Bölüm 10 - Ateş Çemberi
"Bir kasaba, ancak bütün kapıları aynı anda korkuya açıldığında gerçekten düşer."
Raif Efendi'nin evinden çıkarılan kâğıtlar, sabahı henüz doğmadan yaşlandırmıştı.
Gecenin son karanlığında, zeytin deposunun arkasındaki kuru açıklığa getirilen defterler, harita müsveddeleri, mühür izleri ve yarı yanmış notlar, bir masanın üstünde değil, kasabanın boğazında duruyor gibiydi. Her biri kâğıttı; ama kâğıdın insanı bazen kurşundan daha ağır yaraladığı saatler vardır. Kurşun, nereden geldiğini hiç olmazsa sesiyle belli eder. Kâğıt ise sessizce bekler, sonra bir sabah insanın ekmeğini, suyunu, sokağını, komşusunu ve kendi korkusunu başka birinin düzenine bağladığını gösterir.
Cemil Arif, ilk sayfaları bir daha çevirdi. Uykusuzluktan gözleri yanıyor, parmak uçlarında Raif'in çalışma odasındaki mürekkep kokusu hâlâ duruyordu. Sayfaların birinde çarşının kabaca çizilmiş planı vardı. Çizgiler zarif değildi; ama maksat zarifti: önce fırın, sonra çeşme, ardından dar sokak girişleri, nihayet cami avlusu ve mezarlık yolu. Buralar tek tek ele geçirilirse, kasaba bir anda değil, nefes nefese boğulacaktı. Nikolaos'un aklı kılıç gibi parlayan değil, ip gibi dolanan bir akıldı. Öldürmeden önce daraltmak, daraltmadan önce saymak, saymadan önce herkesi kendi korkusuyla yalnız bırakmak istiyordu.
Defterin bir başka sayfasında isimler vardı. Bekir'in karşısında "oğlu üzerinden tahrik edilebilir" yazıyordu. Hristo'nun yanında "ticari imtiyazla susturulabilir" denmişti. Sâmi Efendi'nin adı hâlâ oradaydı; karşısına "gölge işaret, gerekirse yem" düşülmüştü. Cemil bu kelimeyi görünce, içinde bir yer yeniden soğudu. Yemi görmüştü; ama az kalsın yeme doğru yürüyordu. Raif'in zehri sadece verdiği bilgilerde değil, Cemil'in kendi aklını nasıl kullanacağını önceden hesaplamasında yatıyordu. Böyle düşman, insanı dışarıdan değil, kendi doğru bildiklerinin içinden yaralar.
Leyla Hanım, kâğıtlara eğilmeden önce ellerini masanın kenarına koydu. O gece Raif'in evinden çıkarken yüzüne vuran soğuk hava hâlâ üstündeydi. Çocukluğunda annesinin misafirliğe gittiği bir evin, şimdi kasabanın boğulma planlarını sakladığını görmek, onun içinde yalnız öfke değil, eski dünyaya dair bir yas da açmıştı. O evde bir zamanlar kahve fincanları parlamış, yaz günlerinde kadınlar perdeleri aralamış, çocuklar avludaki nar ağacının dibinde koşmuş olabilirdi. Şimdi aynı duvarlar, Bekir'in oğlunun hangi korkuyla kırılacağını, Hristo'nun hangi menfaatle susturulacağını kaydetmişti.
"Bu," dedi Leyla, sayfaların birini parmağıyla iterek, "yalnız askeri plan değil. Bu, insanların zaaf haritası."
Emine Bacı, sepetini dizinin dibine koymuştu. Yüzünde ne şaşkınlık ne de zafer vardı. Yaşlı kadınlar, bazı hakikatlere gençlerden önce alışırlar; çünkü ömür, insanın hangi korkuyla neyi sattığını çok gösterir. "Zaafı bilmek," dedi, "kapının nereye vurulacağını bilmektir."
Derviş Ali, defterlere uzun süre bakmadı. İlk sayfalarda gözünü gezdirdi, sonra başını kaldırıp karanlığın seyrekleştiği kasaba yönüne çevirdi. Onun için kâğıt, ancak kanla doğrulandığında gerçek sayılırdı. Fakat bu kez kâğıt çoktan kan kokuyordu. Menderes'te kaybedilen sandık, İncir Hanı'ndaki pusu, Raif'in listeleri... Hepsi aynı boğazda birleşiyordu.
"Bunu beklersek," dedi Efe, "adamlar bizi tek tek kapıdan alır."
"Beklemeyeceğiz," dedi Cemil. "Ama onların istediği gibi de patlamayacağız. Nikolaos'un aradığı şey, ölçüsüz ilk kurşun. Onu bulursa bütün kasabayı taşkın diye damgalar."
Bekir, fırından yeni gelmişti. Üstündeki un lekeleri, gecenin karanlığında bile belli oluyordu. "Benim oğlumu deftere yazmış," dedi. Sesi kısıktı. Öfkesi bağırmaya değil, kemiklerini sıkmaya başlamıştı. "Bir adam evladımın korkusunu kâğıda geçiriyor, biz hâlâ ölçü mü konuşacağız?"
Cemil, onun yüzüne baktı. "Evet. Çünkü senin öfkeni de yazmışlar. Senin ne zaman bağıracağını, hangi lafla ileri atılacağını, oğluna bir şey denince gözünün nasıl döneceğini hesap etmişler. Sen şimdi o hesap gibi davranırsan, kâğıdı onlar yazmış olur."
Bu söz Bekir'e tokat gibi geldi. Adamın yüzü kızardı, ama karşılık vermedi. Çünkü öfke, kendi aynasına bakmaya zorlandığında bir an için yutkunur.
Savaş meclisi böyle başladı.
O masanın etrafında kimse kahramanlık cümlesi kurmadı. Bu, Cemil'in dikkatinden kaçmadı. İnsanlar gerçekten savaşa yaklaştıklarında, ağızlarındaki büyük kelimeler azalır. Vatan, namus, onur, intikam... Bunların hepsi durur; ama hemen yanlarında ekmek, su, çocuk, kapı, yaralı, arka sokak, çamaşır ipi, tandır, lamba gibi küçük kelimeler belirir. Küçük kelimeler büyüklere gövde verir. Aksi halde büyük kelimeler, çarşı meydanında söylenip ilk dipçikte dağılan boş nutuklara döner.
Nuri Efendi, elindeki kalemi iki kez çevirdikten sonra, "Cami avlusunu ne yapacağız?" diye sordu. Sesi titremiyordu; ama bir mektep hocasının kara tahta önündeki kesinliğinden de uzaktı. "İnsanlar korkunca oraya toplanır. Orayı boş bırakırsak panik orada büyür."
Cemil, kâğıtta cami avlusunu gösterdi. "Toplanma yeri olmayacak. Geçiş yeri olacak. Orada kalabalık birikirse Nikolaos tek hamlede herkesi sayar. İmam Efendi'ye haber gidecek: sabah ve akşam namazından sonra kimse avluda oyalanmayacak. Ama avlunun arka kapısı açık tutulacak."
"İmam buna razı olur mu?" dedi Bekir.
Emine Bacı cevap verdi: "Razı olmazsa karısı razı eder."
Kimse gülmedi. Çünkü bu artık şaka gibi duran ciddi bir yöntemdi. Erkeklerin ikna edemediği yerde, evin içindeki düzen başka türlü konuşurdu.
Leyla, kadın hattındaki isimleri saymaya başladı. Sayarken hiçbirini kâğıda yazmadı. "Çeşmede Zeliha, fırın arkasında Hatice, tandır evinde Makbule, sabunhanede Ayşe'nin görümcesi, aşağı mahallede Rum komşularla konuşabilecek kişi olarak Eleni..."
Hristo başını kaldırdı. O ana kadar masanın kenarında sessiz durmuştu. Kendi topluluğunun nereye yaslanacağı, onun için de ağır bir meseleydi. "Eleni'yi bu işe katarsanız," dedi, "aşağı mahallede bazıları onu Türklerle iş tutuyor sanır."
Leyla ona döndü. "Katmazsak, aşağı mahallede olup biteni yalnız Nikolaos'un kulağından duyarız."
Hristo cevap vermedi. Çünkü doğru, insanın kendi korkusunu küçültmez; yalnız onun yanında duracak ikinci bir ağırlık yaratır.
Cemil, Hristo'nun yüzüne dikkatle baktı. Bu adam, ilk bölümlerde ne sevinci tam açık ne korkusu tam dürüst görünen bir çizgide duruyordu. Şimdi önüne başka bir sınav konmuştu: mallarını mı, komşuluğunu mu, yoksa kendi topluluğundan gelebilecek şüpheyi mi daha ağır sayacaktı? Kasaba dediğin şey, böyle anlarda belli olur. Aynı sokaktan geçmek komşuluk değildir. Aynı tehlikeyi başka adlarla taşıdığın halde, birinin kapısı kırıldığında sesini çıkarıp çıkarmadığın komşuluktur.
"Eleni'ye açık söz gitmeyecek," dedi Cemil. "Sadece yön bilgisi. Kim gitti, kim geldi, hangi pencereler erken kapandı. Onun üstüne anlamı biz kurarız."
"Anlam kurmak," diye mırıldandı Hristo. "Bu günlerde en tehlikeli iş o."
Derviş Ali, ona sertçe bakacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Efe de öğreniyordu. Her tereddüt korkaklık değildi. Bazı tereddütler, insanın iki taraftan da ezilme ihtimalini hesap etmesinden doğar.
Savaş meclisinde en uzun tartışma ilk kurşun üzerine çıktı. Bekir, ilk saldırıda cevap vermeyi savundu. Hasanlı Mehmet, "Kurşun gelirse kurşun gider," dedi. Kör Salih ise duvar dibinde çömelmiş, küçük bir taşı parmakları arasında çevirerek dinliyordu. Sonunda taşı yere bıraktı.
"İlk kurşun, kimin attığından çok nerede duyulduğuyla işe yarar," dedi. "Açık meydanda atarsan herkes dağılır. Dar sokakta atarsan ses büyür, adam korkar ama yerini bulamaz. Fırın önünde atarsan ekmek korkuya karışır. Mezarlık yolunda atarsan kaçış yolu kapanmış sanılır."
Cemil, bu sözleri hemen plana çevirdi. "O halde ilk cevap açık meydanda verilmeyecek. Dam hattı, ancak asker fırın arka kapısına ya da çeşmeye doğrudan girerse ateş eder. Bunun dışında taş, gürültü, kalabalık, geciktirme."
"Taş mı?" diye sordu Hasanlı Mehmet küçümseyerek.
Emine Bacı ona döndü. "Kurşunun yetmediği gece taş da iştir evladım. Hele taş, doğru pencereye çarpıp bütün sokağı uyandırıyorsa."
Hasanlı Mehmet sustu. Bu kadınla tartışmak, tüfekle dumanı vurmaya benzerdi.
Toplantı ilerledikçe, herkesin yüzünde aynı ciddiyet yerleşti: Artık hiç kimse kasabayı tek bir hareketle kurtarmayacaktı. Ne Derviş Ali'nin dağdan inen adamları, ne Cemil'in kurmay aklı, ne Leyla'nın kadın ağı, ne Emine Bacı'nın görünmez dili. Bu gece birinin eksik kaldığı yerden öteki tamamlayacaktı. Direniş denen şey, sanıldığı gibi tek bir kahramanın gövdesinde değil; birbirinin zayıflığını öğrenmeye razı olmuş insanların arasında kuruluyordu.
Zeytin deposunun arkasındaki açıklık, sabahın gri ışığına kadar harita, iz, ev, ekmek ve su konuşulan bir yere dönüştü. Üstlerine örtü serilmiş bir tahta sandığın üzerinde Raif'in defterleri duruyor; yanında Cemil'in çizdiği kaba kroki, Leyla'nın işaretlediği ev içi geçişler, Emine Bacı'nın anlattığı kadın hatları, Kör Salih'in parmağıyla gösterdiği dam yolları ve Derviş Ali'nin kısa, sert hükümleri birbiriyle birleşiyordu.
Cemil, çarşının girişini işaretledi. "Birinci halka: fırın. Nikolaos bunu sayım diye gösterecek. Askeri ihtiyaç, nizam, halkın iaşesi... hangi kelimeyi seçerse seçsin, niyeti unu tutmak. Unu tutarsa, ekmek evde kavga çıkarır. Evde kavga çıkarsa sokak dağılır."
Emine Bacı hemen başını salladı. "Fırında Bekir duracak."
Bekir kaşlarını çattı. "Niye ben durayım?"
"Çünkü herkes senin huysuz olduğunu bilir," dedi kadın. "Sen fırında bağırırsan kimse bunu savaş tertibi sanmaz. Seni yine Bekir sanır. Ama sen orada kaç çuval un var, hangisine işaret kondu, kime ne kadar ekmek çıktı, hepsini sayarsın."
Kör Salih burnundan çok kısa bir ses çıkardı; gülüş değildi ama ona yakın bir şeydi. "Kadın adamın huyundan mevzi kuruyor," dedi.
Derviş Ali, "Doğru mevzi kötü adamdan bile yapılır," diye ekledi.
Bekir'in yüzü hâlâ sertti, ama itirazı söndü. Emine Bacı ona bir görev vermemişti; öfkesini yerleştirmişti. Bu, savaşın daha derin bir bilgisiydi. İnsanları değiştirmeye vakit yoksa, onların huylarını doğru yere koymak gerekir.
"İkinci halka su," dedi Leyla. "Çeşme erkeklere bırakılmayacak. Silahlı adam orada durursa ilk bakışta hedef olur. Kadın testiyle beklerse kimse şaşırmaz. Çeşme başı bizim kalacak. Ama sırayı değiştireceğiz. Gerçek su taşıyanla haber taşıyan aynı kişi olmayacak. Çocuklar arada dolaşacak."
Cemil, kâğıda küçük işaretler koydu. "Çeşmeden fırına haber kaç dakikada gider?"
"Kadının yürüyüşüne göre değil," dedi Emine Bacı. "Kucağındaki çocuğa göre değişir. Çocuk ağlıyorsa herkes yol verir."
Bu cümle, masanın üstünde duran bütün askeri işaretlerden daha yalın ve etkiliydi. Cemil, bir an kendi kurmay geçmişindeki soğuk tabloları düşündü: kolordu, tabur, kanat, irtibat, menzil. O tabloların hiçbirinde ağlayan çocuğun açacağı yol yazmazdı. Oysa bu kasabada, belki de bir cephaneden daha değerli geçiş, tam da o ağlayan çocukla sağlanacaktı.
"Üçüncü halka dar sokaklar," dedi Kör Salih. Kâğıda eğilmeden, kafasında yürüttüğü sokakları söylüyordu. "Çarşıdan aşağı inen iki geçit var. Birini gerçekten tutarız, ötekini tutuyor görünürüz. Nikolaos düz hat ister. Düz hat vermeyeceğiz. Damdan dama geçişi açık bırakacağız. Ama gençleri çok öne atmayacağız. Hevesli genç, geceyi kısa eder."
İlyas'ın adı söylenmedi. Ama herkes onu düşündü. Menderes'te omzundan vurulmuş o genç adam, şimdi bir evin arka odasında ateşi yükselmesin diye bekliyordu. Cemil, o gece sandığı suya bırakırken yalnız bir kişiyi değil, gelecekte bu masada duyulan bir ölçüyü de kurtardığını şimdi daha iyi anlıyordu.
Derviş Ali, dam hattı için Hasanlı Mehmet'i, Arifoğlu Musa'yı ve iki delikanlıyı seçti. Fırıncının büyük oğlu ile kahveci İsmail'in yeğeni. İkisi de öyle destanlarda adı geçecek delikanlılardan değildi. Biri fazla zayıf, öteki fazla sessizdi. Bu sessizlik, Kör Salih'in hoşuna gitti. "Az konuşan damda uzun yaşar," dedi.
Dördüncü halka evlerdi.
Burada sözü Leyla aldı. Bir kâğıda evleri tek tek yazmadı. Çünkü evlerin güvenini kâğıda dökmek, onları tekrar bir başkasının defterine çevirmek demekti. Onun yerine hafızasını kullandı. "Yaralı evi başka olacak. Çocuk saklayan ev başka. Kâğıt saklayan ev başka. Ekmek dağıtan ev başka. Hiçbir ev bütün yükü taşımayacak. Bir ev basılırsa hat çökmeyecek."
"Hangi ev yaralı taşır?" diye sordu Cemil.
"Tandır evi," dedi Emine Bacı. "Duman kokusu kan kokusunu örter."
"Çocuklar?"
"Alt sokaktaki dul Ayşe'nin evi. Çocuk sesine alışık. İki çocuk fazla olsa kimse saymaz."
"Kâğıt?"
Leyla, kısa bir an durdu. "Benim evim değil. Çok görünür oldu. Halamın eski sandığına koymak isterdim ama artık amcam yüzünden riskli. Kâğıtlar sabunhanenin yıkık duvarında, taş arkasında duracak. Kadınlar oraya temizlik bezi götürür gibi gider."
Cemil, bu kararın Leyla için ne anlama geldiğini gördü. Kendi evini güvenli merkez olmaktan çıkarıyordu. Bu, yalnız pratik bir karar değildi; aile ve sınıf bağlarına duyulan son güvenin de geriye çekilmesiydi.
Savaş meclisi dağıldığında sabah artık kasabanın taşlarına gelmişti.
Güneş doğdu, ama ışık ferahlık getirmedi. Çarşının üstünde her zamanki ekmek, tütün, hayvan, zeytin ve ıslak taş kokusunun arasına daha sert bir koku karışmıştı: uykusuz beden, korku teri ve yaklaşan barutun henüz patlamamış haberi. İnsan bunu burnuyla tam ayırt edemez; ama boğazında bir sertlik olarak hisseder.
Kasaba görünüşte eski işine dönmeye çalıştı. Fırın açıldı. Çeşmede sıra oluştu. Kahveci İsmail sobayı yaktı. Hakkı bakkal tuz ve şeker çuvallarını dışarı alır gibi yaptı. Manifaturacıların önünde birkaç kadın kumaş baktı. Ama bütün bu hareketlerin altında başka bir düzen çalışıyordu. Kimse yalnız kendi işini yapmıyordu artık. Herkesin işi, başka birinin hayatına değiyordu.
Cemil, çarşının başındaki gölgede durup bunu izledi. Birkaç hafta önce olsa bu kalabalığın içindeki düzeni okuyamazdı. Şimdi ise bir kadının testiyi sol eline almasının, bir çocuğun ekmek kuyruğundan zamansız ayrılmasının, kahve önündeki bir sandalyenin her zamanki yerinden yarım karış sağa çekilmesinin tesadüf olmadığını biliyordu. Kasaba, görünen hayatının altına ikinci bir hayat sermişti.
Öğle saatlerinde kasaba, kendini aldatmak için gündelik hayata daha sıkı sarıldı. İnsanlar böyle yapar. Felaketin yaklaştığı bilindiğinde, kimisi dua eder, kimisi silah sayar, kimisi de en sıradan işini daha dikkatli yaparak dünyanın hâlâ yerinde durduğuna inanmak ister. Bir kadın kapısının önünü iki kez süpürdü. Bir çocuk, annesi izin vermediği halde misketlerini sokağa döktü ve hemen topladı. Hakkı bakkal, şeker çuvallarını açıp tekrar bağladı. Tütüncü, ağırlıkları terazinin yanına dizdi ama hiçbir şey tartmadı. Bu boş hareketlerin her biri, kasabanın sinirinin dışarı vurmuş halidir.
Cemil, fırına uğradığında Bekir'in büyük oğlu hamur yoğuruyordu. Delikanlı, babasına benzememeye çalıştığı için daha çok benziyordu. Çatık kaşlarını yumuşatıyor, ama her gelen sese fazla hızlı başını çeviriyordu. Bekir, "Başını hamura ver," diye homurdandı. "Kapıyı ben duyarım."
Cemil bunu işitti. Baba oğul arasındaki bu sert sözün altında açık bir şefkat vardı. Erkeklerin çoğu, sevdiklerini korumayı emir vererek yapar; sonra bu emrin sevgi olduğunu karşı tarafın anlamasını bekler. O delikanlı da anlamış gibiydi. Başını hamura eğdi ama kulakları hâlâ kapıdaydı.
Leyla, çeşme başındaki kadınları son kez yokladı. Konuşmalar açık değildi. Bir kadın sabun eksikliğinden yakındı, öteki komşusunun gelinini çekiştirdi, üçüncüsü bebeğinin ateşinden söz etti. Fakat her cümlenin altında yer değiştiren başka bir anlam vardı. Kim fırına yaklaşacak, kim testiyi düşürecek, kim ağlayan çocuğu kalabalığın içine sokacak, kim askerin sertleşmesi halinde ilk çığlığı atacak... Bunların hiçbiri yazılmadı. Yazı, bazı işleri ağırlaştırır. Kadınların bu ağı, hafızayla ve tekrar edilen gündelik hareketle çalışıyordu.
Emine Bacı, son talimatı verirken, "Kavgayı gerçek yapmayın," dedi. "Gerçek kavga kontrolden çıkar. Rol yapar gibi de yapmayın. O da anlaşılır. Herkes kendi evindeki gerçek korkuyu getirsin, sadece yönünü biz belirleyeceğiz."
Bu söz, Leyla'nın içinde uzun süre kaldı. Korkuyu yok etmeye çalışmıyorlardı. Korkunun yönünü değiştiriyorlardı. Bu, savaşın başka bir çeşidiydi.
Nikolaos ilk hamlesini ikindiye doğru yaptı.
Gökyüzü gün boyu açık kalmış, sonra akşamüstüne yakın kirli sarı bir renge dönmüştü. Taş duvarlar bu ışıkta daha yorgun görünür. İnsanların gölgeleri uzar, yüzlerdeki çizgiler sertleşir, kapı önlerinde duranlar eve girmekle dışarıda kalmak arasında tuhaf bir kararsızlık yaşar. Tam o saatlerde hükümet konağı tarafından altı asker, iki yerli zaptiye ve Nikolaos meydana indi.
Yüzbaşı yine bağırmıyordu.
Bu, onun en ağır silahıydı. Üniforması temizdi. Çizmeleri çamursuzdu. Kılıcının kabzası öne çıkacak biçimde değil, neredeyse kayıtsızca duruyordu. Kasabaya bir fatih gibi değil, kendisine teslim edilmiş bir düzeni kontrol eden memur gibi bakıyordu. Bu tavır, bağırmaktan daha çok aşağılıyordu.
Nikolaos'un yanında duran yerli zaptiyenin yüzü, askerlerden daha karışıktı. Yunan askerinin yüzünde emir vardı; zaptiyeninkinde utançla korkunun birbirine bulaşmış hali. Kendi kasabasının fırınına yabancı emirle girmek, insanı iki tarafa da ait olmaktan çıkarır. Bekir onun yüzüne özellikle baktı. Adam gözlerini kaçırdı. Bu küçük kaçırış, fırındaki sıcak havadan daha fazla şey anlattı.
Nikolaos, un çuvalının ağzını açtırdı. Elini una sokmadı; yalnız iki parmağıyla kenardan aldı, parmaklarının arasındaki beyazlığı ışığa tuttu. Bu hareket, bir gıdayı denetlemekten çok, bir hayat damarına dokunduğunu ilan etmek gibiydi. Fırının içinde bulunan herkes o iki parmağı gördü. Unun kendisi sessizdi, ama o an bütün kasaba adına konuşuyor gibiydi: Beni tutarsan çocuk ağlar, beni dağıtırsan ev karışır, beni ölçersen halk birbirine düşer.
"Kaç çuval?" diye sordu Nikolaos.
Bekir cevap vermeden önce bir an durdu. Cemil dışarıdan bunu gördü ve içinden "yalan söyleme" diye geçirdi. Çünkü acele yalan, en kolay yakalanan şeydir.
"Yirmi iki," dedi Bekir.
"Defterde?"
"Yirmi iki."
Nikolaos, tercümanın yüzüne baktı. Tercüman defteri açtı. Gerçekten yirmi iki yazıyordu. Raif'in defterinde ise fırındaki un miktarının yirmi dört olduğu not edilmişti. Demek ki Raif ya eski bilgi vermişti ya da Bekir iki çuvalı önceden saklamıştı. Nikolaos'un gözünde küçük bir gölge geçti. Bu gölge, fark etme gölgesiydi.
Bekir, o gölgeyi gördü. İçinde bir zafer kıpırdadı; ama yüzüne çıkarmadı. İki çuval un, savaş kazandırmazdı. Fakat düşmanın defterine ilk küçük yalanı sokmuş olmak, insanın omzuna görünmez bir güç verir. Bu gücü de ona Emine Bacı sağlamıştı. Gece yarısı iki çuval, tandır evine taşınmış, yerine boş çuval şişirilip konmuştu. Bekir önce buna itiraz etmişti. "Ben fırınımda sahte çuval istemem," demişti. Emine Bacı ise "Düşman gerçek korku isterken ona biraz sahte bolluk vermek günah olmaz," diye cevaplamıştı.
Nikolaos işte o sahte bolluğun önünde duruyordu.
Yine de fazla belli etmedi. Çünkü o da kendi defterine her zaman tam güvenmeyen bir adamdı. "Yirmi iki," dedi. "İki çuval işaretlenecek. Halkın düzeni için."
Bekir'in içindeki öfke tekrar yükseldi. Fırının sıcaklığıyla birleşince, alnındaki damar şişti. Fakat Cemil'in sabah söylediği cümle aklına geldi: Senin öfkeni yazmışlar. Bu cümleyi hatırlamak, öfkeyi tamamen söndürmedi; ama dizginledi. Bekir, elini hamur teknesinin kenarına bastırdı. "İşaretlersin," dedi. "Ama ekmek kesilirse bu kapının önünde ilk senin adın söylenir."
Tercüman çevirmedi. Nikolaos yine de anladı.
Çünkü insanın evini basan adam sana düşman gibi değil de, düzen sağlayıcı gibi davranırsa, seni kendi evinde küçük düşürür.
Fırına girdiğinde içerideki sıcaklık yüzüne vurdu. Taze ekmek kokusu, un tozu ve ağır hamur havası bir an için askerlerin burnunu doldurdu. Bekir, hamur teknesinin başındaydı. Kolları dirseğe kadar un içindeydi. Kızarmış yüzü ve çatık kaşları, her zamanki huysuz fırıncı görüntüsünü eksiksiz taşıyordu. Ama gözleri, Nikolaos'un elinden çok askerlerin ayaklarına bakıyordu. Kim nereye basıyor, kim hangi çuvala yaklaşıyor, kim kapının iç yanında kalıyor; hepsini sayıyordu.
Nikolaos, çuvalların önünde durdu. Birinin ağzını parmağıyla yokladı. Sonra tercümana dönüp yumuşak bir sesle konuştu. Tercüman Türkçeye çevirdi:
"Halkın iaşesi kayıt altına alınacak. Bu, herkesin iyiliği için."
Bekir gülmedi. Ama dudaklarının kenarı seğirdi. "Halkın ekmeği halkın iyiliği için mi alınacak?"
Tercüman çevirmek istemedi. Nikolaos, Bekir'in yüzünden cümlenin tadını anladı. Bu kez doğrudan kırık ama anlaşılır Türkçesiyle konuştu: "Ekmek kavga çıkarır. Ben kavga istemem."
"Kavgayı ekmek çıkarmaz," dedi Bekir. "Ekmeğe el uzatan çıkarır."
Fırının havası ağırlaştı. Bir askerin eli tüfeğinin kayışına gitti. Nikolaos başını bile çevirmeden o hareketi durdurdu. Bunu yaparken sakinliği bozulmadı. İşte o an Cemil, fırının dışından izlerken, düşmanın asıl tehlikesini bir kez daha gördü. Nikolaos öfkesini adamlarına bile dağıtmıyordu. Kendi şiddetini saklayabiliyordu. Saklanan şiddet, ilk bağırışta patlayan şiddetten daha uzun ömürlü olur.
"Sayım yapılacak," dedi Nikolaos. "İki çuval işaretlenecek. Yarın gerektiğinde alınacak. Kimseye haksızlık edilmez."
Haksızlığın en düzgün giydirilmiş hali buydu.
Nikolaos fırından uzaklaşırken, meydanda kimsenin tam anlamıyla rahatlamadığı görüldü. Çünkü alınmayan şey bazen alınandan daha uzun süre korkutur. İşaretli çuval, fırının köşesinde iki kırmızı yara gibi duruyordu. Bekir o çuvallara bakmamaya çalıştı, ama her döndüğünde gözünün ucu oraya gidiyordu. Oğlunun da baktığını fark edince sertçe bağırdı: "Hamura bak!" Delikanlı irkildi. Sonra babasının neden bağırdığını anladı ve başını eğdi.
Çeşme başındaki kadın kalabalığı yavaş yavaş dağıldı. Dağılma da sahnenin parçasıydı. Hepsi aynı anda gitmedi. Önce bebeği olan kadın, sonra testisi kırılan, sonra kavgayı en çok büyüten, en son da sessiz kalanlar çekildi. Böylece kalabalık bir anda ortadan kalkmadı; meydanın hafızasında bir süre daha kaldı. Askerlerin gözünde, kadınlar dağılmış değil, her an yeniden toplanabilecek bir güç olarak kaldı.
Leyla bunu bilerek yaptı. Yanındaki genç kıza, "Hemen eve gitme," dedi. "İki sokak dolaş. Sanki anneni arıyormuş gibi."
"Niye?"
"Bizi bir yere bağlı sanmasınlar."
Kız anlamış gibi başını salladı; tam anlamasa bile hareketi yaptı. Savaşta herkes bütün planı bilmez. Bazen doğru hareket, eksik bilgiyle de yapılır.
Cemil, akşamüstüne doğru fırının arka tarafında Bekir'le kısa bir kez daha konuştu. Bekir, "İki çuvalı bu gece alırlarsa?" diye sordu.
"Almalarını engellemeye çalışacağız."
"Engelleyemezsek?"
"Unu değil, fırını koruyacağız."
Bekir'in yüzü karardı. "Un giderse fırın ne işe yarar?"
"Fırın durursa yeniden un buluruz. Fırın yanarsa, ekmek yalnız mal değil, hat da kaybeder."
Bekir bunu sevmedi. Ama savaşın gerçek kararları zaten çoğu zaman insanın sevmediği şeylerdir. Fırına baktı; duvarları, hamur teknesini, kürekleri, islenmiş tavanı. Sonra çok alçak sesle, "Babam bu fırını Balkan Harbi'nden sonra ayakta tuttu," dedi. "Biz de şimdi unla savaşacağız demek."
Cemil cevap vermedi. Çünkü evet, bazen memleket unla savaşırdı.
Tam o sırada çeşme başında ilk ses yükseldi.
"Benim evde hasta var, önce ben dolduracağım!"
Bu cümle, gerçekte su kavgası değildi. Emine Bacı'nın işaretiydi. Bir kadın testisini taş zemine sertçe bıraktı. Testinin dibindeki su sıçradı. Başka bir kadın ona karşılık verdi. Üçüncüsü araya girip kolundan çekti. Bir çocuk ağlamaya başladı. Bir başka kadın, "Fırının önünü kapatmayın!" diye bağırdı ama yürüyüşünü tam tersine, fırın tarafına çevirdi. Kısa sürede fırının karşısındaki dar alan gündelik bir mahalle kavgası gibi görünen ama her adımı hesaplanmış bir kalabalığa dönüştü.
Testiler çarpıştı. Birinin kulpu kırıldı. Su taşın üstüne yayıldı. Bir bebek gerçek mi rol mü olduğu anlaşılmayacak kadar içli ağladı. İki genç kız güya annelerini ayırmaya çalışırken fırın kapısının önüne doğru yarım halka kurdu. Yaşlı bir kadın, "Ekmek de kalmayacak, su da kalmayacak!" diye ağıtla karışık bağırdı. Bu söz, kalabalığın içindeki korkuyu dışarı salıyor, ama aynı zamanda askerlerin ölçüsünü bozuyordu.
Yunan askerleri ne yapacaklarını bir an bilemediler. Silahlı bir adama dipçik vurmak kolaydır. Testisini tutan yaşlı kadına vurmak, üstelik bütün çarşı bakarken, başka bir şeydir. Nikolaos bunu gördü. Kadın kalabalığını aptalca bir tesadüf sanmadı. Bakışı kısa bir an Cemil'in bulunduğu gölgeye kadar uzandı. İkisi birbirini görmüş gibi oldular; belki de yalnız sezmişlerdi.
Nikolaos, iki çuvala kırmızı işaret koydurdu. Sonra hiçbir çuval almadan çıktı. Bu, geri adım değildi. Daha kötüsüydü. Bugün unun üstüne elini koymuş, yarın almaya geleceğini söylemişti. Böylece korkuyu bir gece boyunca evlerin içinde dolaştıracaktı.
Cemil, onun gidişini izlerken içinden şöyle geçirdi: Bu adam sabırlı. Sabırlı düşman, insanın uykusunu da silah yapar.
Akşam ezanından hemen sonra ikinci hamle geldi.
Mezarlık yoluna dönen dar sapakta iki asker belirdi. Aşağı mahalleye inen taşlı geçitte iki yerli zaptiye durdu. Bir barikat kurmadılar, emir bağırmadılar, kimseyi açıkça durdurmadılar. Yalnız orada durdular. Bu bile yetti. Çünkü yolun başında duran silahlı adam, geçiş izni sormasa bile her geçenin içine bir hesap bırakır: Beni gördü mü? Saydı mı? Gidişimi not etti mi?
Kasaba nefesini daha küçük almaya başladı.
Derviş Ali, karanlığın ilk kesildiği vakitte görünür oldu. Meydanın tam ortasına çıkmadı; ama saklanmadı da. Kahveyle fırın arasındaki gölgede, sırtı duvara yakın durdu. Onu görenler önce şaşırdı, sonra içlerinde küçük bir sertlik hissetti. Dağ, söylenti olmaktan çıkıp çarşının taşına inmişti. Bu, silah kadar moraldi. İnsan bazen kendi korkusunun yanında yalnız olmadığını görmek için bir adamın saklanmadan durmasına ihtiyaç duyar.
"Başlıyor," dedi Derviş Ali, Cemil yanına geldiğinde.
"Başladı," diye cevap verdi Cemil.
Efe başını iki yana salladı. "Bu daha yoklama. Asıl gece kapıya vurur."
Bu hüküm doğru çıktı.
Gece tam oturduğunda savunma hattı yerini aldı. Fırın içerden Bekir ve iki genç tarafından tutuldu. Çeşme başında kadınlar sırayı bozmuş gibi ama aslında hattı sabitlemiş biçimde durdu. Kahve açık bırakıldı; çay kaynıyor, iskambil masası dağılmamış görünüyordu, fakat kahveci İsmail her giren çıkanın yüzünü bir fincan gibi masaya koyup ölçüyordu. Dam hattında Hasanlı Mehmet, Arifoğlu Musa ve iki delikanlı vardı. Zeytin deposu artık sadece görünür yaralı noktasıydı; asıl yaralı hattı tandır evi, sabunhane ve keçi ağılına dağıtılmıştı. Leyla, sabit bir yerde durmuyor; kadınların arasında, evlerin eşiklerinde, arka sokakların soluk ışığında hareket ediyordu. Emine Bacı ise neredeyse hiç görünmüyordu. Görünmediği için daha çok yerdeydi.
Kör Salih, bir taş duvarın gölgesinde belirdiğinde Cemil ona ne sorduğunu bile hatırlamadı. Adam parmağıyla yalnız üç kısa işaret yaptı: mezarlık yolu tam kapanmamış, aşağı geçitte göz var, fırın arkasındaki dar aralık temiz. Bu üç işaret, koca bir rapordan daha kıymetliydi.
İlk gerçek darbe gece yarısına yakın indi.
Dul Ayşe, o gece kapı ilk vurulduğunda, iğnesini elinden düşürdü. İğnenin yere düşüş sesini bile duydu. Böyle anlarda insan kulağı en küçük şeyi büyütür; çünkü büyük şeyin adını koymak istemez. Evin içi küçüktü. Bir sedir, iki minder, duvar dibinde bakır taslar, ocak yanında yarı dolu odun sepeti, çocukların yattığı ince döşek. Küçük oğlan uykusunda kıpırdandı. Büyük olan gözünü açmıştı bile.
"Anne," dedi fısıltıyla.
Ayşe, ona sus işareti yaptı. Kendi eli titriyordu. Ama o titremenin çocuklara geçmemesi gerekiyordu. Bir kadının savaşta ilk görevi bazen korkmamak değil; korkusunun çocukların yüzüne kendi şekliyle düşmesini engellemektir.
İkinci vuruşta kapının üstündeki toz döküldü. Ayşe, o an Emine Bacı'nın öğle vakti söylediği şeyi hatırladı: "Kapıya vururlarsa önce kapıya değil, arka perdeye bak. Perde kıpırdarsa komşu hazırdır." Gözünü arka pencereye çevirdi. Perde çok hafif oynadı. Demek ki yan ev uyanmıştı. Bu küçük hareket, Ayşe'nin dizlerine biraz kuvvet verdi.
Üçüncü vuruşta küçük oğlan ağlamaya başladı. Ayşe onu kucağına almadı; çünkü kapıya gidecekti. Büyük oğlana, "Kardeşini tut," dedi. Çocuğun yüzünde bir anda büyümüş bir ifade belirdi. Sekiz yaşındaki bir çocuğun bir gecede büyümesi, savaşın en sessiz suçlarından biridir.
Kapıya yaklaşırken dışarıdaki sesler çoğaldı. Önce ayaklar. Sonra bir erkek sesi. Sonra yabancı bir hece. Sonra komşu kadının lambayla çıkarken ettiği o bilerek yüksek dua. Ayşe kapının aralığından baktı. Askerleri gördü. Tüfekleri gördü. Ama en çok, iki ev ötede elinde testiyle duran Zeliha'yı görünce ağlamak istedi. Çünkü yalnız olmadığını anladı.
Dışarıda kadınlar toplanırken, evin arka kısmında başka bir hareket başladı. Büyük çocuk, kardeşinin ağzını eliyle kapatmıştı. Bunu annesi öğretmemişti. Kendi bulmuştu. Çocuk bazen korkudan zekâ çıkarır. Kapının altından içeri sızan soğuk hava, odadaki kandilin alevini eğdi. Ayşe o eğilen alevi gördü ve düşündü: Kapı kırılırsa önce hangi yöne çekileceğim? Çocukları hangi minderin arkasına atacağım? Ocağın yanında bıçak var mı? Sonra bu düşüncelerin hepsinden utandı. Çünkü bir kadın kendi evinde çocuklarını saklayacak köşe arıyorsa, dünya çoktan bozulmuştur.
Tam o sırada Leyla'nın sesi dışarıdan gelmedi. Leyla bağırmıyordu. Ama kadınların hareketi, onun orada olduğunu belli ediyordu. Zeliha bir adım öne çıktı, Hatice su tasını düşürdü, yaşlı kadın ağlamayı yükseltti. Askerlerin dikkati kapıdan yarım nefes uzaklaştı. Ayşe işte o anda arka kapıdaki küçük sürgüyü açtı. Çocukları oraya yöneltti. Bu kaçış değildi; evin içindeki yükün hafifletilmesiydi.
Dışarıdaki asker, "Kapıyı aç!" diye bağırdı.
Ayşe kapıyı hemen açmadı. Çok da bekletmedi. Emine Bacı'nın dediği gibi: "Fazla bekleme, suç olur. Hemen açma, korku olur. İkisinin ortasında dur."
Kapıyı açtığında yüzüne önce gece, sonra tüfek, sonra kalabalıktaki kadınların bakışı vurdu. O bakışların içinde aynı cümle vardı: Dayan. Biz buradayız.
Aşağı mahallede, Raif'in defterinde "kararsız ama baskıyla çözülebilir" diye işaretlenen evin kapısına dipçik vuruldu. Ses, büyük bir patlama değildi. Ama gece içinde dipçiğin kapıya vururken çıkardığı o tok, tahta ve kemik arası ses, insanın midesine iner. Birinci vuruşta evin içinden bir çocuk sesi geldi. İkinci vuruşta kadın sesi. Üçüncü vuruşta bütün sokak nefesini tuttu.
O evde dul Ayşe yaşıyordu. Kocası dönmemişti; nereye götürüldüğü, kimin tuttuğu, sağ mı ölü mü olduğu bilinmiyordu. İki çocuğu vardı. Büyük olan sekiz yaşındaydı ve son bir haftadır ağlamamayı öğrenmişti. Küçüğü ise korktuğu zaman annesinin eteğini dişleriyle tutacak kadar küçüktü. Nikolaos'un böyle bir evi seçmesi tesadüf değildi. Yalnız evler kolay kırılır. Dul evler daha da kolay. Çünkü kapıyı tutacak erkek yoksa, devlet ve düşman kendini daha rahat hisseder.
Ama o gece ev yalnız bırakılmadı.
İlk dipçik sesinden sonra sağdaki evin kapısı açıldı. Sonra soldaki. Sonra karşıdaki. Bir kadın elinde lamba ile dışarı çıktı. Bir diğeri sırtında yün şal, kucağında bebekle koştu. Yaşlı bir kadın "Burada hasta var!" diye bağırdı. Bu yalan mıydı, gerçek mi, kimse bilmedi. Bir başka kadın, elindeki su tasını askerin önüne düşürdü; tas çınladı, su yayıldı, herkes bir an ona baktı. Tam o anda evin içindeki çocuklar arkadan çıkarıldı.
Leyla, sokağın başında duruyordu. Görünmeyecek kadar geride, kaybolmayacak kadar yakındı. Kadınların ne kadar yaklaşacağını eliyle değil, bakışıyla ayarlıyordu. Birini fazla öne çıkınca kolundan çekti. Başka birini daha yüksek sesle ağlaması için omzundan itti. Dul Ayşe'nin kapısının tam önünde kalabalığın daralıp askerin içeri girmesini zorlaştıracak biçimde bir halka oluştu. Bu, kurşunsuz bir mevziydi.
Yunan askerleri afalladı. Bir ev basarken karşılarına silahlı adam çıkarsa ne yapacaklarını bilirlerdi. Ama ağlayan kadın, çocuk, lamba, su tası ve kapı eşiğinde birbirine dolanan bedenler karşısında emir kısa süre için bozulur. Bir asker kadının kolunu itmek istedi; kadın yere düşmedi, tam tersine kendini daha ağır bıraktı. Başka bir asker, "çekilin" diye bağırdı. Tercüman söylediğini Türkçeye çevirmeye çalışırken, sokaktaki kadınlar aynı anda konuşmaya başladı. Gürültü, askerin emrini yuttu.
Bu sahne, Cemil'e sonradan bile akıl almaz gelecekti. Çünkü burada cesaret, namluya karşı koşmak değil; korkuyu tek bir evde bırakmamaktı. Korku, paylaşıldığında ortadan kalkmaz; ama tek başına öldürücü olmaktan çıkar.
Nikolaos bu ilk denemede kapıyı kırdırmadı. Askerlere geri çekilmelerini işaret etti. Fakat çekilirken sokağı saydı. Hangi kadın önce geldi, hangi ev geç açıldı, hangi çocuk hangi kapıdan çıktı... Onun aklı da çalışıyordu. Bu, savaşı daha zor yapıyordu. Karşılarında sadece kaba bir süngü değil, öğrenen bir düşman vardı.
Bir saat sonra çarşı girişinde silah patladı.
İlk silah sesinden sonra fırının içinde zaman daraldı. Bekir, demir sürgünün arkasında dururken oğlunun nefes alışını duydu. Delikanlı, elindeki hamur küreğini silah gibi tutuyordu. Bu görüntü Bekir'in içini acıttı. Hamur küreği ekmek içindi. Oğlunun elinde şimdi kapı savunuyordu. Savaş, eşyaların anlamını da bozar.
Dışarıdan bir kurşun kepengin üstüne çarptı. Tahta kıymığı havaya kalktı. Fırının sıcaklığı bir anda güvenli olmaktan çıktı; içerisi kapalı bir kazan gibi geldi. Bekir oğluna, "Yere eğil," dedi. Oğlu eğilmedi. "Eğil dedim!" Bu kez delikanlı yere çöktü. Bekir onun başını kendi eliyle neredeyse bastırdı. O an baba olmakla fırını tutmak aynı bedende çarpıştı.
Dam hattında Hasanlı Mehmet ilk hedefi görmedi; yalnız hareket gördü. Karanlıkta hareket bazen adam, bazen gölge, bazen de insanın kendi korkusudur. Bu yüzden hemen ateş etmedi. Kör Salih'in öğrettiği gibi, hareketin nereye gitmek istediğine baktı. Gölge fırının arka kapısına yönelince tetiği çekti. Kurşunun isabet edip etmediğini anlamadı. Ama gölge durdu. Bazen durdurmak, vurmak kadar işe yarar.
Arifoğlu Musa, yan damdan taş attı. Taş askere değil, duvarın köşesine çarptı. Ses, askerleri orada başka biri varmış gibi yanılttı. İki tüfek o tarafa döndü. Bu iki nefeslik boşlukta fırının arka kapısından bir çocuk geçti; elinde ekmek değil, haber vardı. Çocuğun adı kimsenin aklında kalmayacaktı belki. Ama savaşın o anında, iki tüfeği yanlış yöne döndüren taş kadar, koşan çocuğun nefesi de cepheydi.
Cemil, sokak ağzında bu küçük hareketleri birleştirmeye çalışıyordu. Bir kurşun sesi, bir taş sesi, bir çocuk, bir kapı, bir kadın çığlığı... Bunlar kâğıt üstünde düzensiz görünürdü. Fakat doğru düzenlenirse, düşmanın düz yürüyüşünü bozardı. Nikolaos'un planı çizgilerle kurulmuştu; kasaba ona düğümlerle cevap veriyordu.
Bir ara, tercümanın sesi yeniden duyuldu: "Teslim olun! Silah bırakan zarar görmeyecek!"
Bu cümlenin arkasında kimsenin inanmadığı bir vaat vardı. Yine de vaat, umudu değilse bile yorgunluğu yoklar. Cemil bunu bildiği için hemen karşı ses aradı. Bekir'in fırından bağırmasını istemiyordu; öfkesi fazla görünürdü. Leyla'nın sesi bu iş için daha doğruydu. Fakat Leyla o sırada dul Ayşe'nin sokağındaydı. Emine Bacı, bir çocuğu gönderdi. Çocuk kahve önünde durup yüksek sesle, sanki annesine seslenir gibi bağırdı: "Ninni söyleyin!"
Bu, kadın hattında "dağılma yok" demekti. Birkaç evden alçak mırıltılar yükseldi. Tercümanın teslim çağrısı, bu mırıltıların içinde tuhaf biçimde etkisini kaybetti. Silahsız sesler, silahlı vaadi yuttu.
İlk kurşunun kimden çıktığı o gece anlaşılmadı. Belki işaretli un çuvallarını almak için gelen askerlerden biri panikle ateş etmişti. Belki damdaki gençlerden biri, bir Yunan askeri fırının arka kapısına çok yaklaşınca elini erken çekmişti. Belki yerli zaptiyenin tüfeği, karanlıkta bir gölgeyi düşman sanmıştı. Savaşın ilk kurşunu çoğu zaman kimsesizdir. Ama çıktığı anda herkesin kaderini sahiplenir.
Ses taş duvara çarpıp çarşının üstüne yayıldı.
Fırının kapısı içerden kapandı. Bekir, demir sürgüyü indirirken öyle bir kuvvet uyguladı ki sürgünün sesi, bir karar gibi duyuldu. Damdan iki el patladı. Askerlerden biri yere yatmadı, duvar dibine çekildi; demek ki tecrübeliydi. Bir başkası meydanın açık kısmına doğru değil, fırın karşısındaki gölgeye kaydı. Nikolaos'un adamları düzensiz değildi. Bu da Derviş Ali'nin kaşlarını çattırdı.
"Bunlar korkutmaya değil, tutmaya gelmiş," dedi Efe.
"Evet," dedi Cemil. "Ama bütün sokakları aynı anda tutamazlar."
"Biz de tutamayız."
"O yüzden en kıymetli olanları tutacağız."
Bu cümle, gece boyunca Cemil'in en ağır dersi olacaktı. Savunma, insanın her şeyi kurtarması değildir; neyi bırakacağını bilmesidir. Fakat bırakılan her ev, her sokak, her sandık, her kapı insanın içinde küçük bir suç gibi kalır.
Kurşun sesleri aralıklı sürdü. Bazen iki dakika hiç ses olmadı, sonra bir anda üç el patladı. Bu tür çatışma, kesintisiz ateşten daha yorucudur. Çünkü her sessizlikte insan bitti sanır; her yeni seste yeniden başlar. Duman ağır ağır çarşının içine çöktü. Un tozu, barut kokusuyla birleşince fırının etrafında keskin, genzi yakan bir hava oluştu. Bir yerde çocuk ağladı, hemen susturuldu. Kahvehanenin penceresi yarım kapandı. Kapandığı kadar da açık bırakıldı; içerisi göz olarak çalışmaya devam etmeliydi.
Kör Salih mezarlık yolundan döndüğünde yüzünde alışılmış dinginlik yoktu. Bu, bağırdığı anlamına gelmezdi. Ama tek gözünün etrafındaki kaslar daha sertti. "İki adam daha," dedi. "Mezarlık yoluna. Tam kapanmadı ama kapanmak ister."
Cemil hemen karar verdi. "Yaşlıları oradan çıkarın. Çocuklar ikinci geçitten. Kâğıtlar sabunhanede kalacak. Kimse zeytin deposuna gitmeyecek."
"Zeytin deposu?" diye sordu Bekir'in büyük oğlu, nefes nefese.
"Göze görünür oldu. Düşman da artık akılsız değil."
Genç adam cevap vermeden koştu.
Gece büyüdükçe kasaba, ateş çemberine benzemeye başladı. Her yer tam yanmıyordu; ama her köşe yanma ihtimaliyle ısınıyordu. Kapılar içeriden sürgüleniyor, pencereler yarım aralanıyor, testiler taşınıyor, yaralılar ses çıkarmasın diye dişlerini bezlere geçiriyor, kadınlar ninni söyler gibi haber taşıyor, erkekler gereğinden fazla kahraman görünmemeye çalışıyordu.
Tam gece yarısını geçe, Hristo'nun dükkânı tarafında alev yükseldi.
Hristo, alevi ilk gördüğünde kendi dükkânının kapısına koşmadı. Dondu. Bu donuş korkaklık değildi; insanın geçmişinin aynı anda yanmaya başlamasıdır. O dükkânda babasından kalan tartı vardı. İzmir'den getirdiği tütün balyaları, iyi müşteriye sakladığı kahve, kız kardeşinin düğününde kullanılmak üzere kenara koyduğu kumaş topu, borç defteri, alacak defteri, eski bir ikonanın sarılı durduğu küçük kutu... Mal denen şey bazen yalnız para değildir. Bir insanın yıllar içinde kendini nasıl ayakta tuttuğunun küçük parçalarıdır.
Alev, bu parçaların hepsine aynı hırsla yürüyordu.
Hristo kapıya atılacak oldu. Leyla'nın sesi onu durdurdu: "Ön kapıyı açma! Hava alırsa büyür!"
Hristo ona baktı. Bir an için kimin kimden emir aldığı meselesi aklından geçti belki. Bir Türk kadınının, bir Rum tüccarın dükkânı için sokağın ortasında talimat vermesi, birkaç hafta önce olsa kasabada tuhaf bulunurdu. O gece kimse tuhaf bulmadı. Ateş, insanlara önce hayatta kalmayı öğretir; kimliklerin, kırgınlıkların ve eski hesapların hepsi alevin hızına yetişemeyince geride kalır.
"Arka kepenk!" diye bağırdı Leyla. "Dumanı oradan ver!"
Hristo bu kez itaat etti. Arka tarafa koştu. Kepenk sıkışmıştı. Ellerini yaktı. Dişlerini sıktı, tekrar çekti. Ahşap açılınca duman dışarı boşaldı. Bu, alevi tamamen söndürmedi ama onun yönünü değiştirdi. O anda Emine Bacı'nın gönderdiği iki kadın ıslak keçeyi getirdi. Keçe alevin üstüne bastırıldığında çıkan tıslama, sokaktaki herkese bir an için umut gibi geldi.
Yangın sırasında Nikolaos'un adamlarından biri uzaktan hareketlendi. Yangını fırsat bilip çarşıya daha derin girmek istediği belliydi. Damdan Hasanlı Mehmet bunu gördü. Ateş etmedi. Bunun yerine bir kiremit parçasını askerin önündeki boşluğa attı. Kiremit kırıldı, ses patladı. Asker bunun kurşun mu taş mı olduğunu anlamak için yarım nefes durdu. O yarım nefes, Derviş Ali'nin iki adamını sol geçide kaydırmaya yetti.
Böylece yangın yalnız felaket değil, aynı zamanda perde oldu. Kasaba, kendi felaketinin dumanını bile kendini saklamak için kullanmayı öğreniyordu.
İlk önce kimse bunun ne olduğunu anlayamadı. Dükkânın arka penceresinden ince bir turuncu ışık sızdı. Sonra içeriden kısa bir çatlama sesi geldi. Ardından duman, ahşap kepengin üstünden dışarı süzüldü. Hristo'nun tütün ve kuru mal sakladığı dükkânı, çarşının dar bölümündeydi. Orada büyüyecek bir yangın, yalnız bir dükkânı değil, bütün geçidi yutabilirdi.
"Yangın!" diye biri bağırdı.
Bu kelime, o geceki bütün kurşunlardan daha hızlı yayıldı. İnsan düşmandan önce ateşten korkar; çünkü ateş taraf tutmaz. Leyla bu sesi duyduğunda, dizlerinin altında bir an boşluk hissetti. Yangın, savaş planının dışına taşan ilkel bir felakettir. Ne kadın hattı ne dam hattı ne kurmay aklı, büyüyen ateşe tek başına hükmedebilir.
Ama durdu.
Bir nefes. İki nefes.
Sonra sokağın ortasına değil, tam yangını gören ve kadınların duyabileceği çizgiye çıktı. Alevin sıcaklığı yüzüne vurdu. Duman, gözlerini yaşarttı. Hristo'nun dükkânının önünde bir erkek kararsızca sağa sola bakıyor, başka biri kendi evine koşmaya hazırlanıyordu. İşte tehlike buydu: Yangın sadece dükkânı değil, düzeni de yakacaktı.
Leyla bağırdı:
"Kimse dağılmayacak! Su buraya! Çocuklar arka sokağa! Keçeyi ıslatın! Hristo, kapıyı açma, arka kepengi indir!"
Sesinin yüksekliği değil, kesinliği işe yaradı. Kadınlar hemen hareket etti. İki testi, üç kova, bir ıslak çuval, tandır evinden getirilen kalın bir keçe... Hepsi birkaç dakika içinde dükkân önüne aktı. Hristo, yüzü bembeyaz halde arka kepengi indirdi. Bu adamın hangi tarafta durduğuna dair eski şüpheler o an anlamını yitirmedi; ama yangın önünde herkes aynı sokağın adamıydı. Leyla bunu anladı ve hiçbir geçmiş hesabı yangının önüne koymadı.
Emine Bacı, sokağın öbür ucunda iki kadını durdurdu. "Hepsi aynı yere değil," dedi. "Bir testi çeşmede kalacak. Bir kova fırına. Yangın bizi susuz bırakmasın."
Bu cümle, kaosun ortasında düzenin devam etmesiydi. Sadece yangını söndürmek yetmezdi; yangın sönerken başka hat kurumamalıydı.
Alev büyümedi. Duman büyüdü. Bu bile yeterince ağırdı. İnsanların yüzleri is ve terle karardı. Bir genç kız öksürürken dizlerinin üzerine çöktü. Leyla onu kaldırdı, kenara itti, sonra yeniden yangına döndü. O an, kendisinin ne zamandır geçtiği eşiği tam gördü. Birkaç hafta önce bu tür bir sahnede evinin penceresinden bakacak, halasının sözlerini, amcasının korkularını, Cemil'in tedbirlerini dinleyecekti. Şimdi sokağın içindeydi. Ateş yüzüne vuruyordu. Ve insanlar onun cümlesiyle hareket ediyordu.
Bu, makam değildi. Ünvan değildi. Fakat savaşta bazen gerçek komuta, kimin bağırdığına değil, kimin sözünün panik halindeki kalabalığı toparladığına bakar.
Cemil, yangının bastırıldığını görünce derin bir nefes almadı. Çünkü nefes alacak vakit yoktu. Yangınla birlikte Nikolaos'un planının bir başka tarafı açığa çıkmıştı. Düşman belki ateşi doğrudan çıkarmamıştı; ama ateşten faydalanmayı kesinlikle bekliyordu. Tam o karışıklık sırasında aşağı geçitte yeni bir baskı geldi.
Hasanlı Mehmet damdan bağırdı: "Sol geçit!"
Derviş Ali hemen hareket etti. Üç adamıyla o tarafa kaydı. Cemil onu durdurmadı; ama peşinden bağırdı: "Tam tutma! Geri boşluk bırak!"
Efe anlamıştı. Bu gece kahramanca kapanmak değil, sabaha kadar açılıp kapanmak gerekiyordu. Yine de dağ adamı için geri boşluk bırakmak, yüreğin içine diken batırır. Derviş Ali'nin yüzünde bunu gördü Cemil. Efe bir an için bütün sokağı tek yumrukla tutmak istiyor, sonra Menderes'ten beri öğrendiği yeni hesabı dişlerinin arasına alıp yutuyordu.
Gece ilerledikçe kayıplar görünmeye başladı.
Kahveci İsmail'in yeğeni omzundan vuruldu. Kurşun derin değildi ama kan çok aktı. Çocuk değil, adam olmaya çalışan yaşta biriydi; acıdan bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Onu zeytin deposuna değil, sabunhanenin arkasına taşıdılar. Emine Bacı orada iki kadına talimat verdi: "Yüksek ağlama yok. Yara kol. Ölüm değil. Ninni söyle."
Bir başka genç, damdan inerken ayağını burktu. Bu bile savaşın kaybıydı. Çünkü koşacak adam eksildi. Bekir'in büyük oğlu elini fırın kapısına sıkıştırdı; parmakları morardı ama yerini bırakmadı. Hristo'nun dükkânındaki duman, bir süre çarşıdaki herkesin gözünü yaktı. Bir yaşlı kadın, kendi evine taşınan yaralıyı görünce bayıldı. Bunlar destanlarda yer almayan sahnelerdir. Ama bir kasaba, en çok bunlarla yorulur.
Cemil, gece yarısına doğru ilk defa tam bir yenilgi ihtimalini gördü.
Cemil'in zihni o an istemeden eski bir geceye kaydı. Balkan bozgunundan sonra, yağmurun çamuru insanın dizine kadar çıkardığı bir geçiş hattında, yine böyle bir kararın eşiğinde kalmıştı. O zaman da haritada üç yol vardı. Biri kısa ama açık, biri uzun ama batak, biri de kâğıt üstünde güvenli görünen fakat sahada çoktan düşmanın kulağına gitmiş olabilecek bir köprü yolu. Üstleri köprü yolunu işaret etmişti. Cemil, içinden itiraz etmiş ama tam ses etmemişti. "Bir saat bekleyelim," demişti yalnız. O bir saat, bir yüzbaşının ve on yedi erin hayatını yutmuştu.
Şimdi, çarşının dar taşları arasında, barut kokusu ile is birbirine karışırken, o eski çamur yeniden ayak bileklerine yapışmış gibi hissetti. İnsan geçmişi geride bırakmaz; yalnız başka coğrafyalarda yeniden karşısına çıkacak biçimde taşır. Kırkkilise'nin çamuru, Menderes'in suyu, şimdi de bu kasabanın taş sokaklarındaki kan ve unla birleşiyordu.
O eski Cemil, emri beklemişti. Bu Cemil bekleyemezdi. Ama bu kez tersine bir kör cesarete de düşmemeliydi. Yanlış kahramanlık, yanlış itaat kadar öldürücüdür. Bu yüzden zihninde bir cümle döndü: Neyi bırakacaksın? Savaşta insan neyi tutacağını bildiği kadar, neyi bırakacağını da bilmezse lider olmaz; yalnız daha uzun bağıran bir adam olur.
İşte o anda hattı inceltme kararı doğdu. Bir zafer fikrinden değil, bir cenaze hesabından. Eğer bütün çarşıyı tutmaya kalkarsa, sabaha kadar üç ev daha yaralı dolacak, kadın hattı çökecek, fırın yanacak, su başı kırılacak, çocuklar çıkışsız kalacaktı. Eğer iki sokağı bırakırsa, insanlar bunu geri çekilme sanacak ama ana damarlar yaşayacaktı. Bu kararın doğru olup olmadığını tarih belki sonra tartışırdı. O gece ise tarih yoktu. Yalnız nefes vardı.
Bu, paniğin getirdiği bir fikir değildi. Tam tersine, aklın soğuk yerinden gelmişti. Eğer Nikolaos iki sokak daha sıkarsa, fırın dayanır ama su hattı kırılırdı. Su hattı kırılırsa kadınların kalabalık oluşturma kabiliyeti düşerdi. Dam hattı bir yerde çökerse, dar sokak savunması sadece kapı kapı geri çekilmeye dönüşürdü. Mühimmat sınırlıydı. Adamlar yorgundu. Kadınlar uykusuzdu. Çocuklar korkunun sesini artık ayırt etmeye başlamıştı. Kasaba hâlâ ayaktaydı, ama ayakta durmakla sağlam olmak aynı şey değildi.
Derviş Ali, bir taş duvarın dibinde Cemil'in yanına geldi. İkisi de is ve toz içindeydi. Efe'nin bıyığının kenarında kurumamış kan vardı; kendi kanı mı, başkasının mı belli değildi.
"Böyle giderse," dedi, "şafak bizi toplar."
Cemil başını kaldırmadı. "Biliyorum."
"Geri mi çekiliyoruz?"
Bu sorunun Derviş Ali'den çıkması, gecenin ne kadar ağırlaştığını gösteriyordu. Dağ adamı geri çekilmekten korkmaz belki, ama bunu şehir içinde, kadınlar ve çocuklar arkadayken söylemek kolay değildir.
"Geri değil," dedi Cemil. "İnceliyoruz."
"Ne demek o?"
"Her sokağı tutmayacağız. Çarşıyı tam kapatmayacağız. İki geçidi bırakacağız. Fırın, çeşme, mezarlık hattı ve yaralı evleri kalacak. Dam hattını kısaltacağız. Nikolaos geniş alan istiyor; biz ona boş alan vereceğiz ama damarları bırakmayacağız."
Derviş Ali sertçe baktı. "Bu savaş değil. Bekleme."
"Evet," dedi Cemil. "Bu gece savaşmak değil, sabaha kalmak lazım."
Efe'nin yüzünde kızgınlıkla kabul arasında sert bir çizgi belirdi. "Merkez adamı oldun gene."
Cemil bu kez sesini yükseltti. "Hayır. Bu gece mezar saymıyorum. Nefes sayıyorum."
Bu cümle ikisini de bir an susturdu.
Çünkü Menderes'in karanlığında söylenmiş "sandığı bırakın" emrinin devamıydı bu. O gece bir adam için sandık bırakılmıştı. Bu gece, bütün kasaba için bazı sokaklar bırakılacaktı. Kararın mantığı aynıydı: her şeyi kurtarmaya kalkarsan, kurtarılacak insan kalmaz.
Derviş Ali başını ağır ağır salladı. "Peki. Ama bıraktığımız sokaklar yarın bize küser."
"Küser," dedi Cemil. "Yaşarlarsa sonra konuşuruz."
Bu kadar yalın, bu kadar acı bir doğruydu.
Yeni düzen hemen kuruldu. Leyla bunu en hızlı anlayanlardan biri oldu. Kadın hattına "çekilin ama dağılmayın" işareti gitti. Bu, ninniyle taşındı. Bir evden ötekine yükselmeyen, ama melodisi değişen küçük bir mırıltı halinde geçti. Emine Bacı, iki genç kızı karşı sokağa gönderdi; ellerinde boş sepet vardı, ama asıl taşıdıkları geri çekilme emriydi. Kör Salih bırakılacak sokakların hangisinin gerçekten boş, hangisinin sahte boş görüneceğini ayarladı. Damdaki gençler geriye alındı. Bekir, işaretli çuvalları ortada bırakmadı, arka depoya çekti. Hristo'nun dükkânındaki yangından kalan ıslak çuvallar bu kez barikat gibi kullanıldı.
Gece, son saatlerinde daha az bağırdı.
Bu azalma rahatlık getirmedi. Düşman da soluklanıyordu. Kasaba da. Herkes yorgunluğun içinde birbirini dinledi. Uzakta bir köpek havladı, hemen sustu. Bir kapı gıcırdadı. Bir yaralı inledi. Fırının içindeki sıcaklık azaldı. Çeşme başındaki taşlar, gece boyunca dökülen su ve telaştan kayganlaşmıştı. Hristo'nun dükkânından hâlâ is kokusu geliyordu. Barut kokusu taş aralarına sinmişti. Çarşının ortasında kırılmış iki testi, sabaha kadar orada kalacak küçük mezar taşları gibi duruyordu.
Leyla, şafak öncesinin en koyu saatinde, arka sokakta bir duvar dibine yaslandı. İlk kez dizlerinin titrediğini hissetti. Bunu kimse görmedi. Görse de anlamazdı. Bu titreme korkudan çok bedenin gecikmiş itirazıydı. Saatlerdir koşmuş, bağırmış, işaret vermiş, çocuk ayırmış, yaralı yönlendirmiş, yangına su taşımış, kadınların dağılmasını önlemişti. İçinde ise hâlâ Raif'in evindeki defterler duruyordu. O defterlerde yazan sınıflandırmalarla bu sokakta gördüğü yüzler birleşiyor, insanın bir başkasını kâğıt üzerinde nasıl bu kadar küçültebildiğini düşününce midesi bulanıyordu.
Emine Bacı yanına geldi. Sepeti yine boş gibi görünüyordu. "Dizlerin şimdi mi haber verdi?" dedi.
Leyla kısa bir nefes aldı. "Gördün mü?"
"Kadının dizi yalan söylemez," dedi yaşlı kadın. "Ama diz titredi diye yol bırakılmaz."
"Sabahı görüyor muyuz?"
Emine Bacı göğe değil, sokaklara baktı. "Görüyoruz. Ama sabah bizi kurtarmaz."
Leyla başını salladı. Bu cümle kadar doğru ve acı bir şey yoktu. Sabah yalnız ışık getirirdi. Yardım değil. Yardım için dışarıdan bir işaret, dağdan ya da başka bir kasabadan gelecek bir nefes, Nikolaos'un hesabını bozacak bir gelişme gerekiyordu. O işaret henüz yoktu.
Çekilme emri en zor kadınlara anlatıldı. Çünkü kadınlar gece boyunca ilk kez korkunun üstüne yürümüşlerdi; şimdi geri adım, onlara yeni kazanılmış bir cesaretin elden alınması gibi geldi. Leyla bunu bildiği için "geri çekilin" demedi. "Yer değiştiriyoruz," dedi. Kelimenin bile önemi vardı. Geri çekilmek yenilgiyi çağrıştırır; yer değiştirmek işin sürdüğünü anlatır.
Bir kadın, "Dul Ayşe'nin sokağı boş mu kalacak?" diye sordu.
"Boş kalmayacak," dedi Leyla. "Sessiz kalacak."
"Farkı ne?"
"Boş sokakta düşman yürür. Sessiz sokakta kimin nerede olduğunu bilmez."
Bu cevap kadına yetti mi, bilinmez. Ama hareket etti. Savaşta bazen cevap, insanı ikna ettiği için değil, yürümeye yetecek kadar açık olduğu için iş görür.
Emine Bacı, ninni işaretini değiştirdi. Bu kez melodi alçaldı, üçüncü dizede uzaması gereken hece kısa kesildi. Bu, "evde kalma, arka hatta geç" demekti. Dışarıdan duyan biri sadece yorgun kadın sesi sanırdı. Oysa sokak sokak yön değiştiriyordu. Bir çocuk, annesinin eteğini çekti. Kadın onu kucağına aldı ve yan sokağa geçti. Bir başka evde lamba söndü, ama kapı açılmadı; içerideki aile, ön odadan arka odaya alınmıştı. Bir yerde testiler kasıtlı olarak kapı önünde bırakıldı; sokak hâlâ kullanılıyor sanılsın diye.
Kör Salih bu küçük aldatmaları izlerken başını memnuniyetle salladı. "Dağda iz silersin," dedi Cemil'e. "Şehirde iz bırakarak kayboluyorsunuz."
Cemil yorgun bir gülümsemeyle, "Bunu ben öğretmedim," dedi.
"Biliyorum," dedi Salih. "O yüzden işe yarıyor."
Gecenin en son saatinde, bırakılan sokaklardan biri gerçekten de düşmanın eline geçti. İki asker ve bir zaptiye oradan ilerledi. Ama sokakta buldukları şey kapalı kapılar, boş testiler, bir yerde bilerek dökülmüş kül ve duvar dibine bırakılmış eski bir pabuç oldu. İnsan bazen düşmanı öldürmeden de oyalar. O sokak beş dakika kazandırdı. Beş dakika, yaralı bir delikanlının yer değiştirmesine, iki çocuğun arka eve alınmasına, fırındaki un çuvallarının arka duvara çekilmesine yetti.
Şafak yavaş geldi.
Önce gökyüzünün rengi açılmadı, yalnız karanlığın kenarı inceldi. Sonra damların çizgisi belirginleşti. Ardından sokak taşlarının üstündeki kan, su ve çamur birbirinden ayrıldı. Kırık testiler göründü. Söndürülmüş yangının isli izi, Hristo'nun dükkânının kepenginde siyah bir dil gibi duruyordu. Fırın kapısının önünde unla karışmış ayak izleri vardı. Bir duvarın dibinde kanlı bir bez unutulmuştu. Cami avlusunun taşında sabaha kadar sönmeyen lambanın zayıf yağı titriyordu.
Kasaba düşmemişti.
Ama düşmemek, sağlam kalmak değildi.
Cemil Arif, ilk aydınlıkta çarşının başında durdu. Gözleri yanıyor, ağzında barut ve is tadı duruyordu. Bedeninin her yeri yorgundu; ama aklı hâlâ uyanıktı. Bu da bazen işkence gibidir. İnsan yorgun bedenine rağmen düşünmeyi bırakamazsa, dinlenmek mümkün olmaz.
Derviş Ali yanına geldi. Efe'nin omuzları gece başındaki kadar dik değildi. Fakat kırılmış da değildi. İkisi de bir süre konuşmadan çarşıya baktılar. Çarşı, bir insan bedeni olsaydı, kaburgaları kırılmış ama kalbi atan bir beden olurdu.
"Daha bitmedi," dedi Derviş Ali.
"Hayır," dedi Cemil.
"Nikolaos geri gelir."
"Evet. Ama artık nereye vuracağını biz de biliyoruz."
Efe, Cemil'e baktı. "Bilmek yetmez."
"Yetmez," dedi Cemil. "Ama bilmeden ölmekten iyidir."
Bu cümleden sonra ikisi de sustu.
Kahveci İsmail'in yeğeni sabunhaneden çıkarıldı; omzu sarılıydı, yüzü beyaz ama canlıydı. Bekir fırının önünde oturmuş, unlu ellerini dizlerinde tutuyordu. Hristo, dükkânının isli kepengine bakıyor, ne malını ne itibarını ne de korkusunu nasıl sayacağını bilemiyordu. Kadınlar çeşme başında hâlâ toplanmıştı; ama bu kez su için değil, birbirlerinin gözlerine bakıp gerçekten sabaha çıkıp çıkmadıklarını anlamak için.
Leyla, çarşının öbür ucundan göründü. Üstünde duman, yüzünde is, şalında kan lekesi vardı. Ama yürüyüşü dağılmamıştı. Cemil onu görünce bir şey söylemek istedi; söylemedi. Bazı teşekkürler, savaşın ortasında küçük kalır. Leyla da teşekkür beklemiyordu. O, bir gecede kendisini başka bir hayatın içinde bulmuş ve o hayatın ağırlığını kabul etmişti.
Emine Bacı en son geldi. Sepetini yine kolunda taşıyordu. İçinden küçük, mavi uçlu bir mendil çıkardı ve Cemil'e uzattı. "Gece boyunca üç ev bunu bekledi," dedi. "Bugün başka işaret lazım. İnsanlar sabahı gördü. Şimdi sabahın ne demek olduğunu bilmek isteyecekler."
Cemil mendile baktı. Küçük bir bez parçasıydı. Ama o an elindeki şey, bir emir kağıdı kadar ağırdı.
"Ne söyleyeceğiz?" diye sordu Leyla.
Cemil cevap vermeden önce çarşıya baktı. Kırık testilere, işaretli un çuvallarına, isli kepenge, yaralı gençlere, uykusuz kadınlara, hâlâ açılmamış bazı kapılara ve uzak sokakta durmuş bekleyen korkuya baktı.
"Düşmedik," dedi sonunda. "Ama bekliyoruz. Dağdan, dışarıdan, nereden gelirse gelsin, bir işaret bekliyoruz. Bu arada herkes kendi yerini tutacak. Kimse bu sabahı zafer sanmayacak. Kimse yenilgi de sanmayacak."
Leyla başını salladı. "Yaralı organizma."
Cemil ona baktı.
"Kasaba," dedi Leyla. "Dün gece tek vücut oldu. Ama yaralı. Yaralı bedene önce yalan söylenmez. Sonra kanı durdurulur."
Bu cümle, günün hükmü gibi kaldı.
Sabah tamamen doğarken, Nikolaos'un adamları şimdilik geri çekilmiş görünüyordu. Fakat bu geri çekilme de güven vermiyordu. Çember dağılmamış, yalnız gevşemişti. Çemberin gevşemesi bazen boğazı bırakmak değil, bir sonraki sıkış için nefes aldırmaktır.
Cemil bunu biliyordu. Derviş Ali de biliyordu. Leyla ve Emine Bacı ise bunu kadınların sabah yüzlerinden okuyordu.
Kasaba, ateş çemberinin içinden geçmişti.
Düşmemişti.
Ama artık herkes, düşmemenin yalnız ilk iş olduğunu anlamıştı.
Asıl mesele bundan sonra başlayacaktı: yaralı kalbi, bir sonraki geceye kadar attırmak; korkuyu evlere geri kaçırmadan sokakta tutmak; Nikolaos'un aklını bozacak yeni bir hat bulmak; ve dışarıdan gelecek o işareti, gelene kadar hayatta kalacak kadar sabırlı beklemek.
Cemil, çarşının başında son kez geriye baktı. Bu taşlar dün başka taşlardı. Bu fırın, bu çeşme, bu kahve, bu damlar, bu kadınların geçtiği eşikler dün yalnız hayatın yerleriydi. Bugün mevzi olmuşlardı. İnsan, memleket denen şeyi bazen haritada değil, bir gecede mevziye dönüşen gündelik yerlerde anlar.
Derviş Ali, yanında ağır bir nefes aldı. "Asıl şimdi başlayabilir," dedi Cemil'in duyması için değil, sanki kendi içine söyleyerek.
Cemil başını salladı.
"Evet," dedi. "Asıl şimdi."
Ve o sabah, kasabanın üstüne çöken is kokusunun içinden, henüz nereden geleceği bilinmeyen bir işaretin yokluğu, herkesin içinde tek bir ağır soru gibi asılı kaldı.