Bölüm 12 - Kan ve Karar Kapak

Bölüm 12 - Kan ve Karar

21 dk okuma 2 okunma

“İnsan bir avcıya dönüşmeye karar verdiğinde, ilk kurbanı her zaman kendi merhameti olur. Çünkü asıl av, ormanın derinliğinde değil; vicdanın sınırında başlar.”
Sâbit Celâl’in günlüğünden, Kasım 1914

Konağın arka duvarından atlayıp dar sokağın karanlığına düştüklerinde, bedenlerini ayakta tutan şey artık kasları yahut kemikleri değil, yalnızca damarlarında dolaşan o yakıcı, geçici ve güvenilmez adrenalindi. Arkalarında bıraktıkları duman, hizmetkâr çığlıkları, kişneyen atlar ve patlayan silah sesleri İstanbul’un kasvetli gece rüzgârına karışırken, dört gölge durmaksızın yürümeye çalışıyordu. Sâbit, ayaklarının altındaki taşlara değil, önünde açılan karanlığa bakıyordu; çünkü böyle anlarda insan yere bakarsa düşer, ileri bakarsa yalnızca biraz daha geç düşerdi.

Geriye bakmadılar.

Kaçışın ilk kuralı, insanın kendine “kurtuldum” deme lüksünü olabildiğince geciktirmesidir. Daha ikinci sokağı dönmeden, arkalarından gelen sesler konağın duvarlarından kurtulup şehre yayılmıştı. Uzakta bir bekçi düdüğü öttü. Başka tarafta bir kapı çarptı. Sonra bir köpek havladı. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü… İstanbul büyük bir organizma gibi, gecenin içinde bir yerinde bıçaklandığını hissediyor ama yaranın nerede olduğunu henüz bilmiyordu.

Kâzım ilk başta ayakta kalmayı başardı. Sol eliyle duvara sürtüne sürtüne yürüyor, dişlerini öyle sıkıyordu ki çene kemiklerinin altında kaslar kabarıyordu. Sağ omzu artık bedene ait bir uzuv değil, çürümeye başlamış yabancı bir yük gibiydi. Konaktaki son boğuşmada yeniden açılan yara, attıkları her adımda bir parça daha çözülüyor, sıcak kan gömleğinin altına yayılıp beline doğru iniyordu. Nâzım bunu görüyordu ama durup bakmak ölüm demekti. Hekimler bazen en fazla şeyi görüp en az konuşan adamlardır.

Süleymaniye’nin arka sokaklarından birine saptıkları an, işte o beklenen ihanet geldi: beden, güvenli sandığı ilk karanlıkta isyan etti.

Kâzım’ın adımları birden birbirine dolandı.

Boğuk, hayvana benzeyen bir hırıltı çıkardı. Sağlam eliyle duvara tutunmak istedi ama ıslak taş parmaklarının altından kaydı. Bir an, yalnızca başını geriye savurup küfredecek sandılar. Oysa bütün ağırlığıyla dizlerinin üstüne çöktü. Sonra yan yattı. Başını kaldırmaya çalıştı ama kaldıramadı.

“Kâzım!” Nâzım hemen yanına diz çöktü.

Adamın yüzü kandan değil, ateşten sararmıştı. Dudaklarının kenarında köpüğü andıran ince, kirli bir tükürük vardı. Nefesi kesik kesik ve ıslıktı. Nâzım paltosunu araladığında yüzü kireç gibi oldu. Sarnıçta alınan, tünelde zehirlenen, depoda alelacele dikilen ve konakta yeniden zorlanan o yara artık bir yara olmaktan çıkmıştı. Omuz başından boyun köküne doğru kapkara bir çiçek gibi açılıyor, derinin altında mor damarlar yol buluyor, etin kimi yerleri kahverengi-yeşil bir renge dönüyordu. Sokağın kirli çamuruna karışan kan, parlak kırmızı değil; siyaha yakın, ağır ve yorgun akıyordu.

“Onu taşıyamayız,” dedi Nâzım, sesi panikten çok cerrahi bir kesinlik taşıyordu. “Nabzı kayboluyor. Acil kapalı yer lazım. Beş dakika daha böyle giderse sabahı göremez. Yara yalnız açık değil; içeriden çürüyor.”

Sâbit sokağın iki ucuna baktı. Her taş, her kapı, her pencere onu aynı cümleyle karşılıyordu: burada size yer yok.

Balat yanmıştı. Sabunhane kül olmuştu. Sirkeci deposu kullanılamaz hale gelmişti. Gölge Paşa’nın iç ağıyla Simon’ın şehir örümceğinden kaçabilen adamlar için, devletin başkentinde açık bir taş parçası bile yok gibiydi.

“Ölü adam olmanın en kötü yanı,” dedi Sâbit, yumruklarını sıkarak, “sığınacak bir mezarının bile olmamasıdır.”

Feridun Vefa, o ana kadar karanlığın içinde sessizce duruyordu. Başını kaldırdı, havadaki rutubeti ve sokaktan dönen yankıyı koklar gibi derin bir nefes aldı. Sonra usulca konuştu:

“Erkek aklının ve kılıcının sınırı buraya kadar Binbaşım. Şimdi kadınların gölgesine gireceğiz.”

Nâzım başını kaldırdı.
“Ne demek o?”

“Demek,” dedi Feridun, Kâzım’ın sol kolunu omzuna alırken, “bu şehirde erkeklerin çizdiği yollar bittiğinde, hâlâ kadınların sakladığı koridorlar kalır.”

Sâbit bir an tereddüt etti. Bu tereddüt korkudan değil; kontrolü görünmez bir hatta teslim etmekten geliyordu. Ama bazen hayatta kalmak, güvendiğin şeyleri değil; daha önce küçümsediğin yahut yeterince anlamadığın damarları kabul etmektir. Kâzım’ın bir nefes daha kaybetmeye vakti yoktu.

“Yürüyoruz,” dedi.

Feridun öne geçti. Nâzım ile Sâbit, Kâzım’ı iki yandan omuzladılar. Adamın ağırlığı yalnız bedeni değildi; o ana kadar taşıdıkları bütün yorgunluğun bir anda ete kemiğe bürünmüş haliydi. Dört gölge, Fatih’in dar sokaklarının içine doğru kaydı.


I

Sokağın İhaneti

Feridun onları doğrudan ana yollardan götürmedi. Bir sokağa girip ötekinden çıktı, bir yokuşu yarılayıp geri döndü, bir çeşmenin önünde durup köşedeki gölgeyi yokladı, sonra bambaşka bir avluya saptı. Nâzım’ın sabrı tükenmek üzereydi.

“Takipten mi kaçıyoruz, yoksa şehri mi çiziyorsun?” dedi Sâbit.

“İkisi de aynı şey bazen,” dedi Feridun.

“Adam ölüyor,” diye homurdandı Nâzım.

Feridun ancak o zaman yavaşladı. Kâzım’ın başı göğsüne düşmüş, ağzından sıcak nefes değil, ateşli hırıltı çıkıyordu. Tam o sırada köşeden sarı ışıklı bir fener yansıdı.

“Bekçi,” diye fısıldadı Sâbit.

Geç kalmışlardı. Sokağın başında iki gece bekçisi göründü. Ellerinde uzun sırıklar, bellerinde eski tabanca, yüzlerinde savaşın ilk gecelerine özgü gergin dikkat vardı. Arkalarında da sivil giyimli iki adam vardı; bekçiye benzemedikleri belliydi. İttihatçı fedailerden yahut mahalleye salınmış sivil gözlerden olmaları mümkündü.

“Orada kim var?” diye bağırdı bekçilerin yaşlı olanı. Feneri kaldırdı. “Dur!”

Kâzım’ı sürükleyerek kaçmak imkânsızdı. Sâbit’in zihni bir anda kâğıt gibi açıldı. Nâzım’a baktı. Nâzım tereddütsüz anladı.

Kâzım’ı duvara yasladılar. Nâzım adamın başını omzuna aldı. Sâbit omzunu düşürüp sesini bilinçli biçimde gevşetti.

“Biziz be ağa,” dedi. “Meyhaneden geliyoruz. Arkadaşın midesi bozuldu, yolu şaştı.”

Bekçi feneri biraz daha yükseltti. Işık Kâzım’ın yüzünü, Nâzım’ın kanlı ellerini ve Sâbit’in çamurlu ceketini yokladı. Tehlike tam o anda büyüdü; çünkü yaşlı bekçi ikna olmaya meylediyordu ama arkasındaki sivil gözlerden biri Kâzım’ın ceket altından sızan koyu lekeye takılmıştı.

“Bu ne?” dedi adam. “Sarhoş kusmuğu böyle akmaz.”

Sokağın içindeki hava bıçak gibi gerildi.

Feridun o ana kadar bir gölgeydi. Birden öne çıktı. Yüzünde taşradan yeni gelmiş, saf ama ağzı gevşek adam ifadesi vardı.

“Usta,” dedi o sivil göze, “sen hiç kasap çırağını taşımadın mı? Bu ibnenin işi Kasımpaşa mezbahasında. Gün boyu koyun boğazladı. Sonra da meyhaneye çöktü. Kan kusmuyor, iş kokusu bu.”

Bu cümle, sokağın dilini taşıyordu. Çok açıklama şüphe doğurur; doğru pislik ayrıntısı ise ikna eder.

Sivil adam yine de şüpheli baktı. Tam yaklaşacakken Kâzım, gerçekten de yarı baygın olduğu için, ani bir öğürmeyle öne eğildi ve ağzından koyu, ekşi, kanla karışık bir sıvı yere düştü. Koku öylesine ağırdı ki bekçi refleksle bir adım geri çekildi.

“Yürü git Allah belanı vermesin,” diye küfretti yaşlı bekçi. “Bu gece bir de sizin leşinizi temizlemeyelim.”

Sivil göz tam ikna olmamıştı ama bekçinin tiksintisi onu da geri itti. Fener aşağı indi. Yol açıldı.

Dört gölge bekçi bakışlarının içinden, sanki gerçekten sarhoş dostlarını eve taşıyan meyhane müşterileriymiş gibi yavaş ve yalpalı yürüdüler. Köşeyi dönene kadar kimse nefesini bırakmadı.

Sokağın karanlığı yeniden onları yuttuğunda, Nâzım dişlerinin arasından dedi ki:
“Bir daha bu kadar yaklaşırsa boğarım.”

Feridun cevap vermedi. Ama gözlerinde “şehirle konuşmak da bazen boğazlamak kadar etkilidir” diyen sessiz bir bilgi vardı.


II

Kadınların Gölgesi

Sonunda mezar taşlı küçük bir hazireye girdiler. Oradan duvar diplerini izleyerek kireç badanalı kör bir geçide saptılar. Geçidin sonunda dışarıdan bakıldığında terk edilmiş gibi duran, kepenkleri sıkıca kapatılmış iki katlı eski bir ev duruyordu.

Ev, gece içinde sessizliğini saklayan eski bir kadın gibi görünüyordu. Gösterişsiz, solgun ve yorulmuş. Ama yaklaştıkça Sâbit, evin kaderine terk edilmiş evler gibi dağılmadığını fark etti. Ahşap çürümüşe benziyordu ama belli yerlerde yeni çiviler vardı. Kapı eşiği tozlu görünüyordu ama tam basılan çizgide iz yoktu. Bu, saklanmak için yaşatılan türden bir evdi.

Feridun kapının eşiğindeki taşı eliyle yokladı. Sonra kapıya çok hafif, ritmik üç vuruş yaptı. Bir süre ses gelmedi. O sessizlik, içeriden hiç kimsenin olmadığı sessizlik değildi; karar verildiğini düşündüren türden bekleyişti. Feridun ikinci işareti verdi. Parmağındaki gümüş yüzüğü tokmağa iki kez sürttü.

İçeriden ağır bir sürgü çekildi.

Kapı aralandı.

Elinde cılız bir gaz lambası tutan, yüzü yarı peçeli yaşlı bir kadın belirdi. Omuzları düşüktü ama bakışları düşkün değildi. Karanlığa alışmış gözler, sırayla Feridun’a, yarı baygın Kâzım’a ve en son Sâbit’in avucuna baktı. Sâbit cebinden mavi iplikli küçük bezi çıkarıp gösterdi. Kadının yüzünde şaşkınlık değil, tanımanın sessiz kabulü belirdi. Hiç soru sormadan başını eğdi ve kapıyı sonuna kadar açtı.

“Burası neresi?” diye fısıldadı Nâzım, Kâzım’ı içeri taşırken.

“Eski bir çeyizhane,” dedi Feridun. “Ama iğneyle yalnız kumaş dikilmiyor. Bîbî Zühre hattının en derin kör noktalarından biri.”

İçeri girdiklerinde onları lavanta, güve otu, eski kumaş, sabun ve kurumuş gül yapraklarının kokusu karşıladı. Etrafta kasnaklar, yarım kalmış yorgan yüzleri, dantel makaraları, küçük sandıklar, bohçalar, ipek iplikler, astarlanmış gelinlik parçaları vardı. Dışarıdaki dünyanın kokusu barut, is, çamur, at teri ve kan iken burada sabır, bekleyiş ve ev içi sükûnet kokuyordu.

Sâbit o an çok tuhaf, neredeyse utandırıcı bir şey hissetti: kendi taşıdığı ölümle bu evin sessizliği arasında bir uygunsuzluk vardı.

Yaşlı kadın yukarıda kalmadı. Sessizce önlerine düştü. Ahşap zemindeki her basamağı ezbere bilen bir ağırbaşlılıkla merdivenden aşağı indi. Çeyizhanenin alt katında, dışarıya hiç ışık sızdırmayan, taş duvarlı bir mahzene girdiler. Burası, erkek aklının saklanma yeri gibi değil; kadın hafızasının “görülmeye değmez” diye yüzyıllardır koruduğu türden bir zemin gibiydi.

Kadın bir tas kaynar su, temiz keten bezler, küçük bir mangal ve eski bir bakır tepsi getirip bıraktı. Sonra gitmedi. Duvar dibine çekildi.

“Siz burada kalın,” dedi ilk kez. “Kapıya erkek eli gelirse ben duyarım. Aşağı inen olursa önce bana çarpar.”

Sâbit ona baktı. Bu, hizmet teklifi değil; saf tutmaktı.

Nâzım aletlerini çıkarırken kadın, Sâbit’in kanlı eline baktı. Ud burgusunu henüz görmemişti, ama Sâbit’in parmak aralarındaki kurumuş kana ve yüzündeki isli yorgunluğa uzun uzun baktı.

“Erkekler sokakta yıkar,” dedi sonra. “Biz burada, iğneyle, sabırla, kan temizleyerek dikeriz. Siz kılıçla açarsınız, biz kasnakla kapatırız.”

Sâbit bir an onu anlamadı. Sonra kadın devam etti:

“Bir devlet ev gibi çöker oğul. Önce erkekler kapıyı kırar. Sonra kadınlar enkazdan sağlam bez toplar.”

Bu cümle, o gece duyduğu en sade ama en acı devlet tariflerinden biriydi.


III

Hekimin İsyanı

Kâzım’ı geniş ahşap kesim masasının üzerine yatırdılar.

Nâzım bir an için sadece baktı. Bir hekim bazen yarayı görmeden önce adamı görür. Sonra adamı unutup yara haline gelir. Nâzım da öyle yaptı. Ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvadı, çantasını açtı. İçinden neşter, küçük pense, iğne, iplik, tentürün dibinde kalan son damlalar ve iki şişe kadar kaldığı anlaşılan alkol çıktı. Gerisi yokluktu.

Kâzım’ın omzunu tamamen açtığında odadaki herkes gerçeğin çirkinliğiyle yüzleşti. Omuz başından boyun köküne kadar olan bölge kapkara olmuştu. Et bazı yerlerde mor, bazı yerlerde sarı-yeşil bir renk almış; sarnıç suyunun getirdiği kir, tünelin lağımı ve konaktaki son boğuşmanın açtığı yeni yırtılmalar birbirine girmişti. Bu artık “yaralı omuz” değildi. Bu, bütün bedeni aşağı çekmeye hazırlanan küçük bir bataklıktı.

Nâzım bir adım geri çekildi. Ellerini saçlarının arasına geçirdi. Yüzünde ilk kez mutlak bir çaresizlik vardı.

“Ne duruyorsun doktor?” dedi Sâbit, sesi gergindi. “Kapat şu yarayı.”

Nâzım aniden ona döndü. Gözlerindeki öfke, yalnız bu duruma değil, bütün o görünmez makineye karşıydı.

“Neyle kapatayım Binbaşım?” dedi. “Hangi sihirle? Bu adamın omzundaki et çoktan öldü. Sarnıç suyu ve yorgunluk kanı zehirledi. Kapatırsam zehir içeride kalır; açarsam adam yolda dökülür. Devleti kurtaracağız diye kendi adamlarımızı parça parça gömüyoruz!”

Sâbit’in çenesi kasıldı.
“Ne yapman gerekiyorsa yap.”

Nâzım’ın sesi sertleşti.
“Bunu söylemek kolay. Buradaki mesele pansuman değil. Bu kolu omuzdan keseceğim ya da adam ölecek. Arada mucize yok.”

Mahzende hava taş kadar ağırlaştı.

Feridun gözlerini indirdi. Yaşlı kadın duvar dibinde hiçbir tepki vermeden durdu. Çünkü kadınlar, erkeklerin ölüm ve sakatlık üstüne ilk kez pazarlık ettiğini sanmasına alışkındır. O pazarlık yüzyıllardır her evde başka kılıkla yapılır.

Nâzım bir adım daha attı.
“Duy beni. Bu kolu kesersem, Kâzım bir daha tam adam olarak savaşamaz. Silah tutsa bile eski Kâzım olmaz. Kesmezsem sabaha kalmaz. Yani bana ‘ya bedenini sakat bırak ya adamı göm’ diyorsun.”

Sâbit cevap vermedi. Çünkü bazı hükümlerin dili olmaz.

Tam o anda, masada bilinci kapalı yattığı sanılan Kâzım’ın sağlam eli havaya kalktı ve Nâzım’ın gömlek yakasını demir kıskaç gibi kavradı.

Kâzım’ın gözleri aralanmıştı. Ateşin içinde yanıyordu ama bakışlarındaki vahşilik sağlamdı.

“Kolu… kesersen…” diye hırıldadı, ağzından kanlı tükürük sızarken. “Seni… kendi bıçağımla… doğrarım doktor.”

Nâzım adamın elini çözmeye çalıştı.
“Delirme Kâzım! Ölüyorsun!”

“Eksik yaşatma…” dedi Kâzım. Sesi artık fısıltıya dönmüştü ama bakışı sarsılmıyordu. “Benim hayatım… sokağım… bedenimdir. Yarım kalmış bir Kâzım köpeklerin maskarası olur. Ya tam bırak… ya tam göm.”

Bu son söz, odadaki herkesin içine mıh gibi çakıldı.

Kâzım’ın eli gevşedi. Başı masaya düştü.

Nâzım, bir an boyunca hiçbir şey söylemedi. Hekimlik yemininde yazan “önce yaşat” ilkesi ile karşısındaki adamın “beni yarım bırakma” emri arasında kalmıştı.

Feridun sessizce yaklaştı. Cüppesinin iç cebinden küçük, cam bir tüp çıkardı. İçinde siyahımsı, koyu bir sıvı vardı.

“Bu,” dedi usulca, “Şeyh Murtazâ’nın dergâhından kalma bir karışımdır. Zehir diye geçer. Ama bazen zehir başka zehri yer.”

Nâzım tüpü aldı. Kokladı. Yüzü daha da karardı. İçinde afyon, mazı, yakıcı bir ot reçinesi ve tanıyamadığı başka bir şey vardı.

“Bunu bedene sürsem,” dedi, “adamı öldürebilirim.”

“Ya da eti uyandırırsın,” dedi Feridun. “Şeyh böyle şeyler için ‘bedeni cehenneme sokup geri çağırmak’ derdi.”

Sâbit tüpe değil, Nâzım’a baktı.
“Karar senin.”

Bu cümleyle sorumluluk ve yalnızlık tek nefeste Nâzım’ın önüne bırakıldı.

Nâzım uzun bir an düşündü. Sonra neşteri eline aldı.
“Onu sıkı tutun,” dedi. “Cehennem başlıyor.”

Sonraki bir saat, insanoğlunun dayanıklılık sınırlarını yoklayan bir işkence-cerrahi sahnesine dönüştü. Nâzım yaranın üstünü açtı, çürümeye yüz tutmuş dokuyu kesti, siyah sıvıyı doğrudan derin yarığa damlattı. Sıvı ete değer değmez Kâzım’ın bedeni yay gibi kalktı. Çığlığı, çeyizhanenin yorganları ve halıları tarafından emildi ama odadaki herkesin ruhuna kazındı.

Bu çığlık sırasında Sâbit’in zihni kırıldı.

Bir an mahzen kayboldu.

Yerine Horasan’ın o taşlı, ay ışığı olmayan vadisi geldi.

Rüzgâr yoktu ama barut kokusu havada asılıydı. Behram’ın ihaneti ortaya çıkmış, pusudaki ilk yaylım arkadaşlarını devirmişti. Kâzım o gece, dizinin dibinde can veren genç bir neferi sırtına almış, kurşunlar taşlara vururken dişlerinin arasından gülerek “Ölü taşımaya alış Binbaşım, devlet dirileri taşımaz,” demişti.

Sâbit o an ilk kez Kâzım’ın ne olduğunu anlamıştı. Sokak kurdu, casus, bıçakçı, kumarbaz… hepsi doğruydu. Ama asıl doğru başkaydı: Kâzım, ölümle alay etmeyi meslek edinmiş bir adamdı. Çölde o yaralı neferi bırakmamıştı. Yıkılan handa son çıkan kendisi olmuştu. Şirzad’ın peşine giderken en önde hep o yürümüştü. Sâbit’in aklı neyse, Kâzım onun sokaktaki bedeni olmuştu.

Mahzende yükselen ikinci çığlıkta Sâbit bugüne geri döndü.

İçinden geçen cümle çok netti:

Onu çölde bırakmadım. Burada da bırakmayacağım.

Nâzım durmadı. Her keside, her dikişte, her pansumanda bedenle pazarlık ediyordu. Kimi yerde sıcak su, kimi yerde alkol, kimi yerde o siyah zehirimsi karışım. Kâzım bazen küfür etti, bazen sayıklayıp çocukluğuna döndü, bazen Sâbit’in adını andı, bazen yalnız hayvani sesler çıkardı.

Bir noktada, gözleri kapalıyken mırıldandı:
“Çölde bıraktılar bizi… yıldız yoktu… Şirzad önümde gidiyordu…”

Ardından başka bir cümle geldi. Daha derinden:

“Ölü adamın kanı akmaz… biz ölmedik mi Binbaşım… niye hâlâ canımız yanıyor…”

Sâbit’in elleri kasıldı. Çünkü bu yalnız ateşli hezeyan değildi. Bu, dördünün de ortak gerçeğiydi.

Nâzım’ın gözlerinden yaş indi ama elleri titremedi.
“Ben Cerrahpaşa’da çocuk neferi elimin içinde ölüme bırakmadım,” diye fısıldadı. “Seni de burada bırakmam.”

Saatler gibi gelen o işkence sonunda bittiğinde, Kâzım bir ölüden farksız yatıyordu. Solgun, hareketsiz, dudakları hafif aralık. Yalnız göğsü, uzun aralıklarla çok sığ kalkıp iniyordu.

Nâzım neşteri bıraktı. Yere çöktü.
“Şimdi bekleyeceğiz,” dedi. “Ya dirilecek, ya da biraz önce onu kendi ellerimle boğmuş oldum.”

Yaşlı kadın bu ana kadar hiç konuşmamıştı. Elindeki tası alıp Nâzım’ın yanına geldi.

“Kadınlar doğumda da böyle bekler,” dedi. “Bir can gelirken de, giderken de aynı sessizlik çöker.”


IV

Kurmaydan Cellada

Kâzım derin, koma benzeri bir uykuya daldığında, mahzenin öteki köşesinde başka bir ameliyat başladı.

Bu ameliyat et üstünde değil, devletin sinir sistemi üstünde yapılacaktı.

Sâbit, paltosunun içinden sarnıçtan çıkardığı ceylan derisi tomarı ve Gölge Paşa’nın konağından aldığı sevkiyat kâğıtlarını çıkardı. Bunları geniş dikiş masasının üstüne serdi. İplik makaraları, makaslar, düğme kutuları ve mavi bez parçaları arasında devletin çürüme planı yatıyordu.

Nâzım hâlâ ellerini yıkıyordu. Sabunlu su iki kez değiştirilmişti ama tırnak diplerinden kan kokusu çıkmıyordu.

“Paşa’yı neden vurmadın?” diye sordu sonunda. “Bu kadar adamın kanı, bunca ihanet, bu kadar kâğıttan sonra hâlâ onu yaşatmanın anlamı ne?”

Sâbit, tomar üstündeki satırlara baktı.
“Var,” dedi. “Çünkü Paşa’yı vurmak, bir başı devirmek olur. Ben şimdi baş değil, bedeni felç etmek istiyorum.”

Nâzım kaşlarını çattı. Feridun yaklaştı.

Sâbit parmağını kâğıtların üstüne bastı.
“Paşa’yı öldürürsem yerine ne geleceğini kontrol edemem. Harbiye’de boşalan oda, Almanların, İngilizlerin yahut İttihat içindeki başka akbabaların eline kalır. Paşa ölür, ama düzen yaşar. Ben düzeni kesmek istiyorum.”

“Nasıl?” dedi Nâzım.

Sâbit, konağın yazıhanesinden getirdiği notları açtı.
“Bir sistem tek adamla değil, damarlarla yaşar.”

Parmağını ilk isme koydu.

“Birincisi: Rıza Bey. İaşe ve sevkiyat kâtibi. Limandaki sandığın mühürünü değiştirir. Ama işi orada bitmez. Gece yarısına doğru Galata’daki gizli kumarhaneye iner. Kazandığından çok kaybettiği için borçla yaşar. Kumar masasında dikkati dağılır. Koruması yoktur. Paşa’nın midesi.”

İkinci kâğıda geçti.

“İkincisi: Yüzbaşı Kenan. Harbiye telgrafhanesinin gece sorumlusu. Resmî saatten sonra alt kattaki küçük odada afyon içer. Nöbet değişimi öncesi yalnız kalmayı sever. Telgrafın kopya defterini omzundan ayırmaz. Paşa’nın sesi.”

Son olarak üçüncü sayfayı açtı.

“Üçüncüsü: Tercüman Leon. Pera’daki Almanlar, Levanten bankerler ve Simon hattı arasındaki kirli aracılık. Pera Palas’tan çıktıktan sonra doğrudan eve gitmez; Galata sırtındaki bir Ermeni meyhanesine uğrar. Kadın ve borç zaafı vardır. Ama en tehlikelisi odur; çünkü para onun üzerinden akar. Paşa’nın ayağı.”

Nâzım, planın ağırlığını şimdi daha açık hissediyordu.
“Yani üç adamı yalnız tanımıyorsun. Yaşam düzenlerini de ezberlemişsin.”

Sâbit başını kaldırdı.
“Kurmaylık yalnız harita okumak değildir. Adamın nereye sarktığını, ne zaman yalnız kaldığını, neye yenildiğini bilmek de aynıdır.”

Feridun çok hafif başını eğdi.
“Eşzamanlı üç darbe.”

“Evet.”

“Ve Kâzım şu halde,” dedi Nâzım.

“Gerekirse onsuz yaparız,” dedi Sâbit. “Ama yaparız. Paşa yarın sabah uyandığında, emir verecek ama işletecek adam bulamayacak. Telgrafı çalacak, cevap gelmeyecek. Mühür basacak, yük yola çıkmayacak. Simon’a haber uçuracak, tercüman yerinde olmayacak. İşte o an, elimdeki kâğıtlar yalnız suç listesi değil, hüküm olur.”

Nâzım içini çekti.
“Yani savunma bitti.”

“Babıâli’de başladı,” dedi Sâbit. “Konakta kesinleşti. Artık av biziz.”

Bu cümle, odanın içindeki havayı değiştirdi. Kaçan adamlarla plan kuran adamlar arasındaki çizgi tam o anda geçildi.

Nâzım yine de itirazını saklamadı.
“Üç infaz, aynı gece, savaşın ilk kaosunda… bu akıl işi olabilir ama insan işi değil.”

“Zaten,” dedi Sâbit, “insan kalmakla cellat olmak aynı yolda yürümüyor.”

Bu söz duyulunca yitip gitmedi. Odanın taşlarına yapıştı.

Feridun, mavi iplikli küçük işaret bezini masanın kenarına bıraktı.
“Kadın hattı nereye kadar çalışır, bilmiyoruz,” dedi. “Ama Rıza limanlara inmeden önce yakalanabilir. Kenan telgrafhaneye gece yarısı geçer. Leon ise Pera’dan karanlık bastıktan sonra çıkar.”

Sâbit tek tek başını salladı.
“Önce Rıza. Sonra Kenan. Son olarak Leon. Leon en tehlikelisi. Simon’a en yakın damar o.”

Nâzım sordu:
“Ve Paşa?”

Sâbit’in sesi çok sakinleşti.
“Paşa sabah felciyle tanışacak.”


V

Gölge ile Örümcek

Onlar çeyizhanenin mahzeninde infaz planı kurarken, şehrin öteki ucunda birbirinden nefret eden iki adam aynı korkuya bakıyordu.

Pera Palas’ın kalın perdeli süitinde, Simon masanın üstündeki konyak kadehine dokunmadı. Camın içindeki kehribar sıvı şömine ışığında parlıyordu ama odada keyif değil, hesap vardı. Karşısında oturan Gölge Paşa, üzerine sinmiş duman kokusuna rağmen duruşundan hiçbir şey kaybetmemişti.

Simon’ın dudağında ince bir kıvrım vardı.
“Konağınızı ikinci kez bastırmalarını beklemiyordunuz sanırım, Paşa hazretleri.”

Paşa gözünü kırpmadı.
“Bastırmadılar. Girdiler, baktılar ve çıktılar.”

“Bu fark sizin için hâlâ mühim demek.”

Paşa bardağa elini uzatmadı.
“Dilinizi iyi seçin Simon. Bu şehirde her şeyi parayla çözebildiğinizi düşündüğünüz gün, ilk kez gerçekten yanılacaksınız.”

Simon hafifçe gülümsedi.
“Biz para kullanırız, siz evlat kullanırsınız. İkimiz de ucuz usul sevmiyoruz.”

Bu laf, odadaki havayı bir bıçak gibi yardı.

Paşa’nın yüzü ancak bu cümlede sertleşti.
“Senin suikastçıların Balat’ta ne yaptıysa, benim evimde onu yapamadılar. Demek ki Sâbit’i küçümsemek ikimize de pahalıya patlayacak.”

Simon bu doğruya itiraz etmedi.
“Beni küçümseten şey, Osmanlı’nın kabiliyetinden çok sizin ihtiyar kurumlarınızın hantallığıydı. Ama adam mezardan çıkmakta ısrarcı.”

Paşa soğukça cevap verdi:
“İngilizler Hindistan yolunu korumak için ne kadar titrerse titresin, bu şehir hâlâ Osmanlı toprağı. Unutmayın.”

Simon başını yana eğdi.
“Toprak sizin olabilir. Ama limanlar, bankerler, telgraf masaları ve korkular çoktan müşterek oldu.”

Paşa bu cümleye doğrudan kızmadı. Çünkü hakikatin payı vardı. Onun gücü de zaten bu müşterek çürümenin üstünde yükseliyordu.

Cebinden kadifeye sarılı küçük bir şey çıkardı. Masaya bıraktı.

Simon paketi açtı. İçinden sedef işlemeli kırık bir ud burgusu çıktı.

“İlginç.”

“Sâbit’in devletle bağını kessen bile, hafızayla bağını kesmedikçe o adam sürünerek de gelir,” dedi Paşa. “Devlet aklıyla değil, yüreğiyle avlanacağı tek yer var.”

“Münire Hanım,” dedi Simon.

Paşa başını salladı.
“Senin adamların kadını aldı. Ben seni konağımdan sağ çıkardım. Şimdi birbirimize borçlu değiliz. Ortak çıkarımız var.”

Simon burguyu elinde çevirdi.
“Peki kadın yalnız yem mi? Yoksa hat üzerinde başka şey de biliyor mu?”

Paşa kısa sustu.
“Kadınlar çoğu zaman bilerek değil, hissederek taşıdıkları şeylerle daha tehlikelidir. Sâbit onu kurtarmaya gelir. Gelmezse de ölür. Çünkü gelmeyen adam artık bizim işimize yaramayacak kadar kırılmış olur.”

Simon nihayet kadehine dokundu.
“Yedikule.”

“Evet,” dedi Paşa. “Tarihin en eski mezarlık oyunlarından biri için en uygun yer. O duvarların içinde kimin cellat, kimin kurban olduğunu anlamak geç olur.”

Simon’ın gözleri parladı.
“Tomar bana.”

“Adam bana.”

Simon hafifçe gülümsedi.
“Adamı ne yapacaksınız?”

Paşa’nın cevabı hiç düşünmeden geldi.
“Önce konuşturacağım. Sonra tarihe uygun bir ölüm vereceğim.”

“Güzel,” dedi Simon. “Ben de belgeyi yakmadan önce okuyacağım.”

Paşa ilk kez ona tam yüzünü döndü.
“Okuyamazsın.”

Simon kadehi dudaklarına götürdü.
“Ben her şeyi okurum.”

Paşa eğildi.
“Hayır. Sen yalnız başkasının ülkesini okuyabileceğini sanan kibirli bir tüccarsın. Bu şehrin mezarları bile sana tam açılmaz.”

Simon gülümsedi.
“Ve siz de Avrupa’yla satranç oynadığını sanan, aslında batmakta olan bir imparatorluğun vezirlerinden yalnızca birisiniz.”

Bu cümleyle ittifak kuruldu ama güven doğmadı.

İki akrep aynı kavanoza girmişti. Ortak kurbanları vardı. Sonrası yine birbirini sokmaktı.


VI

Kapıya Gelen Korku

Çeyizhanenin mahzeninde saat ilerliyordu.

Kâzım’ın nefesi düzelmeye başlamıştı ama bilinci hâlâ gelgitliydi. Nâzım bunu iyiye yorduysa da gözlerindeki kuşku silinmemişti. Cerrahlar bazen “yaşıyor” derken aslında “henüz ölmedi” demek ister.

Sâbit, masanın üstündeki planı son kez gözden geçiriyordu. Silahlar ayrılmış, sokaklar paylaşılmış, olası çıkış hatları kabaca belirlenmişti. Tam ayağa kalkacakken yukarıdan ani bir gürültü geldi.

Önce sokaktan gelen bir bağırış.

Sonra dış kapıya sert, tek bir vuruluş.

Mahzendeki herkes dondu.

Nâzım refleksle silahına uzandı. Feridun kandili bir anda kısmıştı bile. Sâbit ahşap muhafazayı göğsüne çekti. Yaşlı kadın merdiven ağzında durmuş, başını yana çevirmişti. Dışarıdaki ikinci vuruş ilkinden daha sert geldi.

“Kapıyı aç!” diye bir erkek sesi duyuldu. “Gece ulak!”

Nâzım dişlerinin arasından fısıldadı:
“Bulunduk.”

Sâbit elini kaldırdı. “Sessiz.”

Yaşlı kadın, sanki günlük bir ev işi yapmaya gidermiş gibi ağır ağır yukarı çıktı. Mahzende kalanlar nefeslerini tutmuştu. Yukarıdan sürgü sesi değil, önce kısa bir konuşma geldi. Kadının sesi duyulmuyordu. Erkek sesi ise gençti, telaşlıydı.

Bir şey daha söylendi. Sonra ayak sesleri hızla uzaklaştı.

Mahzende gerilim dağılmadan yaşlı kadın merdivenden inmeye başladı. Bu kez yüzünde ilk kez gerçek korku vardı. Elinde beze sarılı küçük bir çıkın tutuyordu.

“Dış kapıya bir çocuk bıraktı,” dedi. “Bîbî Zühre hattından gelen ulak sandım. Ama çocuk, bunu doğrudan Mehmed Sâbit Celâl’e vereceksin dedi ve kaçtı.”

Sâbit’in eli istemsizce silaha gitti.
İngilizler burayı da mı koklamıştı?

Çıkını kadının elinden aldı. Bez sıradandı. Ama düğümü kadın eli değil, erkek aceleciliğiyle atılmıştı. Bu bile kötü haberi anlatmaya yetiyordu.

Bezi açtı.

İçinden iki şey çıktı.

İlki: abanoz ağacından yapılmış, sedef işlemeli kırık bir ud burgusu.

İkincisi: kenarı yanmış, üzerinde Münire’nin el yazısıyla yazılmış eski bir nota kâğıdının yarısı. Arka yüzünde ise başka bir el vardı. Sert, keskin, tanıdık.

Sâbit burguyu gördüğü an, göğsüne görünmez bir demir girdi.

Bu burgu, Münire’nin uduna aitti. Yalnız biçiminden değil; üstündeki küçücük sedef kırığından biliyordu.

Ve o anda, mahzenin nemli taşları eriyip yerini Şehzadebaşı’ndaki o sessiz sofaya bıraktı.

Münire, udunu dizine almıştı. Kandil ışığı yüzüne tam vurmaz, yalnız parmaklarının ucunu aydınlatırdı. Sâbit o evde her seferinde devletin ağırlığını kapının dışında bıraktığını sanırdı. Münire, bir akşam inat eden aynı burguyu çevirirken hafifçe gülmüş, “Bazı sesler kolay teslim olmaz,” demişti. Sonra udun teline vurmuştu. O ses ne askeri marş gibi buyurur ne ilahi gibi yükselirdi; insana evin, insan kalmanın ve dünyada yalnız vazifeden ibaret olmayan şeylerin hâlâ var olduğunu hatırlatırdı.

Sâbit o akşam, devlet yıkılsa bile o sofada bir ud sesi olduğu sürece insanın tamamen çürümediğini düşünmüştü.

Şimdi aynı burgunun kırığı elindeydi.

Bu, yalnız bir tehdit değildi.
Düşman, onun nereye saklandığını değil; ruhunun nereye döndüğünü de bulmuştu.

Nâzım onun yüzündeki değişimi gördü.
“Binbaşım?”

Sâbit nota kâğıdını çevirdi ve yazıyı okudu. Sesi, kendi sesi değil, bir boşluğa düşen adamın fısıltısı gibiydi:

Devletin hafızasını bu gece yarısı Yedikule Zindanlarına getir. Ya o kâğıtları yakarsın, ya da kendi hafızanı toprağa verirsin. Yalnız gel.

Mahzende bir anda sessizlik çöktü.

Feridun gözlerini kapadı.
“Nihayet en doğru yerden vurdular.”

Nâzım sertçe sordu:
“Paşa mı? Simon mı?”

Sâbit kâğıdı avucunda katladı.
“Fark etmez. Aynı ipe bağlanmışlar.”

Nâzım masaya vurdu.
“Bu yüzden dedim! Bu iş uzadıkça bedel büyüyecek diye! Şimdi ne yapacağız? Tomarı götürürsen her şey biter. Gitmezsen kadın ölür.”

Sâbit cevap vermedi. Ud burgusunu öyle sıkıyordu ki sedefin sivri kenarı avucunu kesti. Kan parmaklarının arasından süzüldü ama umurunda olmadı.

Bu an, onun için yalnız bir sevdiğin kaçırılması değildi. Münire, sivil hayatının son sağlam parçasıydı. Harbiye’den, çölden, gizli yollardan, ölü adam olmaktan önce kalan son sığınak. Devletin yıkılması bir kurmayı öldürebilirdi; ama o sofanın, o udun, o sessizliğin yitirilmesi Sâbit’i bir hiçe çevirebilirdi.

Yaşlı kadın mahzenin kapısında sessizce duruyordu. Sonra çok alçak sesle konuştu:
“Kadın alınmışsa, yalnız adamı değil zamanı da rehin almışlardır.”

Bu cümle, kararın ne kadar dar bir aralıkta alınması gerektiğini gösterdi.

Kâzım o ana kadar yarı uykudaydı. Gözlerini güçlükle açtı. Ateş içinde ama hâlâ kendi aklıyla konuşuyordu.

“Gitme,” dedi. “Yedikule, mezar ağzıdır. Tek başına gidersen seni değil, tomarı avlarlar.”

Sâbit ona baktı.
“Gitmezsem?”

Kâzım cevap vermedi. Çünkü bu sorunun cevabı odadaki herkesin boğazında vardı: Münire ölürdü.

Nâzım sertleşti.
“Planı değiştiririz. Üç adamı değil, önce Münire’yi çekeriz. Sonra Paşa.”

Sâbit yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki şey artık devlet, vazife, rütbe ya da stratejik temkin değildi. Orada yalnız çok net, çok karanlık bir karar büyüyordu.

“Hayır,” dedi. “Plan değişti ama küçülmedi.”

Feridun onu dikkatle izledi.
“Ne diyorsun?”

Sâbit ud burgusunu masaya bıraktı.
“Yedikule’ye gideceğim.”

Nâzım öne çıktı.
“Yalnız gitmeyeceksin.”

“Mesaj öyle diyor.”

“Mesajı yazan da seni öldürmek istiyor.”

Sâbit’in sesi cehennemin dibinden geliyor gibiydi.
“Biliyorum.”

“Öyleyse neden—”

“Çünkü Münire’yi bırakmam.”

Bu cümle, ilk kez tamamen çıplak bir hakikatti. Ne kurmay aklı, ne devlet dili, ne vazife örtüsü. Yalnız sevdiği bir insan için ölüm tuzağına yürümeyi kabul eden adam.

Ama hemen ardından ikinci cümle geldi. Ve bu, onun hâlâ Sâbit Celâl olduğunu gösterdi:

“Tomarı da vermem.”

Nâzım sustu.

İşte asıl düğüm buydu. Birini seçmek kolay olabilirdi. İkisini birden korumaya yemin etmek, gerçek kıyametti.

Feridun çok alçak sesle sordu:
“Ne yapmayı düşünüyorsun?”

Sâbit cevap vermeden önce lambanın ışığında Yedikule’nin hayalini gördü. Nemli taşlar, zindan duvarları, iç içe geçmiş tuzaklar, Simon’ın soğuk adamları, Paşa’nın görünmeyen eli… Bu açık bir cellat sahnesiydi. Ama belki tam da bu yüzden, düşmanın kendine en çok güvendiği yerdi.

“Onlar beni şantajla çağırdıklarını sanıyor,” dedi. “Ben oraya kurban gibi değil, mezarın içini ölçmeye giden adam gibi gideceğim.”

Nâzım başını iki yana salladı.
“Bu delilik.”

“Olabilir.”

Kâzım, yüzünde acıdan doğan sert bir gölgeyle mırıldandı:
“Delilik değil. Sıra.”

Sâbit silahını kılıfına yerleştirdi. Ahşap muhafazayı göğsüne bastı. Ud burgusunu cebine koydu.

“Bu gece,” dedi, “devletle hafıza, vatanla insan, merhametle karar aynı zindanda boğuşacak.”

Kimse cevap vermedi.

Çünkü o anda, ikinci kısmın son eşiği gerçekten görünür olmuştu.

Sâbit başını kaldırdı. Gözlerinde artık yalnız kana susamışlık değil; geri dönüşü olmayan bir berraklık vardı.

“Plan değişti,” dedi. “Yedikule’ye gidiyoruz.”

Dışarıda rüzgâr eski çeyizhanenin kepenklerine vurdu. İstanbul savaşın ilk gecelerinde kendi kendine uğulduyordu. Ama kıyamet, o gece şehrin sur diplerinde, zindan taşlarının altında kopacaktı.

Ve Sâbit Celâl, ilk kez gerçekten şunu biliyordu:

Artık av ile avcı arasındaki çizgi yok olmuştu.
Şimdi sırada, vicdanla vatan arasındaki seçim vardı.