.

"Bu kasaba için bu çember bitti," dedi. "Ama savaş değil."

Leyla başını salladı. Bunu zaten biliyordu. Yine de bir şeyi duymaya ihtiyaç vardı. "Yani eski hayat yok."

"Hayır," dedi Cemil. "Eski hayat artık yalnız hatıra."

Bu söz, ikisinin arasında uzun süre kaldı. Çünkü gerçekten de zaferin en ağır tarafı buydu: kazandığın anda bile kaybettiğin hayatın geri gelmeyeceğini bilmek. İnsan yenilince kaybını bilir. Zafer kazanınca, kaybın adını koymak daha zordur. O gün kasaba düşmemişti. Fakat düşmeden çıkardığı şey, artık eski masumiyetine dönemeyeceğiydi.

Öğleden sonra sayım başladı.

Ölüler azdı ama yeterince yakıcıydı. İki genç adam sabahı görememişti. Biri aşağı mahallede ilk dipçik sesinde korkudan sokağa fırlayan ve çapraz ateşte kalan delikanlıydı. Öteki ise dam hattında gece yarısı vurulan, şafağa kadar dayanan ama Yörük Ali hattı görünmeden biraz önce nefesi kesilen kahveci İsmail'in yeğeni. İnsan bazı ölümler için "az" kelimesini kullanamaz. Sayı küçük olabilir; ama her ölüm bir evin bütün zamanını değiştirir.

Kahveci İsmail, yeğeninin üstüne eğildiğinde ses çıkarmadı. Sessiz ağlayan erkeklerin yüzünde tuhaf bir sertlik olur; sanki ağlamamaya çalıştıkları için değil, ağlamayı kendilerine de duyurmamak için yüzlerini taşlaştırırlar. İsmail'in elinde gece boyu fincan sildiği bez vardı. Şimdi o bez, genç adamın alnındaki isli teri silmek için kullanılıyordu. Aynı bez, iki başka hayat arasında kalmış gibi göründü Cemil'e: gündelik hayatın bezi ve savaşın bezi.

Dul kadının kapısında, komşular yavaş yavaş toplandı. Kapı hâlâ kırılmamıştı ama dipçik izleri sabah ışığında daha belirgindi. Kadın, çocuklarını yanına oturtmuş, kapı eşiğinde başını kaldırmadan duruyordu. Gece boyunca ağlamıştı belki; sabah ağlamıyordu. Bir ara Emine Bacı yanına oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece kadının elinin üstüne elini koydu. Bazı teselliler, cümle kurulursa zayıflar. Sessizlik, orada daha doğruydu.

Hristo, dükkânının önünde kendisine yardım eden Bekir'e uzun süre bakamadı. Gece alev Hristo'nun dükkânından yükselmiş, suyu Bekir'in adamları ve kadınlar taşımıştı. Eski şüpheler, eski kırgınlıklar, Türk mahallesi ile Rum mahallesi arasındaki çatlaklar bir gecede yok olmamıştı. Böyle çatlaklar kolay kapanmaz. Ama insanın dükkanı yanarken eline su taşıyan adamı da eski gözle göremezsin. Hristo, sonunda yavaşça konuştu:

"Borçlu kaldım."

Bekir sertçe baktı. "Borca yazma. Ateşi söndürdük. O kadar."

Bu kaba cevap bile bir tür barıştı. Çünkü Bekir ona sırtını dönüp gitmemişti. Hristo da bunu anladı. Başını eğdi, başka bir şey söylemedi. Bazen bir kasabanın iyileşmesi büyük sarılmalarla değil, borca yazılmayan suyla başlar.

İlyas yaşıyordu. Omzundaki yara yeniden sarılmış, ateşi geceye göre düşmüş, ama yüzü hâlâ çok genç görünüyordu. Derviş Ali yanına gittiğinde genç adam gözlerini açtı.

"Efe," dedi kısık sesle. "Geldiler mi?"

Derviş Ali, "Geldiler," dedi. "Sen de kaldın."

İlyas çok az gülümsedi. "Sandık yok ama."

Efe'nin yüzünden kısa bir gölge geçti. Menderes'in aldığı sandık hâlâ onun içinde duruyordu. Fakat bu kez aynı acıyla konuşmadı. "Sandık yeniden bulunur," dedi. "Adam bulunmaz."

Bu cümle, Derviş Ali'nin ağzından kolay çıkacak cümle değildi. Cemil uzaktan duydu ve hiçbir şey söylemedi. Çünkü bazı değişimler konuşulursa bozulur. Menderes kıyısında verilen karar, şimdi başka bir adamın dilinde yer bulmuştu. Bu, o kararın yalnız anlık bir tercih değil, yeni bir anlayışın başlangıcı olduğunu gösteriyordu.

Leyla, öğleden sonra evine döndüğünde kapıda kısa bir an durdu.

Bu ev, birkaç hafta önce onun için aile, düzen, itibar ve boğucu güvenlik demekti. Aynı evin içinde amcasının hesapları, halasının sert onuru, hizmetçi kızların sessiz sezgileri, kapalı kapılar ardındaki korkular dolaşmıştı. Şimdi evin cephesi ona başka görünüyordu. Taşlar aynıydı, cumbanın gölgesi aynıydı, ağır ahşap kapı aynıydı. Ama o artık aynı kadın değildi. Ev içi siyasetiyle başlayan sezgisi, sokağın komutasına, kadın hattının kurucu aklına, yaralıların yerini değiştiren bir sivil iradeye dönüşmüştü.

İçeri girdiğinde halası sofada oturuyordu. Yaşlı kadın bastonunu dizinin yanına dayamış, başını dimdik tutuyordu. Gece boyunca uyumadığı belliydi. Amcası görünmüyordu. Belki odasına çekilmiş, belki utancını hesap defterleriyle örtmeye çalışıyordu.

Hala, Leyla'ya uzun uzun baktı. "Dışarıda ne kaldı?" diye sordu.

Leyla cevap vermeden önce ellerine baktı. Parmaklarının kenarlarında is, tırnak diplerinde kurumuş kan vardı. "Eski evler kaldı," dedi. "Ama içlerindeki insanlar değişti."

Yaşlı kadın gözlerini kıstı. "Sen?"

"Ben de."

Bu iki kelime, Leyla'nın kendi hayatına düştüğü en açık hükümdü.

Hala bir süre sessiz kaldı. Sonra bastonunun ucuyla döşemeye hafifçe vurdu. "İyi," dedi. "Değişmeyen insan, felaketin altında kalır."

Leyla bu cümleye beklediğinden fazla ihtiyaç duyduğunu o an anladı. Çünkü insan ne kadar güçlü görünürse görünsün, bazen kendi dönüşümünün bir tanık tarafından kabul edilmesini ister.

Emine Bacı akşamüstüne doğru Leyla'yı arka avluda buldu. Sepetini yere koydu, belini doğrulttu. Bu kez yüzündeki yorgunluk saklanamayacak kadar açıktı.

"Kadın hattını dağıtmayacağız," dedi.

Leyla başını salladı. "Dağılmayacak. Ama değiştireceğiz. Bu geceki gibi açık görünmeyecek. Nikolaos öğrendi. Raif'in defterleri de gösterdi: düşman artık evleri, suyu, kadınları sayacak. Biz de sayıldığımızı bilerek hareket edeceğiz."

Emine Bacı memnuniyetle değil, ciddiyetle baktı. "O zaman sen burada kalacaksın."

Bu bir soru değildi.

Leyla, avlunun taşlarına, asılı çamaşırlara, duvar dibindeki boş küplere baktı. Bir zamanlar bu evde kalmak, onun için daralmak demekti. Şimdi kalmak, başka bir anlam taşıyordu. Kaçmak değil, burada durmak; ama eski Leyla olarak değil.

"Kalacağım," dedi.

"Kasaba unutmak isteyecek," dedi Emine Bacı. "İnsan yorgun olunca unutmak ister. Sen hatırlatacaksın."

"Hafıza da bazen ceza gibidir," dedi Leyla.

Emine Bacı başını salladı. "Öyledir. Ama hafızasız memleket, her gelenin önünde yeniden çocuk olur."

Bu söz, Leyla'nın içinde yer etti. Çünkü onun görevi artık yalnız haber taşımak, kadınları yönlendirmek, yaralı saklamak değildi. Bu kasabanın kendi korkusunu nasıl omuzladığını unutmamasını sağlamak da görevdi. Bir toplum, kendi direnişini unutursa, bir sonraki korkuda yine aynı yerden kırılır.

Kör Salih öğleden sonra, tek başına Raif'in evine gitti.

Dönüşünde yüzünde her zamanki kadar az ifade vardı. Yine de Cemil, bir şeyin eksik olduğunu anladı. Salih'in yürüyüşü ne hızlanmış ne yavaşlamıştı. Ama tek gözü, normalden daha içeri bakıyordu.

"Ne var?" diye sordu Cemil.

"Ev boş."

"Raif?"

"Yok."

"Ölü mü?"

"İz yok. Bağları çözülmüş. Masa dağıtılmış. Bir iki kâğıt eksik. Ya adamları gelip aldı, ya kendini çözüp kaçtı. Ya da gitmesi için kapıyı açtılar."

Cemil bunu duyunca içinde beklediği öfke gelmedi. Daha çok, uzun süredir omzuna bineceğini bildiği bir taş yerini buldu. Çünkü bazı düşmanlar tek bölümde kapanmaz. Raif'in yokluğu, hikâyeyi ucuzlatmıyor; tersine, onu memleketin daha büyük yarasına bağlıyordu. İç çürüme, bir tek adamın ölüsüyle bitmeyecek kadar derindi. Korkuya makul isim bulanlar, bir evden çıkar başka eve girer; bir kasabadan kaçar başka masada oturur. Onları yalnız yakalamak yetmez. Dillerini tanımak gerekir.

"Ev nasıldı?" diye sordu Cemil.

Salih bir an düşündü. "Terk edilmiş ev gibi değil. Aceleyle boşaltılmış akıl gibi."

Bu tarif, Cemil'in içine işledi. Raif'in evi yalnız boş değil, yarıda kalmıştı. Çekmecesi açık, mürekkep hokkasının kapağı kapanmamış, küllükte yarım yanmış kağıt parçaları kalmış, bir sandığın üstünde eğilmiş bir örtü vardı. Salih bunları tek tek anlattı. Anlatırken bir evi değil, bir zihnin kaçışını tarif ediyordu.

Raif'in evine daha sonra Cemil de gitti. Girmek istemedi önce. Çünkü o ev artık yalnız bir suç mahalli değil, insanın kendi aldanışının da odasıydı. Kapı aralıktı. İçeri girince ilk duyduğu şey sessizlik değil, yarım kalmışlıktı. Masanın üzerinde devrilmiş mürekkep hokkasından siyah bir leke yayılmış, kuruyan mürekkep tahta yüzeyde küçük bir gölet gibi kalmıştı. Bir çekmecenin içinden çıkarılmış defterlerin toz izi boş duruyor, raftaki bir kitap eğri asılı kalmıştı. Bir evin terk edildiğini bazen alınan şeylerden çok, yerinde bırakılan aceleden anlarsın.

Yazı odasına çıktığında Leyla da yanındaydı. Bu odayı çocukluğundan hatırlıyordu. Bir zamanlar annesinin burada kahve içtiğini, Raif'in annesinin sedirin köşesinde oturup dantel ördüğünü, küçük bir vazonun içinde her zaman kurumuş lavanta durduğunu söyledi. Vazo hâlâ oradaydı. İçindeki lavanta kırılmış, bir kısmı masanın altına dökülmüştü. Leyla eğilip bir dal aldı. Kokusu neredeyse kalmamıştı. O an yüzünde, düşmana duyulan öfkeden daha başka bir şey belirdi: kendi sınıfının, kendi çevresinin, kendi çocukluk emniyetinin çürümesine duyulan yas.

'Bu odada çocukken korkmazdım,' dedi Leyla. 'Şimdi en çok buradan korkuyorum.' Cemil cevap vermedi. Çünkü onun da kendi içinde benzer bir oda vardı: Selanik'teki telgraf odası, Kırkkilise'deki harita masası, güvenilir sandığı insanların geç kalmış emirleri. İnsan güven duyduğu mekanın ihanete alet olduğunu görünce, yalnız o mekanı değil, bir dönem kendisini de kaybeder.

Raif'in kaçışı, onları öfkelendirmekten çok uyardı. Masanın altındaki kül içinde tam yanmamış bir kâğıt parçası buldular. Üzerinde yalnız birkaç kelime seçiliyordu: 'ikinci hat', 'güvenli geçiş', 'sonra yeniden'. Cemil kâğıdı parmaklarının ucunda tuttu. Raif yalnız kaçmamıştı. Bir sonraki kullanımına dair iz de bırakmıştı. Makul ihanet, ölmek için değil, fırsat bulunca tekrar konuşmak için yaşar. Bu yüzden onun evi boş olsa bile dili hâlâ dolaşımdaydı.

Leyla, odadan çıkarken kapıya son kez baktı. 'Bunu kasabaya hemen söylemeyeceğiz,' dedi. Cemil şaşırmadı. 'Neden?' diye sordu yine de. Leyla, 'Çünkü insanlar bugün bir düşmanın çekildiğini görmeye ihtiyaç duyuyor. Hainin kaçtığını bilsinler, ama önce hayatta kalmanın anlamı otursun. Korkuya fazla isim verirsek, bugün kazandığımız nefesi geri alırız.' Bu artık yalnız kadın sezgisi değil, halk psikolojisini okuyan bir komutan aklıydı.

Cemil o an Leyla'ya başka gözle baktı. Dikiş odasında başlayan akıl, sokağın ortasında komutaya dönüşmüş, şimdi de haberin ne zaman ve nasıl verileceğine karar veren siyasi bir sezgiye varmıştı. Kadın hattı yalnız mesaj taşımıyordu; halkın ruhunu da tartıyordu. Bu, Raif'in yaptığı sınıflandırmanın tam karşısında duran başka bir sınıflandırmaydı. Raif insanları kırılacak yerlerinden ayırmıştı. Leyla ise dayanabilecekleri yerlerden bir araya getiriyordu.

"Gölge bıraktı," dedi Cemil.

Salih kısa cevap verdi. "Gölgeyi bırakan çok. Adam yalnız yer değiştirir."

Nikolaos'un geri çekilirken Raif'i aldırıp aldırmadığı belli değildi. Ama artık önemi tek başına o kadar büyük değildi. Çünkü defterler ellerindeydi. Düşmanın kasabaya hangi mantıkla baktığı açığa çıkmıştı. Ve en önemlisi, kasaba bunu görerek hayatta kalmıştı. Raif kaçmışsa, artık yalnız kaçak bir hain değil, yürüyen bir uyarıydı. Korkunun makul dili hâlâ dışarıda dolaşıyordu. Bu bilgi, Cemil'in zafer duygusunu daha doğmadan budadı.

Akşama doğru, Yörük Ali'nin hattından gerçekten iki adam kasabaya indi.

Yörük Ali'nin kendisi gelmedi belki; ama adının artık söylenti değil, somut irade olduğu belli olmuştu. Gelenlerden biri uzun boylu, esmer, yüzünde rüzgar ve uykusuzluk çizgileri taşıyan, zeybek kuşağını fazla gösterişe kaçmadan bağlamış kır saçlı bir efe idi. Öteki daha genç, ama daha suskundu. Bunlar konuşmak için değil, bağ kurmak için inmiş adamlardı. Yürüyüşlerinde dağın sertliği vardı; ama gözleri kasabayı küçümsemiyordu. Bu önemliydi. Çünkü artık dağ şehre yalnız zayıf, korumasız, korkmuş bir yer olarak bakamazdı. Bu kasaba geceyi tutmuştu.

Derviş Ali onlarla kısa, ölçülü ama derin bir konuşma yaptı. Konuşma, dışarıdan bakanın anlamayacağı kadar az kelimeyle yürüdü. Dağ adamları bazen uzun meseleleri kısa adlarla taşır: hangi sırt açık, hangi dere gözetim altında, hangi köyde ekmek var, hangi evin kapısı güvenli, hangi imamın dili tutulur, hangi çocuk yolu bilir. Cemil biraz ötede bekledi. Sonra Efe onu çağırdı.

"Bu adamlar," dedi, "dağ hattının burada bitecek iş olmadığını söylüyor. Yukarı taraf artık açık savaş hattı gibi tutulacak. Senin kasaba hattın, aşağıdan yukarı haber ve erzak işini yürütecek. Kadın hattı da buna bağlanacak."

Bu teklif değil, bir çağrının biçim kazanmış haliydi.

Cemil bir an için Selanik'i, merkez odalarını, telgraf makinelerini, bozgun haritalarını, babasından kalma o eski devlet terbiyesini düşündü. Sonra önündeki kasabaya baktı. Burada artık yalnız bir yerel kavga yoktu. Burası, daha büyük bir memleket hattının küçük ama sert bir düğümüne dönüşüyordu. İzmir'de başlayan karanlık, bu kasabada bir gecelik direnişle bitmemişti; fakat burada bir şey öğrenilmişti. İnsanlar artık neyin karşısında olduklarını biliyordu: dışarıdaki işgal, içerideki makul ihanet ve ortada kendi korkusuyla sınanan halk.

"Yani," dedi Cemil, "iş bitti diye dağılmıyoruz."

Derviş Ali ilk kez çok hafif ama açık bir gülümseme gösterdi. "Şimdi başlıyor."

Bu cümle, birbirine alışmakta zorlanan iki adam arasında kurulmuş en temiz ittifak cümlesiydi belki. İlk karşılaşmalarında birbirlerini küçümsemişlerdi. Biri dağ adamını ölçüsüz kuvvet, öteki şehir adamını masa başı korkaklığı sanmıştı. Sonra yol, devriye, han, Menderes, kadın hattı, Raif'in defterleri ve ateş çemberi araya girmişti. Şimdi aynı cümlenin iki ucunu tutuyorlardı.

"Sen burada mı kalacaksın?" diye sordu Derviş Ali.

Cemil hemen cevap vermedi. Bu sorunun ağırlığı, basit bir yer seçimi değildi. Kasabada kalmak, savundukları şeyi tutmak demekti. Gitmek ise daha büyük hatta bağlanmak. Birkaç hafta önce olsa belki cevabı daha kolay verirdi. Merkez görmüş adam, yeniden merkeze yahut daha büyük hatta dönerdi. Fakat şimdi arkasında kadınların kurduğu dil, Derviş Ali'nin zor kazanılmış güveni, Bekir'in fırını, Hristo'nun yanık saçağı, dul kadının dipçik yemiş kapısı, İlyas'ın yarası, Leyla'nın bakışı, Emine Bacı'nın sepeti vardı.

"Kalmak isterim," dedi sonunda. "Ama kalırsam burada gördüğüm şeyi daha büyük hatta taşıyamam."

Derviş Ali başını salladı. "Dağa mı?"

"Dağa da. Sonra daha ötesine. Ankara hattına."

Bu kelime o an yüksek sesle söylenince, havada yeni bir kapı açıldı. Ankara, henüz herkesin zihninde tam biçimlenmiş bir merkez değildi; ama artık yalnız şehir adı da değildi. Dağılan imparatorluğun külleri arasında başka bir iradenin toplanabileceği ihtimalin adıydı. Cemil, hayatı boyunca merkezden gelen emri beklemişti. Şimdi belki ilk defa, merkeze aşağıdan doğmuş bir bilgi götürmek zorundaydı.

Derviş Ali, "Bu kasabanın gördüğünü anlatabilecek misin?" diye sordu.

Cemil, çarşı taşlarına baktı. "Anlatmak yetmez. Hatta dönüştürmek gerekir. Kadınların dili, dağın yolu, şehir savunması, iç ihanetin işaretleri... Bunlar bir yerde kalırsa, her kasaba aynı hatayı kendi başına öğrenir. Bedeli ağır olur."

"O zaman git," dedi Efe. "Ama şehirli aklını götürürken, bu taşların sesini de götür."

Cemil başını kaldırdı. "Götüreceğim."

Derviş Ali, "Söz taşıyan adam çok olur," dedi. "Yük taşıyan az."

"Bunu öğrendim," dedi Cemil.

Akşam inerken kasaba, geceyi önceki gecelerden farklı karşıladı.

Kapılar yine kapandı. Ama bu kez korkudan değil yalnız; yorgunluktan ve bilinçten. Kadınlar yine su taşıdı. Ama aceleyle değil. Fırın yine yandı. Ama bu kez un sayarken gözler biraz daha sakindi. Çocuklar hâlâ yüksek sesle oynamadı; fakat ilk kez iki küçük erkek çocuğu kırık testilerin yanından taş sektirdi. Bir kız çocuğu, annesinin eteğine yapışmadan çeşme taşının kenarına kadar geldi. Hristo'nun dükkânının önünden geçen Bekir, başını çevirmeden sordu: "Ateş sönmüş mü?" Hristo, "Söndü," dedi. Bekir de yürümeye devam etti. Bunlar küçük şeylerdi. Ama savaşın ortasında hayatın geri dönüşü hep küçük şeylerle başlar.

Leyla Hanım, akşamın son ışığında çarşı başında durdu. Cemil yanına geldiğinde, günün ağırlığı sonunda yüzüne çökmüştü. Ama dağılan bir yüz değildi. Daha çok, başına geleni artık taşıyacağını kabul etmiş bir yüzdü.

"Bundan sonra ne olacağım?" diye sordu. Soru, kendi için de, bu kasaba için de söylenmiş gibiydi.

Cemil ona baktı. Bu kadın artık yalnız bir evin, bir ailenin, bir sınıfın kızı değildi. Şehir içi direnişin vicdanı olmuştu. Ama vicdanın yükü, çoğu zaman kahramanlıktan ağırdır. Kahraman bazen bir an parlar; vicdan ise her gün aynı yaraya bakar.

"Bu kasabanın hafızası olacaksın," dedi.

Leyla kısa bir sessizlikten sonra gülümsedi; acı ama temiz bir gülüş. "Hafıza da bazen ceza gibidir."

"Evet."

"Yine de unutmak daha kötü."

Bu konuşma kısa kaldı. Çünkü bazı büyük cümleler uzun sürerse kendini küçültür. İkisi de bunu hissetti. Yan yana durdular. Aralarında bir aşk cümlesi kurulmadı; buna zaman da yoktu, yer de. Fakat bazı ilişkiler, açıkça adlandırılmadan da insanın kaderine karışır. Cemil, Leyla'nın bu kasabada kalacağını, onun da kendisinin gideceğini anladı. Bu ayrılık, kişisel bir vazgeçişten çok görevlerin ayrılmasıydı. Yine de insan, görev derken içindeki sızıdan tamamen kurtulamaz.

Emine Bacı, akşam loşluğunda son bir kez bohçasını omzuna aldı. Gözleri yine aynı sert ve çalışan dikkatle çevreyi tarıyordu. O, zaferden pay istemeyen insanlardandı. Yarın yine pazarda dolaşacak, yine yaşlı dul gibi görünecek, yine görünmeden bir evden bir eve küçük ama hayat kurtaran bilgi taşıyacaktı. Bir süre sonra insanlar belki onun adını büyük anlatılarda anmayacaktı. Ama bazı memleketler, adları yazılmayan kadınların omzunda ayakta kalır. Cemil bunu artık biliyordu.

"Yola ne zaman çıkacaksın?" diye sordu Emine Bacı ona.

"Gece yarısından sonra."

"Gece yola çıkmak iyidir. İnsan gideceğini daha az gösterir."

"Döneceğim," dedi Cemil.

Emine Bacı ona uzun uzun baktı. "Dönen adam, giden adam olmaz artık. Bunu bil."

Cemil cevap vermedi. Çünkü kadının söylediği doğruydu. Dönse bile, bu kasabaya çıktığı günkü adam olarak dönmeyecekti. O günlerden beri içindeki pek çok şey değişmişti. Balkan bozgununun çamuru hâlâ içindeydi belki; ama artık o çamura Menderes'in suyu, İncir Hanı'nın dumanı, kadınların türküleri, Raif'in defterleri ve şafağın soğuk ışığı karışmıştı. İnsan tek bir yarayla yaşadığını sanır; sonra yeni bir sorumluluk gelir ve o yaranın şeklini değiştirir.

Kör Salih ise zeytinliğin üst başına doğru yürüdü. Onun yeri kalabalık içinde değil, yolun başladığı yerdeydi. Dağ hattı açık kaldıkça, onun gibi adamların değeri daha da artacaktı. Çünkü savaş kazanıldığında değil, sürdüğünde coğrafya bilgisi kutsal olur. Gitmeden önce Cemil'in yanına uğradı.

"Yol uzun," dedi.

"Biliyorum."

"Bilmiyorsun."

Cemil hafifçe gülümsedi. "Her zamanki gibi."

Salih'in yüzünde belli belirsiz bir kıpırtı oldu. "Bu sefer harita yetmez. Ama haritayı da atma."

Bu cümle, onların bütün yolculuklarının özeti gibiydi. Harita ile arazi. Telgraf ile türkü. Dağ ile şehir. Kadın hattı ile kurmay akıl. Hiçbiri tek başına yetmemişti. Bir araya geldiklerinde ise bir kasaba sabaha kalmıştı.

Derviş Ali gece olmadan geri çekildi. Dağın yukarı hattında onu bekleyen daha büyük iş vardı. Ama giderken bu kez yalnız başını eğmekle yetinmedi. Cemil'in omzuna kısa, sert bir el koydu. Bu, Efe'nin uzun vedası sayılırdı.

"Şehirli," dedi. "Artık seninle aynı memlekette olduğuma eminim."

Cemil bu cümleyi içinden uzun süre taşıyacaktı. Çünkü onun için asıl ödül, övgü değil; güvensizlikten doğmuş bu geç ve ağır kabuldü.

"Ben de," dedi Cemil, "dağın yalnız dağ olmadığını öğrendim."

Derviş Ali gülümsedi mi, yoksa akşam gölgesi mi yüzünü yumuşattı, belli olmadı. "Dağ, insanı önce taşla sınar," dedi. "Sonra yalnızlıkla. Sen ikisini de gördün. Daha yolun başındasın."

"Biliyorum."

"Bu sefer gerçekten biliyorsun," dedi Efe ve döndü.

Gece tamamen çökerken, Cemil evine yalnız dönmedi. Adımları evine gidiyordu belki, ama aklı artık orada kalmıyordu. Masasına oturup siyah küçük not defterini açtı. İçinde yıllar önceki notlar, yarım telgraf taslakları, Balkan günlerinden kalma kuru cümleler, Selanik'te duyduğu bir haberin tarihi, Kırkkilise'den sonra yazıp sonra üstünü çizdiği birkaç satır vardı. O defter, uzun süre onun yenilgilerinin ve dikkatlerinin defteri olmuştu. Şimdi başka bir şeye dönüşecekti.

Cemil evine yürürken, her sokak ona bir önceki halinden biraz daha uzak geldi. Bu sokaklardan yıllarca geçmişti; ama hiçbir zaman onları böyle omzunda taşımamıştı. Eskiden bir insan yaşadığı yeri sever, bazen kızar, bazen sıkılır, bazen kaçmak ister. Şimdi o yer, onda bir göreve dönüşmüştü. Görev haline gelen yer, sevginin en ağır biçimidir. Çünkü artık onu yalnız hatırlamazsın; hesabını da vermek zorunda kalırsın.

Kapısının önünde kısa bir süre durdu. Evin içinden eski hayatına ait bir sessizlik geliyordu. Masası, sandalyesi, yatağı, dolabın üstündeki eski kutu, duvardaki solmuş harita... Her şey onu içeri çağırıyor gibiydi. Fakat o çağrıda dinlenme değil, geriye dönme tehlikesi vardı. İnsan bazen kendi evine bile eski benliğini sakladığı için temkinli girer. Cemil eşiği geçerken, buradan artık sığınmak için değil, yola çıkmak için geçtiğini anladı.

Aynanın karşısında durdu. Günlerdir aynaya doğru dürüst bakmamıştı. Yüzü incelmiş, gözlerinin çevresi çökmüş, sakalı sertleşmişti. Ama asıl değişiklik yüzünde değil bakışındaydı. Eskiden aynada kendine bakan adam, düzen arayan bir devlet terbiyesinin adamıydı. Şimdi karşısındaki kişi, düzenin bazen halkın korkusundan, kadınların türküsünden, dağın gölgesinden ve çocukların susuşundan doğduğunu öğrenmişti. Bu bilgi, yüzüne yaş değil, ağırlık eklemişti.

Balkan bozgunu o anda yeniden aklına geldi. Çamurlu yollar, geç kalan emir, beklenen ama gelmeyen destek, gözünün önünde kaybolan yüzbaşı. Yıllarca o anı bir yenilgi lekesi gibi taşımıştı. Şimdi ise o lekenin tümüyle silinmediğini, ama başka bir anlam kazandığını hissetti. İnsan geçmişteki hatasını geri alamaz. Fakat gelecekte aynı boşluğa düşmezse, o hata artık yalnız suç değil, acı bir öğretmen olur. Menderes'te İlyas'ı seçmesi, Ateş Çemberi'nde zafer yerine sabahı seçmesi, bugün de Ankara hattına gitmeyi seçmesi aynı yaranın başka cevaplarıydı.

Heybesine koyduğu her eşya bir şeye karşılık geliyordu. Kuru ekmek, Bekir'in fırınını; zeytin, bu toprağın sabrını; telgraf kâğıtları, eski dünyanın hâlâ kullanılabilecek kırıntılarını; Raif'in defterlerinden alınan kopyalar, makul ihanetin anatomisini; Leyla'nın işaret listesi, kadın hattının kurucu dilini; Derviş Ali'nin kroki parçası, dağın şehirle birleşen yolunu; Emine Bacı'nın düğümlü bezi ise gündelik hayatın en sade görünen nesnesinin bile bir kapı açabileceğini anlatıyordu. Heybe küçük görünüyordu. Ama içinde bir kasabanın dersi vardı.

Yola çıkmadan önce Leyla geldi. Kapıda durdu; içeri girmedi. Bu da bir tercih gibiydi. İçeri girse vedanın ağırlığı artacaktı. Eşik, ikisi için de daha doğru yerdi. 'Anlatırken bizi küçültme,' dedi. Cemil bu cümlenin ne kadar derin olduğunu hemen anladı. Birçok büyük merkez, taşranın direnişini ya romantik bir masala ya da düzensiz bir kargaşaya indirger. Leyla bunu istemiyordu. 'Ne gördüysem onu anlatacağım,' dedi. Leyla başını salladı. 'Kadınları da?' 'En çok onları.' Bu cevap üzerine Leyla'nın yüzü yumuşamadı; ama gözlerinde kısa bir kabul belirdi.

'Dönecek misiniz?' diye sordu Leyla. Cemil bu kez kolay cevap veremedi. Dönmek isteyen yanı vardı. Fakat savaşın yolu, insanın niyetinden daha uzun olabilir. 'Dönmeye çalışacağım,' dedi. Leyla bu dürüst cevabı, boş bir sözden daha kıymetli buldu. 'O zaman biz de burada kalmaya çalışacağız,' dedi. Bu, iki ayrı cephede verilmiş aynı sözdü. Birbirlerine yaklaşmadılar. Savaşın içinde bazı vedalar mesafeyle daha iyi korunur.

Leyla gittikten sonra Cemil kapının eşiğinde uzun süre kaldı. Sokağın öbür ucundan bir kadın sesi geldi; çok alçak, neredeyse kendi kendine söylenen bir ezgi. Bu ezgi, ona bütün roman boyunca değişen hattı hatırlattı: telgrafın kesik sesiyle başlayan şey, sonunda kadınların alçak türküsüne, dağın tüfeğine, fırının kapısına, çocukların ıslığına dönüşmüştü. Memleket, tek bir ses değil, doğru anda birbirini tamamlayan seslerdi.

Kalemi eline aldı. Uzun uzun yazmadı. Çünkü bazı günler, uzun cümleler hakikati dağıtır.

Yalnız şunu yazdı:

"Kasaba düştüğü gün değil; birbirinin korkusunu omuzladığı gün memleket oldu."

Defteri kapattı.

Sonra küçük bir heybe hazırladı. İçine çok az şey koydu: bir gömlek, kuru ekmek, biraz zeytin, Şevket'in verdiği temiz kâğıtlar, Raif'in defterlerinden çıkarılmış birkaç önemli kopya, Leyla'nın kadın hattına dair kısa işaret listesi, Derviş Ali'nin dağ geçişlerine dair çizdiği kabaca kroki ve Emine Bacı'nın verdiği küçük, düğümlü bir bez. Bu sonuncusunu ne işe yarar diye sormadı. Kadın, "Yolda bir kapı açtırır," demişti. O kadar.

Gece yarısına yakın telgrafhaneye uğradı. Şevket Efendi hâlâ oradaydı. Makinenin başında oturuyor, sanki onunla değil, yaşlanmış bir dostla nöbet tutuyordu.

"Gidiyorsun," dedi.

"Evet."

"Merkeze mi?"

Cemil kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi. "Merkez neredeyse oraya."

Şevket bu cevabı beğendi. "Eski merkez değil yani."

"Eski merkez çoktan sustu. Yeni olanı bulmak gerek. Belki de kurmak."

Yaşlı memur, masanın çekmecesinden küçük bir kalem kutusu çıkardı. İçinde iki kalem, bir miktar telgraf kağıdı ve ince bir makara vardı. "Al," dedi. "Bunlar büyük iş görmez. Ama bazen büyük işlerin arasındaki küçük boşlukları bunlar tutar."

Cemil kutuyu aldı. "Sen ne yapacaksın?"

Şevket makineye baktı. "Ben burada kalırım. Tel susarsa da dinlerim. Bazen sessizlik de haber taşır."

Bu cümleyle vedalaştılar. El sıkışmadılar. Çünkü bazı vedalarda el sıkışmak, duyguyu fazla görünür kılar. Şevket yalnız başını eğdi. Cemil kapıya yürüdü. Dışarı çıkarken makinenin küçük pirinç koluna son kez baktı. Bir zamanlar onun dünyasının merkezi olan bu alet, artık tek merkez değildi. Hatta belki en zayıf merkezdi. Ama yine de bir şeydi. Memleket, eski aletleri tamamen atarak değil; onları yeni seslere bağlayarak kurtulacaktı.

Dışarıdan, uzaktan, kadınların çok alçaktan tuttuğu bir türkü sesi geldi. Bu türkü, ne düğün türküsüydü ne ağıt. İkisinin arasında, hayatta kalmış insanların yorgun ama inatçı sesi gibiydi. Cemil başını kaldırıp dinledi.

Zaferin sesi yüksek çıkmaz her zaman.

Bazen çok yorulmuş bir halkın, hâlâ dili döndüğü için söylediği alçak bir ezgi gibi gelir.

O akşam, kasabanın üstünde tam da böyle bir ses vardı. Savaş bitmemişti. Düşman yok olmamıştı. Raif'in gölgesi büsbütün silinmemiş, Nikolaos yalnız geri çekilmiş, dağ hattı ise şimdi daha büyük bir mücadelenin kapısını aralamıştı. Ama yine de, o gün bir şey olmuştu. Kasaba, dışarıdan gelen güce karşı yalnız direnmemiş; kendi içindeki çürüğe rağmen, kendi korkusunu birbirine yaslayarak ayakta kalmıştı.

İnsan bazen bir memleketin doğuşunu bayrakta, nutukta, meydanda değil; sabaha kadar birbirine kapı açmış yorgun evlerde görür.

Zeytin ve barut artık aynı hikâyenin içindeydi.

Biri toprağın sabrıydı; öteki mecbur kalmış öfke.

Toprağın sabrı tek başına insanı kurtarmaz; insanı yalnız bekletir. Barutun öfkesi tek başına memleket kurmaz; insanı yalnız yakar. Ama ikisi, doğru anda, doğru korkunun içinden birbirine değerse, küçük bir kasaba kendi boyundan daha büyük bir tarihe omuz vermeye başlar.

Cemil, kasabanın kuzey çıkışına vardığında arkasına son kez baktı. Damlar karanlıkta birbirine yaslanmıştı. Fırının bacasından ince duman çıkıyor, çeşme başındaki taş sabahın kırık testilerini hâlâ saklıyor, uzakta zeytin ağaçları rüzgarsız gecede siyah gövdeleriyle bekliyordu. Bir evin penceresinde kısa bir lamba yandı, söndü. Bu bir veda mıydı, işaret mi, tesadüf mü; anlamadı. Artık her şeyi hemen anlamak zorunda olmadığını biliyordu.

Yola çıktığında yanında yalnız heybesi yoktu. Bir kasabanın geceyi nasıl tuttuğuna dair bilgi de vardı. Kadınların şifreli dili, dağın gölge yürüyüşü, fırının inadı, çeşmenin sabrı, telgrafın suskunluğu, ihanetin makul yüzü, yardımın geciken ama bozmayacak şekilde taşınan işareti... Bunların hepsi heybesinden ağırdı.

Kör Salih'in söylediği gibi, yol uzun olacaktı.

Ama bu kez Cemil, yolun yalnız haritada çizilmiş bir çizgi olmadığını biliyordu. Yol, insanın neyi taşıdığı kadar, neyi geride bırakmaya razı olduğuydu. O, eski hayatı geride bırakıyordu. Merkezden emir bekleyen adamı, telgraf cümlelerine eski sadakatle bağlanan adamı, korkunun makul adına aldanmaya yaklaşan adamı geride bırakıyordu. Yerine tam olarak ne koyduğunu bilmiyordu. Belki buna zamanla Ankara diyeceklerdi. Belki milli mücadele. Belki yalnız mecburiyet. Ama adı ne olursa olsun, artık onun içinde başka bir sadakat doğmuştu.

Sabaha karşı, zeytinliklerin arasından geçerken ilk kuş sesi geldi.

Cemil atının dizginlerini biraz gevşetti. Uzakta dağların karanlık çizgisi, göğün açılan rengine karşı belirginleşiyordu. Arkasında kalan kasaba, kendi yaralarıyla sabaha hazırlanıyordu. Önünde ise henüz adı tam konmamış, haritası tam çizilmemiş, emri merkezden değil halkın içinden çıkacak daha büyük bir savaş vardı.

Dönüp bakmadı.

Çünkü bazı vedalar, arkaya bakılırsa insanı geri çağırır.

Atını Ankara hattına doğru sürdü.

Yolun ilk kıvrımında kasaba görünmez olmadı hemen. Damlar bir süre daha arkasında kaldı. Her adımda biraz küçüldüler, ama bütünüyle silinmediler. Cemil bunun iyi olduğunu düşündü. Bazı yerler hemen kaybolursa insan onları rüya sanır. Oysa bu kasaba rüya değildi. Çamuru, kanı, isi, yorgunluğu, ölüleri ve direnişiyle gerçekti. Arkada küçülerek kalması, onu daha da gerçek yaptı.

Zeytinliklere girince sabahın ilk serinliği yüzüne vurdu. Ağaçların gövdeleri karanlıkta yine ihtiyar adamlar gibi duruyordu. Romanın başındaki sabahı hatırladı; felaketin adının daha konmadığı, çarşının ritminin bozulduğu, telgraf dilinin kısaldığı o ilk günü. O zaman doğa yalnız yaklaşan şeyi haber veriyor gibiydi. Şimdi aynı zeytin ağaçları, yaşananı saklayan bir hafıza gibi duruyordu. Zeytin ağacı acele etmez. Dallarını hemen büyütmez, yarasını hemen göstermez. Ama toprağın altında ne olmuşsa, yıllar sonra meyvesinde bir tat olarak verir. Bu kasaba da öyle olacaktı belki. Bu gecelerin tadı, ileride söylenecek türkülerde ve çocukların isimlerinde kalacaktı.

Cemil, Ankara hattına doğru giderken aslında yalnız bir merkeze değil, kendisinin yeni haline gidiyordu. Bundan sonra hiçbir resmi cümleye eskisi gibi inanamayacaktı. Hiçbir makul nasihati önce niyetinden ayırmadan dinleyemeyecekti. Hiçbir kadın sesini sadece ev içi ses sayamayacak, hiçbir dağ adamını yalnız öfke sanamayacak, hiçbir kasaba dedikodusunu basit laf diye küçümseyemeyecekti. Bu, onun için hem kazanç hem yüktü. Bilmek insanı özgürleştirir derler; oysa bazen bilmek, insanın omzuna daha ağır bir nöbet verir.

Atın ayak sesleri kuru toprağa karışırken, uzaktan bir horoz sesi duyuldu. Ardından başka bir kuş. Sonra rüzgar zeytin yapraklarının arasından geçti. Ses, ilk bölümdeki gibi metalik ve kuru değildi artık; ya da Cemil'in kulağı değişmişti. O seste şimdi yalnız felaketin haberi değil, dayanmış olmanın da ince hışırtısı vardı. İnsan bazen dünyayı değiştirmez; ama dünyayı duyduğu kulak değişir.

Ve o an, geceden arta kalan en soğuk havanın içinden, çok uzakta bir yerden gelir gibi tek bir cümle zihninde yankılandı:

Savaş bitmedi.

Asıl şimdi başlıyor.