Romanın Karakterleri
Serdar YALIN
Sıfırıncı Gün Protokolü Komutanı / Zaman Yolcus...
Tabip Üsteğmen Aylin ERSOY (Şifacı Leya)
GATA Mezunu Cerrah / Antik Çağ "Mucize" Şifacısı.
Uzman Çavuş Yılmaz DEMİR (Demirci Tarhun)
Saha Operatörü / Tralleis Başdemircisi.
TÜCCAR MORKOS (Murat Erkmen'in Atası)
Liman ve Ticaret Tekelcisi / Geçmişin Entrika M...İçindekiler
Zeytin ve Barut, yirmi bir yıl boyunca üzeri resmi evrakların soğuk diliyle, "firar" kelimesinin ağırlığıyla örtülmüş bir yaranın yeniden kanamaya başlama hikâyesidir. Bazen bir hakikati saklamak için onu toprağın metrelerce altına gömmek yetmez; çünkü toprak, günü geldiğinde sakladığı her şeyi kusar. Bizler, üzeri örtülen dertlerin bittiğine inanmaya ne kadar meyilliysek, geçmiş de kendini hatırlatmaya o kadar kararlıdır.
Bu sayfalarda sadece kayıp iki askerin izini süren yorgun bir adamın adımlarını değil; antik çağın karanlığında, mermer tozlarının arasında filizlenen bir direnişi okuyacaksınız. Bir yanda şifanın, toprağın ve binlerce yıllık sabrın simgesi olan zeytin; diğer yanda gücün, yıkımın ve hırslı bir tiranın elinde şekillenen barut...
Bu kitap, "sıfırıncı gün"ün aslında bir son değil, geri dönüşü olmayan bir başlangıç olduğunu fısıldıyor. İpin ucunda sallanan o ağırlık hiçbir zaman yere değmedi, çünkü bazı karanlıklar, içine cesaretle bakılmadan aydınlanmaz.
Şimdi, o yarım kalmış nöbeti devralma vakti. İpi takip etmeyin; ipi sıkıca tutun.
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri
Yirmi bir yıl önce Aydın Jandarma Eğitim Taburu'nda yaşanan gizemli bir olayda silah arkadaşları Yılmaz Demir ve Tabip Üsteğmen Aylin Ersoy'u kaybeden emekli asker Serdar Yalın, geçmişiyle yüzleşmek için eski taburuna geri döner. Baştabiplik odasında eski dostu Albay Selçuk ile bir araya gelen Serdar, olayın resmi kayıtlara korkakça "firar" olarak geçirildiğini; ancak gerçekte manyetik sapmaların, zaman uyumsuzluklarının ve dibi bulunamayan 50 metrelik bir çukurun örtbas edildiğini gösteren gayriresmi tutanakları inceler. İnceleme sırasında Aylin'e ait "hayat ağacı" motifli gümüş kolyeyi gören Serdar, yıllardır bastırdığı suçluluk ve dile getiremediği sevgi duygularıyla kolyeyi gizlice ceketinin iç cebine alır. Gecenin ilerleyen saatlerinde konağından çıkıp revir binasının önüne gittiğinde yağmur damlalarının havada asılı kalması, pusula ve saatlerin bozulması, telsiz parazitlerinin duyulması gibi doğaüstü anomalilerle karşılaşır. Yağmurun altında, 2005 yılında arkadaşlarını yutan çukur betonun ortasında sessizce yeniden açılır. Geri dönme şansı olmasına ve tüm askeri hayatta kalma reflekslerine rağmen bunu reddeden Serdar, boynundaki kolyenin de ısınmasıyla bu durumu "gecikmiş bir görev emri" olarak kabul eder ve kendi iradesiyle açılan karanlığın içine atlar. Düşüşü sırasında 2005 yılındaki sarı halatı gören ve Aylin ile Yılmaz'ın geçmişten gelen yankılı seslerini duyan Serdar, nemli yağmur kokusunun yerini mermer tozu, kızgın demir ve kuru toprağın almasıyla birlikte antik Tralleis kentine doğru zamanın ötesine geçiş yapar.
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum
Serdar, 2005 yılındaki o karanlık çukurdan düşerken fiziksel bir yaralanmanın ötesine geçer ve kendini, antik Tralleis kentinin mermer tozları arasında, zamanın ve mekânın büküldüğü bir "yabancı çağda" bulur. Yaralı, silahsız ve bu yeni düzenin kurallarını bilmeyen bir yabancı olarak, şehrin "leşçi" kalabalığının saldırısına uğrasa da, sahip olduğu askeri refleksler ve eski eğitimin getirdiği soğukkanlılık sayesinde hayatta kalmayı başarır. Onu bu saldırıdan kurtaran demirci Tarhun'un, aslında 2005’ten bu yana "Tarhun" kimliğine bürünmüş, hafızası mühürlenmiş Yılmaz Demir olduğunu; adamın kılıç tutuşundaki, savunma hattındaki ve olayları okuyuşundaki o tanıdık, kusursuz askeri disiplinden anlar. Tarhun, Serdar’ı şehrin "yara bilen" şifacısı Leya’ya götürür. Leya, modern bir hekimin teknik disipliniyle, antik dönemin sınırlı imkânlarını birleştiren; ancak Morkos adlı zorba bir otoritenin baskısı altında yaşayan bir kadındır. Leya'nın Serdar’ın yarasını dikerken kullandığı teknikler ve soğukkanlı otoritesi, Serdar’a 2005’teki Aylin’i hatırlatır. Serdar, Leya'nın aslında Aylin olduğunu hisseder, ancak Leya kendisini hatırlamaz; zihni Morkos’un yarattığı baskı ve "unutma" mekanizması tarafından mühürlenmiştir. Bölümün kırılma anı, Serdar’ın ceketinden düşen gümüş "hayat ağacı" kolyesinin, Leya’nın zihninde yirmi bir yıllık sessizliği yıkan beyaz ışıklı bir yarık açmasıyla gerçekleşir. Morkos’un adamlarının şifa evini basıp baskı kurmaya çalışması, Serdar'ın Tralleis’te yalnızca bir "yabancı" değil, eski bir görevin takipçisi ve "firar" yalanını bozacak bir tanık olduğunu netleştirir. Serdar, dostlarının bedenlerini bulsa da ruhlarını kaybettiklerini fark eder; ancak Tarhun ve Leya ile kurduğu bu gerilimli ilişki, artık hem bir arayışın hem de şehri saran Morkos düzenine karşı başlayacak sessiz bir direnişin ilk adımı olur.
Bölüm 3 - Hind’e Giden Gölge
Barut denemesinin yankısı Tralleis’e yayılır ve Morkos’un muhafızları Tarhun’un demirci dükkânına baskın yapar. Serdar ve Tarhun, kanıtları gizleyerek sorguyu atlatır. Patlamanın sarsıntısıyla dükkân zemininde gizli bir mermer şema açığa çıkar; Serdar bu şemanın 2005’teki revir binası ve 50 metrelik hiçlik çukuruyla bağlantılı olduğunu fark eder. Leya, Morkos’un kilit altında tuttuğu şifalı bitkiler yüzünden halkın hastalıkla kırılacağını anlatır. Serdar, tüccar kılığında limana iner, Morkos’un zeytin ve Anadolu florası üzerindeki sömürü düzenini görür ve Morkos’la ilk kez göz göze gelir. Aris’in aşağılanması Serdar’ın kararını kesinleştirir. Gece yapılan operasyonda barut yıkım için değil, sis perdesi olarak kullanılır. Muhafızlar panikle limanın yanlış tarafına çekilirken Serdar, Tarhun ve Leya’nın halk ağı flora depolarındaki şifalı malzemeleri sessizce halka dağıtır. Morkos ilk kez kendi limanında kontrolü kaybeder. Bölüm sonunda üçlü demirci dükkânına döndüğünde mermer şemanın üzerinde taze kan ve Serdar’ın el yazısına benzeyen şu notu bulur: “İpi takip etme, ipi sen tut.”
Yıl 2005. Aydın Jandarma Eğitim Taburu’nda açıklanamayan sarsıntılı bir gece, derinliği ölçülemeyen bir çukur ve karanlığa karışan iki asker: Yılmaz ve Aylin. Ardında bırakılan tek şey, resmi kayıtlara düşülen haksız bir kelimeydi: Firar.
Yıl 2026. Geçmişin hayaletlerinden kaçtığını sanan eski asker Serdar Yalın, kendini yirmi bir yıl önce yarım bıraktığı o çukurun başında bulur. Ancak bu kez toprak sadece yarılmakla kalmaz; zamanın mühürlü kapılarını antik Tralleis kentine açar.
Serdar, düştüğü bu amansız çağda yalnız olmadığını çok geçmeden anlayacaktır. Karşısında hafızasını yitirmiş, demirci "Tarhun" olarak yeniden doğan sadık silah arkadaşı Yılmaz ve modern tıbbı Anadolu’nun şifalı bitkileriyle harmanlayarak "Leya" ismini alan Tabip Üsteğmen Aylin vardır. Ancak bu üçlü, sadece geçmişlerini bulmak için değil, antik kentin kaynaklarını sömürerek geleceğin karanlık sistemini kurmaya çalışan acımasız tiran Morkos’a karşı da savaşmak zorundadır.
Zamanın büküldüğü, zeytin dalının barut kokusuyla sınandığı bu amansız ölüm kalım savaşında, Serdar’ın cebinden düşen gümüş bir hayat ağacı kolye, unutulmuş tüm yeminleri yeniden hatırlatacaktır.
Modern bir mermi, antik bir tiranı devirebilir mi? Yoksa düşmanın eline geçen bir "isim", binlerce yıllık bir laneti mi başlatır?
Rüzgârın Hafızası serisinin bu çarpıcı durağında, nefesinizi tutarak okuyacağınız bir zaman, sadakat ve direniş destanına davetlisiniz.