Bölüm 8 - İhanet ve Çöl Pususu
“İhanet, çoğu zaman yabancı kapıdan değil, seninle aynı gölgeye giren adamdan gelir.” — Kayıp bir menzil kaydından
Harap menzilden ayrıldıktan sonra yolun tabiatı bir kez daha değişti.
Kervansaraydaki gece, dördünün de aklını başka türlü keskinleştirmişti. Taşın üstünde gördükleri remiz, boş ama kullanılmış saklama gözü ve “isim” üstüne çöken o ağır fikir, yolun yalnız coğrafyadan ibaret olmadığını artık inkâr edilmez hale getirmişti. Fakat çölün ve serhadin eski bir huyu vardır: Bir kapı aralanınca, onunla birlikte tehlike de içeri yürür. İnsan bazen bir işareti çözdüğünü sanır; oysa çoğu zaman çözdüğü şey yalnızca daha büyük bir imtihanın başladığıdır.
Sonraki iki gün bunu gösterdi.
Açık bir saldırı olmadı. Ne uzaktan bağıran eşkıya, ne doğrudan önlerine kıran süvari, ne de gece baskını. Ama işte tam bu hadisesizlik, herkesin sinirlerini daha da gerdi. Çünkü sahada bazen hiçbir şey olmaması, bir şeylerin yer değiştirdiği anlamına gelir. Sessizlik, tehlikenin yokluğu değil; çoğu zaman yeni tertibinin kurulma süresidir.
Kâzım Bars Han birkaç kez arkada, hep aynı uzaklıkta kalan bir gölge duygusuna kapıldı. Dönüp baktığında açık iz yoktu. Ama avcı sezgisi, bazen görünenden çok görünmeyenin ritmini tanır. Nâzım Refik, o günden sonra dışarıdan alınan hiçbir lokmayı sorgusuz geçirmedi. Su kaynatılmadan içilmiyor, et koklanmadan ateşe vurulmuyor, ekmek bile içi görülmeden bölünmüyordu. Feridun ise yol üstündeki iki eski çeşme kitabesinde ve kırık köprü ayağındaki silinmiş oyukta gereğinden uzun durmuş, yine hiçbir şeyi tam açıklamamıştı. Sâbit bütün bunları görüyordu. Asıl güçlük de artık burada başlıyordu: görünmeyen hattı aramakla, görünen tehlikeyi savuşturmak aynı bedene yüklenmişti.
Bir de, Sâbit’in zihninin kıyısında dolaşan başka bir ayrıntı vardı.
Kervansaraydaki gizli gözün dibinde kalan ince mavi iplik.
Bu tek başına bir delil değildi. Ama hafızaya takılan bazı küçük parçalar, insanın aklında sebebi açıklanamayan ikinci bir dikkat yaratır. O iplik, Tahran’daki üst kat kafesi, Emir Ali Han’ın kapalı cümlesi ve Feridun’un hiç açmadığı bazı şüphelerle birleşince, Sâbit’in içinde şu düşünceyi diri tutuyordu: Bu hatta yalnız erkek eli değmemişti. Ve belki en güvenli kapılar, onların alıştığı yerlerden açılmayacaktı.
Üçüncü günün akşamına yakın, küçük bir konak yerinde onlara geçici yardımcı olarak yeni bir adam eklendi.
Adı Seyyid Behram’dı.
Bu isim, Tahran’daki bağ evinden ayrılmadan önce Rauf Şevket’in özellikle andığı çevrelerden birine bağlı görünüyordu. Vazifesi, onları iki uzun menzil boyunca güvenilir su başlarına ulaştırmak, bir han sahibiyle temas ettirmek ve doğuya kırılan ara kervan yoluna değdirmekti. Kâğıt üstünde bakıldığında tam bir rehber sayılmazdı; ama bazen tam rehber olmayan adam, rehberden daha tehlikeli olur. Çünkü o, yalnız yolu değil, yolun kime açık olduğunu da bilir.
Sâbit, Behram’ı ilk gördüğü anda tam ısınmadı.
Adam otuz beş kırk yaşlarındaydı. Çöl hattına göre fazla düzgün giyiniyordu. Sakalı tertipli, sesi ölçülü, bakışı gereğinden fazla dengeliydi. Yerel eşraf yahut dinî nüfuz çevresiyle bağı olan biri gibi görünmek istiyor, ama aynı zamanda tüccarların o menfaatçi serinliğini de üzerinde taşıyordu. Böyle adamlar çoğu zaman bir kapıyı açabilir; ama şart değiştiğinde aynı anda iki ayrı kapıya birden hizmet etmeye de yatkındır.
Kâzım atının üstünde Sâbit’e eğilip çok hafif fısıldadı:
“Bu adam kendini bu çamurun içinde fazla temiz taşıyor.”
Sâbit gözünü ayırmadan sordu:
“Ne demek bu?”
“Ya arkasına fazla güveniyor,” dedi Kâzım, “ya da üstündeki kiri fazla iyi örtüyor.”
Behram ilk gece kendini satmak için çok konuşan adamlardan olmadı. Bu, ilk anda onun lehine sayılabilirdi. Ama sahada susuşun da bir tabiatı vardır. Behram’ın susuşu uzun yol adamının ketumluğu değildi; daha çok, ne kadar konuşursa o kadar açılacağını bilen adam susuşuydu. Nâzım onun ellerine baktı. O eller taş tutan, semer düzelten, dizgin çeken adam elleri değildi. Parmak araları temizdi; tırnak dipleri yol adamlarına göre fazla bakımlıydı. Kısa yürüyüşten sonra avuçlarında oluşan teri saklamak için ellerini sık sık abasının içine siliyordu. Feridun ise yalnız bir kez gözlerinin içine baktı, sonra adamı tamamen bırakmış gibi davrandı. Sâbit bunu da not etti; çünkü Feridun’un birini böyle erken salıvermesi, çoğu zaman “eminim” demek değil, “hükmü biraz daha geciktireceğim” demekti.
Ertesi gün Behram gerçekten işe yarar göründü.
Onları iki kurumuş, zehirli kuyudan ayırıp temiz bir su başına götürdü. Küçük bir köyün dışındaki han sahibine gerçek adlarını değil, yalnız menzil ihtiyaçlarını ve yalan kimliklerini söyleyerek iyi bir perde kurdu. Hatta iki yerel aşiret kolu arasındaki son kan davasını haber verip, görünürde daha kısa olan ama tehlikeli hattı kullanmamaları gerektiğini söyledi. Üstelik verdiği bütün bu bilgiler, yoklandığında doğru çıkıyordu.
Ve tam da bu yüzden Kâzım’ın içi daha çok daraldı.
Çünkü istihbarat işinde apaçık yalan kolay ayıklanır. Asıl tehlikeli olan, koca bir doğrunun içine tam gerektiği yerde bırakılan küçük ihanet payıdır.
İkinci gün sabahı, kısa bir su molasında Behram’ın attan iner inmez yaptığı küçük hareket, yalnız Kâzım’ın dikkatini çekti. Adam su kabını doldurmadan evvel, ayak ucuyla yere duran üç küçük taşı birbirine belli bir açıyla itti. Hareket o kadar gelişigüzel görünüyordu ki insan onu yalnız sıkıntıdan yapılmış sayabilirdi. Ama Kâzım taşların dizilişindeki düzeni fark etti. Bir yol işareti kadar açık değildi. Daha çok, “buradan geçildi” yahut “burada duruldu” demeye yarayan küçük bir iz gibiydi.
Kâzım o anda ses çıkarmadı.
Bazen ihanetin ilk işareti görülür ama adamı hemen vurmak için değil, nereye bağlandığını anlamak için beklenir. O da öyle yaptı. Sâbit’e yalnız akşam, herkes yerleşirken bir cümle söyledi:
“Bu adamın fazlası, faydasından büyük olabilir.”
Sâbit kısaca sordu:
“Ne gördün?”
“Henüz hüküm değil,” dedi Kâzım. “Ama eli kendi gölgesinden başka bir gölgeye daha alışık.”
Sâbit bu cümleyi defterine yazmadı. Yazmadan taşıdığı şeyler, çoğu zaman daha tehlikeli olurdu.
Ertesi gün öğleye doğru dar bir vadi ağzında mola verdiler. Güneş tepedeydi, rüzgâr yıpratıcı derecede sertti. Behram, önlerindeki kurumuş eski değirmen kalıntısının ardındaki koyu gölgeyi işaret etti.
“Burada duralım,” dedi. “Atlar da rahat eder.”
Teklif makuldü.
Fazla makuldü.
Herkes indi. Nâzım suyu kontrol etmek için aşağı eğildi. Feridun, değirmen duvarlarının yönüne ve eski taş işçiliğine baktı. Sâbit çevrenin oturduğu doğal kıvrımı ölçüyordu. Kâzım ise tüfeği omzunda, konuşmadan, görünürde yalnız etrafı kolaçan ediyormuş gibi yürüdü.
Ve işte tam orada, bu kusursuz perdenin içindeki ilk yırtığı gördü.
Eski değirmenin arkasındaki dar toprakta üç ayrı ayak izi vardı. İkisi rüzgâr yemişti. Biri yeniydi. Bu yeni iz, sıradan gözün kaçıracağı cinstendi; ama toprağın kenarında henüz ezilmiş otlar ve ters dönmüş bir taşın yaş yüzü, Kâzım’a yetti. Diz çöktü. İz ne onların postalına ne atlarının nalına ne de Behram’ın düzenine uyuyordu. Yakın zaman önce bir başka at ya da ağır yük hayvanı o kör noktadan geçmişti.
Bu tek başına hüküm değildi.
Ama birkaç adım ötede gördüğü ikinci ayrıntı daha kötüydü: Duvarın dibinde, otururken ancak dikkatli gözün seçeceği bir köşede ince kıyılmış kahverengi tütün kırıntısı vardı. Bu, fakir köylü tütünü değildi. Daha iyi kalite, daha ince kesim. Genellikle zengin kervan muhafızlarının, ücretli silahlıların ya da yol kesenlerin cebinden düşen cinstendi.
Kâzım hemen geri döndü.
Behram, sanki hiçbir şey olmamış gibi atlardan birinin kayan semerini düzeltiyordu. Bu rahatlık, keşfedilmiş adam rahatlığı değil; kendini hâlâ oyunun dışında gösterebileceğini sanan adam rahatlığıydı.
Sâbit onun yüzüne bir kez bakınca terslik olduğunu anladı.
“Ne var?” diye sordu.
Kâzım çok alçak sesle cevap verdi:
“Bizden önce burada biri durmuş. Yeni. Ve bu yer tesadüfen seçilmedi.”
Sâbit tam karar verecekti ki Behram yaklaşıp sanki havadan konuşur gibi dedi:
“Bey, gölge burada daha iyi. Aşağıdaki su da temiz görünüyor.”
Cümle tam zamanında gelmişti.
Fazla zamanında.
Kâzım dönüp ona baktı.
“Sen bu değirmeni ne zamandır biliyorsun?”
Behram’ın yüzünde küçücük bir tereddüt oluştu. Sıradan göz bunu kaçırırdı. Şüpheyle yoğrulmuş adam kaçırmazdı.
“Evvelden.”
“Ne kadar evvel?”
“Bu yolun adamıyım ben. Çok menzil geçtim.”
Kâzım yaklaşarak sordu:
“Burada son olarak ne zaman durdun?”
Behram’ın cevabı bu kez bir nefes gecikti.
“Hatırlamam.”
Kâzım şimdi artık onu açıkça duvara vuracak bir cümle kuracaktı.
Tam o anda ilk silah sesi patladı.
Kurşun, dar vadinin sarp yamacından gelip taş duvarın köşesine çarptı. Beyaz, kuru toz havaya kalktı. Ardından ikinci ve üçüncü atış geldi. Mermilerden biri bağlı atlardan birini sıyırdı; hayvan acıyla kişneyip yana sıçradı.
Pusu.
Sâbit hiç düşünmeden bağırdı:
“Duvara! Açılmayın!”
Dörtlü birkaç kalp atımı içinde mevzi aldı. Nâzım su başından kendini yere attı. Kâzım sipere kayarken dönüp Behram’a baktı. Adam korunmaya çalışıyordu; ama yüzünde yalnız ölüm paniği yoktu. Orada, kurduğu hesabın beklediği gibi işlememesinden doğan kısa, boş bir şaşkınlık da vardı.
İkinci yaylım daha ağır geldi. Bir kurşun değirmen duvarının üstünden geçip içeri düştü, seken taş parçaları etrafa saçıldı. Sâbit yalnız sesleri dinleyerek ilk askerî hükmünü verdi.
“Üç değil,” dedi. “En az dört. Biri sol üstte, ikisi sağ yayda, biri de aşağıdan kapanıyor.”
Kâzım hemen ekledi:
“Ve yerimizi tam biliyorlar.”
İşte felaket buydu.
Bu, rastgele yol kesenlerin ateşi değildi. Düşman mevziyi önceden seçmiş, onların nerede duracağını, hangi gölgeye gireceğini, nasıl kapanacağını hesaplamıştı. Demek ki bilgi sızmıştı.
Fakat bir şey daha vardı. Atışların ritmi öldürmeye hevesli ama sabırsız değildi. Mermiler doğrudan kafaya değil, mevzi çevresine, hareket yollarına ve kapanma hatlarına düşüyordu. Sanki karşı taraftaki adamlar yalnız öldürmek değil, içeride sıkışan adamların nasıl tepki verdiğini de görmek istiyordu. Kurşunların sekmesi bile bir yoklamaya benziyordu.
Sâbit bunu da fark etti.
“Bizi yokluyorlar,” dedi dişlerinin arasından. “Kim olduğumuzu, ne kadar düzenli hareket ettiğimizi anlamak istiyorlar.”
Nâzım, yaralı atın paniği büyütmemesi için kendini yanına attı. Bir eliyle hayvanın başlığını bastırdı, öteki eliyle tabancasını çekti. Atın göz akı büyümüştü; ağzı köpürüyor, ayakları boş yere taşı eşeliyordu.
“Kes şunu!” diye bağırdı Sâbit.
Nâzım hayvanın kulağına sert ama yatıştırıcı bir sesle konuştu, dizginini kısa çekti, sonra taşın arasından yukarı doğru iki kör atış yolladı. Doktorun silahı, nişancı silahı kadar sakin değildi; ama o an için maksat adam indirmek değil, baskı çizgisini kırmaktı.
Kâzım, taşların arasından baktı. Sağ üstte bir namlu parıltısı gördü ve ateş etti. Yukarıdan küfür sesi geldi, ardından bir taş yuvarlandı.
“Biri indi,” dedi.
Sâbit bunu anında kullandı.
“Ateş ve hareket! Kâzım bastır, ben sağa açarım!”
Bu, konuşmak için uzun emir gerektirmeyen askerler arasındaki dildi. Kâzım üç kısa, ritimli atışla sağ hattı baskıladı. Sâbit onun ateşi üzerine iki adım kayıp daha iyi görüş aldı ve sol üst hattaki kaya aralığına ateş etti. Bu kez gerçek bir inilti duyuldu. Vadinin yankısı sesi büyüttü; pusucular ilk kez şaşırdı. Çünkü karşılarında panikleyen yolcular değil, mevzi değiştirirken ateş disiplini bozmayan eğitimli adamlar olduğunu anlamaya başlıyorlardı.
Kâzım, kısa boşlukta Behram’a hamle etti. Adam kaçmıyordu; ama mermilerden korunmak için sürünüyordu. Kâzım onu yakasından tutup duvara çarptı.
“Kime haber verdin?”
Behram’ın yüzü kireç gibi oldu.
“Vallahi ben—”
Tam o anda yukarıdan gelen kurşun omzunu sıyırdı. Behram bağırarak yere kapandı. Kurşun onu susturmuştu ama öldürmemişti.
Sâbit, Kâzım’ı kolundan çekti.
“Şimdi değil!”
Pusudakiler aşağı inmeye, göğüs göğüse gelmeye çalışmıyordu. Tam tersine; dar açıdan baskı kuruyor, çıkışlarını daraltıyor ve onları o taş kapanın içinde tutmaya uğraşıyordu. Bu taktik, yalnız öldürmek değil; yıldırmak yahut sıkıştırılmış halde nasıl tepki vereceklerini görmek için de kurulmuş olabilirdi.
Kâzım geri çekilirken bir yandan da sayıyordu. Mesafe, ritim, atış aralığı… Ve tam o anda kendi hatasını bütün sertliğiyle hissetti: Behram’daki çürümeyi görmüş, ama bir nefes geç kalmıştı. Sahada bazen bir adamın felaketi, işte o bir nefes olur.
Geç kaldım, diye düşündü. Ama bunu yüzüne taşımadı. Yeniden ateş etti. Bu kez açık bir inilti duyuldu. Kayalıklarda kısa bir sessizlik oldu.
Sâbit o anlık boşluğu yakaladı.
“Şimdi!”
İkinci duvar hattına hızla geçtiler. Behram da sürükleniyordu. Yeni mevzi daha dardı ama tamamen kapalı değildi; gerekirse aşağıdaki dar çıkışa kırabilirlerdi.
Behram’ın omzundan koyu kan akıyordu. Nâzım bir bakışta yaranın kemiği parçalamadığını anladı.
“Ölmez,” dedi. “Ama konuşursa işe yarar.”
Behram kıvranarak konuşmaya çalıştı.
“Ben yalnız haber verdim… sizi burada öldürsünler istemedim…”
Kâzım dişlerinin arasından çıktı:
“Ne diye verdin o haberi?”
“Dediler ki yalnız bakacağız… kim olduğunuzu göreceğiz…”
Nâzım onu acımadan kesti:
“Şu dünyada en çok kan döken yalan sözlerden biri ‘yalnız’ diye başlar.”
Sâbit, Behram’ın yüzüne eğildi.
“Kimin adamları?”
Behram gözünü kaçırdı. Bu kaçış, adını bildiği ama söylemekten daha çok korktuğu adamlara mahsustu.
“Tahran’daki Hacı Emir Ali Han’ın adamları değil…” diyebildi.
Bu cevap, söylediklerinden çok sakladıklarıyla önemliydi. Demek ki korku hiyerarşisinde Han’ın adı, Behram’ın ağzında ilk savunma olarak kullanılıyordu. Yani asıl korktuğu kişi Han değildi. Bir adam, kendisini kurtarmak için kimin adını hemen dışarıda bıraktığını seçerken, kimin gölgesinden daha çok korktuğunu da ele verir.
Sâbit bunu sezdi.
“Han değilse kim?” diye sordu sakin ama baskılı bir sesle.
Behram dişlerini sıktı. Nâzım sargıyı omzuna bastırdı. Bastırmak tedavi kadar sorgu da olabiliyordu. Yara öldürücü değildi; ama acı, doğru yerde tutulursa dili çözerdi.
“Kurşun kemiği kırmamış,” dedi Nâzım soğukça. “Ama yarayı şimdi temizlemezsem ateş yapar. Yarın konuşamayacak hale de gelebilirsin. Yahut şimdi konuşursun, kolun kalır.”
Behram’ın gözleri büyüdü. Nâzım’ın sesi ne bağırıyordu ne tehditkâr görünüyordu. Asıl korkutucu olan buydu. Bilimle acı arasına giren adam, merhameti hükümle dağıtır.
“Kim?” dedi Sâbit yeniden.
Behram yutkundu.
“Yusuf…”
Kâzım hemen sertleşti.
“Yusuf el-Lebnani mi?”
“Onun hattından biri… belki doğrudan o değil… ama onun adamlarından…”
Nâzım sargıyı biraz daha bastırdı. Behram inledi.
“Belki mi, yoksa odur mu?”
“Yüzü tam görmedim… ama onun kullandığı dil… onun verdiği para… onun adamları gibi konuştular…”
Bu, kesin itiraf değildi. Ama saha için yeterliydi. Bir adam, kimi ele vermeye cesaret edemiyorsa çoğu zaman korku doğru yerdedir. Demek ki Tahran masasının içindeki en kaygan damar, tahmin ettikleri gibi Yusuf’un hattına uzanıyordu. Hacı Emir Ali Han korkutucu bir kudretti; ama Behram’ın kalbini sıkıştıran asıl şey, Emir Ali Han’ın vakarından çok Yusuf’un görünmez ulaşma gücüydü. Kimin eli daha yakındıysa insan ondan daha çok korkardı.
Yukarıdan ateş yeniden geldi ama artık seyrekleşmişti. Kâzım’ın vurduğu yahut yaraladığı adamlar ritmi bozmuştu.
Sâbit hızla yeni hükmünü verdi:
“Burada kalırsak tepeden sararlar. Aşağı, kuru yatağa kıracağız.”
Feridun aşağı baktı.
“Eski dere yatağı. Dar ama savunulur.”
Kâzım namlusunu doldururken kuru bir sesle söyledi:
“Darlığı severim. Az kişiysek.”
Nâzım Behram’ın omzuna sargı bastı.
“Yürür mü?”
“Yürüyecek,” dedi Sâbit.
Behram korkuyla baktı.
“Beni bırakmayın komutanım…”
Kâzım sertçe karşılık verdi:
“Seni şimdi bırakmak sana iyilik olur. Ama sana henüz o kadar iyilik borcumuz yok.”
Kaçış hattını Kâzım açtı. İki kısa, isabetli atışla üstteki baskıyı bastırdı. Sâbit ikinci hattan destek verdi. Feridun, kuru yatağa inen kıvrımı ilk gördü. Nâzım, Behram’ı yarı sürükleyerek indirdi. Açık alandaki o kısa geçiş, bütün çatışmanın en tehlikeli anıydı; çünkü hareket eden beden, taşın ardındaki bedenden daha kolay ölür.
Sekerek gelen bir kurşun Sâbit’in kolunu sıyırdı. Kumaş yırtıldı, sıcak bir acı dirseğine kadar yürüdü. Ama o dönüp bakmadı bile. Asıl tehlike, soldan aşağı inmeye çalışan iki adamdı. Kâzım onları gördü, çömeldi ve iki kez ateş etti. İlk adam düştü. İkincisi korkuyla kayaya çekildi.
“Şimdi koş!”
Hepsi birden kuru dere yatağına kırdı. Yukarıdan birkaç kör atış daha geldi. Sonra sesler seyrekleşti. Pusucular peşlerinden inmedi.
Bu, Sâbit için daha ürkütücü ihtimaldi.
Çünkü bazen düşman seni ilk gördüğünde öldürmek istemez. Önce nasıl hareket ettiğini, hangi hattı seçtiğini, kimin önce düşündüğünü, kimin paniğe kapıldığını görmek ister.
Yaklaşık yarım saat sonra dere yatağının kıvrımında nispeten korunaklı bir yerde durdular. Hepsi nefes nefeseydi ama yaşıyorlardı.
Nâzım önce Sâbit’in koluna baktı.
“Yalnız çizmiş.”
“Sonra,” dedi Sâbit.
Doktor Behram’a döndü. Adam yaşayacaktı. Bu, şimdilik iyi sayılırdı; çünkü ihanet eden ağız ancak yaşarsa sorgulanır.
Kâzım bir kayanın üstüne çömeldi. Yüzü sakindi; ama içi öfkeyle doluydu.
“Adamın izini gördüm,” dedi. “Ama bir nefes geç kaldım.”
Sâbit ona baktı.
“Önemli olan şimdi bunu bilmemiz.”
Kâzım başını iki yana salladı.
“Hayır. Önemli olan şu: Bundan sonra yanımızdaki hiç kimseyi bir daha ‘yarı güvenilir’ saymayacağız.”
Bu söz, biten çatışmadan daha derin bir kırılmayı taşıyordu. Çünkü artık Tahran’daki güvensizlik yalnız masa üstünde değil, kumların arasında kanla doğrulanmıştı.
Feridun karanlıkta dere taşlarına bakıyordu. Sonra çok alçak sesle dedi:
“Bizi orada gerçekten öldürmek isteseler, yaralarına bakmadan aşağı inerlerdi.”
Nâzım başını kaldırdı.
“Yani?”
“Yani bu pusu yalnız öldürmek için kurulmamış olabilir.”
Sâbit bunu zaten düşünmüştü.
“Evet,” dedi. “Bizi ölçmek için de olabilir. Çatışmada kimin nasıl hareket ettiğini, ne kadar dayandığımızı ve kaçarken hangi hattı seçeceğimizi görmek için.”
Behram titriyordu. Sâbit başına dikildi.
“Şimdi konuşursun.”
Adamın gözlerinde yaş değil, tükenmişlik vardı.
“Ben… Tahran’dan çıktıktan sonra geride haber bıraktım. Hangi menzile gideceğinizi söyledim…”
“Söyle kime?” dedi Sâbit.
“Ben onu sıradan tüccar sandım… Sonra pusucuları görünce anladım…”
Kâzım sertçe kesti:
“İsim ver.”
Behram kuruyan dudaklarını yaladı.
“Yusuf… O konaktaki Yusuf el-Lebnani’nin adamlarından biri olabilir.”
Bu isim, karanlığı bir an daha soğuttu.
Nâzım hemen sordu:
“Olabilir mi, yoksa odur mu?”
“Karanlıkta yüzünü tam seçemedim… Ama onun hattından konuşuyorlardı…”
Sâbit içinden şu hükme vardı: kesin delil yoktu, ama açık hakikat şuydu; Tahran’daki sözde müttefik ağın en az bir kolu yahut o ağın etrafında çöreklenen çevrelerden biri, onların hareketini satmıştı.
Siyah meşin defterini çıkardı ve kısa not düştü:
Behram rotayı sızdırdı.
Vadi ağzında pusu.
En az dört eğitimli silahlı.
Maksat yalnız imha olmayabilir; ölçme ihtimali kuvvetli.
Tahran hattı sızdırıyor.
Altına bir satır daha ekledi:
Bundan sonra “yakın yardım” dahi kanla tartılacak.
Sonra, kolundaki yanıcı sızıyı hissederek ikinci bir not düştü:
Kol sıyrığı hafif.
İhanetin zihinde açtığı yara daha derin.
Bu satırı yazarken elindeki titremenin acıdan mı öfkeden mi geldiğini tam ayıramadı. Nâzım onu çağırdı.
“Defteri kapat. Şimdi insan ol.”
Sâbit defteri kapattı. Nâzım yırtılan kumaşı kesip açtı. Yara uzun değildi, ama kurşun deriyi keserken etin üstünden sıcak bir çizgi bırakmıştı. Doktor temiz suyu çok az kullandı, alkol kokulu karışımı sürdü. Sâbit’in çenesi sıkılaştı, fakat ses çıkarmadı.
“Bu ilk çizik,” dedi Nâzım. “İyi haber şu: kolun hâlâ senin.”
Sâbit kuru bir gülümseme göstermedi bile.
“Neyi keskinleştirdi?”
“Şunu,” dedi Nâzım, sargıyı sararken. “Saha artık resmî listelerden, mühürlü kâğıtlardan ve güzel konuşan adamlardan ibaret değil. Bunu kanınla da yazmış oldun.”
Akşam zifiri karanlıkla inmeye başlamıştı. Açık dere yatağında kalmak doğru değildi. Kâzım daha dar, daha gizli bir yarık bulabileceğini söyledi. Feridun, doğuya değil önce kuzeydoğuya kırmalarını önerdi.
“Bizi arayanlar düz kurmay aklıyla devam eder,” dedi.
Nâzım ise Behram’ın artık at üstünde tek başına gidemeyeceğini bildirdi.
Kâzım dümdüz sordu:
“Onu niçin taşıyoruz?”
Bu sorunun içinde ölüm de vardı.
Sâbit cevap verdi:
“Çünkü ağzından alacağımız şey bitmedi.”
Nâzım da ekledi:
“Ve şimdi onu ölüme bırakmak, bizi de onlara benzetir. Hesabını sonra görür.”
Kâzım açıkça karşı çıkmadı. Ama Behram’a bir daha insan gözüyle bakmayacağı belliydi.
O geceyi dere yatağının daha da daralan kısmında, ateşsiz geçirdiler. Soğuk, konuşmayı bıçak gibi kesti. Her biri aynı çatışmadan başka bir ders çıkarmıştı.
Nâzım, yarım güvenin bedende nasıl yara açtığını bir kez daha görmüştü.
Kâzım, bir nefes geç kalmanın kurşun olarak geri dönebildiğini kendi içine kazımıştı.
Feridun, pusunun ardındaki niyetin yalnız ölüm değil, imtihan da olabileceğini sezmişti.
Sâbit ise artık en sert hükmüne varmıştı: bu yolculukta güven, altınla değil; her menzilde yeniden, kurşun altında sınanarak kurulacaktı.
Gece yarısına doğru dere yatağının üstünden peş peşe iki kısa ses geldi. Ne kuştu ne insan sözü. Belki işaret, belki taş. Ama artık hiçbiri bunu tesadüf saymıyordu.
Kâzım hemen silaha davrandı. Sâbit elini kaldırdı.
“Bekle.”
Üçüncü ses gelmedi.
Birkaç dakika sonra, dar yarığın ağzında, ay ışığının yetmediği yerde bir gölge belirdi. Atlıydı. Tek kişi.
Nâzım dişlerinin arasından konuştu:
“Bir tane daha mı?”
Kâzım nişan aldı.
“Yaklaşırsa düşürürüm.”
Gölge, onların ateşsiz karanlıkta gizlendiği yeri doğrudan bulmuş gibiydi. Bu tek başına kötü haberdi. Fakat yaklaşma biçimi pusuculara benzemiyordu. Sessizdi, aceleci değildi, korkutmak için büyümüyordu. Atının ayaklarını taşta yankılandırmamaya alışkın biri gibi ilerliyordu. At neredeyse kişnemiyor, nal sesi taşta değil tozda gidiyormuş gibiydi.
Sonra çok alçak ama berrak bir kadın sesi duyuldu:
“Silahı indir. Vurursan sabaha su bulamazsın.”
Dörtlü bir an dondu.
Kâzım nişanı bozmadı. Yalnız gözlerini daralttı.
“Adını söyle.”
“İsim, gerektiğinde söylenir,” dedi ses. “Ama mavi ipliği siz bulduysanız, ben yanlış kapıya gelmedim.”
Sâbit’in içi bir an sertçe toplandı.
Mavi iplik.
Feridun başını çok az kaldırdı. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Daha çok, beklediği bir şeyin sonunda görünür hale gelmiş soğuk kabulü vardı.
“Yaklaş,” dedi Sâbit.
Atlı gölge bir adım daha öne çıktı. Yüzü yarı örtülüydü. Başındaki koyu örtünün kenarında, kervansaraydaki o ince kırıntının tonu ile akraba duran mat mavi bir dikiş seçiliyordu. Kadının yaşı ilk bakışta ayırt edilmiyordu; çünkü çöl ve yol, yüzleri erken sertleştirir. Ama sesi gençti. Duruşu ise gençlikten çok alışkanlık taşıyordu. Korkmuş bir kadın gibi değil, nerede duracağını bilen biri gibi oturuyordu atın üstünde. Sesi, tuhaf biçimde Sâbit’in içine bir aşinalık gibi değdi. Münire Hanım’ın sesi değildi elbette. Ama aynı türden bir şey vardı onda: yüksek olmayan, yalvarmayan, kendini ispat etmeye çalışmayan bir otorite. Kadın sesi olmasına rağmen “ikna etmeye” değil, “hüküm bırakmaya” alışık bir ses.
Bu, Sâbit’i bir an içeriden yokladı.
İnsanın bazı seslere güvenmesi akılla değil, hatırayla olur. İşte bu yüzden tehlikelidir.
Kadın devam etti:
“Bîbî Zühre’nin selamı var.”
Bu cümle, karanlığın içinde sanki önceden hazırlanmış bir kapı gibi açıldı.
Sâbit konuşmadı. Yalnız Kâzım’a çok hafif başıyla işaret etti. Nişan bir parça düştü, ama silah inmedi.
Kadın devam etti:
“Bu yatağı sabaha kadar koklarlar. Kuzeye kırarsanız ölürsünüz. Doğuya giderseniz bulunursunuz. Benim bildiğim üçüncü bir yarık var.”
Nâzım hemen şüpheyle sordu:
“Niye yardım ediyorsun?”
Kadın ona değil, doğrudan Sâbit’e baktı.
“Çünkü bazı kapılar size açık bırakıldı. Siz de orada oyalanmayı seçmediniz.”
Feridun çok alçak sesle, sanki kendi kendine söyler gibi mırıldandı:
“Zamanın ağzı açıldı.”
Nâzım tersçe fısıldadı:
“Ben yalnız bir atlı görüyorum, zamanın ağzını değil.”
Feridun ona bakmadı bile.
Kadın bu kısa sürtüşmeyi sanki yok saydı. Sonra çok küçük, çok kontrollü bir hareketle avucundaki şeyi yere, onlara doğru attı. Kâzım sürünüp aldı. Bu, ince mavi iplikle sarılmış küçücük metal bir halkaydı. Halkada yarım daireyi andıran çok silik bir çizgi vardı.
İstanbul’daki yarım mührün diliyle akraba.
Sâbit halkayı eline aldığında, aynı anda iki şey hissetti: metalin tuhaf serinliği ve cebindeki yarım mühre değdiğinde duyduğu o eski, açıklanamaz yoğunluk. Nesneler birbirine fiziksel olarak uymuyor olabilirlerdi; fakat aynı hatıranın soğuğunu taşıyorlardı. Bu benzerlik aklını ikna etmeye yetmezdi. Ama şüphesini güçlendirdi.
Kâzım bunu Sâbit’e uzattı. Sâbit baktı. Sonra tekrar kadına çevirdi gözlerini.
“Yol göster,” dedi.
Nâzım homurdandı.
“Bu kadar çabuk mu?”
Sâbit’in cevabı sert ama sakindi.
“Bizi burada sabaha bırakacak kadar aptal değilim. Ve bu işareti uyduracak kadar vakitleri olsaydı, yukarıdaki pusucular çoktan inmiş olurdu.”
Ama bu cevabın altında başka bir gerilim daha vardı. Sâbit, bu kadına tam güvenmiyordu. Güvenemezdi. Yalnız iki tehlikeden daha az kör olanını seçiyordu. Kadının sesindeki aşinalık, onun kararını kolaylaştırmadı; tersine zorlaştırdı. Çünkü akılla kurulacak güvensizlik, hatıranın açtığı ince bir çatlakla yumuşayabilirdi. Münire Hanım’ı düşündü bir an. Onun da bazı cümleleri böyle alçak sesle, hüküm gibi bırakışı geldi aklına. Bu kadın o değildi. Ama onda da aynı tehlikeli sükûnet vardı: kendini yükseltmeden yön tayin eden kadın sesi. İşte tam bu yüzden, Sâbit kararını sesin kendisine değil, sunduğu sahici faydaya dayandırmak zorunda kaldı.
Kadın ilk kez atından indi. Uzun boylu değildi; ama hareketlerinde gereksiz hiçbir şey yoktu. Sessizliğin içinden çıkıp gelmiş gibi yürüyordu. Behram’a bir kez baktı. O bakışın içinde merhamet de yoktu, şaşkınlık da. Yalnız hüküm vardı.
“Bunu da götürüyorsunuz,” dedi.
“Evet,” dedi Sâbit.
Kadın başını salladı.
“Doğru.”
Sonra çok kısa bir sessizlik oldu. Ardından ekledi:
“Ben önden gideceğim. Işık yok. Ses yok. At kişnerse ağzını bağlarsınız. Eğer ben dur dersem durursunuz. Eğer dönmemi beklerseniz sabahı görmezsiniz.”
Kâzım fısıldadı:
“Adı olmayan kadınlar ya çok tehlikelidir ya çok kıymetli.”
Nâzım omzunu oynatıp Behram’ı kaldırmaya girişti.
“İkisi birden de olabilir.”
Kadın bunu duymuş olmalıydı. Ama dönmedi.
Yarık boyunca ilerlemeye başladıklarında, Sâbit kısa bir an için şunu hissetti: Tahran’daki o kafes arkası gölge, kervansaraydaki ince iplik, Emir Ali Han’ın yarım cümlesi ve şimdi önlerinde yürüyen bu sessiz kadın, ayrı ayrı hadiseler değil; aynı kapının farklı yüzleriydi.
Kadının gösterdiği “üçüncü yarık”, gerçekten de harita aklının ilk bakışta yol saymayacağı türden bir geçitti. İki kayanın arasından değil, sanki kayanın kendi gölgesinin içinden açılıyordu. Dar, karanlık ve boğucuydu. Atları tek sıra yürütmek bile güçleşiyordu. Bazı yerlerde kaya omuz hizasına kadar daralıyor, bazı yerlerde başı eğmeden geçmek mümkün olmuyordu. Güven vermiyordu; ama görünmezlik veriyordu. İnsanı boğan bir emniyet duygusu vardı burada. Klostrofobikti, fakat aynı zamanda dışarıdaki ölüm hattını kestiği için değerliydi.
Önde kadın gidiyordu. Ardında Sâbit, sonra Behram’ı kontrol eden Nâzım, ardından Kâzım ve en sonda Feridun.
Bir yerde atlardan biri sıkışıp huysuzlandı. Kadın arkasına dönmeden yalnız elini kaldırdı. O küçücük hareket bile emirdi. Nâzım hayvanın başını bastırıp sakinleştirdi, Kâzım yükü yana çekti, Sâbit önündeki kayanın alt çizgisini kontrol etti. Bu dar geçit, ekibi ilk kez bu kadar gerçek bir şekilde birbirine mecbur bırakıyordu. Burada birinin hatası yalnız onu değil, arkasındakileri de öldürürdü. Yol artık tekil cesaret değil, karşılıklı bağımlılık istiyordu.
Feridun çok alçak sesle konuştu:
“Yol bazen saklandığı yerde kurtulur.”
Nâzım tersçe cevap verdi:
“Ben şu an yalnız diz kapağımı nereye çarpmayacağımı düşünüyorum.”
Kadın yine geriye bakmadan konuştu:
“İyi. Burada akıl da beden de aynı yere bakmak zorunda.”
Bu cümle, Nâzım’ı kısa süreliğine susturdu.
Yol sürüyordu.
Ama artık yalnız erkeklerin kurduğu, paşaların çizdiği yahut kervanların bildiği yol değildi. Başka bir damar gerçekten açılmaya başlamıştı.
Sabah olmadan önce, dar kayanın nispeten genişlediği küçük bir cepte durdular. Nefesler duman gibi çıkıyor, kayanın soğuğu ayak altından yukarı tırmanıyordu. Sâbit adamlarını etrafına topladı. Çok kısa, çok sert konuştu:
“Bundan sonra bize verilmiş ‘dost adam’ yok. Yalnız bizim kendi elimizle seçtiklerimiz var. Hiçbir aracı, hiçbir geçici yardımcı, hiçbir yerel temas; Kâzım onun yalanını, Nâzım bedenini, ben niyetini tartmadan hattımıza girmeyecek.”
Bir an durdu. Sonra, önlerinde sessizce yürüyen gölgeye bakarak son cümleyi ekledi:
“Ve bazı kapılar, şimdiye kadar öğrendiğimiz usulle açılmayacak.”
Nâzım kuru bir sesle dedi:
“Bu karar için geç kaldık.”
“Evet,” dedi Sâbit. “Geç olabilir. Ama kanla öğrenilmiş doğrular yine de doğrudur.”
Kâzım sessizce başını salladı. Bu, hem kabul hem de kendi gecikmiş hükmü için özürdü.
Feridun yorgun bir sesle son cümleyi bıraktı:
“Dünyadaki ihanet, yürüdüğün yolun dışında değildir. Çoğu zaman tam içindedir. Ama kurtuluş da bazen beklemediğin elden gelir.”
Bu cümleden sonra kimse konuşmadı.
Sabahın ilk gri ışığı dar kayalıkların üstüne vurduğunda, teknik olarak sağdılar. Omuzlardaki yaralar hafifti. Yol devam edebilirdi.
Ama içlerinde bir şey kırılmıştı.
Artık yanlarında duran hiçbir halka, kalben tam onlardan değilse masum sayılamazdı. Ve onlar, bu pusudan sonra yalnız uzaktan takip edildiklerini değil; her adımlarının, korkularının ve kararlarının düşman tarafından ölçüldüğünü de biliyorlardı.
Ayrıca artık bir şeyi daha biliyorlardı:
Horasan’a giden görünmeyen yol, yalnız harap menzillerde ve eski mühürlerde yaşamıyordu.
Bazen, gecenin en karanlık saatinde, adını vermeyen bir kadının sesinde de açılıyordu.