Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu Kapak

Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu

79 dk okuma 1 okunma

Avcının Ritmi


Sis, limandan çekilirken ardında yangın bırakmadı.

Bu, Rasimon’un ilk gördüğü şeydi.

Başkaları dumanı görünce ateş arardı. Meşaleleri kaldırır, su kovalarını sürükler, yağ amforalarını uzaklaştırmaya çalışır, panikle birbirinin omzuna çarpar, bağırır, küfreder, tanrıların adını ağzına alırdı. Limanda gece boyunca olan da buydu. Muhafızlar, hamallar, kayıtçılar ve gece nöbetçileri; dumanın içinden çıkan her gölgeye düşman, her çatlak sese saldırı, her kokulu buğuya yangın demişti.

Rasimon bunların hiçbirini yapmadı.

O, dumanın kendisine değil, dumanın neye dokunmadığına baktı.

Yağ deposunun duvarı is tutmuştu ama yanmamıştı.

Kantar taşının çevresi ıslaktı ama alev görmemişti.

Zeytin posası yığınları tütsülenmişti ama kül olmamıştı.

Katran fıçıları yerindeydi.

Amfora sıraları dağılmıştı ama kırılmamıştı.

Ölen yoktu.

Bu sonuncusu herkesi rahatlatabilirdi.

Rasimon’u rahatlatmadı.

Ölünün olmadığı saldırılar, çoğu zaman en dikkatle planlanmış olanlardı. Ölü beden meydanda kalır, kalabalık onun çevresine toplanır, öfke ve korku bir noktaya bağlanırdı. Ama kimse ölmemişse, herkes kendi korkusunu başka yere taşırdı. Kimi yangın gördüğünü söylerdi, kimi hayalet, kimi hırsız, kimi tanrı gazabı. Böyle gecelerin sabahında gerçek, tek bir cesedin yanında değil, yüz ayrı ağızda parçalanırdı.

Ve parçalanmış gerçek, Morkos’un sevmediği şeydi.

Rasimon, limanın orta hattında durdu. Şafak henüz doğmamıştı ama doğuya doğru gökyüzünün rengi açılmaya başlamıştı. Sis, suyun üstünde ve taşların dibinde ince tabakalar hâlinde sürünüyor, ara sıra rüzgârla toparlanıp yeniden dağılıyordu. Meşalelerin ışığı sönük ve yorgundu. Gece boyunca telaşla taşınan kovaların suyu yer yer birikmiş, zeytinyağıyla karışıp taş zemin üzerinde kirli bir parlaklık bırakmıştı. Bu parlaklıkta ayak izleri, sürüklenme çizgileri, amfora tekerlerinin yarım izleri ve paniğin karıştırdığı düzensiz lekeler vardı.

Çoğu adam bu zeminde hiçbir şey okuyamazdı.

Rasimon diz çöktü.

Parmaklarını çamura değdirdi.

Soğuk.

Yağlı.

Üstünde kül.

Altında eski toz.

1. Bölüm 4 - 1. Sahne İzleri Okuyan Avcı

Bu, sıradan yangın sonrası çamuru değildi. Yangın olsaydı izler yukarıdan aşağıya, alevin kaçtığı yöne doğru düzensiz dağılırdı. Burada ise duman bir noktadan yükselip dağılmamış; yerden yürümüştü. Ayak bileklerinden başlamış, diz hizasına çıkmış, meşale ışığını yutmuş, sonra rüzgârın izin verdiği yöne akmıştı.

Rasimon başını kaldırdı.

Rüzgâr denizden geliyordu.

Gece de böyle esmiş olmalıydı.

Dumanı yerleştiren kişi bunu biliyordu.

Bu bilgi, Rasimon’un yüzünde hiçbir değişiklik yaratmadı. Ama zihninde ilk taş yerine oturdu.

Bu iş rastgele değildi.

Arkasında korkak bir hırsız yoktu.

Bağıran bir isyancı hiç yoktu.

Bu, rüzgârı kullanmayı bilen birinin işiydi.

Yanından geçen genç bir muhafız hâlâ titriyordu. Adamın gözleri duman yüzünden kızarmış, kirpikleri külle ağırlaşmıştı. Kılıcını kınından yarım çekmiş, tekrar sokmayı unutmuştu. Rasimon onu gördü ama azarlamadı. Azar, panikten sonra kolay verilen ucuz bir cezaydı. Korkmuş adamın ne gördüğünü öğrenmeden onu susturmak, izi kirletmekten farksızdı.

“Ne gördün?” diye sordu.

Muhafız irkildi.

“Efendim?”

“Ne gördün?”

Adam yutkundu. “Sis vardı. Kantarın oradan çıktı. Sonra mendirekten de geldi. Kuzey taşlarında sesler duyduk. Koştuk. Kimse yoktu. Ama adım sesleri vardı. Sanki bir grup…”

“Sanki,” dedi Rasimon.

Muhafız sustu.

Rasimon onun yüzüne baktı.

“Sanki kelimesi korkunun yalanıdır. Gördüğünü söyle.”

Adamın boğazı kurudu. “Duman gördüm. Ses duydum. Adam görmedim.”

“Güzel.”

Bu tek kelime, muhafıza ödül gibi geldi. Omuzları biraz indi. Rasimon başını çevirdi.

“Git. Gördüğünü anlat. Görmediğini anlatma.”

Muhafız uzaklaştı.

Rasimon yeniden yere döndü.

Duman düzeneğinin ilk çıktığı yerlerden biri kantar hattıydı. Kantarın altında zeytin posası, yanmış bez, tuhaf bir kükürt acılığı ve yağlı fitil kokusu vardı. Biri burada küçük bir kap bırakmıştı. Sonra kap patlamamış, sadece konuşmuştu. Rasimon’un zihninden bu kelime geçti ve hoşuna gitmedi.

Konuşmuştu.

Duman konuşmuştu.

Yangın dememişti.

Saldırı dememişti.

Ne olduğunu söylememişti.

Sadece insanları kendi korkularıyla konuşturmuştu.

Bunu kuran akıl, kılıç sallamaktan fazlasını biliyordu.

Rasimon ayağa kalktı. Önce kantar hattından mendireğe yürüdü. Adımlarını acele ettirmedi. Kendi adamları onu izliyordu. Limanın bu hâlinde bağıran çok vardı; sessiz yürüyen tek kişi kendisi olmalıydı. Çünkü panik hâlindeki bir limanda komutanın sesi kadar ritmi de emir sayılırdı.

Mendirekteki taşların üzerinde ikinci dumanın izi vardı. Buradaki düzenek daha küçüktü. Kıyıya yakın bırakılmış, suyla ateş arasındaki çizgide konuşmuştu. Denizden gelen buharla karışınca, nöbetçiler ilk anda dumanın kaynağını ayırt edememiş olmalıydı. Bu iyi düşünülmüştü. İnsan denizden duman beklemezdi. Beklemediği şeyi görünce akıl, birkaç nefesliğine boş kalırdı.

Birkaç nefes.

Rasimon için yeterince uzun bir süreydi bu.

Bir kapının açılması için.

Bir yükün yer değiştirmesi için.

Bir nöbet hattının bozulması için.

Mendireğin kuzey ucundaki dar taş geçide geldiğinde yere çömeldi. Burada ses düzeneğinin izleri vardı. Yanmış metal değil, ısı görüp çatlamış küçük taş kırıkları. Bazıları bilerek seçilmişti. Yassı, hafif, sert yüzeyli taşlar. Birkaç ince metal parça da vardı. Bunlar ısınınca çatlamış, zemine düşmüş, ses üretmişti. Rasimon bir parçayı eline aldı. Parmak uçlarında çevirdi.

Bu sesi yapan kişi, taşın nasıl konuşacağını biliyordu.

Rasimon başını eğdi.

Zemindeki izler, muhafızların kuzeye doğru koşturulduğunu gösteriyordu. Ağır çizme izleri birbirine girmiş, bazı noktalarda ters dönmüş, bir yerde iki adamın çarpıştığı belli olmuştu. Orada çamur genişlemiş, bir diz izi yere basmış, kılıç kınının ucu taşta çizik bırakmıştı. Korku kalabalığı yanlış yöne sürüklemişti.

Bu da rastlantı değildi.

Duman bir yere, ses başka yere, asıl hareket üçüncü yere.

Üç ayrı el yoksa, tek bir akıl.

Belki iki beden.

Biri alanı okuyan.

Biri kapıyı açan.

Rasimon’un bakışı flora deposuna kaydı.

Oraya gitti.

Morkos’un adamları çoktan kapıyı kontrol etmişti. Mühür kopmamış, kilit kırılmamış, kapı dışarıdan sağlam görünmüştü. Buna rağmen içeride mal eksikti. Komutanlar bu tür çelişkilerden hoşlanmazdı. Çelişki, ya yalan ya ustalık demekti. Rasimon ikisini de ciddiye alırdı.

Kapının önünde durdu.

Kilit dilinin çevresinde çok ince, neredeyse gözden kaçacak bir çizik vardı. Kapı zorlanmamıştı. Keskiyle patlatılmamış, omuzla kırılmamış, alevle yakılmamıştı. Demir dili sanki kendi rızasıyla geri çekilmişti. Rasimon parmağını çizginin üzerinde gezdirdi. Sonra kokladı.

Yağ.

Metal.

Taş tozu.

Ve çok silik, yeni dövülmüş demire benzeyen bir koku.

Demirci.

Rasimon’un zihninde ikinci taş da yerine oturdu.

Bu işi yapan tek adam değildi. Yanında kilit ve metal bilen biri vardı. Ama sıradan bir kilitçi değil. Demire hükmeden biri. Üstelik kilidi kırmadan, kapının sessizliğini bozmadan açacak kadar usta.

Tarhun’un adı, limanda herkesin bildiği adlardan değildi belki. Ama Morkos’un defterlerinde geçiyordu. Zor adam. Kavgacı. Demirci. Halkın sevdiği ama tam sahiplenmeye cesaret edemediği türden biri. Rasimon onun dükkânını daha önce uzaktan görmüştü. Kocaman bir gövde, öfkeli gözler, çekiciyle konuşan bir adam. Böyle birinin sessiz kapı açması beklenmezdi.

Bu yüzden Rasimon daha çok ilgilendi.

İnsanların görünen hâli, çoğu zaman avcının ilk tuzağıydı. Tarhun kaba görünüyorsa, kaba olduğuna inanmak aptallıktı.

Depoya girdi.

İçeride bitki kokusu hâlâ güçlüydü. Kekik burnu kesiyor, adaçayı daha ağır bir duman gibi geride duruyor, kantaron yağı güneş görmüş bir acılıkla rafların arasında dolaşıyor, reçine çamı andıran keskinliğiyle havayı sertleştiriyordu. Rasimon bu kokuları Leya kadar tanımazdı ama depodaki seçimi anlayacak kadar zeki bir adamdı.

En pahalı şeyler alınmamıştı.

En kolay taşınacak şeyler de değil.

En çok ihtiyaç duyulanlar seçilmişti.

Bazı çuvallar hafifletilmiş, bazı kaplardan ölçülü alınmış, iyi yağ küçük tulumlara aktarılmış, bozuk yağlara dokunulmamıştı. Afyonun büyük bölümü duruyordu. Kayıt kutuları yerindeydi. Gümüş mühürler alınmamıştı. Bu bir yağma değildi.

Hırsız malı alırdı.

Bu yabancı düzeni almıştı.

Cümle Rasimon’un içinde şekillendi. Hoşuna gittiği için değil. Doğru olduğu için.

Depodaki karanlık bir köşede yerde hafif bir sürüklenme izi vardı. Oraya yaklaştı. Bir muhafızın gece kısa süreliğine kaybolduğu söylenmişti; sonradan depoda baygın bulunmuş, elleri bağlanmış, ağzı tıkanmıştı. Öldürülmemişti. Hatta boğulmasın diye başı yana çevrilmişti.

Bu ayrıntı Rasimon’u diğerlerinden daha çok düşündürdü.

Öldürmeye gücü olan ama öldürmeyen adam, ya zayıftır ya disiplinli.

Buradaki iz zayıflık değildi.

Kontrol.

Düşmanı öldürmemişlerdi çünkü ceset soru doğururdu. Çünkü kan, limanı bir anda başka hikâyeye çekerdi. Çünkü amaç intikam değil, çıkarma ve dağıtımdı. Bu tür kararlar öfkeyle alınmazdı. Komuta isterdi.

Rasimon diz çöktü. Muhafızın yere yatırıldığı yerde çok küçük bir lif parçası buldu. Keten olabilirdi. Ama düğüm izi tuhaftı. Lif, bağlandığı yerden kesilmemiş, sürtünmeyle ayrılmıştı. Üzerindeki kıvrım, Tralleis’teki sıradan yük bağlama düğümlerine benzemiyordu. Daha kısa, daha işlevli, daha güvenli. Gereksiz dolama yoktu. Çözüldüğünde iz bırakmayacak ama yük altında sıkışacak bir düzen.

Rasimon parmakları arasında lifi çevirdi.

Bu düğüm bir hamalın düğümü değildi.

Bir denizcinin de değildi.

Bir askerin düğümü olabilirdi.

Ama bu şehirdeki askerlerin bildiği türden değil.

Rasimon bunu cebine koydu.

Sonra dışarı çıktı.

Liman yavaş yavaş sabaha hazırlanıyordu. Morkos’un emriyle kapılar tamamen kapatılmamıştı. Bu doğruydu. Liman kapanırsa halk korkuyu görürdü. Liman açılırsa olay kargaşa olarak anlatılabilirdi. Morkos hikâyeyi sabaha yetiştirmeye çalışıyordu. Rasimon ise hikâyeden çok ritimle ilgileniyordu.

Ritim yerde kalırdı.

Konuşma yalan söylerdi.

Korku abartırdı.

Kayıt değiştirilebilirdi.

Ama bir adamın adım aralığı, yük taşırken ağırlığını nasıl böldüğü, dumanı rüzgâra göre nereye bıraktığı, düşmanı öldürüp öldürmemeye hangi anda karar verdiği kolay yalan söylemezdi.

Rasimon limanın batı hattından eski zeytin posası yığınının bulunduğu yere yürüdü. Burada koku daha ağırdı. Çoğu muhafız buraya yaklaşmak istemezdi. Pislik, insanın bakışını başka yere çevirirdi. Rasimon tam bu yüzden durdu.

Yığının arkasındaki taşlarda bir farklılık vardı.

Yeni açılmış kapak gibi açık bir iz yoktu. Usta eller kapanan şeyi yeniden yerli yerine oturtmuştu. Ama taşın kenarında ince bir sürtünme çizgisi kalmıştı. Çok küçük. Yağ ve posa ile örtülmüş. Görmek için yere eğilmek, kokudan rahatsız olmamak ve taşın eski yüzüyle yeni çizilmiş yüzü arasındaki farkı bilmek gerekirdi.

Rasimon bunu gördü.

Parmağını çizgiye sürdü.

Nemli taş tozu geldi.

İçinden soğuk bir hava sızmıyordu artık; kapak iyi kapatılmıştı. Ama kapak bir kez açılmıştı. Ağır yük doğrudan ana kapıdan çıkmamışsa, bu yol kullanılmış olabilirdi. Eski su yolu. Atık hattı. Unutulmuş damar. Şehirlerin altında her zaman üsttekilerin unuttuğu yollar olurdu. Zenginler kapıları satın alırdı; yoksullar çatlakları hatırlardı.

Rasimon ayağa kalktı.

Arkasında iki muhafız vardı. Biri sabırsızdı.

“Efendim, adam gönderelim mi? Taşı kaldırıp bakalım.”

Rasimon ona baktı.

“Ve bütün limana burada bir yol olduğunu gösterelim?”

Muhafız sustu.

Rasimon’un sesi yükselmedi.

“Bir kapı bulursan önce kimin bildiğini öğrenirsin. Kapıyı kırarsan yalnız taş bulursun.”

Muhafız başını eğdi.

Rasimon tekrar taş kapağa baktı. Yabancı buradan geçmişse, geri dönmüş de olabilirdi. Yükler buradan taşınmışsa, gittiği yer doğrudan liman dışı değildi. Şifa ağı. Halk. Leya.

Leya’nın adı Morkos’un evinde fısıltıyla söylenirdi. Saygıyla değil. Dikkatle. Bazı insanlar açık düşman ilan edilmeden önce daha tehlikeliydi. Çünkü halkın içine kök salmışlardı. Leya’nın eli bir çocuğun ateşini düşürmüşse, o çocuğun annesi Morkos’un mühründen çok o eli hatırlardı. Bu tür bağlar para gibi sayılmazdı ama daha uzun yaşardı.

Rasimon için tablo netleşiyordu.

Yabancı: alanı okuyan akıl.

Demirci: kapıyı açan el.

Şifacı: neyin alınacağını bilen bilgi.

Halk: yükü taşıyan damar.

Ve bütün bunların arasında bir sızıntı.

Çünkü bu kadar hızlı dağıtım, yalnız dışarıdan izlenerek kurulmazdı. Birinin içeriden haber taşıması, korkuyla ya da borçla eğilmiş birinin Morkos’un sofrasına kırıntı bırakması gerekirdi. Morkos böyle insanları severdi. Rasimon ise sevmezdi. Satın alınmış insan faydalıydı ama izleri kirletirdi. Yalanı çok olurdu. Korkusu ses yapardı.

Yine de kullanılacaktı.

Av, bazen kendi yarasından kan damlatırdı.

O kan iz bırakırdı.

Rasimon, flora deposunun eşiğine geri döndü. Kantar taşının yakınında, çamurun içinde daha önce fark etmediği küçük bir şey parladı. Eğildi. Çamura gömülmüş ince bir metal parçaydı bu. Çok küçük. Bir çapağa benziyordu. Tarhun’un aletlerinden kopmuş olabilir, bir kilit aparatının kenarından ayrılmış olabilirdi. Parçayı aldı, tırnağıyla üzerindeki çamuru sıyırdı.

2. Bölüm 4 - 1. Sahne Sessiz Kapı ve Gizemli Çapak

Metal sıradan değildi.

Bu çağın demircileri sert metal yapardı. Ama bu parçanın kenarında fazla düzgün, fazla kontrollü bir dövülme izi vardı. Tarhun’un eli mi? Yoksa yabancının yönlendirdiği bir iş mi? Çapak, tek başına cevap vermezdi. Ama doğru soruyu doğururdu.

Rasimon metali avucuna aldı.

Sonra ip lifini de çıkardı. İkisini yan yana tuttu.

Metal ve ip.

Kapı ve yol.

Demirci ve yabancı.

Sis dağılmıştı.

Ama ritim kalmıştı.

Rasimon ilk kez hafifçe gülümsedi.

Bu gülümseme sevinç değildi. Avını yakalamış bir adamın değil, avının gerçekten değerli olduğunu anlamış bir adamın gülümsemesiydi.

Yanındaki muhafızlardan biri bunu görünce ürperdi.

Çünkü Rasimon genellikle gülümsemezdi.

“Efendim?”

Rasimon limanın ara sokaklarına baktı. Serdar ve Tarhun’un çoktan oradan geçmiş olması gerekiyordu. Belki doğrudan demirci dükkânına gitmemişlerdi. Alanı bilen bir adam, zaferden sonra aynı yoldan dönmezdi. Eğer dönmüşse, ya aptaldı ya tuzak kuruyordu. Yabancı aptal değildi.

“Adamları toplamayın,” dedi.

Muhafız şaşırdı.

“Takip etmeyecek miyiz?”

“Kalabalıkla iz sürülmez.”

“Kaç kişi?”

“Ben.”

Muhafızın yüzü gerildi.

“Tek başınıza mı?”

Rasimon ona döndü.

“Avı yakalamak isteyen çok ayakla yürür. Avın nasıl düşündüğünü öğrenmek isteyen sessiz gider.”

Muhafız başını eğdi.

Rasimon metal parçayı küçük deri kesesine koydu. İp lifini ayrı bir bezin içine sardı. Bunlar kanıt değildi henüz. Kanıt, Morkos’un masasını süslemek için işe yarardı. Rasimon’un ihtiyacı süs değildi. Onun ihtiyacı ritimdi.

Yabancının ritmi.

Dumanın nereye bırakıldığı.

Kapının nasıl susturulduğu.

Muhafızın neden öldürülmediği.

Yüklerin neden az alındığı.

Ve en önemlisi, bütün bunlardan sonra avın nereye gitmek zorunda kalacağı.

Rasimon limanın dar çıkışına doğru yürüdü.

Sabah ışığı artık taşların üstüne yayılıyordu. Morkos’un adamları düzeni yeniden kurmaya çalışıyor, kayıtçılar eksikleri başka adlarla yazmaya hazırlanıyor, hamallar gece olanı birbirlerine fısıldamamak için dudaklarını ısırıyordu. Halk korkuyordu. Ama korkunun altında yeni ve tehlikeli bir şey vardı.

Merak.

Morkos’un düzeninde merak, isyandan önce gelirdi.

Rasimon bunu da kaydetti.

Sonra başını, Tralleis’in iç sokaklarına çevirdi.

O yabancı, yalnız mal almamıştı.

İnsanlara soru bırakmıştı.

Soruyu bırakan adam, cevabını korumak için mutlaka geri dönerdi.

Rasimon, çamurun içindeki ince metal parçasını avucunda sıktı ve bir kez daha gülümsedi.

Sis dağılmıştı.

Ama yabancının ritmi yerde kalmıştı.

Ve avcı, artık o ritmi takip etmeye başlamıştı.


Geri Çekilme Değil, Takip Önleme


Liman arkalarında kaldığında, Serdar kaçtıklarını düşünmedi.

Kaçan adam arkasındaki tehlikeden uzaklaşmaya çalışırdı. Bütün bedeni ileriye gider, aklı arkada kalırdı. Nefesi hızlanır, adımı uzar, kulakları kendi kalp atışından başka bir şeyi duymaz olurdu. Kaçan adam, yolu kısaltırdı. Bildiği en yakın çıkışa, en güvenli sandığı kapıya, ilk saklanacağı gölgeye yönelirdi. Bu yüzden kaçan adamın izi düz olurdu. Telaşlı olurdu. Kolay okunurdu.

Serdar kaçmıyordu.

İzi yönetiyordu.

Tralleis’in dar sokakları, limandan yükselen son duman kokusunu hâlâ taşıyordu. Sis, arkalarında kalmıştı ama üstlerine sinmişti. Pelerinlerin kenarlarında, saç diplerinde, sargı bezlerinde, çuvalların liflerinde, Tarhun’un ellerindeki demir kokusunun arasında bile o yapay sisin acı tadı duruyordu. Kükürt, yanmış yağ, zeytin posası ve sirkenin karışımı; gece boyunca yaptıkları şeyin kokulu tanığı gibi peşlerinden geliyordu.

Serdar bundan hoşlanmadı.

Koku da izdi.

İz yalnız ayakla bırakılmazdı. İnsan nereden geçtiğini kokuya, sese, kırılmış bir sapa, kapı eşiğinde gereğinden fazla oyalanmış gölgeye, hatta korkusunu nasıl sakladığına bile yazardı. Tralleis’in taş sokakları modern asfalt değildi; yağmur suyu kanallarının, mermer döşemelerin, tozlu ara geçitlerin, kırık basamakların, koyu gölgelerin ve gece bekleyen gözlerin şehriydi. Burada takip eden biri yalnız çamura bakmazdı. Rüzgârın hangi kokuyu taşıdığına, hangi köpeğin nerede havladığına, hangi evin kapısının gereğinden erken açıldığına da bakardı.

Eğer iyi bir takipçiyse.

Serdar iyi bir takipçinin kokusunu almaya başlamıştı.

Henüz görmemişti.

Ama ritmini hissetmişti.

Tarhun onun iki adım gerisinde yürüyordu. Üzerindeki koyu pelerin gövdesini olduğundan küçük göstermeye yetmiyordu ama onu köşe gölgelerinde kırıyordu. Belindeki küçük aletlerin ağırlığı yürüyüşünü çok az değiştiriyordu. Serdar bunu fark etti, ama değiştirmesini istemedi. Tarhun’un bedenindeki ağırlık düzeni, gerektiğinde hemen müdahale edecek şekildeydi. Onu tamamen sıradanlaştırmaya çalışmak, güçlü tarafını öldürmek olurdu.

Arkalarında üç kişi daha vardı.

Aris’in gönderdiği kambur taşıyıcı, eski fırının çırağı ve yüzünü örtüsüne gömmüş yaşlı bir kadın. Hepsinin üzerinde şifa malzemelerinden küçük parçalar vardı. Büyük yükleri çoktan ayırmışlardı; ana torbalar yeraltı hattından ve Leya’nın güvenli dağıtım noktalarından geçirilmişti. Yine de üzerlerindeki küçük keseler bile yakalanırlarsa yeterince suç sayılırdı. Morkos’un adamları için kantaron demeti bazen kılıçtan daha tehlikeliydi. Çünkü kılıç isyanı gösterirdi. Kantaron, halkın kendi yarasını izinsiz kapatmaya başladığını.

İlk dar kavşağa geldiklerinde Serdar durmadı.

Sadece yürüyüşünü yarım nefes yavaşlattı.

Sağ eli pelerinin altında hafifçe kapandı.

İşaret küçüktü.

Tarhun durdu.

Düşünmeden.

Arkasındaki üç kişi, Tarhun’un durduğunu görüp ona çarpmamak için yavaşladı. Serdar köşeyi geçti, iki adım ilerledi, sonra sanki sandalet kayışı gevşemiş gibi eğildi. Aslında taş zemindeki izleri kontrol ediyordu. Daha önce bu sokaktan geçen hamal ayakları, bir katır tırnağı, küçük çocuk izleri, su taşıyan bir kadının döküntü damlaları… Bunların arasında kendilerine ait ritmin nasıl göründüğünü tahmin etti.

Beş kişi aynı hizada ilerlerse iz grup olurdu.

Grup iz bırakırdı.

Grup yakalanırdı.

Serdar ayağa kalktı.

Elini yana açtı.

Tarhun hemen sol sokağın ağzına kaydı.

Yine düşünmeden.

Yaşlı kadın ve fırın çırağı sağdaki dar geçide yönlendirildi. Kambur taşıyıcı bir su arkının üzerinden geçip biraz daha yukarıdaki gölgeye girecekti. Herkes farklı hızda, farklı amaçla, farklı sokağa dağılacaktı. Şifa tek noktadan çıkmış gibi görünmemeliydi. Morkos’un adamları eğer iz bulursa, iz onları bir merkeze değil, yoksulluğun doğal karmaşasına götürmeliydi.

Yaşlı kadın tereddüt etti.

Serdar ona bakmadı.

Bakış bazen emirden daha çok dikkat çekerdi.

Sadece alçak sesle konuştu:

“Fırın kokusuna karış. Çuvaldaki yeşil düğümü sabah değil, güneş ikinci taşın üstüne çıkınca açacaksın.”

Kadın başını eğdi.

“Ya sorarlarsa?”

“Hamur mayası.”

“Ya koklarsa?”

“Bozulmuş dersin. Kimse bozuk hamuru uzun koklamaz.”

Kadın çok kısa, yorgun bir gülümseme gösterdi.

Sonra gitti.

Serdar, fırın çırağına döndü. Çocuk denecek yaştaydı ama bu şehir çocukları erken büyütüyordu. Gözleri korkudan fazla açıktı. Elindeki sepeti gereğinden sıkı tutuyordu. Bu kötüydü. Korku, yükü ele verirdi.

Serdar eğildi.

“Sepeti gevşek tut.”

Çocuk anlamadı.

Serdar sepetin sapını kendi eliyle biraz gevşetti.

“Ekmek taşıyan çocuk ekmeğini böyle tutmaz. Sanki düşürsen dünyanın sonu olacakmış gibi tutuyorsun.”

“Ya düşerse?” diye fısıldadı çocuk.

“Düşürürsen kızarsın. Korkmazsın.”

Çocuk bu farkı anlamaya çalıştı.

Serdar onun omzuna dokunmadı. Dokunmak fazla yakınlık olurdu. Sadece başıyla işaret etti. Çocuk gitti.

3. Bölüm 4 - 2. Sahne İzi Yönetenler

Kambur taşıyıcı en son kaldı. Yüzünde yaşlılıktan çok yorgunluk vardı. Serdar onun gözlerinde soru görmedi. Bu tür insanlar artık az soru sorardı. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapar, sonra sessizce kaybolurlardı.

“Su arkından sonra sağa değil, sola,” dedi Serdar. “Sağa giden iz kalsın. Sen sola kaybol.”

Adam başını salladı.

“Sağda iz nasıl kalacak?”

Serdar pelerininin altından küçük, yağlı bir bez parçası çıkardı. Bezin içinde biraz zeytin posası ve sis karışımının ağır kokusu vardı. Bunu taşın sağ yanındaki dar çıkıntıya sürdü. Takip eden biri kokuya bakarsa sağa yönelirdi. Ama iz orada bitecekti.

“İz bazen ayaktan önce kokuyla gider,” dedi.

Adam bu sözü anlamış gibi baktı.

Sonra o da kayboldu.

Geriye Serdar ve Tarhun kaldı.

Sokak, bir anda daha boş ama daha tehlikeli oldu. Kalabalık dağıldığında insan daha hızlı yürüyebileceğini sanırdı. Yanlış. Kalabalık gözlerin bir kısmını yutar. İki adam, hele biri Tarhun gibi bir gövdeyse, gece sokakta daha kolay seçilirdi.

Serdar bunu biliyordu.

Doğrudan demirci dükkânına gitmedi.

Tarhun bunu fark etti.

“Dükkân şu tarafta,” dedi.

“Biliyorum.”

“Oraya gitmiyoruz.”

“Henüz değil.”

Tarhun’un çenesi kilitlendi. “Yaran açık. Leya bunu görürse—”

“Leya görmeden önce takipçi görürse, ikimiz de onu bir daha göremeyiz.”

Tarhun sustu.

Bu cevap tartışmayı kesti.

Bir süre dar sokaklarda sessiz yürüdüler. Serdar her köşede durmadı; durmak da izdi. Bazen hiç yavaşlamadan geçti. Bazen sokağın ortasından yürüdü, çünkü herkesin gölgeye kaçtığı yerde gölge dikkat çekebilirdi. Bazen meşale ışığının tam kenarından geçti; çünkü ışığın ortası kadar kenarı da kör alan yaratırdı. Bazen su birikintisine bilerek bastı, bazen bir taşın üzerinden izsiz geçti. Bir yerde sandaletinin topuğunu çamura biraz fazla bastırdı. Sonra üç adım sonra aynı ritmi bozdu.

Tarhun sonunda dayanamadı.

“Ne yapıyorsun?”

“Bizi takip eden varsa, karar vermesini zorlaştırıyorum.”

“Takip eden var mı?”

“Bunu anlamaya çalışıyorum.”

“Görmedin.”

“Duymadım da.”

“Öyleyse?”

Serdar bir kapı eşiğinin gölgesinde durdu.

Tarhun da durdu.

Bu kez kendiliğinden değil; Serdar’ın duruşundaki küçük ağırlık değişimini gördüğü için. Sonra fark etti ve rahatsız oldu.

“Yine yaptım,” dedi alçak sesle.

Serdar gözlerini sokaktan ayırmadı.

“Neyi?”

“Durmam gerektiğini söylemedin.”

“Söylemedim.”

“Yine durdum.”

Serdar cevap vermedi.

Tarhun’un sesi daha kısık çıktı:

“Bedenim senden önce karar veriyor yabancı. Neden durmam gerektiğini sormuyorum. Ayaklarım çoktan durmuş oluyor.”

Sokak taşlarından yükselen serinlik, bir an için daha belirginleşti. Uzakta bir köpek havladı. Liman tarafından geç gelen bir boru sesi duyuldu; Morkos sabahın hikâyesini toparlamaya başlamış olmalıydı. Serdar, Tarhun’a hemen bakmadı. Bakarsa, adamın yüzündeki çatlağı derinleştirebilirdi.

Sonra alçak sesle söyledi:

“Çünkü bedenin beni senden önce tanıdı.”

Tarhun’un nefesi değişti.

Serdar bu kez onun adını söylemedi.

Yılmaz demedi.

Çünkü gecenin içinde bazı isimler kılıçtan keskin oluyordu. Tarhun zaten yeterince sarsılmıştı. Depodaki işaretler, “emir” kelimesi, bedeninin kendi zihninden önce hareket etmesi… Hepsi taşın altındaki su gibi yükseliyordu. Serdar bu suyu bir anda taşırırsa, ikisi de içinde boğulabilirdi.

Tarhun’un yüzü gölgede kaldı.

“Ben seni tanımıyorum,” dedi.

Bu cümle artık önceki kadar sert değildi.

Daha çok, kendisini ikna etmeye çalışan bir adamın cümlesiydi.

Serdar başını salladı.

“Zihnin tanımıyor.”

Tarhun bir şey söyleyecek gibi oldu.

Serdar elini kaldırdı.

Bu kez işaret açık değildi; konuşmayı kesmek için değil, dinlemek içindi.

Sokak susmuştu.

Hayır, sokak susmamıştı.

Sokak normal seslerini sürdürüyordu: uzakta kapı gıcırtısı, bir çatıdan düşen küçük taş parçası, bir evin içinde öksüren biri, gece nöbetinden dönen iki adamın yorgun fısıltısı. Ama bu seslerin arasında olmaması gereken bir düzen vardı.

Üç sokak geriden gelen bir adım.

Tek kişi.

Acele etmiyor.

Yaklaşmak için değil, mesafeyi korumak için yürüyor.

Serdar’ın ensesindeki soğuk çizgi netleşti.

Takipçi vardı.

Ama kötü takipçi değildi.

Kötü takipçi fazla yakınlaşır, köşelerde acele eder, izini saklamak için gürültüyü yanlış zamanda keserdi. Bu adam öyle yapmıyordu. Onların hızına uymuyor, onların verdiği hıza tepki vermiyordu. Kendi ritmiyle geliyordu. Bu daha tehlikeliydi. Çünkü kendi ritmi olan takipçi, karşısındakinin ritmini öğrenmeye çalışırdı.

Serdar içinden söyledi:

Bu adam yakalamaya değil, anlamaya çalışıyor.

Tarhun, Serdar’ın yüzüne baktı.

“Ne?”

Serdar fısıldadı:

“Yalnız değiliz.”

Tarhun’un eli kılıcına gitti.

Serdar bileğine dokundu.

“Kılıç yok.”

“Görürse?”

“Görsün. Ama ne gördüğünü yanlış anlasın.”

Tarhun kaşlarını çattı.

Serdar sokak ağzını gösterdi.

“Dükkâna gitmiyoruz. Önce eski hamam kalıntısına.”

“Orası çıkmaz.”

“Takipçi bunu biliyorsa, gelmez. Bilmiyorsa, öğreniriz. Gelirse, bizi yakalamaya değil okumaya geldiğini anlarız.”

“Bu hoşuma gitmedi.”

“Benim de.”

Eski hamam kalıntısı, Tralleis’in arka sokaklarında yarısı çökmüş, yarısı başka yapılara yedirilmiş bir yerdi. Bir zamanlar sıcak suyun ve buharın dolaştığı odalar şimdi karanlık, kırık ve kuruydu. Bazı kemerler ayaktaydı, bazıları yıkılmıştı. Duvarlarda eski kireç izleri, yerde çatlak taşlar ve bir köşede yağmur sularının biriktiği sığ bir çukur vardı. Gece buradan kimse geçmek istemezdi. Çünkü dar sokaklara göre fazla açık, avluya göre fazla karanlık, saklanmak için fazla sessizdi.

Bu yüzden iyi bir test alanıydı.

Serdar hamam kalıntısına girmeden önce durdu. Sol tarafa, çökmüş kemerin dibine küçük bir iz bıraktı. İzin sahte olduğu belli olmayacak kadar az: yağlı bezden bir koku, taş tozuna basılmış yarım ayak izi, duvar kenarına dokunmuş parmak izi gibi görünen ama aslında yön şaşırtan bir sürtünme. Sonra Tarhun’u sağdaki dar gölgeye yönlendirdi.

Tarhun yine işareti sormadan uyguladı.

Bu kez kendi kendine küfür etti.

Serdar duymamazlıktan geldi.

Hamamın orta bölümüne girdiler. Tavanın açık kısmından gri şafak sızıyordu. Henüz güneş yoktu ama karanlık tek parça değildi artık. Kırık duvarların arasında gölgeler katman katmandı. Serdar, Tarhun’u çökmüş bir nişin yanına aldı. Kendisi de ortada kalmadı; ama tamamen saklanmadı. İyi bir takipçi, tamamen saklanan adamın yerini tahmin ederdi. Kısmen görünür olmak bazen daha güvenliydi. Karşı taraf, gördüğünü anlamakla meşgul olurdu.

Beklediler.

İlk dakika hiçbir şey olmadı.

Sonra uzaktan bir adım sesi geldi.

Tek.

Yavaş.

Sonra durdu.

Serdar nefesini yavaşlattı.

Takipçi hamamın ağzına kadar gelmemişti. Dışarıdaki sahte izi görmüş olmalıydı. Ama iz onu hemen içeri çekmemişti. Bu iyi değildi. Yani avcı, gösterilen şeye hemen inanan biri değildi.

Tarhun’un parmakları kılıç kabzasında gerildi.

Serdar başını çok az iki yana salladı.

Hayır.

Dışarıdaki adam hareket etmedi.

Sadece bekledi.

Bu bekleyiş, bir bağırıştan daha ağırdı.

Çünkü artık iki taraf da birbirinin varlığını tam söylemeden kabul etmişti. Serdar içeride, Rasimon dışarıda. İkisi de diğerinin acele etmeyeceğini anlamıştı. Bu, ilk temas değildi belki; ama ilk gerçek ölçüydü.

4. Bölüm 4 - 2. Sahne Hamam Kalıntısındaki Gölge

Serdar, hamamın taşlarına baktı. Ortadaki çukurda sığ su vardı. Eğer oradan geçerlerse iz kalırdı. Ama suyun kenarındaki kırık mermer parçası, ağırlığı doğru verirlerse izsiz geçiş sağlayabilirdi. Sağ duvardaki çatlak, bir adamın yan geçmesine yeterdi. Tarhun zor sığardı. Sol taraftaki çökmüş kemer ise dışarıdan çıkmaz gibi görünür ama arkasında eski su kanalı bağlantısı vardı. Tarhun orayı biliyordu.

“Sol kemer,” diye fısıldadı Serdar.

Tarhun başını çevirdi.

“Çıkmaz dedim.”

“Ben de takipçiye öyle görünmesini istiyorum.”

“Ben geçer miyim?”

“Zor.”

“Güzel.”

Tarhun’un sesinde memnuniyetsiz bir kabul vardı.

İkisi hareket etti.

Serdar önce gitti. Yaralı omzunu taş kenarına sürtmemeye çalıştı ama tamamen başaramadı. Acı gözlerinin önünü kısa bir an beyaza çevirdi. Ses çıkarmadı. Tarhun arkasından geldi. İri gövdesi dar aralıkta sıkışacak gibi oldu ama omzunu döndürüp geçti. Taş, pelerinin kenarına takıldı. Tarhun durdu, çekmedi. Çekse ses çıkarırdı. Kumaşı yavaşça geri aldı. Bu sabır, Serdar’ın dikkatinden kaçmadı.

Hamamın arkasındaki dar su kanalına çıktıklarında Serdar yerdeki tozu kontrol etti. Buradan uzun süredir kimse geçmemişti. Bu kötüydü; izleri hemen belli olurdu. O yüzden doğrudan yürümek yerine duvarın dibindeki taş çıkıntıları kullandı. Tarhun için bu daha zordu ama o da yaptı.

Arkalarında, hamam girişinde bir ses oldu.

Bir taş hafifçe yer değiştirdi.

Takipçi içeri girmişti.

Ama geç kalmıştı.

Hayır.

Belki de bilerek geç girmişti.

Serdar bunu düşündüğü anda durdu.

Tarhun neredeyse ona çarpacaktı.

“Ne?”

Serdar’ın gözleri dar su kanalının çıkışına çevrildi. Orada, çok zayıf bir meşale ışığı görünüyordu. Onların tercih edeceği arka çıkışın karşısında biri bekliyor olabilirdi. Takipçi hamam önünde tek kişi gibi görünmüş, ama çıkışı kestirmiş miydi? Yoksa Rasimon yalnız gelip daha önce bu yapıyı bilerek mi hareket etmişti?

Serdar’ın içi soğudu.

Bu adam sıradan değildi.

“Geri,” dedi.

Tarhun itiraz etmedi.

Bu kez bedeni yine ondan önce karar verdi. İkisi aynı dar aralıktan geri dönmedi. Serdar sağdaki alçak menfezi seçti. Bu, geçiş değil havalandırma yarığı gibi görünüyordu ama taşın altı boştu. Tarhun’un geçmesi imkânsıza yakındı.

“Ben sığmam,” dedi Tarhun.

“Sığacaksın.”

“Sığmazsam?”

“Taşı sessiz kır.”

Tarhun ona baktı.

Serdar’ın yüzü ciddiydi.

Tarhun içinden bir şeyler söyledi ama yaptı. İnce keskilerinden birini çıkardı, taşın çatlak hattına yerleştirdi, bütün gücünü vermeden yalnız kilit noktayı gevşetti. Küçük bir parça içeriden ayrıldı. Ses çıkmadı denemezdi; ama uzaktaki damlama ve sabah fısıltıları içinde kaybolacak kadar küçüktü. Tarhun omzunu daralttı, gövdesini çevirdi ve menfezden geçti.

Serdar, onu takip ederken arkasına son kez baktı.

Hamamın orta bölümünde bir gölge belirdi.

Rasimon’u ilk kez tam görmedi.

Sadece duruşunu gördü.

Adam koşmuyordu.

Kılıcı çekili değildi.

Başını yere eğmiş, Serdar’ın biraz önce bıraktığı sahte izi inceliyordu. Sonra başını kaldırdı. Gölgenin yüzü seçilmiyordu ama Serdar onun doğrudan kendi saklandığı yere değil, oradan çıkması muhtemel üç ayrı hatta baktığını gördü.

Bu, avcının bakışıydı.

Serdar geriye çekildi.

Menfezden çıktıktan sonra kendilerini eski zeytin presinin arkasındaki dar avluda buldular. Burada koku ağırdı: ezilmiş zeytin, kuru taş, eski ahşap, paslı demir ve gece nemi. Pres yıllardır çalışmıyor gibi görünüyordu. Büyük taş silindir yerinden çıkarılmış, oluklar kurumuş, duvar dibine kırık sepetler yığılmıştı. Burası, kısa süreli saklanma için uygundu. Ama uzun kalınmazdı. Koku insanı ele verebilirdi.

Tarhun nefesini tuttu.

“Bizi gördü mü?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Bizi değil. Ritmimizi gördü.”

Tarhun bu cevabı sevmedi.

“Bu ne demek?”

Serdar duvardaki dar aralıktan hamam yönüne baktı.

“Bir dahaki sefere bizi daha erken bulacak demek.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Öldürelim.”

“Hayır.”

“Bizi takip ediyor.”

“Bu yüzden öldürmeye kalkarsak, onun bildiği her şeyi Morkos’a biz anlatmış oluruz.”

Tarhun anlamaya çalıştı.

Serdar açıkladı:

“Şu an onun elinde soru var. Cevap yok. Biz saldırırsak cevabı veririz.”

“Kaçarsak?”

“Kaçmıyoruz. Ona yanlış cevaplar bırakıyoruz.”

Tarhun başını yana çevirdi.

“Senin savaşın çok yorucu.”

Serdar’ın ağzının kenarında acı bir çizgi belirdi.

“Ben de böyle öğrenmek istemezdim.”

Bir süre zeytin presinin gölgesinde beklediler. Rasimon doğrudan arkalarından gelmedi. Bu, iki anlama gelebilirdi. Ya izi kaybetmişti. Ya da kaybetmiş gibi yapıyordu. Serdar ikinci ihtimali daha gerçekçi buldu. Avcı, aceleyle üstlerine atlamayacaktı. Önce yollarını, alışkanlıklarını, birbirleriyle nasıl hareket ettiklerini öğrenecekti.

Bu daha tehlikeliydi.

Çünkü yakalama hırsı olmayan takipçi, kendi sabrını düşmanın hatasına çevirirdi.

Serdar yavaşça doğruldu.

“Dükkâna şimdi de gitmiyoruz.”

Tarhun ona baktı.

“Nereye?”

“Önce su kemeri altına. Sonra ikiye ayrılacağız.”

“Hayır.”

Serdar kaşlarını hafifçe kaldırdı.

Tarhun sertçe devam etti:

“Bedenim sana uyuyor diye aklımı da vermedim. Yaralısın. Tek gitmeyeceksin.”

“Tek değilim. Sen başka hattı tutacaksın.”

“Bu, tek demek.”

Serdar bir an sustu.

Tarhun’un cümlesinde yalnız inat yoktu. Sadakat vardı. Tanımadığı, kabul etmediği, adını reddettiği bir geçmişten gelen sadakat. Bu Serdar’ın içini hem ısıttı hem korkuttu. Çünkü sadakat, yanlış anda insanı ölüme götüren en temiz sebeplerden biriydi.

“Tamam,” dedi.

Tarhun şaşırdı.

“Tamam?”

“Birlikte gideceğiz. Ama benim işaretim olmadan kimseye saldırmayacaksın.”

Tarhun homurdandı.

“Emir mi?”

Kelime yine geldi.

Bu kez Tarhun söylediğini fark edince geri çekilmedi. Gözleri Serdar’da kaldı. Sanki kelimenin ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını deniyordu.

Serdar da kaçmadı.

“Emir.”

Tarhun kısa bir nefes aldı.

Sonra başını salladı.

Yürüdüler.

Su kemeri altına vardıklarında sabah biraz daha yaklaşmıştı. Gökyüzü artık koyu lacivert değil, kül griydi. Uzaktan liman borusu tekrar duyuldu. Morkos düzeni toparlıyor, kayıtçılar konuşmaları biçimlendiriyor, muhafızlar şimdiden suçu kime yazacaklarını arıyordu. Fakat Rasimon gibi bir adam suçlu değil, ritim arardı.

Serdar bunu artık kesin biliyordu.

Su kemerinin altındaki taşlıkta durdular. Burası yankı yapardı. Bir kişi yürürse iki kişi gibi duyulurdu. İki kişi yürürse bazen dört kişi gibi. Serdar bu özelliği kullandı. Tarhun’a farklı taşlara basmasını işaret etti. Kendisi de daha hafif, daha düzensiz bir ritimle yürüdü. Birkaç adım boyunca arkalarında sanki üç kişi varmış gibi ses bıraktılar. Sonra Serdar taşlık zeminden çıkar çıkmaz kuru otların üzerinden yan geçti. Tarhun da izledi.

“Bu işe yarar mı?” diye fısıldadı Tarhun.

“Bir süre.”

“Sonra?”

“Sonra onun ne kadar iyi olduğunu öğreniriz.”

Tarhun yüzünü buruşturdu.

“Bu cevabı sevmedim.”

“Ben de.”

Demirci dükkânına en yakın sokağa geldiklerinde Serdar son kez durdu. Doğrudan kapıya gitmedi. Önce karşı evin yıkık duvarının gölgesine geçti. Oradan dükkânın kapısını, üst penceresini, arka geçidin ağzını ve çatı çizgisini kontrol etti. Dışarıda açık iz yoktu. Kapı kapalıydı. Sürgü olması gerektiği yerde görünüyordu. Fakat Serdar’ın içi rahatlamadı.

Takip eden bir avcı varsa, hedef yalnız onların yürüyüşü değildi.

Varacakları yerdi.

“Dükkân temiz görünür,” dedi.

Tarhun alçak sesle sordu:

“Temiz mi?”

“Görünür dedim.”

Tarhun bu ayrımı anladı.

Serdar bir süre daha bekledi. Sokakta sıradan sabah hareketleri başladı. Bir kadın su testisiyle geçti. Bir çocuk kapı önüne kül döktü. Uzakta bir adam hayvanını çekti. Bunların hiçbiri olağan dışı değildi. Ama olağan şeylerin içinde olağan dışı sessizlik de vardı. Rasimon görünmüyordu.

Bu, iyi haber değildi.

Çünkü iyi avcı, görünmediğinde daha yakın olurdu.

Serdar kapıya yöneldi.

Tarhun yanında kaldı.

Dükkâna girerken Serdar arkasına bakmadı.

Bakarsa, görünmeyen avcıya hâlâ onu düşündüğünü söylerdi.

Kapı kapandı.

Sürgü indi.

İçerideki demir, kül ve yağ kokusu onları karşıladı.

Serdar, ilk anda hiçbir şeye dokunmadı. Önce dinledi. Sonra odanın havasını kokladı. Sonra zemine baktı. Tarhun da onunla birlikte durdu; bu kez nedenini sormadan.

Birlikte birkaç nefes beklediler.

Dışarıda şehir sabaha hazırlanıyordu.

İçeride ise Serdar, gece boyunca peşlerinde olan şeyin yalnız bir adam olmadığını artık anlıyordu.

Bu, Morkos’un yeni hamlesiydi.

Altın değil.

Kılıç değil.

Sabır.

Serdar o gece ilk kez, Morkos’un yalnızca altını değil, sabrı da satın aldığını anladı.

Ve sabır satın alınmışsa, savaş artık daha uzun sürecekti.


Mermerdeki Kanın İzinde


Demirci dükkânının kapısı kapandığında, içerideki sessizlik dışarıdaki sokaktan daha gürültülü geldi.

Serdar bunu ilk nefeste anladı.

Dışarıda Tralleis sabaha hazırlanıyordu. Su testileri taşınıyor, kapı sürgüleri açılıyor, uzak limandan boru sesi geliyor, Morkos’un adamları geceyi sabaha uygun bir hikâyeye çevirmeye çalışıyordu. O seslerin hepsi taş duvarların dışında kalmıştı. İçeride ise bambaşka bir şey vardı. Kükürt, soğumuş demir, kül, yanmış yağ ve barut artığı hâlâ dükkânın havasına sinmişti; dün geceki operasyonun görünmez tortusu gibi her yüzeye tutunuyordu.

Fakat bu tanıdık kokuların arasına yeni bir koku sızmıştı.

Metalik.

Taze.

İnce ama keskin.

Kan.

Serdar’ın bedeni, zihninden önce cevap verdi. Sağ ayağı yarım adım geri değil, yana kaydı. Omuzlarını daralttı. Sol yaralı tarafını duvardan uzak tuttu. Sağ eli kuşağına gitti; modern silahının olmadığı boşluğu artık biliyordu ama refleks yine de oraya uğruyordu. Sonra bakışları odayı taradı.

Kapı.

Sürgü.

Pencere.

Ocak.

Tezgâh.

Hurda yığını.

Mermer blok.

Tarhun da donmuştu.

O an ikisi de konuşmadı. Çünkü bazı kokulara cümleyle cevap verilmezdi. Önce alan okunurdu. Tarhun’un eli kılıcının kabzasında kaldı ama çekmedi. Serdar, onun göz ucuyla kapıyı, sonra pencereyi, sonra mermer bloğun bulunduğu köşeyi kontrol ettiğini gördü. Sözsüz anlaşma artık daha hızlı kuruluyordu. Bunun nedenini ikisi de konuşmak istemiyordu.

Mermer blok hâlâ yerinden oynatılmış durumdaydı.

Bu, ilk yanlışlıktı.

Tarhun gece sonunda bloğu tamamen kapatmamıştı, doğru; çünkü şemayı yeniden kontrol etmek, bazı izleri silmek ve sabah Serdar’la birlikte son kararı vermek istemişti. Ama bloğun çevresine yığdığı hurda demirler aynı yerde değildi. Birkaç parça yana kaymıştı. Ağır çekiçlerden biri ters dönmüş, ince kilit aparatlarının üzerini örten koyu bez çok az buruşmuştu. Bunlar bir yabancının kaba aramasına benzemiyordu. Daha çok aceleyle, korkarak, ama ne aradığını az çok bilerek yapılmış bir kurcalamaydı.

Serdar yavaşça çömeldi.

Omzundaki dikiş hattı hemen yandı. Acıyı yüzüne çıkarmadı. Sağ eliyle zemindeki toza yaklaştı. Toz tabakası bütünüyle bozulmamıştı; bu da içeri girenin büyük adımlarla dolaşmadığını gösteriyordu. Kapının eşiğinde derin bir iz yoktu. Pencereden girilmiş olamazdı; pencere dar, yüksekte ve kenarındaki toz yerindeydi. Arka tünel ağzı? Henüz kontrol edilmemişti.

Ama koku, mermerden geliyordu.

Yağ lambasının titrek ışığı, şemanın üzerinde hayalet gibi geziniyordu. Dairenin, çizgilerin, eski damarların ve revir izdüşümünü andıran geometrinin arasında tek bir canlı şey vardı.

Kan damlası.

Damla demek azdı belki. Mermerin tam ortasında, boş dairenin içine düşmüş, kenarları pıhtılaşmaya başlamış ama merkezi hâlâ koyu ve parlak duran küçük bir birikintiydi. Büyük bir yaradan fışkırmış kan değil. Birinin derisi açılmış, eli ya da bileği bir kenara sürtünmüş, sonra o kan istemeden buraya düşmüş gibiydi. Yine de yer tesadüf değildi. Tesadüfler bazen merkezleri bulmazdı; korku bulurdu.

Tarhun alçak sesle konuştu.

“Biri içeri girmiş.”

Serdar gözlerini kandan ayırmadı.

“Evet.”

“Buraya kadar.”

“Evet.”

“Şemayı gördü.”

Serdar’ın cevabı bu kez gecikti.

“Muhtemelen.”

Tarhun’un kılıcı kınından bir parmak çıktı.

O küçük metal sesi dükkânın içinde fazla yüksek duyuldu. Serdar başını kaldırmadan konuştu:

“Kılıcı geri koy.”

“Buraya giren adam hâlâ yakın olabilir.”

“O zaman kılıç sesi ona burada ne kadar korktuğumuzu söyler.”

Tarhun’un çenesi sertleşti.

Ama kılıcı geri itti.

Serdar kanın etrafına baktı. Mermerin kenarında çok ince bir sürtünme izi vardı. Sanki bir el, düşerken ya da panikle geri çekilirken keskin köşeye çarpmıştı. İzin yanında küçük, neredeyse görünmeyecek kadar ince deri parçası kalmıştı. Bilek ya da parmak boğumu. Kılıç yarası değil. Kazara açılmış yüzeysel bir kesik.

Biri şemaya eğilmişti.

Biri aceleyle bir şey anlamaya ya da kopyalamaya çalışmıştı.

Biri geri dönen ayak seslerini duyunca panikle irkilmişti.

Ve kanını mermerin merkezine bırakmıştı.

Serdar’ın ensesindeki soğukluk arttı.

Bu, Rasimon’un işi değildi.

Rasimon böyle paniklemezdi.

Rasimon kan bırakmazdı; bıraksa bile bilerek bırakırdı. Bu kandaki korku fazla çıplaktı. Üstelik dükkâna sızıp şemayı incelemek için Rasimon’un zamanı olmamıştı. O daha limanda izi okuyor, takip ritmini kuruyordu. Bu kan, başka birinin kokusunu taşıyordu.

Daha zayıf birinin.

Daha içeriden birinin.

Kapıya üç kısa, bir uzun temas geldi.

Tarhun kılıca yeniden gitti.

Serdar başıyla hayır dedi.

Bu Leya’nın işaretiydi.

Tarhun sürgüyü açtı. Leya içeri girdiğinde sabah ışığı arkasından solgun bir çizgi gibi dükkâna aktı. Yüzünde gece operasyonunun ve şifa dağıtımının yorgunluğu vardı. Saçlarının birkaç teli örtüsünden çıkmış, gözlerinin altı koyulaşmıştı. Üzerinde şifa evinden çıkarken aldığı koyu pelerin duruyor, elinde küçük bir deri çanta taşıyordu. Ama içeri adım attığı anda, bütün yorgunluğu bir kenara çekildi.

Kokuyu aldı.

Serdar’ın yüzüne baktı.

Sormasına gerek kalmadı.

“Kan,” dedi.

Serdar mermeri işaret etti.

Leya hiç vakit kaybetmeden şemanın başına çöktü. Önce gözleriyle baktı. Sonra çantasından ince metal uçlu küçük bir alet, temiz keten ve dar ağızlı küçük bir kap çıkardı. Serdar, onun hareketlerindeki değişimi izledi. Leya değildi yalnızca. Sanki başka bir çağın soğukkanlılığı da ellerine karışmıştı. Tabip üsteğmen kelimesi Serdar’ın zihninden geçti ama ağzına gelmedi. Bu kez söylemedi.

Leya kanın kenarına metal ucu değdirdi.

Sonra pıhtının yapısını, rengini, mermer üzerindeki yayılma biçimini inceledi. Kanı parmağına bulaştırmadı; aletin ucunda tuttu, ışığa yaklaştırdı. Burnuna çok yaklaştırmadan kokladı. Sonra mermer kenarındaki küçük sürtünme izine eğildi.

“Bu kan korkuyla akmış,” dedi.

Sesi taş duvarda alçak bir yankı yaptı.

Tarhun kaşlarını çattı.

“Kandan korkuyu mu okuyorsun?”

Leya ona bakmadan cevap verdi:

“Bazen evet.”

Serdar sessiz kaldı.

Leya devam etti:

“Derin bir kılıç yarası değil. Damar açılmamış. Büyük bir kesik de değil. Yüzeysel ama hızlı kanamış. El ya da bilek olabilir. Biri aceleyle hareket etmiş, mermer kenarına ya da şuradaki demir parçasına sürtmüş.”

Metal ucu şemanın sağ kenarındaki keskin noktaya götürdü.

“Burada çok küçük bir deri izi var. Panikle geri çekilirken olmuş. Biri buradaymış, şemaya eğilmiş ve yakalanmaktan korkmuş.”

Tarhun sertçe sordu:

“Bizden mi korkmuş?”

Leya bu kez başını kaldırdı.

“Bizden ya da bizi ona yaklaştıracak kişiden.”

Serdar bu cümleyi aldı.

Leya’nın sesi hekim soğukluğundaydı ama gözlerinde başka bir şey vardı. Korku değil. Tanıma. O da bu tür yaraları görmüştü. Bir saldırganın yarası başka olurdu; kaçanın, saklananın, korkanın yarası başka.

Serdar ayağa kalktı ve dükkânın girişini incelemeye başladı. Kapı eşiğinde açık zorlanma yoktu. Sürgü dışarıdan kaldırılmamış gibi görünüyordu ama eski ahşabın yanındaki ince çizik tazeydi. Çok küçük bir alet sokulmuş, sürgü hafifçe oynatılmış olabilirdi. Tarhun’un ocağında böyle aletler vardı. Ama onu taklit etmek kolay değildi.

Pencereye baktı.

Toz bozulmamış.

Ocak arkasına baktı.

Kül örtüsü yerinde.

Tünel ağzına yöneldi.

Taş kapak kapalıydı. Fakat kenarında çok hafif bir sürtünme izi vardı. Yeni mi, gece kendi giriş çıkışlarından mı kalmış, ayırt etmek zordu. Serdar parmağını değdirmeden baktı. Sonra tekrar kapı eşiğine döndü.

İçeri giren kişi büyük ihtimalle kapıdan girmişti.

Dükkânı tanıyordu.

Sürgünün nereden oynatılacağını biliyordu.

Mermer bloğun altında bir şey olduğunu ya biliyordu ya da sezmişti.

Ve en önemlisi: Korkuyordu.

Bu korku, onu aptal yapmamış ama dikkatsiz yapmıştı.

Serdar’ın zihnindeki şüpheliler daralmaya başladı.

Rasimon değildi.

Morkos’un profesyonel adamlarından biri olsaydı, kan bırakmazdı; bıraksa bile şemayı bozardı, mühür koyardı, tehdit bırakırdı. Halk ağından biri olsaydı, Leya’nın işaretleriyle haber verirdi. Aris olamazdı; yaşlı adamın gelişi gidişi ağır, izleri farklı olurdu. Fırın çırağı? Çok genç, çok korkak, ama dükkânın sürgüsünü bilecek kadar yakın değil.

Bir isim zihninde belirdi.

Nikos.

Leya’nın genç yardımcısı.

Şifa evinde gözlerini fazla kaçıran, konuşurken ellerini gereğinden çok kullanan, Morkos’un adamları yaklaştığında kapı eşiğinde sanki kaybolmak isteyen çocuk. İyi biri olabilir. Hatta muhtemelen kötü biri değildi. Ama zayıf halka her zaman kötü niyetle oluşmazdı. Bazen yalnızca korkuyla oluşurdu.

Morkos parayı kullanırdı.

Rasimon sabrı.

Ama Morkos’un düzeninde en ucuz para korkuydu.

Serdar bu düşünceyi saklamadı.

“Nikos,” dedi.

Leya’nın başı bir anda kalktı.

Yüzündeki tepki hızlıydı.

Fazla hızlı.

“Hayır.”

Serdar ona baktı.

Leya devam etti:

“O çocuk sadece yardımcı. Hain değil.”

Cümle sertti.

Ama sesin altında titreşim vardı.

Tarhun ikisine baktı. Nikos adını biliyordu ama tartışmaya girmedi. Bu alan Leya ile Serdar’ın arasındaydı. Şifa evi, Leya’nın mevzisiydi; içindeki her insan, onun sorumluluğuydu. Bir yardımcısının hain olma ihtimali, yalnız güvenlik sorunu değil, kişisel bir yara demekti.

Serdar yumuşak konuşmadı.

Ama sesini alçalttı.

“İhanet eden insan her zaman kötü biri değildir Leya.”

Leya’nın gözleri sertleşti.

Serdar devam etti:

“Bazen sadece çok korkmuş biridir.”

“Sen bir çocuğu korktu diye hain yapacaksın.”

“Ben kimseyi bir şey yapmıyorum. İz ne söylüyor, ona bakıyorum.”

“İz Nikos demiyor.”

“İz zayıf halka diyor.”

Leya’nın çenesi gerildi.

“Sen insanları hep böyle mi ayırırsın? Güçlü, zayıf, risk, kaynak, hedef?”

Serdar cümleyi üzerine aldı.

Almalıydı.

Çünkü bir kısmı doğruydu.

“Hayatta kalmak için bazen evet.”

“Ben onları yaşatmak için isimleriyle bilirim.”

“Ben de ölmemeleri için bazen isimlerinin ötesinde neye zorlandıklarını görmek zorundayım.”

Leya bir adım yaklaştı.

“Nikos’un annesi hasta. Küçük kardeşi var. Babası Morkos’un zeytin presinde ezildi. O çocuk geceleri uyumuyor. Her kapı vurulduğunda titriyor. Bu onu hain yapmaz.”

Serdar’ın yüzü değişmedi.

Ama cümle içeri girdi.

“Hayır,” dedi. “Yapmaz.”

Leya beklemediği bu cevaba bir an durdu.

Serdar devam etti:

“Ama Morkos tam böyle insanları seçer. Çünkü satın almasına bile gerek kalmaz. Annesini gösterir. Kardeşini gösterir. Bir çuval unu, bir borç kaydını, bir gece baskınını gösterir. Sonra çocuk kendini hain sanmadan kapı aralığından bakar. Ne gördüğünü söyler. Bazen sadece bir kelime. Bazen bir yer. Bazen bir şema.”

Leya’nın yüzündeki öfke çatladı.

Yerini daha kötü bir şeye bıraktı.

İhtimal.

Serdar o ihtimali onun gözlerinde gördü ve bundan hoşlanmadı. Çünkü haklı çıkmak istemiyordu. Bir çocuğun korkuyla satılmış olma ihtimali, stratejik olarak yararlı olsa bile insanca kirliydi.

“Emin değilim,” dedi Serdar.

Leya’nın bakışı ona döndü.

“Emin değilim,” diye tekrarladı. “Ama kontrol etmeliyiz.”

“Onu korkutmayacaksın.”

“Eğer Nikos ise, zaten korkuyor.”

“Daha fazla korkutmayacaksın.”

Serdar başını salladı.

“Tamam.”

Tarhun sonunda konuştu.

“Eğer o çocuk şemayı gördüyse, Morkos da görebilir.”

Bu cümle odadaki tartışmayı kesti.

Çünkü asıl mesele buydu.

Şema artık yalnız onların sırrı olmayabilirdi.

Leya tekrar mermerin başına çöktü. Kanın izini takip etti. Mermerin yüzeyinde pıhtılaşmış damlanın kenarından çok ince bir hat çıkıyordu. İlk bakışta doğal çatlak gibi duran bu çizgi, kanla koyulaşınca belirginleşmişti. Leya lambayı yaklaştırdı.

“Buraya bakın.”

Serdar ve Tarhun aynı anda eğildi.

Kan, boş dairenin merkezinden kenara doğru ilerlemiş, mermerin ince damarına sızmıştı. Bu damar daha önce şemanın doğal taşı sanılmıştı. Fakat şimdi çizgi, sanki kanı bekliyormuş gibi koyulaşarak ana plandan ayrılıyor, depolara ya da şifa mahzenlerine değil, daha aşağıya inen başka bir hatta bağlanıyordu.

Serdar’ın nefesi yavaşladı.

Tarhun fısıldadı:

“Bu hat yoktu.”

Serdar başını salladı.

“Vardı. Görmüyorduk.”

Leya’nın gözleri çizginin ucuna gitti.

“Kan mürekkep gibi davranmış.”

Cümle doğruydu.

Kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Yeni hat, revir izdüşümünün çok daha altına iniyordu. Serdar’ın zihninde önce 2005 revir planı açıldı. Koridor. Muayene odası. Selçuk’un odası. Arka bölüm. Çukurun yeri. Sonra Tralleis şeması onun üzerine bindi. Demirci ocağı. Eski damar. Flora deposu. Şifa evi. Boş daire. Şimdi ise bu yeni kan hattı, bütün bilinen katmanların altından geçerek mühürlü ve kapalı bir yere uzanıyordu.

5. Bölüm 4 - 3. Sahne Mermerdeki Kan ve Şema

Orası depo değildi.

Sarnıç değildi.

Kaçış yolu da olmayabilirdi.

Bir oda.

Kapalı.

Mühürlü.

Bekleyen.

Serdar bunun nasıl bir bilgi olduğunu açıklayamazdı. Görmüyordu ama hissediyordu. Aşağıdaki şey yalnız taş bir oda değildi. Onu çağıran bir yerdi. Sanki zamanın kendi içinde ayarlandığı, uğultunun taşlara işlendiği, geçmişle geleceğin tek bir nefeslik yanlışlıkla birbirine değdiği bir boşluk.

Kendi adını henüz söyleyemediği bir yer.

Mühürlü oda.

Leya, Serdar’ın yüzüne baktı.

“Orayı tanıyorsun.”

Serdar hemen cevap vermedi.

“Hayır,” dedi sonunda.

Leya bekledi.

Serdar yalanın eksik kaldığını hissetti.

“Henüz değil.”

Tarhun bu kez itiraz etmedi. Bu kelime artık hepsinin etrafında dolaşan karanlık bir kuş gibiydi. Henüz değil. Ama bir gün. Henüz hatırlamadın. Henüz bulmadık. Henüz açılmadı. Henüz ölmedik.

Leya çizgiyi incelemeye devam etti.

“Bu hattın kenarında işaret var.”

Lambayı biraz daha yaklaştırdı. Kanın koyulaştırdığı çizginin sonunda küçük, neredeyse kazınmamış kadar ince bir sembol belirdi. İç içe geçmiş iki dar çizgi, yarım halka ve onun altında kapı dilini andıran kısa bir işaret. Tarhun eliyle dokunmak istedi.

Serdar sertçe fısıldadı:

“Dokunma.”

Tarhun elini geri çekti.

“Bu mühür mü?”

Leya baktı.

“Bildiğim mühürlerden değil.”

Serdar’ın ağzı kurudu.

“Kapı işareti.”

“Kapı nereye açılır?” diye sordu Tarhun.

Serdar’ın sesi alçak çıktı.

“Aşağıya.”

“Ne var aşağıda?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü zihninde bir görüntü doğmuştu: taş duvarlı kapalı bir oda, havada metalik bir uğultu, duvarlara kazınmış halkalar, merkezde boşluk gibi duran bir düzenek, ve o boşluğun içinde kendi sesine benzeyen ama daha yaşlı, daha yorgun bir nefes.

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Cümle yine geri geldi.

Bu kez mermerde yazılı değildi. İçeriden duyuldu.

Serdar gözlerini kapatmadı. Kapatırsa görüntü büyürdü. Onun yerine kan hattına baktı.

“Bilmiyorum,” dedi. “Ama bu hat şemayı değiştirmiyor.”

Leya kaşlarını çattı.

“Ne yapıyor?”

“Şemanın ne için olduğunu değiştiriyor.”

Bu cümle Tarhun’a da Leya’ya da hemen ulaşmadı.

Serdar açıkladı:

“Biz bunu tünel haritası sandık. Depolara, şifa mahzenlerine, eski su damarlarına giden bir plan. Öyle de. Ama bu sadece şehir haritası değil. Bizi bir yere götüren düzen.”

Tarhun’un yüzü sertleşti.

“Kimin düzeni?”

Serdar kanın merkezine baktı.

“Belki bizim.”

“Ben böyle düzen kurmadım.”

“Ben de.”

Leya’nın sesi çok alçak çıktı.

“Henüz.”

Bu kez kelimeyi o söyledi.

Oda sessizleşti.

Yağ lambasının alevi hafifçe titredi. Dışarıdan uzak bir tekerlek sesi geldi, sonra kayboldu. Tralleis sabaha çıkıyordu ama demirci dükkânında zaman başka bir biçimde akıyordu.

Serdar kanın çevresini yeniden inceledi. Eğer Nikos ya da başka biri şemayı kopyalamaya çalıştıysa, ne kadarını görmüştü? Kan hattını o fark etmiş miydi? Yoksa kan, o kaçtıktan sonra yavaşça çatlaklara sızıp bu yeni çizgiyi açığa mı çıkarmıştı? Şemayı gördüyse Morkos’a ne anlatacaktı? “Demirci dükkânında mermer üzerinde çizgiler var” demek yeterli miydi? Rasimon böyle bir bilgiyi duyarsa ne yapardı?

Rasimon.

Serdar’ın ensesi tekrar soğudu.

Nikos Morkos’a ulaşırsa, Morkos bilgiyi Rasimon’a verirdi. Rasimon kapıya saldırmazdı. Önce ritmi okur, sonra bekler, sonra şemanın eksik parçasını onların kendisine göstermesini sağlardı. Bu, asıl tehlikeydi. Morkos korkuyu kullanırdı; Rasimon sabrı.

İkisi birleşirse, hata yapma hakları azalırdı.

Tarhun kısık sesle sordu:

“Çocuğu bulalım mı?”

Leya hemen döndü.

“Hayır.”

“Kaçarsa?”

“Kaçmasına neden olmayacağız.”

Tarhun, Serdar’a baktı.

Serdar düşündü.

Leya haklıydı. Nikos gerçekten korkuyla hareket ettiyse, üzerine gidilirse doğrudan Morkos’un kucağına kaçabilirdi. Eğer henüz bilgi vermediyse, korku onu konuştururdu. Eğer bilgi verdiyse, panik daha fazlasını verdirirdi. Ona hain gibi yaklaşmak, onu hainliğe tamamlayabilirdi.

“Leya konuşacak,” dedi Serdar.

Tarhun itiraz edecek gibi oldu.

Serdar devam etti:

“Tek başına değil. Ama silahla da değil. Nikos’a kapı değil, yol bırakmamız gerek.”

Leya’nın gözleri Serdar’a döndü.

Bu cümleyi beklememişti.

Serdar ona baktı.

“Eğer korkmuşsa, korkudan başka yere gidebileceğini görmeli.”

Leya’nın yüzündeki gerginlik biraz değişti.

“Bunu sen mi söylüyorsun?”

“Evet.”

“Az önce zayıf halka diyordun.”

“Zayıf halka koparılabilir. Ya da desteklenebilir.”

Tarhun homurdandı.

“Desteklerken bizi satarsa?”

Serdar’ın cevabı soğuktu.

“O zaman durdururuz.”

Leya bu cevaptan hoşlanmadı ama karşı çıkmadı.

Çünkü o da sınırın varlığını biliyordu.

Serdar dizlerinin üzerine eğildi, mermerdeki kan hattını aklında çizdi. Bunu kağıda dökmek istiyordu ama hemen yapmadı. Odanın güvenli olduğundan emin değildi. Bir çizimi daha yanlış ellere vermek istemiyordu. Bunun yerine hattı zihnine kazıdı.

Merkez daire.

Kan damlası.

Güneybatı çatlağı.

İki kırık kıvrım.

Ana depo hattından ayrılış.

Alt geçit sembolü.

Mühürlü oda.

Sonra gözleri yazı bölümüne kaydı. İp işaretinin bulunduğu köşe hâlâ eski tozun altında duruyordu. Kan oraya ulaşmamıştı bu kez. Ama cümle sanki mermerin içinde gizliydi.

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Serdar içinden, bu kez ip kimin elinde, diye sordu.

Cevap gelmedi.

Leya kan örneğini küçük kaba aldı. Bir kısmını mermerde bıraktı; çizginin kaybolmasını istemiyordu. Sonra temiz bir bezle kenarları çevreledi.

“Bunu kurutmadan incelemeliyim.”

Tarhun şaşkın baktı.

“Kan kuruyunca ne değişir?”

“Bazı cevaplar kaybolur.”

Serdar, “Hangi cevaplar?” diye sordu.

Leya kan kabına baktı.

“Kişinin ne kadar paniklediği, yaranın ne kadar hızlı aktığı, kanın temiz mi kirli mi olduğu, belki hangi işle uğraşan birinin eli olduğu.”

“Eli?”

“Bitkiyle çalışan elin kokusu başka olur. Demirle çalışan elin başka. Zeytin posası, un, küf, deri, hayvan yağı… Kan tek başına gelmez. Deri neye dokunduysa onu da taşır.”

Serdar’ın bakışı keskinleşti.

“Bunu söylemen iyi oldu.”

Leya ona döndü.

Serdar devam etti:

“Nikos’un eli ne kokar?”

Leya bir an sustu.

“Sirke. Kekik. Keten. Bazen kül. Şifa evinin kokusu.”

“Bu kan?”

Leya kabı yeniden kokladı.

Çok dikkatli.

Sonra kaşları hafifçe çatıldı.

“Sirke var.”

Serdar nefesini yavaşça verdi.

Leya hemen ekledi:

“Bu şifa evinden gelen herkes olabilir.”

“Kaç kişi şemanın burada olduğunu bilebilir?”

Leya cevap vermedi.

Tarhun onun yerine konuştu:

“Çok az.”

Serdar, Leya’ya baktı.

“Ben Nikos suçlu demiyorum. Ama Nikos’u şimdi bulmalıyız.”

Leya gözlerini kapatır gibi yaptı, sonra vazgeçti.

“Ben konuşacağım.”

“Evet.”

“Sen uzakta duracaksın.”

“Yakında ama görünmeden.”

Leya itiraz etmek istedi.

Serdar onun sözünü kesmedi; yalnızca ekledi:

“Rasimon dışarıda. Eğer Nikos korktuysa, sadece bizden korkmuyor. Onu izleyen biri de olabilir.”

Bu, Leya’yı durdurdu.

Tarhun kapıya doğru baktı.

“Avcı hâlâ yakın mı?”

Serdar’ın cevabı kesin değildi.

“Yakın olmak zorunda değil. Sabırlı olması yeter.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Morkos’un sabrı.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Rasimon’un.”

İsim ilk kez bu odada tam ağırlığıyla durdu.

Rasimon.

Henüz yüz yüze gelmemişlerdi. Ama limanın çamurunda, hamam kalıntısında, su kemeri altında ve şimdi bu dükkânın havasında onun varlığı vardı. Morkos’un mührü görünürdü. Rasimon’un izi görünmezdi. Bu onu daha tehlikeli yapıyordu.

Leya kan kabını kapattı.

“Önce Nikos,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Önce Nikos.”

Tarhun mermerin başında kaldı.

“Ben şemayı kapatırım.”

Serdar hemen döndü.

“Hayır.”

Tarhun şaşırdı.

“Burada açık mı bırakacağız?”

“Kapalı sanmaları gerek. Ama tamamen kapatırsak, kan hattını kaybederiz.”

“Ne yapacağız?”

Serdar düşündü. Sonra hurda demirlerin arasından ince bir çerçeve gibi kullanılabilecek dört ağır parça seçti. Bunları şemanın çevresine koydu; üstünü tamamen örtmedi, ama doğrudan bakan birinin çizgileri seçmesini zorlaştırdı. Kan hattının üzerine ise Leya’nın temiz ketenini ince bir tabaka gibi gerdi. Kan emilmesin diye altına küçük taş destekler koydu. Böylece hem hat korunacak hem de açıkta durmayacaktı.

Tarhun bunu izledi.

“Taşı saklamıyoruz. Nefes aldırıyoruz.”

Serdar ona baktı.

“Evet.”

Tarhun’un yüzünde kısa bir onay geçti.

Bu cümleyi demirci gibi anlamıştı. Bazı metaller tamamen kapatılırsa terler, bazı yaralar hava almazsa çürür, bazı sırlar da fazla bastırılırsa patlardı. Şema artık öyle bir sırdı.

6. Bölüm 4 - 3. Sahne Şifacı ve Savaşçı

Leya kapıya yöneldi.

Serdar da ardından geldi.

Tam çıkacakken durdu. Geri dönüp mermerin merkezine baktı. Kanın bıraktığı koyu iz, ketenin altından bile belli belirsiz seçiliyordu. O iz artık yalnız ihaneti anlatmıyordu. Aşağıda bekleyen mühürlü odayı da gösteriyordu.

İhanet dükkâna sızmıştı.

Ama o sızıntı, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Bu düşünce Serdar’ın içini rahatlatmadı.

Çünkü bazen yol gösteren şey, aynı zamanda tuzaktı.

Kapı açıldı.

Sabah ışığı içeri vurdu.

Serdar pelerinini omzuna aldı, yaralı tarafını sakladı ve Leya’nın bir adım gerisinde sokağa çıktı.

Artık yalnız izlerini saklamaları gerekmiyordu.

Kimin iz bıraktığını da bulmaları gerekiyordu.

Ve Serdar, bu kez takip edenin yalnız Rasimon olmadığını hissediyordu.

Zamanın kendisi de onların arkasından sessizce yürüyordu.


Şemanın Derindeki Hattı


Şafak henüz Tralleis’in mermer sütunlarını boyamamıştı.

Dışarıda sabahın gri ışığı, taş sokakların üstüne isteksizce yayılıyor; kapı eşiklerini, su yollarını ve duvar diplerinde birikmiş gece tozunu soğuk bir çizgiyle belirginleştiriyordu. Fakat demirci dükkânının içinde hâlâ gece vardı. Yağ lambasının isli alevi mermer şemanın üzerinde titriyor, kanın koyulaştırdığı çizgileri bazen ortaya çıkarıyor, bazen yeniden karanlığın içine itiyordu. Közleri bastırılmış ocak, solgun bir kızıllıkla nefes alıyor; duvarlarda asılı çekiçler, kancalar ve maşalar, uykuda bekleyen silahlar gibi hareketsiz duruyordu.

Serdar dizlerinin üzerindeydi.

Dizlerinde toz vardı. Omzundaki sargı yeniden sıkılmış olmasına rağmen her nefeste sıcak bir ağrı gönderiyor, sağ dizindeki eski yanma taş zeminden yukarı çıkıyordu. Gece operasyonunun yorgunluğu, takipten kaçınmanın gerilimi, şifa dağıtımının duygusal ağırlığı, mermerdeki kanın açtığı şüphe ve Nikos ihtimali… Hepsi bedeninin üzerine ayrı ayrı çökmüştü.

Ama o an bunların hiçbirini tam olarak hissetmedi.

Çünkü kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Boş dairenin içindeki taze kan damlası, ilk anda yalnız ihanetin izi gibi görünmüştü. Biri buraya girmiş, şemayı görmüş, korkmuş, panikle elini ya da bileğini kesmiş, sonra kaçmıştı. Bu hâlâ doğru olabilirdi. Belki Nikos. Belki başka biri. Belki Morkos’un gölge gibi kullandığı zayıf bir halka. Fakat kan, yalnız failin korkusunu ele vermemişti. Mermerin kılcal damarlarına sızmış, daha önce taşın doğal çatlağı sanılan ince çizgileri koyulaştırmış, binlerce yıldır orada duran ama çıplak gözle seçilemeyen derin katmanı görünür kılmıştı.

Serdar sağ elini yavaşça uzattı.

Dokunmadı.

Parmaklarını çizginin birkaç parmak üzerinden yürüttü. Havada, taşın üstünden geçer gibi. Bu hareket, onun için harita okuma refleksiydi. Kağıda basılı koordinatlarda da böyle yapardı. Uydu görüntüsünde de. Saha krokilerinde de. Önce tüm görüntüyü alır, sonra katmanlara ayırır, sonra her katmanın neyi sakladığını ve neyi gösterdiğini anlamaya çalışırdı.

Bu şema sıradan bir antik yapı planı değildi.

Artık bundan emindi.

“Üç katman var,” dedi.

Sesi o kadar alçaktı ki önce kimseye değil, taşa konuşuyor gibi duyuldu.

Leya, kan örneğini koyduğu küçük kabı masaya bırakmıştı. Tarhun ise kapıya yakın ama gözleri mermerde duruyordu. İkisi de Serdar’a baktı.

Serdar ilk çizgiyi işaret etti.

“Üst katman.”

Mermerdeki geniş hatlar, bilinen şehirle örtüşüyordu: liman yolu, zeytinyağı depoları, kantar çevresi, bazı su yolları, malzeme akışının geçtiği ana damarlar. Buralar güneş gören dünyaydı. Herkesin bildiği, Morkos’un mühürlediği, kayıtçıların yazdığı, muhafızların tuttuğu yerler. Serdar bu katmanı daha önce zaten okumuştu. Zeytinliklerden gelen bereket, depolarda boğaza dönüşüyor; liman yoluyla ticarete, mühürle itaate, borçla korkuya çevriliyordu.

“Burası Morkos’un dünyası,” dedi. “Görünen şehir. Kapı, mühür, depo, kantar, yol.”

Tarhun başını çok az salladı.

Bunu anlıyordu.

Serdar ikinci çizgi grubuna geçti.

“Orta katman.”

Demirci dükkânından çıkan eski damar, şifa evine bağlanma ihtimali olan yan hatlar, unutulmuş mahzenler, soğuk taş odalar, bitki saklanan yerler, fırın ve eski kuyu tarafına uzanan gizli bağlantılar… Burası şehrin resmî olmayan yaşam ağıydı. Halkın nefes aldığı yer. Morkos’un kapılarından önce var olmuş, sonra unutulmuş ya da unutturulmuş yollar. Gece operasyonunda kullandıkları damar bu katmandan geçmişti.

“Burası Leya’nın ve halkın dünyası,” dedi Serdar. “Şifa evi, eski mahzenler, taş kuyular, fırınlar, demirci ocağı. Morkos’un görmediği ya da değersiz sandığı damarlar.”

Leya’nın yüzü değişmedi ama gözlerinde sert bir dikkat belirdi.

Serdar üçüncü bölgeye geldiğinde durdu.

Kan hattı, tam burada devreye giriyordu.

Alt katman.

Bu çizgiler, diğerlerinden farklıydı. Antik taş işçiliğinin kavisli, organik, bazen süs ve işlevi birlikte taşıyan mantığı burada yoktu. Su yolu çizgileri akışa uyardı; mahzen hatları toprağın ve eğimin dilini konuşurdu. Ama bu derin çizgiler başka bir şey söylüyordu. Düzdüler. Fazla düz. Birbirini kesen açılar gereğinden kesin, mesafeler gereğinden ölçülüydü. Köşeler, dönemeç gibi değil karar gibi çizilmişti. İşlev, estetiği tamamen susturmuştu.

Serdar’ın nefesi daraldı.

Alt katmanın merkezinde, revir binasının izdüşümünü andıran nizamlı bir yapı vardı. Antik Tralleis’in taş ustalarının yapacağı bir sarnıç ya da mahzen gibi değildi. Süs yoktu. Kemer yoktu. Güzelleştirme yoktu. Koridorlar, odalar, dar geçişler, bir merkez ve onu çevreleyen güvenlik boşlukları vardı. Sanki birisi burada yalnız barınak değil, kontrol edilen bir geçiş sistemi düşünmüştü.

Askerî mantık.

Rasyonel.

Simetrik.

Saklanmak için değil yalnız.

Bir şeyi korumak için.

7. Bölüm 4 - 4. Sahne Zamanın Derin Katmanı

Serdar’ın sesi sertleşti.

“Bunu bir usta taşçı çizmemiş.”

Tarhun meşaleyi biraz daha yaklaştırdı.

Alevin ışığı kan hattında titredi.

“Kim çizmiş o zaman?”

Serdar çizgilere bakmaya devam etti.

“Bir çıkış yolu arayan adam.”

Tarhun kaşlarını çattı.

Serdar devam etti:

“Sadece hayatta kalmak için değil. Bir şeyi korumak için kazan birinin eli bu.”

Bu cümle dükkânın içinde ağır kaldı.

Leya yavaşça eğildi. Serdar’ın işaret ettiği alt hatları kendi gözleriyle takip etti. Onun bakışı Serdar’ınki gibi askerî değildi. O, önce insanların nerede nefes alacağını, suyun nerede bozulacağını, havanın nerede zehirlenebileceğini, yaralı bedenin dar geçitte taşınıp taşınamayacağını düşünürdü. Ama çizgilerin yabancılığını o da gördü.

“Burası şehir gibi çizilmemiş,” dedi.

“Evet.”

“Mahzen gibi de değil.”

“Evet.”

Tarhun, “Kale altı mı?” diye sordu.

Serdar başını çok az salladı.

“Kale olsaydı savunma dışa bakardı. Bu içe bakıyor.”

Tarhun anlamaya çalıştı.

“İçe bakan savunma ne demek?”

Serdar parmağını merkezdeki simetrik yapının çevresinde gezdirdi.

“Dışarıdan geleni durdurmak için değil sadece. İçerideki şeyi dışarı çıkarmamak için de kurulmuş olabilir.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“İçerideki şey?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü zihninde o korkutucu ihtimal bir şimşek gibi çakmıştı.

2005’teki revir binasının altına denk gelen bu simetri, binlerce yıl önce neden oradaydı?

Bir yapı, yapılmadan önce nasıl iz bırakırdı?

Bir revirin gölgesi, geçmişin mermerine nasıl düşerdi?

Ya bu şema onlara başkası tarafından bırakılmadıysa?

Ya bir gün, henüz yaşamadığı bir gelecekte, bu yolu kendileri kazacak; sonra o iz, zamanın eğrilmiş halkasından geçip geçmişe taşınacaktıysa?

Ya Serdar, bu mermerin başında ilk kez keşfettiğini sandığı hattı, aslında bir gün kendi elleriyle geriye bırakacaksa?

Bu düşünce zihnini, namluda yanık barut kokusu bırakan bir mermi gibi dağladı.

Yüzünü belli etmemeye çalıştı.

Başaramadı.

Leya bunu gördü.

“Yine uzaklara gittin,” dedi.

Serdar yavaşça nefes aldı.

“Uzak değil.”

“Nereye?”

Serdar kan hattının aşağı doğru indiği noktaya baktı.

“Aşağıya.”

Tarhun homurdandı.

“Bunu artık cevap sanıyorsun.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Cevap değil. Yön.”

Leya, şemanın alt bölümündeki küçük sembollere eğildi. Bazılarını daha önce görmüş gibiydi. Gözleri kısıldı. Elini uzattı ama dokunmadı; Serdar’ın az önce yaptığı gibi parmaklarını çizgilerin üzerinde havada gezdirdi. Sonra yüzünde başka bir gölge belirdi.

“Burası…” dedi.

Cümleyi bitirmedi.

Serdar ona döndü.

“Ne?”

Leya lambayı biraz daha yaklaştırdı.

“Bunlar eski şifacıların anlattığı yerlerin hizasında olabilir.”

Tarhun’un sesi sabırsızdı.

“Ne yeri?”

Leya, alt katmandaki derin çizgiyi izledi.

“Halk arasında bazı tünellerden söz edilir. Çocukken yaşlı kadınlar anlatırdı. Bazıları bunlara ölü hava der. Bazıları tanrı nefesi. Kimse tam nerede olduklarını bilmez. Daha doğrusu bilenler de bilmek istemez.”

Serdar dikkat kesildi.

Leya devam etti:

“Eski şifacılar bu derinlikteki geçitlerden korkarmış. Meşale bazen birden sönermiş. İnsan ciğerine hava çektiğinde taş, küf ya da su değil, demir tadı alırmış. Bazıları oraya inenlerin başlarının içinde uğultu duyduğunu söyler. Kimi, yerin nabzı orada başka atar der. Kimi, tanrı nefesi insanın zamanını çalar der.”

Tanrı nefesi.

Ölü hava.

Yerin nabzı.

Zamanını çalar.

Serdar’ın zihninde 2005 gecesi açıldı.

Revirin önündeki çukur.

Yağmur.

Fener ışığının bir noktada bozulması.

Telsizlerin cızırtıya boğulması.

Pusulanın sapması.

Selçuk’un yüzündeki anlaşılmaz korku.

Halatın elli metre inip hiçbir yere değmemesi.

Taban yok.

Sonra Aylin’in sesi.

Yılmaz’ın elleri.

Bir uğultu.

Duyulmaktan çok kemiklerin içinde hissedilen bir basınç.

O gece, herkes bunu çukurun karanlığı sanmıştı.

Ama ya karanlık değilse?

Ya bu, Leya’nın halk masalı sandığı ölü hava değildi de, zamanın taşın altında sıkışmış ağırlığıysa?

Serdar çok alçak sesle konuştu:

“Ölü hava değil.”

Leya ona baktı.

Serdar’ın gözleri alt çizgideydi.

“O sadece zamanın ağırlığı.”

Dükkânda kimse hemen konuşmadı.

Tarhun’un yüzündeki ifade anlaşılması zordu. Bir yanı bu tür sözlerden hoşlanmayan somut adamdı. Demir, taş, kilit, kılıç. Diğer yanı ise artık kendi bedeninin bilmediği yerlerden gelen emirleri, işaretleri ve refleksleri inkâr etmekte zorlanıyordu. Zamanın ağırlığı denen şeyi saçmalık diye itmek istiyor ama kendi ellerinin geçmişi hatırlamasını açıklayamıyordu.

“Zamanın ağırlığı insanı öldürür mü?” diye sordu sonunda.

Serdar cevap vermeden önce düşündü.

“Yanlış yerde durursa, evet.”

Leya’nın sesi sertleşti.

“Bu yüzden aşağı inmekten söz etmeyeceğiz.”

Serdar ona baktı.

Leya daha o söylemeden anlamıştı.

“Hayır,” dedi.

Serdar hiçbir şey söylememişti.

Ama Leya’nın hayırı, onun içinden geçen karara verilmişti.

Tarhun ikisine baktı.

“İnmemiz gerekiyor.”

Leya ona döndü.

“Sen de mi başladın?”

Tarhun omuzlarını sertçe gerdi.

“Kan buraya boşuna düşmedi. Hat boşuna çıkmadı. Eğer biri şemayı gördüyse, biz ne gördüğünü bilmeden duramayız.”

“Bir şemayı anlamak için kendini ölü havaya atmak gerekmez.”

“Gerekirse atılır.”

“İşte bu yüzden senin fikrin sorulmaz.”

Tarhun’un gözleri alevlendi.

Serdar araya girdi.

“Leya haklı.”

Tarhun ona döndü.

Leya da.

Serdar devam etti:

“Aşağıya kör inemeyiz. Havanın ne olduğunu, yolun ne kadar dar olduğunu, ikinci çıkış var mı, su var mı, çökme var mı bilmeden girmek aptallık olur.”

Leya’nın yüzü biraz yumuşayacak gibi oldu.

Serdar cümleyi tamamladı:

“Ama ineceğiz.”

Yumuşama kayboldu.

“Hayır.”

Serdar ayağa kalkmaya çalıştı. Omzu yüzünden hareketi sert oldu. Leya hemen fark etti, ama bu kez onu durdurmak için değil, söyleyeceği şeyi engellemek için bir adım attı.

“Sen daha kendi kanını durduramıyorsun.”

“Durdurdun.”

“Ben durdurdum. Sen açtın.”

“Bu hattı bekletemeyiz.”

“Bekletiriz.”

“Eğer Nikos ya da başka biri bunu gördüyse, Morkos’a ulaşmadan önce biz bu hattın ne olduğunu bilmeliyiz.”

“Ya Morkos bunu zaten biliyorsa?”

Serdar sustu.

Leya’nın sorusu odaya daha soğuk bir ihtimal bıraktı.

Ya Morkos biliyorsa?

Ya bu hat yalnız onların tesadüfen keşfettiği bir sır değil, Morkos’un özellikle aradığı, ama tam okuyamadığı bir şeyse?

Ya flora deposuna yapılan operasyon, yalnız şifa malzemelerini değil, Morkos’un daha derin ilgisini de üzerlerine çektiyse?

Tarhun alçak sesle konuştu:

“Rasimon biliyor olabilir mi?”

Serdar düşündü.

“Rasimon izi okur. Şemayı görmediyse bile görmeye çalışacaktır.”

“Görürse?”

“Bizden önce alt hattı bulmaya çalışır.”

Leya’nın yüzü daha da sertleşti.

“Öyleyse şemayı kapatıp bekleriz. Kim yaklaşırsa görürüz.”

Serdar başını salladı.

“Bu artık sadece gözetleme işi değil. Alt katta ne olduğunu bilmeden onu koruyamayız.”

Leya ellerini iki yana açtı.

“Senin için her kapının cevabı kapıdan geçmek.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Bazı kapılar kapanmadan önce neyi sakladığını bilmek gerekir.”

“Ve aşağıda ölü hava varsa?”

“Hazırlık yaparız.”

“Nasıl?”

Serdar, Leya’nın biraz önce anlattıklarını zihninde hızla sıraladı. Meşale sönmesi. Demir tadı. Uğultu. Yerin nabzı. Zamanın ağırlığı. Bunların bir kısmı zehirli gaz, oksijensizlik, metal yoğunluğu, manyetik sapma, basınç farkı ya da tamamen başka bir zaman anomalisi olabilirdi. Bu çağın imkânlarıyla kesin ölçüm yapamazdı. Ama saha aklıyla risk azaltabilirdi.

“Meşale testi,” dedi. “Önce ip ucunda küçük alev indirilecek. Alev sönerse girmiyoruz. Hayvan testi yapmayacağız.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Hayvan testi?”

“Bazı yerlerde insanlar önce hayvan indirir. Ölüp ölmediğine bakar.”

Leya’nın yüzü tiksintiyle gerildi.

“Hayır.”

“Ben de hayır dedim.”

Serdar devam etti:

“Bezler sirke ve kekikle hazırlanacak. Tam korumaz ama birkaç nefes kazandırır. İp hattı kurulacak. Üç düğüm geri çekilme. İki sert çekiş yardım. Bir sürekli çekiş tehlike. Yol işaretlenecek. Her dönüşte taş işareti bırakılacak. İçeride konuşmak az. Nefes kontrolü. İlk iniş kısa olacak. Odaya varmak zorunda değiliz; hattın yönünü doğrulamamız yeter.”

Tarhun bu sıralamayı dinlerken yüzü değişti.

Serdar bunu gördü.

Bu, yine görev öncesi düzeniydi.

Tarhun’un bedeni bu dili tanıyordu.

Leya da fark etti.

Ama bu kez kimse konuyu açmadı.

Çünkü tartışma kişisel hafızadan çıkıp hayatta kalma çizgisine gelmişti.

“Ben de geliyorum,” dedi Leya.

Serdar hemen cevap verdi:

“Hayır.”

Leya’nın gözleri karardı.

“Bunu bana emredemezsin.”

“Emretmiyorum.”

“Öyle duyuldu.”

Serdar birkaç saniye sustu.

Sonra daha sakin konuştu.

“Bu güvensizlik değil.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Ben havayı, zehri, yarayı, korkuyu senden iyi okurum.”

“Evet.”

“Öyleyse neden?”

Serdar ona doğrudan baktı.

“Çünkü yüzeyde kalacak birine ihtiyacımız var.”

Leya’nın bakışı sarsılmadı.

Serdar devam etti:

“Şifa evi senin kalen. Morkos gece olanı yutmayacak. Rasimon iz sürüyor. Nikos ya da başka biri zayıf halka olabilir. Eğer biz aşağıdayken şifa evi basılırsa, halkı tutacak kişi sensin.”

“Tarhun kalsın.”

“Tarhun olmadan kapı açamayabilirim.”

Tarhun hiçbir şey söylemedi.

Bu bir övgü değildi yalnızca. Gereklilikti. Ve Tarhun bunu anladı.

Leya sertçe sordu:

“Sen onsuz inemiyorsun ama bensiz yüzeyi tutabiliyorsun, öyle mi?”

“Ben yüzeyi tutamam,” dedi Serdar. “Sen tutarsın.”

Bu cevap Leya’yı susturdu.

Serdar’ın sesi daha da alçaldı:

“Dün gece şifa dağıldıysa, bu senin ağın sayesinde. Ben kapı açtım. Tarhun kilit açtı. Ama halkın eline doğru şeyi doğru zamanda veren sendin. Eğer Morkos buna vurursa, hedef sadece depo değil, senin ağın olacak. Aşağıda ne bulursak bulalım, yukarıdaki nefes ölürse hiçbir anlamı yok.”

Leya’nın yüzündeki öfke tamamen geçmedi.

Ama artık karşısında basit bir dışlanma olmadığını biliyordu.

Serdar ekledi:

“Sen burada kalmalısın Leya. Şifa evi senin kalen. Eğer Nikos ya da Morkos’un başka bir gölgesi yaklaşırsa, kapıda duran otorite sen olmalısın.”

Leya bir süre cevap vermedi.

Yağ lambasının alevi titredi. Dışarıdan bir tekerlek sesi geçti. Uzak liman borusu yeniden duyuldu. Şehir artık tamamen uyanıyordu. Morkos’un hikâyesi sokaklara yayılmaya başlayacaktı. Gece olanın adı konacaktı: kargaşa, yanlışlık, zeytin posası yangını, nöbetçi hatası. Her ne derlerse desinler, halk başka bir şey duymuştu. Ama halkın duyduğu şeyin yaşayabilmesi için Leya’nın yüzeyde kalması gerekiyordu.

Sonunda Leya konuştu.

“Ben kalırsam, aşağıdan döneceksiniz.”

Serdar cevap vermedi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Bunu emir gibi dinle. Dö-ne-cek-si-niz.”

Tarhun çok hafif başını çevirdi.

Serdar’ın ağzının kenarında yorgun, neredeyse görünmeyen bir ifade belirdi.

“Emir mi?”

Leya’nın cevabı kesindi:

“Evet.”

Tarhun kısık bir homurtu çıkardı.

Bu kez gülüşe daha yakındı.

Leya ona döndü.

“Sana da.”

Tarhun başını eğdi.

“Duydum.”

Serdar, Leya’nın gözlerine baktı.

“Döneceğiz.”

“Vaat gibi değil. Plan gibi söyle.”

Serdar ciddileşti.

“İlk iniş kısa. Hattı doğrulama. Odaya ulaşma hedefi yok. Hava kötüyse geri çekilme. İz bırakmama. Temas olursa yüzeye dönme. Tarhun yaralanırsa ben onu çıkarırım. Ben yaralanırsam Tarhun beni çıkarır.”

Leya’nın yüzü sert kaldı.

“İkiniz de yaralanırsanız?”

Serdar cevap vermekte yarım nefes gecikti.

Leya o gecikmeyi yakaladı.

“Gördün mü? Plan değil.”

Tarhun araya girdi.

“İkimiz de yaralanırsak, ipi sen çekersin.”

Leya ona baktı.

Tarhun’un yüzü ciddiydi.

“Üç düğüm geri çekilme dediniz. O ip sende olacak.”

Bu fikir odadaki dengeleri değiştirdi.

Leya aşağı inmeyecekti.

Ama hattın ucunu tutacaktı.

İpi tutmak.

Serdar’ın içinden cümle geçti.

İpi takip etme. İpi sen tut.

Belki bu emir yalnız ona değildi.

Belki bazen ipi tutan, aşağıya inmeyen kişiydi.

Serdar başını salladı.

“İp Leya’da.”

Leya bu kez itiraz etmedi.

Çünkü bu, onu dışarıda bırakmak değil, operasyonun hayati ucuna yerleştirmekti.

Tarhun hemen hazırlığa geçti. Demirci ocağının yanındaki sandıktan ince ama sağlam bir halat çıkardı. Modern halat değildi; lifleri kabaydı, elleri yakacak kadar sertti, ama iyi örülmüştü. Tarhun halatı parmaklarının arasında yokladı. Düğümler için uygun noktaları belirledi. Üç düğüm. İki sert çekiş. Bir sürekli çekiş. Serdar ona bakarken, yıllar önce başka bir gecede Yılmaz’ın halatı kontrol edişini gördü.

Bu kez bakışını kaçırmadı.

Ama adını söylemedi.

Tarhun da bakışın farkındaydı.

Fakat bir şey demedi.

Belki bazı anlarda, hatırlamamak bile işlevini yerine getirirdi.

Leya filtre bezleri hazırlamaya başladı. Sirke, kekik, az miktarda reçine. Fazla ıslak değil, çünkü nefesi boğardı. Fazla kuru değil, çünkü korumazdı. Her bezi katlarken eli alışılmış hızındaydı. Öfkeliydi, ama öfkesini malzemeye değil işe veriyordu. Bu iyiye işaretti. Leya öfkesini işe dönüştürebildiği sürece ayakta kalırdı.

Serdar ise mermer şemanın alt katmanını bir kez daha zihnine kazıdı.

Üst dünya.

Orta damar.

Alt hat.

Mühürlü oda.

Kan çizgisi.

Kapı sembolü.

Ölü hava.

Zamanın ağırlığı.

Bu hattı kağıda dökmedi.

Henüz güvenli değildi.

Eğer Nikos gerçekten görmüşse, zaten bir kez sızıntı olmuştu. Yeni bir çizim ikinci sızıntı olurdu. Şema artık gözle değil, zihinle taşınmalıydı. Serdar bunun bedelini biliyordu. Yanlış hatırlarsa, aşağıda hata yapacaklardı. Ama yazılı iz bırakmak şu anda daha büyük tehlikeydi.

Tarhun halatı getirdi.

“Hazır.”

Leya bezleri uzattı.

“Tam hazır değilsiniz. Sadece daha az aptalsınız.”

Tarhun, bezi alırken kısa bir bakış attı.

“Bunu iyi sayıyorum.”

“Sayma. Uygula.”

Serdar istemsizce hafifçe gülümsedi.

Leya ona döndü.

“Sen gülme. Sen en aptal olanısın.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme.”

“Uygula,” diye tamamladı Serdar.

Leya cevap vermedi.

Ama bu kez dudaklarının kenarında çok yorgun ve çok kısa bir kıpırtı oldu. Sonra hemen kayboldu.

Dükkânın içinde hazırlık tamamlanırken, dışarıda sabah tamamen başladı. Morkos’un boruları limanı hizaya çağırıyor, kayıtçılar gecenin adını değiştirmeye hazırlanıyor, Rasimon muhtemelen çoktan yeni izler arıyordu. Nikos’un nerede olduğu bilinmiyordu. Kanın sahibi hâlâ belirsizdi. Mühürlü oda ise aşağıda, taşın ve zamanın içinde sessizce bekliyordu.

Serdar mermerin başında son kez durdu.

Kan hattına baktı.

Bunun yalnız bir tünel planı olmadığını artık biliyordu. Bu, kendisine gönderilmiş gecikmiş bir emirdi. Belki geleceğinden. Belki geçmişinden. Belki de zamanın iki ucunu aynı anda tutmaya çalışan bir akıldan.

Aşağıdaki hava artık taş değil, zaman kokuyordu.

Ve Serdar, bu kokuyu takip etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bildiği hâlde, ondan kaçamayacağını da biliyordu.

Leya halatın ucunu aldı.

Avucuna sardı.

Sıkıca.

“İpi ben tutuyorum,” dedi.

8. Bölüm 4 - 4. Sahne İpi Tutan Kadın

Serdar ona baktı.

Cümle basitti.

Ama mermerde yazılı emrin bir parçası gibi duyuldu.

Tarhun taş kapağın yanına geçti.

Serdar filtre bezini kuşağına sıkıştırdı, omzundaki sargının yerini kontrol etti, sonra kanın açtığı alt hatta bir kez daha baktı.

“İlk iniş,” dedi.

Tarhun başını salladı.

Leya halatı biraz daha sıkı kavradı.

“Dönüş de.”

Serdar kapalı taşın önünde diz çöktü.

“Dönüş de,” dedi.

Sonra Tarhun demir aletini taş aralığına yerleştirdi.

Mermerin altında, şehrin bilinmeyen derinliği ilk kez gerçekten cevap vermeye hazırlandı.